Yazar: Afife GÖZETENDEMİRTAŞ

  • Önemsiz haber yoktur

     

    Bazen uzun uzadıya düşünürüm okuma-yazma serüvenim ilk ne zaman başladı gibilerinden: Babam, gazetelere aylık abone olduğundan, evimize her gün birkaç tanesi girerdi. Hürriyet, Tercüman, Yeni Sabah ile tanışıklığım yanılmıyorsam altı yaşımda oldu, 1960’lı yıllara denk gelir belki de. Daha sonraları gençlik heyecanlarım ve çalkantılarımla birlikte kimi gazeteler listeme eklenirken, kimileri de çıktı. Şuan yaygın basından tarafsız gazeteleri okuyorum. Dağarcığımı zenginleştirmek benim hamurumda var, ailemce öyle eğitildim, okumaktan hiçbir zarar gelmeyeceğini, bilgileri beyin süzgecinden geçirmenin yeterli olacağının doğruluğuna inandırıldım. Yani bu öğretiler ışığında eğer seçtiğim gazete çizgisinden ve ilkesinden ödün verirse, “ondan vazgeçerim” demiyorum ama seyrek alırım.

    Kendime hem okur, hem de yazar olarak sordum:” gazetelerde neleri okuyup neleri okumam” diye.

    Köşe yazarlarından hiçbirini birbirinden ayırmam, bana ters düşünceleri savunsalar da okurum. Benimle aynı pencereden bakıp, benzer şeyleri görüp kaleme alanların dışında, farklı yorumlarda bulunan köşe yazarlarına bile arada bilgileri mi, tebriklerimi veya eleştirel görüşlerimi iletirim. Tefrikalara, fotoromanlara, eğer sosyal içerikliyseler bakarım ama genellikle okumam. İlkin ön sayfadaki manşetlere göz gezdiririm sonra köşelere, ardından önemli haberlere geçerim, gerçi önemsiz haber yoktur, en doğrusu olmamalıdır… Böylelikle haberleri daha geniş irdelemiş oluyorum. En son aktüel ve spor sayfasıdır uğrak yerim. Gazete okumak kültür işidir. Bir tiyatro eserini sahnede seyretmekle, sinema veya televizyondan izlemek aynı değildir çünkü. Sahnedeki hazzı bulamazsınız orada. Kısacası mürekkep kokusunu almadan, elleriniz siyaha bulaşmadan olmaz, hatta üstünüz de…

    Herhangi bir köşe yazarını okumamı sağlayan iki neden var: İlki Türkçe yazım dilini iyi kullanması, ikincisi biçemi. Yazarın bildiklerini okuru aptal yerine koymadan, sıkmadan ve akıcılıkla sözcüklere aktarabilmesi çok önemlidir. Bir de yazıyı anlamak için okur, yanında sözlük taşımak zorunda bırakılmamalıdır.

    Bana gelince: Haber üzerine yorum yaparım ve “Demir tavında dövülür” sözünden yola çıkarak sosyal içerikli ve güncel konulardaki ayrıştırmaları dile getiririm köşemde. Yazılarımda bir kategori seçmem, bütün sınıflar yaşamın bir parçasıdır. Elbette ki siyasal görüşü, dini inanışı, kültür düzeyi farklı kişilerce anlatmak istediklerim değişik biçimde yorumlanabildiği için, takdir ve eleştiri mesajları da alıyorum. “Sorgulama” kavramının çağdaşlığın niteliklerinden biri olduğu kanısına vardığımdan, toplumun da sorgulama konusunda bilinçlenmesini istiyorum açıkçası. “Sorgulama yetisi” ne sahip bir halkımız yok, olanlar da azınlıkta. İşte bu yüzden başat görevim, onları doğru bilgilendirip bilinçlendirmenin yanında, “sorgulama ve dil uzatma yetisi kazandırabilmek”.

    Gerçi birey olarak henüz gündem yaratacak seviyeye ulaş(a)madık, herkes çekinmeden, yani korkmadan, cesurca sorgulamalarını çoğalttığında gündem yaratacağımıza kesinlikle inanıyorum, yaratmamız da şart. Gazetelerin yayın politikalarını kamu yararına dönüştürebilecek bir okur hareketi, bir örgütlenme hayal etmişimdir sürekli. Fransız İhtilali’nin “Aydınlık Yüzü” gibi bir şey olurdu o zaman. Kalem kılıçtan her zaman keskindir ya da kalem kibritten daha büyük yangın çıkarır. Hatırlıyorum da çok eskiden her mahallede gönüllü olarak çalışan muhabirler olurdu. Şimdiyse gazete köşeleri, fahri muhabirliğin teknolojik gelişmeye ayak uydurmuş halidir.

    Yerel gazetelere bakıldığında; ülke gündemini belirlerler, ilkin bu nedenle onların hizmetleri yadsınamaz. Yerel gazete okumayan, yerel haber izlemeyen ve yerel radyo dinlemeyen kent halkını şaşkın ördek yavrusuna benzetiyorum, en doğrusu onlar için üzülüyorum. Çünkü kentten habersizlerce yaşamaya çalışıyorlar. Bu bağlamda yerel yönetimlerden, çeşitli kurum ve kuruluşlardan sıkıntı duyduklarındaysa nereye başvurup, hangi kapıyı tıklatacaklarını ve kime şikâyet edeceklerini bilmiyorlar. Üstüne üstlük bu eksikliklerini tek yerel gazete dahi okuyarak kapatmıyor, durmaksızın haksız yere feveran ediyorlar. Bilgisizce kuru gürültü, kafa şişirme yani. Kişi kendisine karşı duyarlı olmalıdır, bu da yaşadığı kentin sesine kulak tıkamamak, sırt çevirmemekle olur.

    Sözümün özü: İlkin ben bir yazıncıyım. Okuruma karşı mutlaka samimi, duygusal, bazen de iç döker durumda olmam gerekir. Çünkü bu toplumun bireyiyim. Tabii ki dilime ve anlatımıma da özen göstermeliyim. Okurlarım, dostlarımdır. Tek taraflı olsa da makalelerim, bir yerde onlarla sohbet niteliğindedir.

  • Uğursuz 2016 gidiyor

     

    “Yılbaşı filan tanımam” diyerek erkenden yatanlardanım, diğer günlerden farklı değildir çünkü. Sadece bir yılın başlangıcını ifade eden zamandır benim için, milattır kısacası. Çoğunluk aylar öncesinden planlar yapar nerede kutlayacağına dair. Paralarının hesabını tutmayan bazıları da çok yıldızlı otel salonlarında sınıflı dansözlerle beraber masalar üstünde kıvırtarak, akortsuz sesleriyle assolistlere eşlik ederek, vatan gidişatı şerefine viski kadehlerini havada tokuşturarak, servetlerinin neredeyse üçte birini gözyaşlarıyla yıkanan şehit ailelerine değil de, o geceye yatırırlar maalesef! Eh işletmeciler de kel tavuğu esirgemeyerek, yüzlerce masumun canını alan havai fişekleri fırlatırlar ardı ardına ve ateş rengine boyarlar sonsuzluğu! Orta hallilerse kargaşayı, ekonomiyi unutmak istercesine salaş mekânlarda uvertürlerle ucuz şarapları yudumlayıp oturdukları yerden;”Ne olacak bu ülkenin hali?” demekle yetinirler, saat yirmi dörde az kala geri sayım başlar, ağızlar kulakta herkes birbirlerini kucaklar, ışıklar söner, çığlıklarla bol salyalar akıtılarak öpücükler dağıtılır sağa sola her şey sütlimanmışçasına hem de! Alkol sınırını aşanlar arabalarıyla sokaktaki trafiğe takılırlarken, evlerinin yolunu bulamayan ayyaşlarsa dolanıp dururlar karanlıklarda ve kazan gibi kafalarla ocak ayı karşılanır işte. Ertesi gün boş çuvalmışçasına dökülürler.

    Evlerinde mısır patlatarak, kestane çizerek, tombala oynayarak pijamalarıyla mütevazıca televizyon seyredenlerse, Amerika’daki refah karelerine bakıp ayaklarını kanepelerden daha aşağılara uzatarak (!)gerinirler, onlar için sorun yoktur, her gece her gün tıpkısının aynıdır. Ne cepleri yanar, ne kafaları şişer ne ayakkabıları sıkar, velhasıl öylesine geçiştirilen işkencesiz gece ne güzeldir değil mi ya! Hem biz milletçe bir gecelik zevkleri fevkalade iyi biliriz. Onun içindir ki yüzlerce sahipsiz çocuk, ortalıktadır, uyuşturucunun kucağındadır. Ayrıca bir iki saatlik gösteriş için ormana gidip çam kesenler(çalanlar) sürekli orada kalmalı, yani doğal ortamlarında. Geleyim çam devirmeye:  “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana hep ormana, yaşlı kütük seçeriz, karşılıklı geçeriz, testereyle biçeriz” diye başlayan eğitici okul şarkısı bunca zaman geçmesine karşın, hiç çıkmadı aklımdan. Günümüzde eline baltayı alan ormanın yolunu tutuyor. İçim acıyor, her daim olduğu gibi bu yılbaşı da kendini bilmezler, genç yaşlı seçmeden vuracaklar çamların gövdesine ve sonumuzu hazırlayacaklar böylelikle. “Yaş kesen, baş keser” atasözü elbette ki boşa söylenmemiş, gerçi yapayları çıktı ama onlar da cep yakıyor.

    Oysaki çam, fidanlıklarda tohumundan yetiştirilir, kozalakları içindeki tohumlar önce ılık suda bırakılıp yumuşatılır, baharda toprağa ekilir. Tohum üç-dört haftada filizlenir ancak. Filiz, iyice kök salıp boy atınca asıl dikileceği yere aktarılır. Görüyorsunuz ya ne kadar zahmetli, daha bir sürü işlemden geçiyor, kısaca yazıyorum. Çamın sağlık bakımından yadsınamaz biçimde yararı var. Reçine kokusunun havayı temizleme, kurtçukları, böcekleri uzaklaştırma özelliği bulunuyor. Öte yandan çamın yaprağından, reçinesinden, tohumundan hekimlikte eskiden birçok ilâçlar yapılıyormuş. Havayı temizlediğinden özellikle sanatoryumlar çam ormanları arasındadır. Fazla su istemiyor zavallım, o, toprak altındakiyle bile yetiniyor. Şimdi de sakın ziraatçılığa-tarıma soyunduğumu sanmayın. Bunları neden yazdım, bilinçsizler yılbaşı zevki uğruna çam devirmeye niyetlenecekler, kaygılanıyorum.

    Diyeceğim şudur ki: Biz milletçe bir gecelik zevkleri fevkalade iyi biliriz. Onun içindir ki yüzlerce sahipsiz çocuk ortalıklardadır! Aslında çam kesmek için ormana gidenler sürekli orada kalmalı, yani doğal ortamlarında, ne dersiniz?

    Gelelim hindiye: Yılbaşı sofralarının vazgeçilmez yemeğidir, daha çok eti için beslenen bir kümes hayvanıdır, yumurtası tavuğunki kadar lezzetli olmadığından pek sevilmiyor. Öğrendiğime göre hindinin yetiştirilmesi güçmüş, hele yavruyken pek nazlıymışlar, yağmurda soğukta kalmak ölümlerine neden olurmuş. Tavukları, kuşları, hindileri, ördekleri, kazları derken, bir de o güzelim devekuşlarına göz diktik. Gerçi birbirimizi yemekten onlara gereksinim kalmayacak artık, öyle gözüküyor!    Fakat belli bir yaştan sonra kümes hayvanları ve deniz ürünleri yemeniz şart diyor uzmanlar. Hadi bakalım, yine de hindi yahnisi tarifi vereyim.

    Malzemeler: Bir palaz hindi, iki yemek kaşığı yağ, altı adet soğan, üç büyük domates, yarım demet maydanoz, iki bardak su, biraz tuz, biraz biber ama yapılışını asla söylemem!  Merak etmeyin, hindi yemesek de, çam kesmesek de yeni yıla gireceğiz. Hayvan dernekleri sadece cins hayvanları koruyor, gurkları sahiplenmek de bana kalıyor.

  • Büyük insanlık

    “Büyük insanlık gemide güverte yolcusu

    trende üçüncü mevkii/şosede yayan büyük insanlık

    büyük insanlık sekizinde işe gider

    yirmisinde evlenir/kırkında ölür/büyük insanlık

    ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter

    pirinç de öyle/şeker de öyle/kumaş da öyle/kitap da öyle

    büyük insanlıktan başka herkese yeter

    büyük insanlığın toprağında gölge yok/sokağında fener/penceresinde cam

    ama umudu var büyük insanlığın/umutsuz yaşanmıyor” Nâzım Hikmet

     

    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni 10 Aralık 1948 günü kabul etti. Otuz maddelik bu bildiri, bütün dünyada insan haklarının korunmasını amaçlamaktadır. Üye devletlerin anayasalarında bu bildirinin ön gördüğü haklar büyük ölçüde bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Örgütü’ne üye ülkeler, 10 Aralık tarihini içine alan haftayı İnsan Hakları Haftası olarak kutlamaktadır.

    Şimdi sizlere, hangi haklara sahip olduğumuzu bilmek amacıyla İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin maddelerini aktarıyorum:

    * Bütün insanlar hür ve eşit doğarlar.

    * Herkes ırk, renk, cins, din, siyasal ya da başka herhangi bir ayrılık gözetmeksizin, bildiride yazılı bütün haklardan ve özgürlüklerden yararlanma hakkına sahiptir.

    *Yaşamak, özgürlük ve can güvenliği herkesin hakkıdır.

    * Hiç kimseye işkence, zulüm, onur kırıcı ceza ya da işlem uygulanamaz.

    * Yasalar önünde herkes eşittir.

    * Hiç kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz, sürülemez.

    * Herkes davasının bağımsız bir mahkemede görülmesi hakkına sahiptir.

    * Herkesin özel hayatı, ailesi, konutu ve haberleşmesi yasayla korunmalıdır.

    * Evlilik çağına gelen her erkek ve kadın, hiçbir ırk, renk, din şartına bağlı olmaksızın evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir; aile, toplumun temel öğesidir. Toplum ve devlet tarafından korunma hakkına sahiptir.

    * Herkes mal ve mülk edinme hakkına sahiptir.

    * Herkesin düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü vardır.

    * Herkesin çalışma, işini özgürce seçme ve işsizlikten kurtulma hakkı  vardır.

    * Herkesin eğitim hakkı vardır, ilk eğitim parasızdır.

    * Kölelik ve kulluk yasaktır.

    * Herkes nerede olursa olsun yasalar çerçevesinde korunur.

    * Bütün insanlar Anayasaya uygun olarak yargı organına başvurma hakkına sahiptir.

    * Bir suç işlemekten sanık olan herkese, savunması için gerekli bütün haklar sağlanmaktadır.

    * Herkes dilediği devletin ülkesinde gezebilir, dilediği an terk edebilir veya ülkesine geri dönebilir.

    * Herkes işkence karşısında yabancı bir ülkeye kaçabilir. Kaçtığı ülkede kendisine “Sığınmış İnsan” muamelesi yapılmalıdır.

    * Her insan bir vatandaşlığa sahiptir.

    * Her insanın düşünce, inanç ve din özgürlüğü vardır.

    * Hiç kimse düşünce ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulamaz.

    * Herkes toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Hiç kimse bir derneğe girmek için zorlanamaz.

    * Herkes doğrudan doğruya veya özgürce seçtiği temsilcilerle ülke yönetimine katılır.

    * Kişinin sosyal güvenliğe kavuşturulması, uluslararası işbirliği ya da devletin kaynaklarına uygun olarak gerçekleştirilir.

    * Herkes dinleme, eğlenme, çalıştıktan sonra ücretli tatil yapma hakkına sahiptir.

    * Herkes güzel sanatların her dalında çalışmak ve bu çalışmalara katılmak hakkına sahiptir.

    * Bütün insanlar bu bildiride yazılı hak ve özgürlüklerin uygulanmasını sağlayacak bir sosyal düzeni hak etmiştir.

    * Herkes bu bildirideki maddelere uyulmasının gerekli olduğunu kabul eder.

    * Bu bildirinin hiçbir maddesinin, devlet, toplum ya da kişiler tarafından yok edilmesi için çalışma yapılamaz.

     

    “Henüz insan hakları yokken, üstün nitelikli insan bu haklara sahipti. İnsanlık dışıydı bu. Sonra eşitlik kuruldu; üstün nitelikli insanın insan hakları elinden alındı.” Karl Kraus

    Sözün özü: Silah icat oldu mertlik bozuldu ya da günümüze uyarlarsak eğer: “teknoloji geldi dostluk bozuldu”.

  • Hayat kadına zor

    Prag’da İngilizce bir kitaptan alıntı: “Atatürk Türk kadınlarına bütün haklarını verdi; ancak bunu Türk erkeklerine söylemeyi unuttu.”

    Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkının Tanınması, 1930’larda, Türkiye Cumhuriyeti’nde kadınların siyasi haklarını kazanması için gerekli yasaların çıkarılmasını ifade eder. Kadınların siyasi hayatta seçme ve seçilme hakkını elde etmesi; toplumsal hayatta gerçekleşen Atatürk Devrimleri’nden birisidir. O dönemde Avrupa’daki bazı gelişmiş ülkelerde bile kadınların bu hakkı bulunmazken, Türkiye Atamız sayesinde bu adımı kararlılıkla atmıştı.

    1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile önce belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınan kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları, 5 Aralık 1934’de Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile tanındı.

    Oldu da ne oldu

    Günümüzde meclisteki kadın milletvekili sayısından, mülkü amir kadın sayısına, Emniyet müdürü kadın sayısına, Belediye başkan kadın sayısına, Sivil toplum kuruluşlarındaki kadın başkan sayısına, en küçük birim kadın müdür sayısına baktığımızda hala toplum yapımızın ne kadar gerilerde olduğumuzun kanıtıdır.

    Geçmişten günümüze dek uzanan bir mücadelenin başkahramanı olan cinsiyetin mensubu kadınlar kendi çabalarıyla ayakta kalabiliyorlar hala. Yeri geldi cinsel obje, yeri geldi etekli şeytan olarak görüldüler. Yalnızca annelik vasfı öne çıkarılarak kutsallaştırıldılar ( bazen)!

    Kadının başına örülen çoraplar

    Yıllardır çoğu kadın, yasaların yetersiz olmasından kaynaklanan acıları birebir yaşadı. Kadınlar evlerinde, iş yerlerinde, çeşitli yayın organlarında insan haklarına dayalı bir ceza yasası için sesini yükseltti. Böylece yazdıklarımızla, hattâ yaşadıklarımızla sorunun çözümüne katkı bulunmak adına çabaladık. Çünkü kadın, hiçbir zaman erkeğin gerisinde ve onun emrinde olamazdı, olmamalıydı. Kadınlar da erkekler gibi tüm haklardan ve fırsatlardan eşit yararlanmalı. İvedilikle kadın, erkekle eşit ekonomik dengeye getirilmeli, bir de siyasi yapıda söz sahibi ol(a)mazsa kadın, orada demokrasiden söz edilmesi mümkün değildir. Kadınlar, sosyalleştikte, kültür düzeyleri arttıkça Türkiye çağdaş uygarlık seviyesine gelir.

    Velhasıl: Hayat kadına zor

     

  • Nikâhla zimmet

    Ortaçağ karanlığına mı gömülüyoruz?

    Bir ileri, iki geri, mehteran yürüyüşü benzeri olduk vallahi!

    Tacizcinin cezasının ertelenmesini sağlayacak yasaya dair önergeyi AKP’Lİ altı milletvekili meclise sundu.

    Tecavüzcüyle evlendirme önergesi kabul edilirse eğer,  bu kanundan dört bin kişi yararlanarak tahliye edilecek, bazılarının mağduriyeti bazılarına ümit olacak, dolayısıyla ortalık sapık kaynayacak.

    Bu gelişmenin 20 Kasım “Dünya Çocuk Hakları Günü”ne birkaç gün kala gündeme gelmesi hayli manidar.

    Kadını namussuzlarla evlendirip namuslu yapacaklar akılları sıra! Zaten namusun rengi kara, demek oluyor ki namusun rengi nikâhla aklaştırılmaya kalkışılacak şimdi.

    Toplum evlilikten imtina ederken zoraki evlilik çıkartacaklar bi de başımıza ama ilkin imam nikâhı şart!

    Kadın, kız, erkek, çoluk çocuk, bebek, yaşlı; ana -baba-kardeş-emmi her neyse her ne kadarsa işte tecavüzcüleriyle evlendirilip işin içinden çıkılacak anlaşılan. Bir yerde mağdur, tecavüzcüye zimmetlenecek, o da malını istediği gibi kullanacak; artık asar mı, keser mi, satar mı, üstüne kuma mı getirir bilinmez. Ya eşcinsel, ya aile içi ensest, ya çocuklar hangi kategoride değerlendirilecek merak ediyorum doğrusu! Onlar da maddeler içinde sıralanır sanırım.

    Zarfa pul yapıştırır gibi tecavüzcüye kul verecekler bir yerde.

    Başımıza taş yağacak az kaldı.

    Tecavüzcüye ömür boyunca tecavüz edebilme ikramiyesi kazandırılırken mağdura ise müebbet ağırlaştırılmış hapis cezası vay anam vay!

    Bu yasanın kabul görmesi bir yana akıl ucundan bile geçirilemez. Devlet arazisine gecekondu yapanlara salt oy alabilmek için araziyi hediye etmek gibi haksızlık, ötesinde aymazlık daha ötesinde günah!

    Bu şerefsizleri toplumda afişe edeceksiniz, damgalar mısınız, hadım mı ederseniz, şeylerini kesip münasip yerlerine mi tıkarsınız onu bilemem.

    Eskiden hayat kadınlarının sol kol bilek içine damga vurulurmuş. Bu çağdışı uygulamayı şu sapıkların alnına vuracaksınız ki topluma çıkamasınlar bir daha!

    Gerçi İnsan Hakları Başkanlığı, 49 yıllık utanca 2010 yılında son vererek vesika dönemini altı sene öncesi bitirdi, yani bu ilkellik, bu insanlık ayıbı kısa bir süre öncesine dek yürürlükteydi, ne yazık ki!

    Onun için gönlümden geçen şunlar: keser döner sap döner gün olur hesap döner erkelere vesika verilsin,  kimliklerine el konulsun, pasaportlarına işlensin. “Nasılmış, iyimiymiş” yasası çıkartılsın!

    Ama zihniyet meselesi, elimizdeki malzeme bunlarla sınırlı!

    E-eee Bursa Belediyesi “Güzel Ahlak Konferansına” erkek çocuğuna tecavüzden ceza alan Mustafa İslamoğlu konuşmacı olarak çağırdıysa gerisini siz düşünün artık!

    Günümüzde tecavüz olayları o denli çoğaldık ki; bu bağlamda: tüm erkekleri kamuoyu oluşturmak ve toplumsal farkındalık yaratmak için meydanlara çağırıyorum. Bu bir yerde aklanma mücadelesidir, onur savaşıdır zira ister istemez aynı kefede tartılmaya aynı gözle görülmeye başlandılar. Buna ancak erdemli erkekler dur der!

    Herkes aklına şunu yerleştirsin: Namus ile onur nikâhla örtbas edilemez

     

     

  • Cesur-devrimci devlet lideri: ATATÜRK

    Halka sormadan laikliği zorla getirdiği tartışılan Atatürk,  yine halka danışmadan hayatını hiçe sayarak ülkeyi kurtardı, keşke soraydı.  Valla çok ayıp etti, bıraksaydı da analarını bir güzel belleselerdi! E-ee deveye diken yaraşırmış boşuna denmemiş.

    Kimi gerici kesimlerin bilgisizce kafalarına göre yorumladıkları O Atatürk; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”  diyerek babadan oğla geçen kokuşmuş saltanata ve kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgeleri” sayıp ortalığı karanlığa, kana bulayan ve kardeş katlini kutsayan şeytani hilafete son verdi.  Matbaayı 300 yıl boyunca “haramdır” diye Anadolu’ya sokmayan cehalete ilmin meşalesiyle meydan okudu.

    Kafanıza sokun!

    “İdare-i maslahatçılar esaslı devrim yapamazlar” ve “Türkiye müritler ve meczuplar ülkesi olamaz” diyen cesur ve devrimci devlet lideridir ATATÜRK.

    Sarışın bir kurda benziyordu

    Nazım Hikmet,  “KUVAYI MİLLİYE” şiirinin iki dizesinde Yüce önder, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna: “Sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı” demişti, bu tarifte hiç de haksız değildi.

    Mustafa Kemal’in  “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir” deyişi, bazılarına kapak olmalı. 10 Kasım’da Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü anacağız, eğer yüzümüz kızarmazsa tabii ki. Etrafta Atatürkçüyüm diye dolaşan bir yığın insanın uykularını yarım saatlik saygı törenine tercih ettikleri gün oldu ne yazık ki 10 Kasım! Hafızamı yokluyorum da kendimi bildim bileli aynı şiirler, aynı şarkılar, hatta aynı TV Programları, hayatım boyunca değişmedi ama başka şeyler değişiyor. Belki yaşadığımız zamanın içimizde uyandırdığı bu ümitsizlikle en önemli en sağlam dayanağımız olan Atatürk’e ve ilkelerine sımsıkı sarılıyoruz şimdi. Ülkemizdeki vahamet yüzünden her yıl milli bayramlar daha sessiz kutlanıyor, ne yazık ki!

    Yıllar eskidikçe 10 Kasımlar daha hüzünle geçiyor ve ben, onun gibi kararlı bir devlet adamının gelmesini ya da doğmasını bekliyorum hala veya olanlara dayanamayıp birkaç yıla kadar Atatürk’ün dünyaya zorunlu dönüş yapacağını umuyorum, hortlar mı artık nasıl gelir bilemiyorum.

    Saygı

    “Büyük ölülere matem gerekmez” demesine karşın 45. Hükümet dönemine kadar bütün sinemaların, tiyatroların, restoranların kapalı ve de içki içmenin yasak olduğu gündü 10 KASIM.  Hatta ilkokul yıllarında siyah tek tip okul önlüklerin beyaz yakalarını çıkartırdık 10 Kasım’da matem tutardık.

    Zaten eskiden bir evden ölü çıkınca kırk gün radyo açılmazdı o evde, komşular da saygıdan en azından bir hafta radyo açmazlar, ya da kısık sesle gizli gizli dinlerlerdi. 1970’lerde televizyon seyredilmeye başlandı. 45. Hükümet 1983 de kurulduğuna göre on üç yıl televizyon açmamışız matemlerde.

    Ulu Önderimiz diyor ki:

    “Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz. ” “Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır. İyi dinleyiniz öğüdüm budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar, şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belasıdır; ilk önce kafası kırılacak adam budur! Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım şerefim vardır, asla başka değilim.”

    “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. ”

    “Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır. ”