Yazar: Meltem YILMAZ

  • Yine Yeniden Kış

    Yine Yeniden Kış

    Kış durdu durdu, geleceği tuttu cinsten bir şekilde geliverdi Metin Amca. Bir görsen her yerde birden hayat durdu, buz kesti ortalık. İşe bile zar zor gittik, inanabiliyor musun. Sizin oralarda yağmur vardır şimdi. Bizse bildiğin kar kış kıyamet cinsinden hissederek yaşıyoruz soğuğu.

    İlk karın yağdığı gece, korkarak, perdeyi çok az araladım. Sandım ki az daha açıversem tüm kış pencereden salona girecek. Aptal dedim kendi kendime sıcacık yuvandasın, şükret..!

    Dışarısı inanılmaz derecede soğuk. Biz sıcak sıcak çayımızı içerken, hangi gariban dışarıda soğuya maruz kalıyor. Ya sokak hayvanları…Çok mu bencil olduk bize değmeyen rüzgara karşı be Metin Amca.

    Öyle sinmiş ki bencillik benliğimize, çıkartamaz olmuşuz. Pencerenin kıyısında, bir cellat olsa da daracığına götürüverse dedim içimden. Son dileğimi sorsa, kimse soğuktan, açlıktan ölmesin derdim. Bu dileğimi yerine getirirler miydi Metin Amca bilmiyorum. Umut işte… Ekmek arası peynir niyetine umudu koyup yiyenlerdeniz arasında ben de varım.

    Sen merak etme, biz Çağatayımla her gün dışarıya sokak hayvanlarımız için yiyecek bırakıyoruz. İlk zamanlar mahalledeki çocuklar tabaktaki yemekleri tekmeliyordu, ya da belediye görevlisi çöp kutusuna atıyordu, onlar da alıştı artık.

    Asıl mesele; aç yatan hangi komşum var merak ediyorum. İnsan çekiniyor bazen. Kapı kapı dolaşmak mı… Korkuyorum…Sonra bir garip boşluk kaplıyor içimi, öylece olduğum yerde sayıyorum.

    Pencere nefesimin sıcaklığından buğulandı, sen de yapar mıydın Metin Amca çocukken, adımızı yazardık pencereye. Ben de gülümseyerek yazdım işte. Bir yanım hala çocuk…

    Adımı yazarken parmak uçlarımda camın soğukluğunda askerlerimiz geldi aklıma.Bu karda kışta nasıllar. Kim bilir hangi dağın ayazını yiyorlar şimdi. Ben bunları düşündükçe uyuyamıyorum Metin Amca.Sen uyuyabiliyor musun ? Sorun bende mi?? Aklımda yine prangalı sorular, esir düşmüş cevaplar..

    Biz yine de elimizin ulaştığınca insanlara yardım edelim, bir kap yemek ve suyu sokağa bırakalım hayvanlar için.Askerlerimize dua edelim. Selamlar…

  • Ruhu Önden Gidenler

    Ruhu Önden Gidenler

    Valla öğretmen olmak varmış deriz ya, bunu duyan öğretmenler de kızar genelde. Şimdi 15 tatilimiz de olaydı bizim fena mı olurdu be Metin Amca. Okulun son günü oğlumla birlikte karneye almaya gittik. Bazı öğretmenler karneleri dağıtıyor, bazıları saat 15.30 daki program için çocukları bekletiyordu. Orada bile standardı yakalayamadık anlayacağın. Ya verin karneleri hepimiz gidelim,   ya da hepimiz bekleyelim. Müdür yardımcısını tanıyorum da erken alıp karneyi çıktık okuldan, tabi bir de mesaiye geri dönmek telaşı var işin ucunda.

     

    Okul koridorunda beklerken Metin Amca ne oldu biliyor musun, bir öğretmenin, öğrenci ve velisinin konuşmasına denk geldim. Bol bol kitap oku deyiverdi bir çırpıda. Okuma alışkanlığı keşke oku demekle oluverseydi. Sonra çaktırmadan öğretmene baktım, dedim ki kendi kendime acaba seni kitap okurken öğrenciler gördü mü hiç ? Derste zor evet ama teneffüs arasında, kapıdan başını uzatan öğrenciler, elinde kitap okuyan öğretmenleri görse fena mı olurdu hani.

     

    Ah Metin Amca, hastanede suratı asık personel diye şikayet eden çok da, asık suratlı öğretmenleri, memurları, bankacıları neden şikayet eden yok, sen bilirsin, görmüş geçirmiş adamsın vesselam. Anlat ki biz de bilelim bu düzen nasıldır?

     

    Yine çok sesli düşünüp, başını ağrıttım biliyorum, ben konuşmazsam, o konuşmazsa nice olur sonumuz. Diyorum ki bazen bu kadar ince düşünme be kızım, hassas olma, seyrettin mi bilmiyorum Tamam mıyız filmini. Orada bir sahnede anne oğluna kızıyor, yaptığın heykeller fazla güzel, ruhun gibi onlar da önden gidiyor. Ruhu önden gidenler mutlu olmuyor Metin Amcam. Sokak hayvanlarına üzülür, bir kap yemek koyarsın, Ali Dedemin evi yanar üzülürsün, yardım ulaşmış mı sağı solu ararsın, elinden bir şey gelmiyorsa kahrolursun… Gel de içme dedikleri cinsten duygular sarar bedenini, dar gelir dünya, yediğin iki lokma düğüm düğüm iner boğazından.

     

    Diyeceğim o ki Metin Amca okuyan adam lazım bize, sorgulayan, tuttuğunu koparan. Bugün karnım koydu, evim var şükür diyenden öte, olmayanlarla paylaşan, ulaşamadığında kahrolan insanlara ihtiyacımız var.

     

    Oğlum, kızım kitap oku diyenden ziyade, oturup kitap okuyarak rol model olacak anne baba ve öğretmenlere ihtiyacımız var bizim Metin Amca… Saygılarımla…

  • Huzurevinden Gelen Bir Esinti

    Huzurevinden Gelen Bir Esinti

    Biliyor musun zarfı elime alıp, huzurevi yazdığını gördüğümde çok şaşırdım. Aklımdan akrabaları geçirmedim desem yalan olur, Zonguldak Çaycuma ile bir bağlantımız yoktu ki bizim. Zarfı biri açmış benden önce, kocaman zımbalarla da zımbalamış akıllım,sanki açıldığı belli olmayacak hey Yarabbi J Sonra büyük bir heyecanla , altın rengi nerdeyse bileğim kadar kalın olan zımbaları söktüm özenerek.

     

    Daha okumadan dedim ki yazısı da benden güzelmiş vesselam. Manevi evladım Meltem kızım cümlesini okuduğumda ayaktaydım ve sandalyeye oturdum. Huzurevinden gelen bir içtenlik bende anason etkisi yaptı sanki, afalladım. Mektubu nasıl bitireceğimi bile bilemeden meraktan öldüm o saniyeler içinde.  Yılbaşı gecesi oğlum Çağatay kendi bilim teknik dergilerini ve hikaye kitaplarını, hastanede yatan çocuklara götürmemi istemişti benden ve ben de onun bu isteğini dahiyane bulup, fırlamıştım hastaneye. Hasta çocukları ziyaret ettik, kimi uyuyordu başucuna koyuverdik, kiminin gözleri fal taşı gibiydi, odada, koridorda anneleriyle dolaşıyorlardı. Kolay mı bir ağrı girince insan ne oturduğunu, ne yattığını ne de uyuduğunu biliyor. Yılbaşı gecesi yılın bebeğini beklerken, haber ajansından gelen arkadaşla konuyu paylaştım, haber yapmak istedi. Mektupla bağlantımızda burada başlıyor. Bir çok yerde yayınlanan haberimiz, Zonguldak’ta da bir haber sitesinde yayınlanmış, Metin Amca orada görmüş beni. Etkilenip yazmaya karar vermiş, teşekkür etmeyi borç bilirim diye de eklemiş mektuba. Mektubu okurken nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Düşünsene hiç tanımadığın bir insan sana teşekkür için mektup yazıyor. Eline kağıdı kalemi almış, bu mekanik hayattan sıyrılıp mektup yazıyor. Dünyanın en güzeli değilim ama bu dönemde mektup alan ender insanlardan olduğumu düşünüyorum.

     

    Ben de öğle yemeğini bu mutlulukla bir çırpıda bitiriverdim, bir an önce huzurevini aramak derdindeyim. Metin Amcayı sordum, 63 yaşındaymış, telefonla aktardılar, biraz uzun çaldı ama açtı sonunda. Anlaşılan konuştuğum memur ona söylemiş olmalıydı, merhabalar deyişinden çakmadım değil hani. Biraz sohbet ettik, mektup yazacağımı söyledim çok mutlu oldu. Hayatta istediğim son dönemlerde o mektubun heyecanını yaşamaktı. Gerçek oldu, inanabiliyor musun. Bunun benim için neler ifade ettiğini anlatmak mümkün bile değil. Yine büyük bir heyecanla kapattım telefonu.

     

    Diksiyonu, ne bileyim yazısının güzelliği  ve duyarlılığını düşününce kültürlü bir amcayla tanışmak şans değil mi sence? Huzurevinden Zonguldak Çaycuma’dan Yozgat’a kadar estin be Metin Amca.  Allah seninde gönlüne göre versin. Bir gün ziyaret etmek nasip olur mu bilmiyorum ama sende ne hikayeler gizlidir şimdi. Bakarsın bir gün Yozgat’tan Çaycuma’ya da  bir rüzgar eser . Saygılarımla…

     

     

     

     

     

     

  • Karabıyık Köprüsünden Geçer Bir Yavuz

    Karabıyık Köprüsünden Geçer Bir Yavuz

    Karabıyık Köprüsü; şurada neredeyse başucumuzda… Yozgat Boğazlıyan yolu üzerinde, Karabıyık Köyünün yol ayrımının, yaklaşık 500 metre kuzeyinde ve yola yaklaşık 200 – 250 metre uzaklıkta, yani bildiğimiz Atatürk yolu kenarında. Belki bir çoğumuz duydu, belki bir çoğumuz gördü, belki de bir çoğumuzun haberi bile yok. Ne büyük kayıp değil mi, yaşadığımız şehre yabancı olmak.

     

    2013 yılı yaz tatilinde, Yozgat’ta fotoğraf çekmek için yaptığımız araştırmada bulmuştum Karabıyık Köprüsünü. Google görselleri oldukça etkileyici gelmişti bize. Kolları sıvadık, yola düştük, google amcamız Şefaatli’ye yönlendirmişti bizi, yerini bilmediğimizden. Şefaatli ilçesinde kime sorsak bilmiyordu. Biz de araçtan inip  etrafa bakınmaya başladık,  yaşlı bir amca makinelerimizi görünce meraklanmış olmalı, usulca bize gazeteci misiniz diye yaklaştı.  Başladı sohbet. Derdimizi anlatınca bilir kişiye kavuşmanın sevinci ile atladık araca. Git git bitmiyordu yol. Birden anayola çıktık. Yol kenarında yine bir amca ile karşılaştık ve bize yolun karşısında olduğunu söyledi, sonra bulursunuz dedi. Puzzle gibi parçaları birlerleştire birleştire bulacağımız köprüyü daha çok merak etmeye başladık, az bilinenlerin keşif heyecanı bizi sarmıştı bir kere. Yolun karşısından köy yoluna girdik. Girdiğimiz toprak yol, 50 metre sonra ikiye ayrılıyordu. Sağa sola baktık bir levhada yok. Ne yapmalıyız  derken, az kullanılan yolun daha mantıklı olduğuna karar verdik, kimse bilmediğine göre pek giden de olmamıştır diye düşündük.

     

    İki tarafı ağaçlı, gökyüzünü zor gördüğümüz  bir yoldan geçtik, ilerliyorduk nereye gittiğimizi bilmeden. Nihayet yolun sonunda köprüyü bulduk. Bizdeki sevinç çığlıkları, milli maçlardaki sevinci aratmayacak cinstendi doğrusu.

     

    Köprüde yürürken, Mısır Seferleri için yapılan bu köprünün üzerinden, Yavuz Sultan Selim ve ordusunun geçtiğini hayal ettim. Ne de güzel bir köprüye sahibiz aslında. Şurada anayoldan gözükecek kadar yakın bir köprünün varlığını, yeni öğrendiğim için utandım biraz da kendimden. Tarihi bir köprünün öksüz bırakılmasına üzülmedim desem yalan olur.

     

    Sonra dedim ki kendi kendime, kimse üzerine alınmasın lütfen, sesli düşünme eylemi bu sadece. Köprüyü ışıklandırsak, anayoldan geçenlerin dikkatini en azından akşamları çekmez mi ? Şu ağaçlı yola da bir güzellik yapılabilir. Renkli taşlarla döşenmiş, ağaçlarla örtülü bir yoldan, Yavuz Sultan Selim’in geçtiği köprüye gitmek fena mı olurdu ?  Tabi mümkünse bir de dikkat çekici levhalardan rica ediyorum. Yılda bir kez de Yozgat Kültür Şenliği yapılsa ve unutulan, bilinmeyen tarihi eserlerimize tur düzenlense kötü mü olurdu ?  Siz bana bakmayın, ben yine sesli düşünüp, parmaklarıma hakim olamadım. Saygılar…

  • Mum Işığındaki Hayatlar

    Mum Işığındaki Hayatlar

     

    Yaş 34… 35’e ramak kala yüzümde oluşan çizgilerin oluşturduğu boşluğu neyle dolduracağımı bilemediğim bir yerdeyim. Eş,dost, akraba, iş, evlat sevgisi..Yok yok en güzeli insan sevgisi. Değmediği bir yer yok bu sevginin, öylesine saygı,öylesine hoşgörü gerektiren bir sevginin hakkını verebilir miyim bilmiyorum ama elimden gelen bu diyen bir karınca misali ben de elimden gelen bu demek istiyorum sessizce…

    İnsan sevgisi… İki kelime beş hece…Bir çırpıda söyleyip bitirdiğimiz, yosun bağlamış, tavan arasına sıkışıp kalmış, nefes alamayan bir duygu. Konuyu nereye mi getireceğim, hani geçen gün, gün ortasında, saat 15:00 civarlarında yanarak can veren teyzemize. Kaldığı yıkık dökük evinde kim bilir ne anılarıyla birlikte can verdi. Kimi kimsesi yok muydu acaba? Elden ayaktan düşmüş deriz ya, ne haldeydi kim bilir. Ve en çok merak ettiğim neler hissetti, çaresizliğin pençesinde, yalnızlığın amansızlığında neler yaşadı? Film şeridi gibi geçti mi yaşadıkları, ya çocukları ? Çocukları var mıydı? Koca bir hayat yine kayıp gitti sessizce.

    Üzüldüm. Hissettim. Gözlerim doldu. Ne yaşayacağımızı bilmediğimiz, kestiremediğimiz hayatın biz neresinde olacağız acaba, 89 yaşımıza geldiğimizde? Mekanın cennet olsun.

    Yaşlıları öldüren yalnızlık değil midir? Ben çocuk ve yaşlıları önemsiyorum. İkisi de bakıma muhtaç. Huzurevi olgusunu ülkemizde yavaş yavaş kabullenmeye başladık. Bakıma muhtaç yaşlılarımızı neden yerleştirmeyelim. Yanı başlarında bir ekip, sıcak yemek,sıcak oda ve yaşıtlarının olduğu bir ortamdan ne zarar gelebilir. Aç, susuz, soğuk kış günlerinde soba yakma çabasında yanmadan huzurevinde kalmanın ne zararı olabilir ki? Ben size söyleyim mi ne zararı var. Çocuk zararı var. Bir çocuğu çıkıp, biz annemizi, babamızı huzurevine gönderemeyiz der, elalem ne der, bi annesine, babasına mı bakamadı,dedirtmem der çıkar işin içinden. Eee tamam bak o zaman ailene. İki üç günde gidiyoruz yanlarına. Bakıma muhtaç, soba yakamıyor.Her sabah yakıyorum. Ya geceleri..Allah Kerim. Şu elalem dediğimiz popüler grup şimdi yalan mı söylüyor. Ve nitekim gelelim işin diğer yüzüne, çocuklarının iznine bırakılmasın artık yaşlılarımızın kaderi. Çocuklarının izni olmadan da yaşlılarımız huzurevine alınabilmeli. Bakıma muhtaç yaşlılarımıza bir de yalnızlığı yüklediğimizde, tablo çok daha vahim oluyor. Teoman’ın bir şarkısında söylediği gibi daha kaç vücut gerekli benim seni unutmama. Ben de diyorum ki daha kaç yaşlımız ölmeli değişimi başlatmaya ..!

     

     

  • Munzur Deli Akar Bu Kez Ölüm Aktı “Munzur Kıyılarında Müzeyyen”

    Munzur Deli Akar Bu Kez Ölüm Aktı “Munzur Kıyılarında Müzeyyen”

    Kaçıncı gün olduğunu, adım gibi bildiğim, bir Cuma gününde ilk kez Sait Faik okurken, balkonda tavşan kanı bir bardak çay, rüzgar hafif hafif yüzüme değerken, okuduklarımla anlamlandırdıklarım arasında uçurumlar…

    Hatırımda gülümseyen yüzün, ölümün katı halini hissettiğim, son kez tuttuğum ellerin, ölüm soğukluğu öperken yüzünü dudaklarımda… Gerçek ve hayal arasına sıkıştırdığım ölümünü kabullenemediğim 365 inci gün.

    Seni görmek, cansız bedenine dokunmak yetmiyormuş ölümü kabullenmeye. Gözlerimle, beynimin bana oynadığı oyun bu, labirente sıkışmış halde kendimi bulduğum. Bir ara elime telefonu alıp, arayacak olduğum dakikanın acısı yıllara sığdıramadığım kadar ağır.

    İyiyim dersem yalan olur, kötüyüm dersem isyan. Geçecek biliyorum da, nasıl geçeceğini kestiremediğim günleri sayıyorum tek tek. Dünyada her yerin aynı olduğunu, çığlıklarımla boğulurken anladığım o vakit, çaresizliğin kıyılarında, ağlarken buldum yine kendimi. Gözyaşının tadını öğreniyormuş insan içine kor düşünce, ölüm düşünce, süzülüyormuş tadı, siniyormuş kokusu bedenine, gözyaşının rengini öğreniyormuş insan sessiz sedasız bir köşede.

    İmam nasıl bilirsiniz dediğinde ezbere bilirim dedim. Saçını, kokusunu, gözlerini, ellerini, hayallerini, ne varsa ait olduğu her şeyi bilirim dedim usulca…

    Giderken yüzünde bıraktığın o gülüşün şimdi bize umut, cennetin habercisi sanki, içimize serpilen bir ferahlık.

    Munzur deli akar, bu kez ölüm aktı, bize aktı delice, sorgusuzca, asice aktı geçti, bizi delip geçti. Müzeyyenimi Munzur kendine esir etti… Yolun açık olsun, mekanın cennet olsun melek yüzlü kardeşim…

    Munzur Çayında boğularak vefat eden kardeşimin anısına…

  • Yozgat Tiyatro Okulu Neden Olmasın Ki?

    Yozgat Tiyatro Okulu Neden Olmasın Ki?

    Bir arkadaşımın daveti üzerine hafta sonu gittiğim “Asitli İçecek” tiyatro oyununa bu hafta değinmeden geçmek istemedim. Sürmeli Tiyatro Topluluğu tarafından sergilenen oyunda başroldeki Osman karakterini canlandıran Hacı Hatipoğlu’nu nerdeyse ağzı açık seyrettim. Hatta sahnenin sol tarafında olup bitenleri bırakıp, onun sessiz sedasız yemek yemesini bile seyrettim. Böyle bir yeteneğin Yozgat’ta olması gurur verici dedim. Yanlış anlaşılmasın elbette ki tüm oyuncular başarılıydı, hepsini tebrik ediyorum. Osman’ı ayrı bir beğeni ile seyrettim. Ses mimik, jestler oldukça iyi, karakterini yaşayan başarılı bir arkadaşımız dedim.

    Sonra şöyle bir Yozgat’ı düşündüm, bir şehirde o yörede yaşayıp bu kadar tiyatro oyunu çıkaran kaç ilimiz var dedim, büyük şehirlerimizi kenarda bırakacak olursak. Parmak sayısını geçmez. O iller arasında yine Yozgat var. Bir başarı söz konusu yine. Sönük mü kalmış desem, sessiz mi bilemediğim bir burukluk hissetim yine yüreğimde. Sonra yine beyin fırtınası yaptım, dedim ki neden sadece oyun üzerine çalışmalar? Neden sadece o oyunda olan oyuncular? Neden Yozgat’ta bu işe gönül veren hocalar ve yetenekli insanlar varken Yozgat Tiyatro Okulu kurulmasın dedim kendi kendime yine… Yine…

    Bir yerlerde bilmediğim bir yanlışlık mı, eksiklik mi? Buram buram kültür kokan, yetenek fışkıran bir şehrin kültür merkezi olmamasının nedeni ne ola ki?

    Ne biliyor musunuz, birlik olamamak. İsim önceliğimiz olsun, ben yaptım demek. Nasıl partiler bir konuda anlaşamıyorsa biz de Yozgat’ta koalisyon kuramıyoruz. Aynı düşünen farklı güçleri bir araya getirmek neden bu kadar zor? Etiketler mi? Başka eksiklikler mi?

    Umarım bir gün Yozgat’ta ilerleyen yıllarda bir tiyatro okulunu görmek nasip olur. Amatör oynayan arkadaşlarımızın profesyonel yeteneklerini, profesyonel ekip olarak seyretmeyi nasip eder inşallah Rabbim. Bir işi mükemmel yapmak profesyonel anlamına gelmediğini hatırlatmak isterim. Bir işi kazanç sağlayarak yaptığınızda profesyonel oluyorsunuz. Bizim yetenek fışkıran arkadaşlarımızın ne eksiği var? Türkiye neden Yozgat’ı bir de sanat yönünden duymasın ki?

     

     

     

     

     

  • Milli Parkımız mı? Piknik Yerimiz mi Çamlık?

    Milli Parkımız mı? Piknik Yerimiz mi Çamlık?

    Çok mu zor Çamlık’ta bulunan park yerine, bir restoran- kafe yapmak diye düşünmeye başladım son günlerde. Gölün etrafını da ışıklandırdık mı vay be diye canlandı gözlerimin önünde birden. Benim içim rahat etmiyor Türkiye’nin ilk milli parkın bu kadar sahipsiz kalmasına.
    Küçükken hatırlıyorum, şu an başıboş duran Çamlığın tam ortasında yer olan taş evlerin restoran olduğunu. Sonrasında alkollü mekânlar olmuş duyduğuma göre ve daha sonra da kapatılmış. Yeniden ailelerin ferah içinde yemek yiyebileceği şekilde tasarlanması o kadar mı zor, bilemedim. Sahipsiz bir şehrimiz mi var, biz mi sahipsiz bırakıyoruz bilmiyorum, bir ölü toprak var işte hissettiğimiz ama bir türlü bu toprağı kaldıramadığımız, bir olumsuzluk var.
    Birçoğumuz neden Türkiye’de ilk milli parkın Çamlık olduğunu da bilmez. Hemen kısaca özetleyecek olursam; Kafkas Çamı, Türkiye’de sadece Yozgat’ta. Düşünüyorum şimdi milli parkımız başka bir şehirde olsaydı tanıtımı nasıl yapılırdı acaba. Şehrin tam ortasından geçen bir anayol, batıyı doğuyu birleştirir pozisyondayken kimse aracını Çamlığa çevirmiyorsa merak edip, düşünmek gerekmez mi?
    Sadece piknik yeri gibi gördüğümüz milli parkımızın da milli park olduğunu benimsememiz ve benimsetmemiz gerekmiyor mu? Elimizde o kadar güzel doğal güzellikler varken, Yozgat’ın hala ceviz kabuğundan çıkmaması bazen yüreğimi parçalıyor. Yıllardır kaderine bırakılan bir şehrin diriliş zamanı..! Milli parkımız mı? Piknik yerimiz mi Çamlık? Neden ikisi olmasın?
    Bugün çok değerli bir ablamın söylediği sözle özetlemek istiyorum. Eini taşın altına koyacağına, o taşın üstüne oturmaya çalışıyor. Evet biz hepimiz, adına ne dersek diyelim amir, vatandaş. Kısacası Yozgatlı olarak, taşın üzerine yeteri kadar oturduk, artık ayağa kalkma zamanı…
    Necip Fazıl’ın dediği gibi .. “Yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya”

  • Yozgat İki Dağ Bir Sokak

    Yozgat İki Dağ Bir Sokak

    Adım adım dolaşıyorum şimdi kalbimin tüm sokaklarını. Uzun bir hayatın 34 yıllık bir yolun basamakları yoruyor bazen insanın bedenini. Dizlerim ağrımadı desem yalan olur, üzüldüm, ağladım, düştüm, yoruldum ve yeniden kalktım. Yeniden doğmayı öğrendim her yıl.

    Tutunacak nedenleriniz varsa, yerin dibinden gökyüzüne çıkmayı öyle acımasızca öğretiyor ki hayat. Yaşadıklarım yaşamadıklarıma gebe belki, İnandıklarım inanmadıklarımın esiri. Güvendiklerim güvenmediklerimin gölgesi. Hayatbu  bir bakmışız, musalla taşındayız. Yaşarken bitmeyen saatlerin, arkamıza baktığımızda nasıl da kolayca bitivermiş yıllara ait olduğunu hissediyoruz çoğu zaman.  Daha ilkokuldayken diye başladığım hayatımın, 34. yılındayım. Heyhat..!

    Yozgat… 17 yaşımda üniversiteye giderken çıktığım memleketime dargındım. Dönmeyi düşünmediğim şehirdeyim. Yanlış anlaşılmasın sevmediğimden değil, zorlu bir hayat serüveninden çıkışımın kaçışıydı bu. Hayat denizi sizi bazen öyle dalgalarla boğuyor ki, yapmam dediklerini bir bakmışsın yapıveriyorsun işte.

    Yozgat… İki dağ,  bir sokak.  Seviyorum bu şehri yalan değil. Bazen de boğuluyorum bu da yalan değil. Ölü bir toprağı bu şehre savurmuşlar gibi, bazen de durgun akan bir ırmağın altından coşkuyla akan su gibi.

    İş sonrası, evde yemek yemenin tadı başka, malum dışarı soğuk. Belki de bu yüzden kaybediyor bu şehir. Soğuk bir mevsimin gölgesinde ne kadar canlı ve taze kalabilir ki insan. Donmak kelimesi kaba olur farkındayım ama donuyoruz. İki dağın arasına sıkışmış, ufkumuzu göremiyoruz ve işin en kötü yanı göremediğimizi de görmüyoruz.

    Bundan 10 yıl öncesiyle..10 yıl sonrası Yozgat hiç değişmeyen değişimin kendisinin ispatı gibi hala dimdik ayakta oluyor olacak.  Ne olursa olsun Anadolu kokan bir şehirde yaşamak, bambaşka. Sağlıcakla kalın.

     

     

  • Yozgat’ta Nisan Otizm Farkındalık Ayının Ardından

    Yozgat’ta güzel şeyler oluyor. Beklenmeyen hareketler bunlar demek nükte olur. Yozgat Kamu Hastaneleri Birliği tarafından Otizm Farkındalık Yürüyüşünde, Yozgat Valimiz Kemal Yurtnaç ve kurum müdürlerinin otizmli çocuk ve aileleriyle el ele yürümesi görülmede değer sahnelerdendi.

    Yürüyüş sonrası Orman İşletme Müdürlüğünden gelen bir telefon hepimizi daha da heyecanlandırdı. Otizm Farkındalık Hatıra Ormanı oluşturmak istediklerini söylediler, planlar yapıldı ve dikildi fidanlar. Ne de güzel oldu. Projede emeği geçen herkese teşekkürler. Yozgat’ta güzel şeyler olduğuna inandım, inandırdıkları için teşekkürler.

    Her binanın mimarı olduğu gibi Yozgat’ta bu kadar Otizm ’in vurgulanmasında emeği geçen, sağlık mimarımız Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Ümit Işık. Soyadı gibi bize de ışık saçtı.

    Bu arada Çocuk ve Gençlik Meclisini bir araya getiren, toplantılarında otizme yer verip, projelerde destekleini esirgemeyen, Otizm Farkındalık Yürüyüşünde bizimle yürüyüşe katılan Yozgat Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Fadime Solmaz’a da teşekkürlerimi borç bilirim.

    Ve gece gündüz demeden çalıştığımız mesai arkadaşlarım, Yozgat’ta sağlık alanında yapılacak her projede yanımızda olan, destekleyen Yozgat Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri Op. Dr. İsmail Kurca’ya da teşekkürlerimi sunuyorum. Yozgat’ta yüreği güzel insanlar var, Yozgat’ta güzel işler oluyor dedirten.

    Dolu dolu geçen Otizm Farkındalık Ayında beni etkileyen hadiseyi sizlerle paylaşmadan geçmek istemedim. Yürüyüş sonrası gazetecilerle röportaj yapan bir annenin konuşması… “Bizler yalnızız, kimse bizimle görüşmek istemiyor, kapımız çalınmıyor”.

    Bugün otizmli olmadığımız için okuyabiliyoruz bu satırları, yarın otizmli bir çocuk sahibiebeveyn olarak okumayacağımızın garantisi yok baylar bayanlar… Sağlıcakla kalın.

  • Aşk Sensin..!

    Yeniden kalbimin ritimleri başkalaşıyor, karnımda uçuşan kelebekler savruluyor sağa sola. Sanki daha anlamlı bakıyor gözlerim yarınlara hiç sorgulamadan endişelenmeden. Aşk yeniden ansızın pat diye çarptı yüreğime. Liseli çocuklar gibi yalansız, çocuk gibi yalın şimdi içimdeki duygular.

    Dengesizleşen hayatımın habercisi aşk. Alt üst olan gecem gündüzümün sahibi. Hayalin bile titretirken içimi, yanı başındayken ne yangınlarla boğuştuğumu bilme. Bilme seni senelerdir aradığımı, taa oralardan taa o zamandan sevdiğimi bilme. Şimdi nereye baksam hayalin, nereye baksam gözlerin.

    Ve aşk yeniden güzel. Aşk yeniden ritimsiz, yeniden darmadağın.

    Seni düşündükçe aptal bir gülümseme yerleşiyor suratıma. Dünyaya bir beden dar gelmişim sanırım. Yanı başındayken huzurmuş adı hissettiklerimin.

    İçimi ısıtıyor baktıkça gözlerin. Hayatıma hoş geldin. Adı her neyse yaşadıklarımızın sonsuz ve ölümsüz olsun. Herkes duymalı şurama konan, çırpınan delice duygularımın kanatlarını.

    İyi ki çarptın yüreğime. Suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi büyüsün istiyorum gözlerin gözlerimde. Seni seviyorum. Aşk sensin..!

     

     

  • Yozgat’ı Acımazca Eleştirmek-Sosyal Hayat

    Elbette mükemmel bir Yozgat anlatmayacağım size ama bir de aynanın arkasından bakalım istedim bu hafta.

    Kendinize daha çok zaman ayırabiliyorsunuz Yozgat’ta mesela. Sesli düşünüyorum, örneğin İstanbul ve Ankara’da yaşıyor olsam hafta içi işten çıkıp eve gelme saatim akşam sekizi bulurdu. Yemek faslı derken bir bakmışım uyku saati gelmiş bile. Gitti mi gül gibi hafta içi, beş günüm.  Yozgat’ta nerde otursak oturalım 10 dakika sürmüyor evde olmak. Yemek derken iki, üç saat bize kaldı. Film mi seyretmek istiyorsun, dizin mi var, ya da hobilerin, ya da takıl gitsin arkadaşlarına…

    Bir de sosyal hayat düşündüğümüzden daha sosyal, farkında değiliz. Sosyal etkinliklere katılabilmek için zaman olması en önemli kriter, o zaten cebimizde. Sosyal hayat yok diyenlere inat yazıyorum aslında bu yazıyı tam olarak, yani aynanın arkasından, bir sol alt köşesini anlatmaya çalışıyorum dilim döndüğünce…

    Bir gün Lise Caddesinde bir kafede otuyorken Yozgat’ı konuşuyoruz. Sosyal hayat yok dedi bir arkadaşım. Ben tek kaşımı kaldırarak annem gibi, hemen sordum, şu an İstanbul’da olsaydık ne yapardın, Boğazda yemek yerdim dedi. Daha sonra dedim. Deniz manzaralı bir kafede oturum dedi. Daha sonra dedim. Yeter bu kadar sosyal olmak dedi. Dönüp şunu söyledim, sosyallik yemek ve kafeden ibaretse varsın deniz manzaramız olmasın, kafe de, restoran da var yeteri kadar Yozgat’ta… Sözüm o ki sosyallik anlayışımız nedir? Ne bekliyoruz, ne alıyoruz?

    Hadi bugün tiyatro var gidelim dediğim zaman, hep işleri vardır acımazsızca eleştirenlerin. Arkadaş hastalık olmadığı sürece ertele işini yarına, bir daha nerede bulacaksın o etkinliği kaçırdıktan sonra.

    Yozgat’ta sosyallikten yana, tiyatro desen var, konser var, müzik evleri var enstrüman çalmak isteyenler için, halk eğitimin de güzel kursları var. Fotoğrafçılıktan, işaret diline kadar. Ya peki biz ne yapıyoruz. İş,ev,ev, iş… Bilmem anlatabildim mi?

  • Yozgat’ıma Bahar Geldi

    Cemre; havaya, suya, toprağa düştü derken bahar geldi cıvıl cıvıl beklediğimiz. Uzun süren kışın arkasından ilaç gibi, serpildi yüreğimize güneş ışıkları.  Sizi bilmem ama ben her baharda daha enerjik oluyorum. Güneş enerjisiyle çalışıyorum adeta. Hayallerimin çoğunu baharda yapıyorum, güneşin bana verdiği huzur ve enerjiyle.

    Kabul etmek gerekir, bahar berekettir, hareketlilik katar hayatımıza. Uzun süren kış günlerini, evimizde geçirdiğimizden olsa gerek,  ilk fırsatta dışarı atarız kendimizi. Bir de keyfine değmeyecek çay bahçeleri varsa şehrinizde tadına doyum olmaz. Kitap okumayı sevenler için de ayrıca bir fırsattır bahar. Çamlıkta, göletin kenarında kitap okumanın tadı, bir başka…

    Baharı yazdıkça sanmayın kışı sevmediğimi, Yozgat’ı sevmediğimi. Bize verilen en büyük nimet dört mevsimi de yaşamak bu kentte. Tamam tamam, yaz mevsimi kısa da sürse, yine de alabiliyoruz güneşin yakıcı cazibesini tenimizde, güneşi göremeyenleri düşünecek olursak ne büyük nimet değil mi?

    Ben Her Bahar Âşık Olurum şarkısı dolandı dilime. Filmlere konu olan Aşk Yozgat’ta yaşanıyor mu bilmem de, baharın aşka etkisi olduğu muhakkak.

    Tabi bir de gerçekçi olmak gerek, bu bahar yok mu bu bahar dermişim. Evet; bahar enerji verdiği gibi, enerjimizi de alabiliyor bazen tamamen. Mevsim geçişleri, bahar yorgunluğu dediğimiz olay da tam olarak bu. Sakın bırakmayın kendinizi bahar yorgunluğuna, dışarı atın kendinizi. Depresif ruh halleri kış boyu yetti de arttı bile bize. Yozgat’ta olduğumuzu da unutmayın, bu havalar fena çarpabilir, montunuzu yine alın derim ben, bir dost tavsiyesi…

    Bahar geldi memleketime, pencereden bakıp, seyretmeyin baharı, ziyan olmasın, solmasın yüreğimizin yaprakları. Kuşlar gibi biz de cıvıl cıvıl akalım memleketimin Lise Caddesine. Ertelemeyin hayatı, bu mevsim dokunun hayallerinize.

     

     

     

     

  • Yaşlılık Zor, Yalnızlık Zor. Huzurevi Anılarımdan

    Yaşlılık Zor, Yalnızlık Zor. Huzurevi Anılarımdan

    Huzurevinden içeri girip, merdivenlerden üst kata  sessiz sedasız geçtik, on iki kişi. İnsan bazen tuhaf hissediyor, nereden başlayacağını bilmediği sohbetin, ilk cümlesinin ilk kelimesi, ne olmalı diye düşünüyor yürürken. Yaşlanınca ben nerede olacağım, ne halde olacağım demeden de geçemiyor maalesef. Kalabalık bir salon, herkesle selamlaştıktan, hal hatır sorduktan sonra, öyle kıyıda kalan kızıl saçlı, daha doğrusu kınayla boyanmış saçları hafifçe örtüsünden, nişanlı kız gibi süzülen teyze, hemen çarpıverdi gözüme. Yanına usulca gidip, elini tuttum, nerelisin teyzem dediğimde göçmenim kızım, bak nerden nereye deyip, süzülüverdi gözyaşları, kirpiklerinin arasından, yanaklarına doğru  aşağıya usulca. Ağla diyemem, ağlama desem anlamsız, bilemediğim bir durumun içinde şaşkın gözlerle, bakıverdim, beş saniye içinde gelişen bu ani olayın, yıllarla ölçülemeyecek kadar uzun sürmesi karşısında.

    “Yalnızlık zor” dedi. “İnsana en çok koyan şey nedir biliyor musun, zamanında kendi evin, eşyaların var, sonra bir bakıyorsun, buradasın.  Yanlış anlaşılmasın, huzurevinde her imkân var bize göre, onları kötülemek değil, evin varken, evinde olmamak koyuyor, çocuklarının seni arayıp, sormaması daha çok belki de…” Biran sessiz kaldık ellerimizi tutarak… Ben yaşlılığımın bilinmezliği, o gençliğinin güzelliği arasında, düşünürken daldık gittik bir süre.

    Kıymetini bil bu yıllarının ve bakma dedi sakın geriye. Kimsenin seni üzmesine de izin verme. Yalnızlıksa yalnız kal ama mutlu ol dedi. Merak etme burada emin ellerdeyiz. Nerden nereye güzel kızım dedi, gözyaşlarını cebinden çıkardığı, işlemeli bir mendille silerken. İşlemeli mendilini görünce kadın her yaşta gösteriyor zarafetini dedim içimden, anlayan olursa…

    Eve dönüş yolunda düşündüm öyle, acaba huzurevi gerçeğini şimdiden kabullenip, hazırlamalı mıyız kendimizi bu duruma? Ya da Rabbim ele avuca düşürmeden canımızı alsın diye dua mı etmeliyiz? Fazla bilinmeyeni düşünmeden bugünü mü yaşamalı? Dünyaya gelmeyi istiyor musun diye soramadığımız, sırf biz istiyoruz diye dünyaya getirdiğimiz çocuklarımız bize bakmak zorunda mı? Hangi gerçeği, hangi bilinmezlikle çarpmalı? Sonuçsa gelecekte, gelecek bilinmezliklere gebe…

  • Kurumu Çalışmamaktan da Öte Zedeleyen Durum: İletişimsizlik

    Kurumu Çalışmamaktan da Öte Zedeleyen Durum: İletişimsizlik

    Kurumlarda hep şikâyet ettiğimiz durumdur, o çok çalışır bu az çalışır durumu. Oysa herkes işi kadar çalışır. Değişen sadece zamandır. Birimiz bir işi üç saatte yaparken, bir başkası o işi yarım saatte bitirebilir. Nihayetinde o iş biter. Büyüklerimizin de dediği gibi devlet işi yarım kalmaz. İşten çok kurum kimliğine zarar veren profiller unutulmamalıdır aslında.

    Bir iletişim uzmanı olarak çok sevdiğim ve kullandığım sözlerden bir tanesi, Doğan Cüceloğlu’na ait sözdür. “ İletişim bir canın başka bir cana değmesidir.” Bizler cana değmiyoruz, can yakıyoruz. Annemin sık sık tekrarladığı sözse “Birini tanımak için makam vereceksin”. Ben de kraldan çok kralcılar var diyorum. Bazen bir bakıyorsunuz adam en üst mevkide, o kadar mütevazı, çocukla çocuk, yetişkinle yetişkin olabilecek kadar olgun. Bir bakıyorsun bir birim sorumlusu çalışanlarına kan kusturuyor. Ulu orta herkesin içinde sesini yükseltip, çalışanı rencide edip, motivasyonunu sıfıra indiriyor. İşin kötü yanı bir de yaptığı doğruymuş gibi çalışanlardan verim bekliyor?Peki, suç kim de kralcı da mı, kralda mı? Bu yorumu da size bırakıyorum.

    Küçükken mahallemizde çok bağıran ve çocuklar, evinin etrafındayken kovan höt höt amcamız vardı. Hiç sevmezdik ve hiç sevilmedi rahmetli. Ne gerek var, iki günlük dünyada höt olmaya. Geçin efendim öncedenmiş koltuğa oturup, bağıran, benim dediğim olacak diyen yönetici, sorumlu, çalışan her neyse…

    İnsan artık insan olduğu için değer verilmeye başlanan 21. Yüzyılda kurumda böylesi insanlar ne kadar çalışkan olursa olsun barınmasın efendim. Bir kişi yapabiliyorsa bir başkası da yapar o işi merak etmeyin. Bu korku neden? Ya da bu bağlılık?

     

     

     

     

     

  • Bir Çanakkale Destanı Şerife Bacı

    Bir Çanakkale Destanı Şerife Bacı

    Ah Çanakkale dokunsam kan fışkıracak yüreğin. 18 Mart ve Çanakkale. Bitmek bilmeyen destansı yaşanan öykülere konu olan, andıkça içimizi vatan sevgisi saran savaşın geçmişi. İman dolu yürekleriyle savaşan atalarımızı bugün Fatiha’larlaYasin’lerle anmak biz torunların görevi. İnandılar, yılmadılar, ölümü pahasına savaştılar, namusumuzu korumak, minareleri ezansız, camilerimiz Kur’an’sız bırakmamak için verilmeyecekti son kale ve GEÇİLMEDİ ÇANAKKALE.

     

    Ne kadar anlatsak az gelir elbet. ben de bu hafta Çanakkale hikayelerinden olan Şerife Bacı’nın hikayesini paylaşmak istedim. Erkek kadın demeden herkesin mücadele ettiği savaştan bir kareyi tekrar anımsayalım istedim. Dillere destan olmuş, Şerife Annemizin hikayesi.

     

    ŞERİFE BACI

     

    Şerife Gelin’in kağnısına da top mermileri yüklendi, yol verildi. Satılar Köyü’nün çalışkan, güzel, sessiz Şerife Gelin’i, cephedeki askerlere cephane ulaştırmak için kağnı ile tek beden olmuş, yol alıyordu. Karla, çamurla ağırlaşan tekerlekler zorlanıyor, soğuk bir bıçak gibi yüzünü kesiyordu. Yüklü kağnıyla ağır kış koşullarında dağları aşıp gitmenin zorluğunu bilse de tüm yaşamını anlamlandıran bu çaba onu gönendiriyordu.

     

    Kar fazlalaştı, tipiye dönüştü. Hava da iyice kararmıştı. Şerife Gelin, sırtında taşıdığı kızı Elif için top mermilerinin arasında yer hazırladı. Soğuktan tek korunma aracı olan yorganını, top mermileri ile kızını yağıştan korumak amacıyla kağnının üzerine örttü.Tipi git gide arttı. Karla örtülen yol görünmez olmuş, ilerlemek daha da güçleşmişti. Şerife Gelin üşümüş, yorulmuştu. “Başarmak zorundayız. Bu cephaneler yerine ulaşmalı.” diye içinden geçirdi. Sonra “Başaracağız. Cephaneler askerlerimize ulaşacak.” diye mırıldandı. “Güçlü olmalıyım, üşümemeli, yorulmamalıyım.” sözcüklerini yineliyordu.

     

     

    Şerife Gelin, bunları düşünerek bir süre daha yol aldı. Tipi dinmiş, bu kez de soğuk dayanılmaz bir hal almıştı. Yollar buzlu, hayvanlar yorgundu. Yorganı hafifçe açıp, kızını ve top mermilerini kontrol etti. Cephane ıslanmamıştı. Kızı uyuyordu. Üstlerini iyice örttü, yola devam edecekti ki, Şerife Gelin’in çektiği kağnı birdenbire durdu. Kara öküz yürümüyor, başını geri geri asılıyordu. Uğraştı, kara öküze dil döktü, yalvardı, kızdı, bağırdı. Bir süre sonra öküz yürümeye başlamış, kağnı tekrar yola koyulmuştu. Aynı olayın kaç kez yinelendiğinin bilincinde değildi, Şerife Gelin. Soğuktan titriyor, elleri, ayakları uyuşuyordu. Yorgunluk ve uykunun etkisi altında olduğunu düşünüyor, bir an evvel cephaneyi ulaştırmak için tüm gücü ile savaşıyordu.Şerife Gelin geride kalmış, yavaş yavaş kafileden kopmuştu. Kağnılar, zorlu koşullarda amansız bir uğraş veriyor, yalnızca kendilerine zimmetlenen cephaneyi yerine teslim etmeyi düşünüyorlardı.

     

    Kışla’ya yaklaşmıştı ki, Şerife Gelin’in kağnısı son kez durdu. Sesi, soluğu ağaran tan yerine takılıp kalmıştı. Sabahın ilk ışıkları ile, Kastamonu’nun kapısı sayılan Kışla’da kule nöbetçileri, belli belirsiz bir kağnı gördüler. Osman Bey’e haber verildi, Devrekanili Cemil ve Beşiktaşlı Rıfat Çavuşlar kağnının yanına gönderildi. Gelen haber herkesi yasa boğdu. Genç bir kadın kağnının üstündeki yorganı kucaklamak ister gibi kollarını açmış ve donarak, kaskatı kesilmişti. Kağnıdan hırıltıyla karışık bir bebek ağlaması geliyordu. Askerler yorganın altında, cephanelerin arasında buldukları minik bebeği ve annesinin cesedini hemen kışlaya götürdüler. Genç kadının kimliği tespit edildi, memleketinde toprağa verildi.

  • Kadın Olmak, Güç Timsali, Dimdik

    Kadın Olmak, Güç Timsali, Dimdik

    Hep ezildik biz bu ülkede sen kızsın sus deyip az susturulmadık küçüklüğümüzden beri. Elinin hamuruyla karışma diyen annelerimiz de kadındı. Kadın sıfatına kadın olmaktan, insan olmaktan çok ağır yükler bindirildi Anadolu’da. Kimi yerde ise el üstünde tutuldu, kimi yerde kadınsın denilip susturuldu, sustuk, susturulduk.

    Neden diye sormak istesem de cevabını bulabilmem için sanırım her kafanın değişmesi gerekir, neden mi, kime sorarsan farklı bir cevap gelir eminim. Kadına namus kavramını iyi öğrettik, erkeklere adam olun demeyi unuttuk, erkeksin sen diye verdik coşkuyu. Kızıyorsunuz biliyorum, gerçekler kimsenin hoşuna gitmez ki, insanız, bir kenarı mutlaka telimize dokunur.

    Küçükken, küçük bir ilçede olduğumuzda bisiklet sürmeyi öğrenemedim ben. Kız çocukları sokakta olur mu diye diye 33 yaşımda öğrendim. Kayıp edilen, içimde kalan 7 yaşımdan başlarsak, 26 yıllık bir hayale ulaşmak kadın olarak ne kadar acı.

    Kadın kimliğini bize 4 yaşında giydirilen bir ülkede erken olgunlaşıyoruz. Hayallerimiz, yaşadıklarımız hep yarım. Bir de evlilik… Kimlik karmaşası o zamanlar. İstediğin gibi oturamaz, kalkamaz, konuşamaz gülersin. Namus iki bacağının arasındadır. Ya zihindekiler onlar namus değil miydi? Namus kavramı eteğinin boyuyla kıyaslandığından, aitlik duygusunun da önemi yok, yok bu ülkede.

    Kadın olmak… Cinsiyet kimliğinin yanında verilen sorumluluklar… Ev işi, çocuk, eş derken sürüklenen liste. Bir çocuğa anne yıllardır bakabilirken, bir babanın bir çocuğa tahammül süresi… Bir saat, iki saat..Hadi bir gün olsun..En fazla bir hafta…

    Kadın olmak zor zaten, bir de üstümüze bindirdiğiniz etiketler, susturulma, kimlik karmaşacası… Neden bu ülkede kadınlarda fazla depresyon görülüyor. 26 yıl bir hayali yaşayamamanın eksikliği, kendi gibi değil de, ailesi, eşi, dostunun istediği gibi konuşup, gülmesidir biraz da.

    Kadın olmak, güç temsili. Yine de ne yaşarsa yaşasın kadın yaşam mücadelesinden vazgeçmiyor. Kadın duyguludur. Onu ayakta tutan da, onu sersemleştiren de duygularıdır. Duygu kadar kıymetli ne var. Duyguyu yaşamaksa ayrı bir meziyet. Kadın üzgünse üzgündür, mutluysa güler, kızgınsa trip atar, eline geçmeyen hayallerinin burukluğunu yaşar yine de pes etmez. Kadın duygularıyla hayat bulur. Kadın sevdim mi de tam sever. Adamlığı bile öğretir bir çok insana…

  • Ya Kadınların Ruhundaki İzleri Kim Silecek?

    Onun hakkında kaç haber, kaç köşe yazısı yazıldı bilmiyorum. Yoğun bakımla ilgili bir haber hazırlığı aşamasında Yoğun Bakım Servisi Sorumlusu Aynur Ablacığım anlatmıştı bana Arzu’yu ve Arzu’nun yaşama dönüş hikâyesini.

    Arzu kötü günlerini Yozgat’ta yaşamış olsa da, Türkiye’de örnek gösterilecek kadınlardan biri… Hayatta herkesin bir hikâyesi var. Ama Arzu’nun hikâyesi bambaşka. 14 yaşında kendinden büyük bir adamla evlendirilip, şiddete maruz kalan, 6 çocuklu ve şiddet sonrası tüfekle vurularak iki bacağı, iki kolunu kaybeden, çocukları için yaşam mücadelesi veren, gözleri hala umut dolu bir kadının hikâyesi.

    Eşi engelli komşu kızına tecavüz eder, olay gün ışığına çıkınca evlenmek ister. Arzu kabul etmeyince başlar kavgalar. Arzu bu durumu kabullenemez ve boşanmak istediğini söyler. Gözü dönen koca, bulduğu tüfekle, Arzu’nun kollarına, bacaklarına ateş eder. Hastaneye kaldırılıp, tedaviye başlanmış olmasına rağmen, damarları kopan Arzu’nun iki bacağı ve kolu kesilmek zorunda kalır. Ve Arzu artık kocası tarafından sakat bırakılan kadınlar listesinde yer alır. Bu ilk karşılaştığımız bir olay değil ve korkarım da son olmayacak bir durum, kadına şiddet olayları.

    Bir kadın ne olursa olsun, hele bir de çocukları varsa daha güçlüdür. Arzu’nun yaşadığı o zor günleri anlamamız çok zor. Rabbim yardımcısı olsun.

    Tecavüzden, cinayete teşebbüse kadar uzanan bu hikâyenin kahramanı yine ERKEK. Olaylara biz mi bu ülkede ters bakıyoruz bilmiyorum. Tecavüzü sıradanlaştırmak neden? Neden erkeklerin yaptıklarını kadınlar çekmek zorunda? Ya kadınların ruhundaki izleri kim silecek? Nikâh mı?

  • Tarihte Bugün; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    “Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz, kadının hayat şartlarına bakın.” Stuart MİLL

    Tarihte bugün; 8 Mart 1857 yılında New York’ta 40.000 dokuma işçisi çalışma koşullarının iyileştirilmesi için tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak işçilere polisin saldırıp, fabrikaya kilitlenmesi, ardından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. Bu olay 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü 1910 yılında gündeme taşımış ve kabul edilmiştir. Bizim ülkemizde ise ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır.

    Diye başlayan 2 yıl önce yazdığım yazıya baktığımda; değişen hiçbir şey olduğunu bugün değil elbette, her gün hatırlıyorum, yüreğimi kanatıyor bir kadın olarak. Şiddet; öyle bir sardı ki etrafımızı sıradanlaşmış gibi görüp tepki vermemeye bile başladık bu 21. yüzyılda. Kadının bile kadın haklarına sahip çıkmadığı bugünde sessiz kalmayalım. Ne Özgecanlar, ne Ayşeler, ne Fatmalar ölmesin artık.

    Bu kadar cinayetin, bu kadar tecavüzün, şiddetin olduğu bir dünyada 8 Mart Dünya Kadınlar Günümüzü kutluyorum.365 gün 6 saatin içinde belki de senede 6 saat tepki vermeye çalışıyoruz çapımızca. Neden mi? Bugün çıkan sesimizi nezaketen de olsa dinleyenler var, sanırım bu yüzden.

    Hani kadın hep atılmış ya tarih boyunca kıyıya köşeye ve ne tesadüftür hep o köşeyi toparlamış kendi kendince kadın. Alnındaki çizgilerinin bir manası var, gözlerindeki bakışın bir anlamı, bir derinliği var, masum, yalın bir güzelliği var kadının. Ve o kadın zamanında annen, kız kardeşin, eşin, yavrun ve torunların olacak. Adının güzelliğine dair ne varsa geçmişten kalan, taşıyacak gururla. Geçmişin geleceğe köprüsünü kurarken bir kadın, onu bugünlerde incitme.

  • Aylar Sonra Yeniden Merhaba

    Uzun bir aradan sonra yeniden yazmaya başlamakbenim için heyecan verici. Nasıl desem, yazınca dünyam mavileşiyor adeta. Suya, toprağa, havaya dokunmak gibi yazmak. Şehir Hastanesinde yoğun iş temposu, sonrasında iki aydır devam eden internet bağlantı sorunlarımın olması nedeniyle epey uzak kaldım. Dereler denizler geçip geldim demeyi çok isterdim ama değişen tek şeyin ısınan havaların olduğu müjdesi desem, sitem mi etsem bilemedim.

    İnanılır gibi değil bu internet sorunumun çözülmesinin iki ay sürmesi. İnternet sağlayıcı firmama hiç usanmadan her gün arıza kaydı oluşturdum. Çözüm sürecinin nasıl çözümleneceğini de merak ettiğimden seyrettim. Çözüm çözümsüzlük oldu. 10 gün sonra gelen ekip, elektrik kablolarında sorun var dedi, gelen elektrikçi yok dedi. Ve bu iki ay süresinde kullandığım internet sağlayıcısı firma Telekomu aradığını söylemesine rağmen, ne gelen var ne giden. Apartman girişindeki port çıkarılmış, Telekomun bağlantı sağlaması gerektiği söylendi. Söylendi ama öyle işte söylenti de kaldı. Taa ki bu cumartesi günü kafamın tası attı ve babamı aradım, gidip bir elektrikçi ayarlamış, şükür oldu. Kafamdaki soru? Kimin nerde yanlış yaptığı?

    Kaldırımlar

    Yozgat; konuşsak da, yazsak da değişen sadece kafamızdaki sinir hücrelerinin sayısı.   Uzun bir aradan sonra yeniden yazmaya başladığımda sitem dolu yazmak aslında burukluk oluşturdu yüreğimde. Susmak… Susmak da yakıyor yüreğimi. İçimde kalmasın bari…Yazayım istedim.

    Bu hafta Necip Fazıp Fazıl Sempozumu sonrası, Kaldırımlar şiirini, ben de Lise Caddesinde yürürken, kaldırımlara bakarak mırıldandım.

    “ Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;

    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

    Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;

    Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.”

    Yozgat’ta ise kaldırımlar çilekeşlerin annesi değil de, bizim annelerimizin çilesi oldu sanki biraz. Kışın zar zor yürüdüğümüz, kayarak yürüdüğümüz, kah düştüğümüz kaldırımlar. Önlem için tıraşlanan kaldırımlarımızın son hali ise karlar kalkınca ortaya çıkan çirkin bir görsel… Kaldırımlar…

    Saygılarımla…