28 Kasım 2024 Perşembe günü, saat 14.00-15.30 arasında yapılan uygulamada, 71 ekip ve 211 personel görev aldı.
Gerçekleştirilen uygulamada, 2415 şahıs sorgulandı, 210 yabancı şahıs kimlik kontrolünden geçirildi. Uygulama kapsamında ayrıca, 1 yoklama kaçağı şahıs yakalanarak yasal işlemler başlatıldı. En dikkat çeken bulgulardan biri ise kaybolmuş 3 çocuğun bulunarak Çocuk Şube Müdürlüğü’ne teslim edilmesiydi. Çocukların sağ salim bulunması, uygulamanın en önemli başarılarından biri olarak kaydedildi.
Uygulama süresince, 406 araç sorgulandı ve 29 araç ve sürücüsüne cezai işlem uygulandı. 10 şehirlerarası otobüs terminali ve 136 umuma açık yer de denetlendi. Ayrıca, 36 park bahçe ve 19 metruk bina kontrol edilerek olası suçların önlenmesi için tedbirler alındı.
Yozgat İl Emniyet Müdürü Recep Tecimer, uygulamanın başarılı geçtiğini belirterek, güvenlik önlemlerinin artırılmasının ve vatandaşların huzurunun sağlanmasının her zaman öncelikleri olduğunu vurguladı. Emniyet Müdürlüğü, aynı zamanda, düzensiz göçle mücadele kapsamında da etkin bir çalışma yürüttüklerini ifade etti.
Bu tür uygulamaların, il genelinde güvenliğin artırılması ve suçların önlenmesi adına büyük önem taşıdığı belirten Tecimer, Yozgat Emniyet Müdürlüğü, halkın güvenliği için çalışmalarına devam edeceğini vurguladı.
/Haber Merkezi
Etiket: Köşe Yazısı
-

Huzur uygulamasında 2415 şahıs sorgulandı
-

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 5
Anadolu’da semavi dinler – Müslümanlık
Daha önce Yahudilik ve Hristiyanlığı anlatmıştım. Bu yazımda da İslamiyet’i anlatacağım.
Müslümanlık, Arabistan’da Mekke – Medine ekseninde Arap toplumu içinde gelişmiş ve Hz. Muhammed aracılığıyla 610 yılında Arabistan’ın Mekke şehrinde ortaya çıkarak yayılmıştır. Bu dine iman edenlere inanan anlamına gelen “Mümin” ve Allah’a teslimiyet gösteren anlamına gelen Müslüm kökeninden türemiştir. İnananlara Müslüman denir. Hz. Muhammed ise M.S. 570 – 632 yılları arasında yaşamıştır.
Arabistan’da Hz. Muhammed’in doğduğu yıllarda durum şöyleydi; aşiretler şeklinde kırsalda yaşayan kabilelerin bir kısmı Yahudi, bir kısmı Hristiyan idi. Ancak büyük çoğunluk pagan (çok değişik objelere inananlar) idi. Çok farklı inanışlar ve kendi yarattıkları tanrılara tapıyorlardı. Tarım – din toplumlarında ideolojiler dini inanışlardı. Ekonomi ve sosyal hayat ise; Arabistan yarımadasının alt ucu Hint Okyanusu diğer ucu ise Akdeniz’di. Hz. Muhammed’in yaşadığı yıllarda tarım ve hayvan ticareti yapmak çok önemli bir iş koluydu. “Rızkını ticarette ara” sözü o dönemlerden kalma bir deyiştir.
Bir ucu Hint Okyanusu diğer ucu ise Akdeniz – Mısır olan bu coğrafyanın denize açık yerlerinde ticaret gelişmişti. Akdeniz havzasından alınan buğday, pirinç, zeytinyağı ve canlı hayvan ile Hint Okyanusu kıyısından alınan baharat, ipek ürünleri ve kumaş yüklü deve kervanları ile Yemen – Mekke – Şam – İskenderiye – Kahire hattında gidip geliyordu. Mekke bu ticaretin merkezinde yer alan bir şehir idi. Tüm kervanlar Mekke’den geçmek zorundaydı.
O yıllarda Şam, Halep, Bağdat, Kahire, İskenderiye ve Diyarbakır gelişmiş Hristiyan şehirleriydi. Hz. Muhammed’in düşünceleri Arap toplumu tarafından büyük kabul görse de İslamiyet’in gelişmesine sebep olan en büyük olay, Müslüman olmayanlardan alınan Cizye vergisidir. Müslüman olanların büyük bir kısmı, vergi vermemek ve toplumdan dışlanmamak için Müslümanlığı kabul etmiştir. İnançlarını terk etmeyip Müslüman olmayanlar Cizye vergisi vererek hayatlarını idame ettirmişlerdir. Özellikle Anadolu’nun şehir devletlerinde ağırlıklı bulunan Hıristiyan toplumlar, Arap akıncılar tarafından Müslümanlaştırılmıştır.
Ön Asya’da tahıl ve pirinç Mısır’da yetiştirilir orta doğuya buradan dağıtılırdı. Müslümanlığın doğduğu yıllarda Mısır’da ortaya çıkan veba salgını da bu vasıtayla şehir devletlerine yayıldı ve orduları perişan etti. Bu sayede Diyarbakır’ın 639 yılında fethinin ardından Anadolu, Arap akıncılar tarafından adım adım fethedilmiştir.
Şaman olan Türkmen atalarımız özellikle Emeviler döneminde büyük zulümlere uğramıştır. Abbasiler döneminde ise Türkmen atalarımızın Serdengeçti gençleri Bağdat’ta asker olarak Müslümanlığa büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Abbasilerden sonra da Büyük Selçuklu devreye girmiştir.
Sonuç olarak din, her zaman mukaddes sayılan ve saygı duyulması gereken bir olgudur. Tanrı sevgidir. Sevgi ve şefkat her zaman dinlerin ana unsurlarından birisi olmuştur. Tanrının elçisi peygamberler de her zaman sevgi ve şefkati ön plana çıkarmış, eline, diline, beline sahip edepli insan yetiştirmeyi hedeflemişlerdir. Eğitimli insan ise dinin gelişmesini sağlayacak en önemli olaydır. Bugün İslam’ın doğduğu coğrafyada bu öğretinin unutulmasından dolayı İslam coğrafyası kan gölü halindedir. Herkesin kendine göre bir İslam anlayışı var ve bu anlayışa uymayana karşı cihat yapmakta. Yani Müslüman Müslümanı katletmekte. Ortadoğu’nun hali melali ortadadır.
İslam en güzel hali ile Anadolu’da yaşamaktadır. Bunda da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik ilkesini devlet düzeninde hayata geçirmesinin etkisi büyüktür.
Dünyada 1,3 milyar Müslüman, 1.7 milyar Hıristiyan ve 20 milyon da Yahudi yaşamaktadır. Bu rakamlar toplamda 3 milyara tekabül ediyor. Ancak dünyanın toplam nüfusu bugün 8 milyar. Bu da yaklaşık 5 milyar insanın bu dinler haricinde farklı dinlere inanarak veya hiçbir dine inanmayarak yaşamakta olduğu anlamına geliyor.
Son söz;
Allah’ın kulu Muhammed ümmetiyim. (Sürecek)
-

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ-3
ANADOLU SELÇUKLUSU
Anadolu ‘da Roma İmparatorluğu, Bizans Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklusu hüküm sürdürmüştür. 1071 ’de Alparslan’ın Bizans İmparatoru Roman Diyojen’i Muş Malazgirt’te yenmesi ile Anadolu Orta Asya da düzen bulamayan konar göçmenleri Anadolu’ya cezbetti bunda Anadolu da tahılın, buğday ve arpanın pazarda var olması şehir devletlerinin çokluğu hayvancılıkla geçinen Türkmenlerin Anadolu da ve özellikle kırsal yerleşmesinde sebep olmuştur. Büyük dere, çayları, ırmakları, takip ettiğimizde sulu taban arazilerin sulu taban arazilerin Türklerden önce Anadolu da yaşayanlar tarafından kullanılmakta olduğunu görürüz, o nedenle Türkmenler otun bol olduğu serin yaylaları tercih etmeleri sulu ovaların hep dolu olmasından doğmuş bir zarar ettir bir tek dağlık yaylalık anlamlar boştu. Roma İmparatorluğu, Bizans Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklusu ve Osmanlıda her biri kendinden önceki devlet düzenini, ekonomik hayatı kabullenerek, koruyarak devam etmiş devlet geleneği olmuştur. Bizans Roma İmparatorluğunu Büyük Selçuklu Bizans İmparatorluğunu Anadolu Selçuklu Büyük Selçukluda devir aldığı devlet düzenini Osmanlıda Bizans’tan devir aldığı ekonomik hayatı koruyarak gelmiştir. Tarım din toplumlarında en önemli olan insan hayatının devamını sağlayan gıda arzını çok önemli saymıştır. Bizans’ta ve Osmanlı da tarımsal üretim yapanlar devlet tarafından korunmuştur. Osmanlı da tarımsal üretimde 3 türlü kurum vardır.
- Has tımar padişah arazileri
- Zeamet sadrazam vezirlere
- Tımar derebeylerine,
Köylüye üretmesi için verilen topraklar Osmanlıda tımar sisteminde tam devlet toprakları Allah adına Halife padişahın tasarrufun dayalı Padişah Halife toprak kullanma hakkını devlet adamlarının derebeylerin durumuna göre pay ederdi. Tımar sistemiyle Anadolu da gıda arzı hep sağlanmıştır. Hem tahıl üretimi hem hayvancılık bir denge içerisinde üretmiştir. Eşkıyalığın olduğu yer ve yıllarda çift bozan eşkıyalık haricinde Anadolu coğrafyası yaşayanlara yetecek kadar gıda sağlamıştır. Yozgat küçükbaş hayvancılıkta yeşil mercimek ve sarı bursa cinsi makarnalık, bulgurluk buğday üretiminde katık üretiminde bir üretim merkezi olmuştur. Bundan da delice çayının, çekerek çayının, kozan çayının, bişek özünün çok olumlu etkileri olmuştur.
Osmanlıda 2 yıl ekilmeyen topraklar devlet tarafından alınıp ekenlere verilirdi. Osmanlı üretmenin önemini iyi biliyordu. Özellikle de Anadolu da hayvancılıkla uğraşan yörükleri yerleşik düzene sokup vergi ve asker almak için sabit bir yere iskân etmeye çalışmıştır. Özellikle balkanlarda başlayan milliyetçilik akımları sonucu asker alamayan Osmanlı alamayan 3 selim, 2 Mahmut’tan başlayarak konar göçmenleri bir yere yerleştirmeye çok önem vermiştir.
Türklerin Anadolu’daki varlığı, Anadolu’nun Türk yurdu olması ve
Türkiye kelimesinin dünya lisansına girmesi
Yazının icadı Dünyada yazılı belge bırakmayı dün ne olmuşum belgesini bırakmıştır. Sümerler dünyada ilk yazıyı bulanladır. Bu icat sonrası batılı çok önemli devletler günümüzde Sümerlerin icadı olan yazının icadı ile gelişmiştir. Bilim, teknolojiyi bu sayede gelişmiştir. Hititlilerin Anadolu da hakim olması yazıyı bilmeleri çok önemlidir. Sümerlerin, Hititlerin ön Turani kavimlerden ataları iddiası Mustafa Kemal Atatürk‘ün Türk dil teorisinin Sümer ve Hitit kökünü belgeleme çabaları yaşayan Sümerolog ilmiye Çığ’ın eserleri dikkatle izlenmesi gereken kaynaklardır. 1071 de Alpaslanların Bizans İmpatorluğu Romen Diojeni Malazgirt’te yenmesiyle Anadolu konargöçer ata binen iyi ok atan kılıç kullanan genç Türkmenlerin Anadolu şehirlerinde çokça gözükmesini Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos Türklerle ilgili kitaplarında şu şekilde bahsediyor;
“Uzun saçlı, ata binen, iyi ok atan, iyi kılıç kullanan guruplar Anadolu da çoğaldı.” Yine o dönemin gelişmiş şehri Cenovo, Venedikli tüccarlar Anadolu da tiftik, halı, kilim alıp Avrupa da pazarlarken Bizans İstanbul’a hakimken Anadolu’yu Türkiye diye tarif etmeleri şehir devletler haricinde kırsalda büyük bir Türk kitlesinin varlığının varlığının kanıtıdır. (Sürecek)
-

Dünden bugüne Yozgat’ın hikâyesi-2
14 bin 123 km2 yüzölçümüne sahip ilimiz, Akdağmadeni bölgesinden çıkan Delice Çayı 30 lt./sn. Çekerek Çayı 18 lt./sn., Kozan Çayı 10 lt./sn., Yozgat Bişek Özü ile toplam 65 lt./sn. akarsuyu ile yılda metrekareye ortalama 350 kg yağış alır. Ancak Akdağmadeni, Çayıralan, Çandır, Sarıkaya ilçelerimiz yılda metrekareye 700 kg civarında yağış alır. Yozgat coğrafyası plato olarak tanımlanabilir. Ortalama denizden yüksekliği 1000 – 1300 m.’dir. Aydıncık 700 m., Yerköy 770 m ile rakımı en düşük ilçelerimizdir.
Ankara – Sivas karayolu olarak bilinen ve uluslararası E-yol ağının bir parçası olan E88 karayolu ilimizi ikiye böler. Bu yolun güneyinde kalana kesim ova Yozgat’tır. Yolun kuzeyinde kalan kesim içinse dağlık Yozgat tabirini kullanmak isabetli olur. Çünkü kuzey Yozgat’ta hayvancılık, güney Yozgat’ta tarım yapılır. Genellikle buğday, nohut, yeşil mercimek ve fiğ ekilir. Suyu olan yerlerde ise pancar ve fasulye ekilir. Bu konulara yazımızın ilerleyen kısımlarında detaylı olarak değineceğim.
HİTİTLER DÖNEMİ
Günümüzden tan 4 bin yıl önce Anadolu’da; Tokat, Yozgat, Çorum üçgeninde, Çekerek Çayı ve Kızılırmak arasında ilk devlet düzeni Hititler tarafından oluşturulmuştur. Özellikle Boğazkale merkezli arkeolojik araştırmalar sonucu elde edilen taş objeler görülmeye değerdir. Hititler ile Mısır’da yerleşik yeni Mısır Krallığı arasında gerçekleşen Kadeş Savaşı’nı sonlandıran, Mısır Firavunu 2. Ramses ile Hitit Kralı 3. Hattuşili arasında, bazı kaynaklara göre MÖ 1280 yılında yapılan ve dünya üzerinde yapılan yazılı ilk antlaşma olan Kadeş Antlaşması, yapılan kazılar neticesinde 1906 yılında bu coğrafyada bulunmuştur. Yozgat merkeze bağlı Büyük Nefes Köyü’ndeki taş objeler ilimiz tarihine ışık tutar. Bunların dışında Kerkenes Harabeleri de ilimizde yerleşik hayatın 5 bin 500 yıl geriye kadar gittiğinin kanıtıdır. Hititler ile ilgili daha detaya girmek uygun değildir.
BÜYÜK İSKENDER
Aslen Makedon olan Büyük İskender, Anadolu’ya Balkanlar’dan gelmiştir. Zile Kalesi’ni fethettikten sonra Himalayalara ulaşarak Hindistan’ı işgal etmiş, Ön Asya’yı ele geçirmiştir. İskenderun’u ihya etmiş, Mısır’da İskenderiye şehrini kurmuş tarihi bir şahsiyettir. Anadolu’da ise Hitit topraklarını zapt etmiştir.
“Veni, vidi, vici.” geldim, gördüm, yendim anlamına gelen ünlü sözler Zile’de söylenmiştir.
BİZANS İMPARATORLUĞU ZAMANINDA YOZGAT
İlimiz topraklarında Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu da hüküm sürmüştür. M.Ö. 27 yılında kurulan Roma İmparatorluğu’nun başkenti, bugün İtalya’nın da başkenti olan Roma şehriydi. M.S. 395 yılında yaşanan bölünmenin ardından Bizans İmparatorluğu adını alan devletin başkenti Konstantinopolis (İstanbul) olmuştur.
İlimiz Anadolu’nun tam ortasında yer almaktadır. Sarıkaya ilçemiz de Yozgat’ın merkezi konumundadır. Bir kaplıca kenti olan Sarıkaya, Roma ve Bizans İmparatorluğu dönemlerinde lejyon kenti olmuştur. Buradaki kaplıcalar Roma-Bizans askerlerinin karargâhı konumunda kullanılmıştır. Roma döneminde Anadolu’da şehir devletler mevcuttu. Kayseri, Sivas, Niğde, Nevşehir, Tokat, Amasya ve Ankara şehir devletlere yurt olmuş coğrafyalardır. Hepsinde de kale bulunur. Devlet yöneticileri bu kalelerde ikamet ederdi. İlimizde bu kalelere örnek olacak tek yapı Akdağmadeni ilçemizde yer alan Muşali kalesidir. İlk kimin yaptırdığı ile ilgili bir bilgiye ulaşamadım ancak, kale inşa tekniği bakımından Erzincan – Kemah, Elazığ – Harput kaleleri ile benzerlik taşır ve aynı teknik donanımdadır. Van merkezli Urartularca yapıldığı kanaatindeyim.
Evet, Sarıkaya lejyon şehri idi. Sıcak su kaynağı burasını cazibe merkezi kılmıştır. Burada kullanılan mermerler Çayıralan’ın yüksek dağlarında bulunan mermer ocaklarından temin edilmiş, yapıların planları Roma’dan gelmişse de yapılar, buranın yerlisi Ermeni taş ustaları tarafından yapılmıştır.
BÜYÜK SELÇUKLU ZAMANINDA YOZGAT
1070 yılında Anadolu şu şekildeydi; Kars-Van çizgisi Bizans İmparatorluğu ile doğuda Sasaniler diye tarif ettiğimiz Acemlerin arasında sınır bölgesiydi. Burada yoğun olarak Kars Şehri, Ani Şehri, Van Şehri, Vaspurakan Krallığı şehirleri, Bitlis kale devletleri, Erzurum-Horasan, Oltu, İspir gibi Ermeni şehir devletleri mevcuttu. Erzurum kaleler şehridir. Kırsalda başka kaleler de mevcuttur.
1071 yılında Sultan Alparslan’ın, Bizans İmparatoru Kral Romen Diyojen’i yenmesi ile Göçer Türkmenler aşiretler halinde Anadolu’ya göçmeye başladı. O zamanlar Doğu Anadolu’da Ermeniler, Urfa – Mardin yöresinde Süryaniler, Karadeniz’de Pontuslular, Ege ve Akdeniz’de ise Rumlar çoğunlukta yaşıyordu. Bizans İmparatorluğu, Sasaniler sınırına kadar olan coğrafyada şehir devletleri kontrol ediyordu. Kırsalda ise iyi bir tarım mevcuttu. 1000 yıllarına kadar Anadolu, tahıl ekilen, arpa ve buğdayın şehir devletlerinin pazarında satıldığı bir yerleşim yeriydi. 1071 sonrası bölgeye gelen Göçer Türkmenler şehirlerden ziyade boş olan yaylaları tercih etti. Tüm Toroslar, Ege dağları bakirdi. İç Anadolu’da ise Çiçekdağı, Dinek Dağı, Elmadağ, Bolu dağları, Aygar Dağı, Ilgaz Dağı, Hasan Dağı, Şeker Dağı velhasıl kalesi olan şehirlerin yayla kesimleri çok bakirdi. Daha önceden yerleşik hayata geçenler ise ya nehir kenarlarına ya da deniz kenarlarına yerleşmişlerdi.
1071 sonrası Anadolu kırsallarında Türkmen atalarımızın yerleştiği otlak alanlar olduğu için dağlık beldeler boştu ve atalarımız buralara yerleşti. (Sürecek)
-

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ-1
- Aslan Nurdoğdu kimdir?
1953 yılında Yozgat’ta doğdum. Numanlar olarak bilinen aileden Münip – Mehlika Nurdoğdu’nun oğluyum. 7 kardeşin 3 numaralısıyım. Üniversite mezunuyum. Şu an emekli bir işadamı olarak 6 göbek Yozgatlı bir şehir çocuğu, tüm Türkiye’yi gezmiş, çok okumuş bir insanım. Gazi, Numanların Osman Ağa’nın torunuyum.
Dünden bugüne Yozgat’ın hikâyesini neden yazıyorum? Yazmak dolan bir bardağın taşması gibi bir olay, yazmak “ben aydınım” diyen herkesin yapması gereken bir eylemdir. Türk Milleti yazılı tarihi az olan bir toplumdur. Atalarımızla ilgili Anadolu’da yaşadıklarını Bizans kaynaklarından, Ermeni yazarlardan, Acem ve Arap tarihçilerden öğrenmek zorunda kalıyoruz.
Öte yandan yazmak tarihe not düşmektir. Atalarımızın yazmadıkları tarihimizi maalesef yabancılardan öğreniyoruz. Onun için yazıyorum. Doğduğum, kuruluşundan itibaren atalarımın 6 kuşak yaşadığı bu şehrin hikâyesini yazmayı kendime görev saydım. Bu yazılar “Dünden bugüne Yozgat’ın hikâyesi” isminde bir kitaba dönüşecek.
Yozgat ile ilgili birçok kitap okudum. Kimisinde bilginin az olduğunu, kimisinde ise gerçeklerin anlatılmadığını gördüm. Gerçeklere sadık kalarak şehrimizin kurulduğu 1730’lu yıllardan başlayıp günümüze kadar olayları akıcı bir dille tarihi hikâye havasında anlatacağım.
İnsanlar hayatta, bir tarih ekseninde sınırları belli coğrafyada, o coğrafyada sosyoloji yani halk katmanlarıyla ve coğrafyanın verdiği tarım ürünleriyle yaşar. Bu tanımı biraz açmak gerekirse; Tarih: Atan, deden kim, kimlerdensin? Coğrafya: Nerelisin, memleketin neresi? Sosyoloji: Konu komşun kim, kimlerle beraber yaşarsın? Ekonomi: Geçimin ne, ne yer ne içersin? Sorularının cevaplarıdır.
İnsan, bir arada yaşayan sosyal bir varlıktır. Hayata midesi ile bağlıdır. Bu sebeple yukarıdaki soruların cevapları bilinmeden tarih anlaşılmaz. Maalesef Yozgat ile ilgili olarak okuduğum kitaplarda bu eksikleri gördüm.
İnsanın gündelik hayat gailesini bilmeden hikâye yazamazsınız. Her olay yerelden ulusala, ulusaldan evrensele veya evrenselden ulusala, ulusaldan yerele ulaşır. Bu çizgi değişmez. Yozgat’ı anlatırken bu çizgide neler olup bittiği konusunda da zaman zaman bilgi vereceğim.
15 yaşımdan itibaren babamdan, dedemden, dedemin arkadaşlarından bizzat duyduklarımı, okuduklarımı, tüm Türkiye’de, Lübnan’da, Balkanlarda ve Kafkaslarda Yozgat’ın izini süren Yozgatlı bir aydın olarak yazacağım.
İlimizde yapılan arkeolojik araştırmalar ile Türkiye’nin tam ortasında bulunan Yozgat’ın geçmişi, günümüzden 5 bin 500 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Dünden bugüne yaşananlarla ilgili en önemli metalar madendir, camdır, taştır, ahşaptır. Elle tutulan gözle görülen objeler delildir.
Evet, ilimizde 5 bin 500 yıllık insanlık tarihi vardır. Bu süre içerisinde bu coğrafyada Hititler, Doğu Roma, Bizans, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları, Osmanlı yer almış ve günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti yer almaktadır. Bu tarih çizgisine sadık kalarak Yozgat’ın hikâyesini yazacağım.
En son Şanlıurfa – Göbekli Tepe’de 12 bin yıllık objelerle Yozgat’ı karşılaştırdığımızda insanların yerleşik yaşama daha geç zamanlarda geçtiği görülmektedir. Ancak ilimizde halen araştırması yapılmamış höyükler mevcuttur. Sarıkaya’da bulunan Terzili ve Burunkışla höyükleri ile merkeze bağlı Büyük Nefes Köyü, Akdağmadeni Muşali Kalesi tam olarak araştırılmamıştır. (Sürecek)
-
Türk vatandaşlarının yurt dışında ne kadar dövizi var?
Ülkemiz 1980 sonrası ABD’nin yenidünya düzeni dediği liberal sistem içerisinde Turgut Özal tarafından dövize bağlı hale getirildi.
1980’li yıllara kadar sabit döviz kuru rejimi uygulanmıştır. Bu rejimde TL değeri sabit tutulmuştur. 24 Ocak ekonomik kararlarla 1984’den sonra Turgut Özal, bu sistemi yıkarak bu gün yaşadığımız sistemi getirmiş, döviz ile borçlanmamızı sağlamıştır. 1980’li yıllarda 19 milyar dolar olan dış borcumuz, bugün 500 milyar doları bulmuştur. 1980’den bugüne kadar bu borç karşılığında ne yapılmıştır? Ülkede yeni demir çelik fabrikaları, otomobil fabrikaları, PETKİM’ler mi kuruldu? Yeni kimyevi gübre fabrikaları mı kuruldu? GAP Projesi bölgesinde sulama mı yapıldı? İç Anadolu’da, Akdeniz’de, Ege’de kışın boşa akan ırmaklarımız üzerine barajlar mı yapıldı?
Maalesef dışardan alınan borç dövizler otomobil, telefon, beyaz eşya, mobilya ve marka gıda ürünleri şarap, viski olarak tüketildi. Borç aldığımız dövizler metalürji, kimya, petro kimya ürünü, tarım ürünleri ve petrol türevlerine harcandı.
Şu anki 500 milyar dolar borç Türkiye Cumhuriyeti’nin borcu olmuştur. 1990’lı yıllarda Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye gümrük birliği anlaşmasını imzalamamız, bu borcun artmasını sağlamıştır. Döviz olarak aldığımız bu paralarla İstanbul’u yaşanmaz hale getirdik. İmar afları, imar rantları ülkemizi sıkıntıya sokmuştur. ABD Başkanı Biden’in “Türkiye’yi ekonomik ablukaya aldık” demesi 1984 yılında Turgut Özal’la başlamıştır. İstifa eden Berat Albayrak’ın, “Turgut Özal’ın politikaları iflas etti” demesi ve üretmeden yaşanmayacağını söylemesi acı bir gerçektir.
1980 sonrası dövizin liberasyonu ile son 40 yılda, özellikle 2000’li sonra ülkemizden 300 – 350 milyar dolar, hain bürokrat, malı götüren siyasetçi ve sözde işadamları tarafından yurt dışına kaçırılmıştır. Bu para sahipleri çifte pasaportludur. Türkiye bu paraları ülkemize geri getirmelidir. Mit bu işi halleder. Mit bugün bir çuval pirincin içinden taşları tek tek temizliyor TV’lerde MİT’in Irak, Suriye, İran’da vatan hainlerini temizliğindeki bu becerisini yurt dışında olan 350 milyar dolar getirilmesinde de göstermelidir.
Türkiye sabit döviz kuruna geçmelidir. Enerji, hammadde ve zaruri ihtiyaçlar haricinde dövizimizi akıllı kullanmalıyız. Ülkenin döviz sorunu bitene kadar daha kamucu olmalıyız.
ABD 1920’lerden beri ülkemize düşmandır. 2022’de de bu değişmemiştir. NATO’dan çıkalım. ABD üslerini kapatalım. İran’dan, Rusya’dan Irak’tan ucuz enerji alırız.
ABD’ye karşı ülke savunması ve tükettiklerimizi üretememek gibi iki büyük sorunumuz vardır. Bu sorunları ancak dövizi devlet kontrolüne alarak çözeriz.
Ülkemiz unlu gıda, tekstil, kundura, mobilya, beyaz eşya sanayiinde gelişmiştir.
6 milyonu Avrupa’da, 1 dünyada 3 milyon Avrupa’dan emekli 10 işçimizin dövizlerini ancak devlet kontrolünde ithal ettiğimiz ürünleri üretmeye başlamalıyız. Bu ülke 5 yıllık planlı kalkınmayla çağ atlar.
Bugün ülkemizin önünde 2 tehlike bulunuyor. Moratoryum, (devlet olarak dış borçları ödeyemez duruma gelmek) ve konsolidasyon (iç borçların daha uzun vadede ödenebilmesi) Bu iki gerçeği bilerek yaşayalım.
Saygılarımla.
-

Aşiret hukukunun egemen olduğu illerdeki sokak kavgaları
Gün geçmiyor ki doğu ve güneydoğu vilayetlerinde çok sayıda insanın karıştığı taş, sopa, pala, tabancalı kavgalar yaşanmasın. İlçelerde ve illerde büyük meydan kavgaları çıkmakta. Emniyet güçleri saatler süren bu sokak savaşlarını durdurmakta zorlanmakta, güvenlik güçleri havaya atışlar yaparak gaz kullanarak kavga eden edenleri zorla ayırmaktadır. Bununla ilgili haberler hafta geçmeden özelliklede doğu ve güneydoğu ilçelerinde, illerinde TV’lerden izlemekteyiz. Bu kavgaların sebebi nedir? İnsanlar meydan kavgalarına neden ihtiyaç duymaktadır?
Önce aşiret hukuku nedir? İnsanlar aileler devletin hukuk sistemine neden güvenmiyorlar? Neden davalarını hukuk içinde suhuletle, sakince çözmek yerine kaba kuvvet kullanarak vurarak, öldürerek galip gelmeye çalışıyorlar?
Aşiret hukuku kan, kin hukukudur. Arap orjinli kısas hukukudur. Dişe diş, kana kan almak ortaçağ zihniyetidir. Aşiret hukukunda evrensel hukuk yoktur zor vardır. Gücü yetenin hâkimiyeti geçerlidir. Ülkemiz 7 coğrafi bölgeye ayrılır. Doğu ve güneydoğu haricinde 5 bölgemizde insanlarımız aralarındaki ihtilafların çözümünü devlet mahkemelerinde, doğuda ise yediden yetmişe tüm aile üyeleri mahkeme yerine kaba kuvvetle, bıçakla, silahla aramaktadır.
Bu kavgaların nedenine baktığımızda çoğunlukla toprak paylaşımı temelli olduğunu görmekteyiz. 1894 Hamidiye alayları, 1915’te Ermeni tehciri ile hazineye devredilen ve sınırları tam tespit edilmeyen tarım arazilerinin paylaşımında karşıt aşiretler veya aynı aşiretin farklı aileleri ölümüne birbirine saldırmaktadır. Bir gün Ağrı ili Patnos ilçesi, bir gün Urfa Viranşehir, bir gün Mardin Kızıltepe’de toprak kaynaklı meydan savaşları olmakta. Bunu önlemek için devletimiz üretimi artırmak şartı ile doğuda bir toprak reformu yapmalı. Tüm hazine arazilerini, kadastrolarını güncelleyerek aşiret kavgalarına sebep olan toprak sorunlarını bitirmelidir. TV’lerde izlediğimiz meydan savaşları bize yakışmıyor. Devlet can, mal güvenliğini mahkemeleri ile sağlamalıdır. Doğudaki ortaçağ anlayışı, aşiret hukuku, ağalık geleneği bitirilmelidir. Silah kullanma hakkı devlete aittir. Hiç kimse veya aile hakka sahip değildir, olamaz, silah kullanamaz.
Saygılarımla
-

Sağ sol kavramlarının içi boşaltıldı, milli misin, gayrı milli mi?
Sağ ve sol kavramları 1789 Fransız devrimi eşitlik, kardeşlik, özgürlük kavramının toplumda etkili olduğu Fransız devriminde meclis başkanın oturduğu yer merkez olmak üzere sağında olanlara sağcı, meclis başkanın sol tarafında oturan seçilmiş milletvekilleri için kullanılmıştır. İlk meclisle başlayan bu tanım tüm dünya siyasetinde sağ ve sol kavramları siyaset literatürüne girmiştir. Sağ kavramı kralcılar için kullanılmıştır. Ve var olan statükoyu korumak isteyen kralcıları belirlemek için kullanıldı. Sol ise krala, derebeyliğe karşı çiftçilerin, işçilerin, esnafın ve uzlaşmadan yana olan burjuvada daha iyi bir hayat iddiasını sol siyasi kavram olarak kullandılar 1789’dan bugüne siyasette sağ ve sol kavramları mevcuttur.
1789 Fransız İhtilali, dünya siyasetine Milliyetçilik, Laiklik ve Cumhuriyetçilik kavramlarını kazandırmış, bu fikirleri dünyaya kabul ettirmiştir.
Sağ – Sağcılık kavramı “Statükoyu korumak” şeklinde tarif edilir, sol – solculuk ise “Daha iyi bir hayat istiyoruz” demektir. Doğru siyaset öncelikle yurtsever olmak, milliyetçi olmaktan geçer. Vatan olmadan hiç bir şeyin anlamı yoktur.
1876’da ilk meclisi mebusunla başlayıp 1908’de ikinci meşrutiyet ve ardından 1920’de TBMM ile devam eden siyasi hayatımız 1950’de çok partili sistemle birlikte İsmet İnönü beyaz kâğıdı sandığa atarak iktidar değiştirmeyi bu millete öğretti.
Bugün kim milli kim gayrı milli onu irdeleyelim. Milli olmanın temel kuralı emperyalizme ve onun taşeronlarına karşı Türk vatanını, milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini korumaktan geçer. ABD başkanı Biden Atatürk’ü, devlet başkanımızı telaffuz ederken esas Türkiye Cumhuriyeti Devletine düşmanlığını gizlemektedir. O ABD 1920’den beri Wilson prensipleriyle Sevr’in hakemliğini 1920’de üstlenmiştir. Bugün ABD açısından hiç bir şey değişmemiştir. ABD doğuda Ermenistan ve Kürdistan kurma hayalinden vazgeçmemiştir. Suriye’de 150 bin kişilik Kürt ordusu oluşturdu. Son tahlilde ABD bu orduyu Türkiye’ye sürecek. Olacak olan bu. Siyasette de ABD başkanı Biden tayfası dediğimiz Dersimli Kemal başkanlığında HDPKK destekli 6’lı siyasi organizasyon ABD kontrolündedir.
Bugün ABD’ye karşı olmak milli olmaktır. Kim ki ABD ile yan yanadır gayri millidir. Yakınlarda vefat eden sanatçı Cüneyt Arkın’ın güzel bir tanımı vardır ne sağcı kaldı ne solcu bir vatanımız kaldı birde vatan hainleri.
Emperyalizmi yenerek Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuş Kuvayı Milliyeciler, Sevr’in hakemi ABD’yi kabul etmez. “Ben Dersimli Kemalim” diyen proje adamdır CHP, ABD emperyalizmine teslim olmuştur. Bu milletin %90 ABD emperyalizmine hayır demektedir. Yurtsever CHP’lilere ve önce vatan diyenlere selam olsun.
Saygılarımla.
-

CORONAVİRÜS SÜRECİNDE İŞİNİ İYİ YAPAN KAMU KURULUŞLARI DA VARDI
İki yıl önce Çin’den mi yoksa ABD den mi çıktığı belli olmayan virüs, tüm dünyada hayatı kilitledi ve ülkemiz de büyük sıkıntılar yaşadı. Bu iki yılda ülkemizdeki iki kurum işini iyi yaptı.
Bu kurumlardan birincisi Sağlık Bakanlığı, ikincisi ise Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO). Bu iki kurumumuz da kamu kuruluşudur.
Başta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca olmak üzere tüm sağlık çalışanları, coronavirüs ortamında çok başarılıydı.
Sağlık Bakanlığı Türkiye’nin bir kurumu olarak kamuculuğun, devletçiliğin sağlıkta devletin olmazsa olmazı olduğunu gösterdi. Günlük 200 – 300 vefattan bugün 3 – 5 vefata inmesi ve coronavirüs kâbusunun azalması ve inşallah bitmesinde Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca ve Sağlık Bakanlığı çalışanlarının fedakârlıkları alkışı hak ediyor. Hele de özel sektör sağlık kuruluşlarını zapturapt altına almak çok güzel bir işti. Sağlık Bakanlığını başta Sağlık Bakanımızı bundan dolayı kutlarım. İyi ki Sağlık Bakanlığımız varmış diyorum.
Bu coronavirüs hayat ortamında TMO’da çok akıllı işler yaptı. Ülkemizde yılda 20 milyon ton buğday üretiriz ama bu buğdaylarımız yemlik kalitesindedir tek başına ekmeklik un olmaz. Oysa ülkemizde un ve unlu gıda sanayiinde ciddi üretici bir ülkedir. Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin büyük unlu gıda üreticisidir. Ülkemiz ABD sonrası un piyasasında iki numaralı üreticidir makarnada bisküvide Ankara, Konya, Karaman, Eskişehir illerimiz bu gıda iş kolunda büyük üretim ve ciddi ihracat yapmaktadır. 2021 yılında TÜİK bilgilerine göre 10 milyon ton buğdayı Ukrayna Rusya savaşı başlamadan önce bu ülkelerden ithal ederek ve un üreticilerine sübvansiyonlu fiyatla buğday satması ekmek fiyatlarının çok fazla artmasını engellemiştir. TMO devlet kuruluşu olarak vatandaşın gıda güvenliğinin temel ürünü olan unun aşırı derecede artışını önlemiştir.
Gerek Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca ve tüm sağlık bakanlığı çalışanları, gerekse TMO Genel Müdürü ve tüm çalışanlarını kutluyorum. İyi ki devletimizin bu kurumları var. İyi ki varsınız sağ olun var olun.
Saygılarımla.
-

Göçmen olmak
Ülkemiz binlerce yıldır can ve mal güvenliği olmayan yörelerden Anadolu’ya göçmen olarak gelenlerin yurdu olmuştur. Bilinen tarih içerisinde, bugün yaşanan Afgan – Suriyeli göçlerinin benzerleri asırlar öncesinde de yaşanmış, Anadolu hep göç almıştır. 1789 Fransız ihtilali ilk etkisini Balkanlarda ve Kafkaslarda göstermiştir. Dini önderlik etrafında biriken milliyetçilik fikri ve ulus devlet yaratma arzusu, toplumlarda parçalanmayı getirmiştir. 1804 Sırp ve 1820 Yunan isyanları 1911’lere kadar Balkanlar’ı kan gölüne çevirmiştir. Yine 1800’lerde başlayan kargaşa Kafkasları da karıştırmıştır. Hem Kafkaslarda, hem Balkanlarda yaşama hakkı bulamayan özellikle Müslümanlar, Anadolu’ya sığınmışlardır.
Göçmenlik tanımı iki türlüdür.
İlki fikri, dini inanç ve ırktan dolayı yaşam hakkı bulamayıp, doğduğu memleketi terk etmek zorunda kalanları, ikincisi ise ekonomik anlamda daha iyi bir hayat arzusuyla sırf maddiyat için ülkesini terk edenleri tarif eder. Göçmen kelimesinin sözlüklerde tanımı ise; kendi yurdunu bırakıp yerleşmek üzere başka bir ülkeye göçen kimse, aileye veya topluluğa verilen isimdir.
Mültecilik ise apayrı bir durumdur. Zorlayıcı nedenler haricinde sırf ekonomik gerekçelerle ülkesini, ata yurdunu gönüllü terk edip gittiği ülkede ikinci sınıf insan muhacir olmayı kabul eden bir ruh halidir. Denge ve zekâ sorunlu insan, insanlar demektir. Bir yere tutunamayacak kadar güçsüz, takatsiz olmak demektir. İyi bir yaşam, yenilen, içilen, giyilen, yaşanan konutun kalitesi ile olmaz.
Gittiğin yerde sen biçare olduğunu kabul ederek gidiyorsun. İyi bir yaşam arzusuyla şoförlük, market işçiliği, benzinlikte pompacılık, yaşlı-çocuk bakıcılığı ile karşılaşmak göçmenin karşılaşacağı iyi durumlardır. Daha kötülerini yazmayacağım. Giden yaşayacaktır.
Sonsöz;
İsteyerek göçmen olmak zayıf insan işidir ve git yaşa gör demekten başka bir şey demeyeceğim. Allah akıl versin. Ve şunu iyi bilmenizi isterim ki, gideceğiniz ülkede Anadolu’dan şu veya bu sebeplerle göçmen olmuş, bir asırdır orda yaşayan ve Müslüman Türk’e düşman olarak gören kitlelerle karşılaşacaksınız. Söze şöyle başlayacaklar “1894-1923 kadar atalarımıza karşı Müslüman Türkler zor kullanmıştı”.
Saygılarımla.
-

İstanbul
Yazımın başlığından da anlaşılacağı gibi bu yazımda çivisi çıkan İstanbul’u yazacağım. Osmanlı’da 600 yıl başkentlik yapmış en az 7-8 bin yıllık yerleşimiyle içinden deniz geçen dünya güzeli bir şehir. 5 bin km2 yüz ölçümüyle km2’ye 4 bin insanın düştüğü finans, kültür, üretim şehri. Ülkemiz 81 vilayetten oluşur 80 vilayetimizin İstanbul’la muhakkak bir ilişkisi vardır, ya oğlu, kızı, kardeşi ya da bir akrabası, hemşerisi İstanbul’da yaşamaktadır. İstanbul Türkiye’dir, Türkiye İstanbul’dur.
İstanbul’un nüfusu bugün 20 milyondur. 70’li yıllarda 3 milyon nüfusu vardı. Son 50 yılda nüfusu tam 7 kat artarak yaşanmaz bir kent halini almıştır. Yılda bir kaç kez İstanbul’a giden bir insan olarak Yozgat’tan İstanbul’a baktığımda şu eksikleri görmekteyim.
-Can ve mal güvenliği kalmamıştır.
-Ulaşım güvenliği yoktur.
-Gıda arzında büyük zafiyetler vardır.
-Bu ülkede birlikte yaşamaya hayır diyenlerin gettolaştığı, devletin kolluk güçlerinin bile etkili olamadığı yerleşimler oluşmuştur. ,
-Siyasetin rant için yapıldığı son 70 yılda konjonktür siyasetlerinin temeli, imar rantları oluşmaktadır.
-Sağ, sol kavramlarının içi boşaltılmıştır.
– Rantta sağcısı, solcusu, İslamcısı, Türkçüsü, kürkçüsü tek bir noktada birleşmiştir.
– Biz bu işten ne kazanacağız derdinde olanlar ve malı götürmek için siyaset yapanlar çoğunluktadır. Bu da hayatı, İstanbul’u yaşanmaz kılmaktadır.
Eski İstanbul’u anlamak için 1960 – 70’li yıllardaki Türk filmlerini izlemenizi tavsiye ederim. Şimdi yukarda başlıklarını saydığım maddelerin içini dolduralım.
İstanbul’da can ve mal güvenliği kalmamıştır dedim. “neden yan baktın” sonrası silahlı bıçaklı olaylar, soygunlar, telefon gaspları, niye yol vermiyorsun kavgaları.
Elektrik direklerini söküp satanlar, şehir mobilyalarını parçalayıp götürenler, apartman korkuluklarını, cümle kapılarını söküp götürenler, çöp kutularını alıp gidenler, yolcusunu döven taksici, bıçaklanan taksici, ölümler, saatlik, günlük denetlenmeyen konaklama tesisleri, kabirlerdeki demir aksamları söküp gidenler, musluk çalmak artık suç değil. Apartman diafonlarını sökmek meslek olmuş. TV’lerde gaspın, hırsızlığın, yaralamanın, adam öldürmenin envai türlüsünü izleyebilirsiniz. Hele Esenyurt ilçesi başrollerde. 80 vilayetten gelmiş hanei berduşlar, Balkanların, Kafkasların, Orta Asya’nın, Ortadoğu’nun tüm gayri meşru hayat kovalayanları İstanbul’da.
Ulaşım en büyük sorundur. Bir yerden bir yere gitmek çiledir.
Gıda güvenliği risk altındadır. 20 milyonluk şehirde Bayrampaşa hali yetersiz kalmaktadır. 3 bölgede yeni toptancı halleri açılmalıdır, öncelikle de fakir mahallelerde 7 gün 24 saat semt pazarları kurulmalıdır. Özellikle süt, süt ürünleri ve et için soğuk hava depoları yapmak büyükşehir belediyesinin ilk görevi olmalıdır. Asgari ücretle İstanbul’da yaşamak esir hayatıdır.
Birlikte yaşamın kıymetini bileyenler, ayrı devlet hayalinde emperyalizmin kulu olanlar 4 göbekten Türk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk’e düşman olanlar İstanbul’da gettolaştı. 70 yıldır 6 oka düşman kitleler yetişti. İstanbul’daki polis asker sayısı iç güvenliği sağlamakta yetersiz kalacaktır.
1984 yılında ANAP Turgut Özal döneminde çıkarılan 3194 sayılı imar yasasıyla İstanbul, son 40 yılda imar yönünden iğfal edilmiştir.
Sonuç İstanbul finans, kültür, üniversite şehri tatil yöresi olarak kalmalıdır. İstanbul’a yerleşmek, yaşamak şartlara bağlanmalıdır. İstanbul’daki tüm üretim tesisleri İç Anadolu’ya taşınmalıdır. 20 milyonluk nüfus 5 milyona indirilmelidir. Yukarda saydıklarımı bir de 7,5 şiddetinde deprem ortamında düşünün. Aydına düşen de testi kırılmadan önce uyarmaktır. Olabilecekleri düşündükçe İstanbul’da yaşayan yakınlarım aklıma geliyor.
50 yıl önce İstanbul’u görmüş biri olarak bugün İstanbul’a gitmeye korkuyorum. Allah İstanbul’da yaşayanlara sabır ve kolaylık versin. Bu şehri ve Marmara Denizi’ni son 50 yılda kötü siyasetçiler kirletti. Adına da müsilaj diyorlar.
Saygılarımla.
-

Yozgat’ta zor zanaat yaşamak!…
Her ana-baba, evladının üzerine titrer; yemez yedirir, giymez giydirir… Çocuğuna iyi bir eğitim yaptırabilmek için her fedakârlığa katlanır… Zor bir iştir, ana-baba olmak… Gençlerin de işi kolay değil!.. Tüketim toplumunun değerleri yerle bir eden girdabında kaybolmadan dik durabilmek, herkesin harcı mı?..
Bir esnaf arkadaş, bayramın hemen ardından bir iş vesilesi ile bankalar caddesindeki matbaamıza ziyarete geldi…
Uzun boylu çok sohbetimiz olmadı ama söylediği önemli bir söz hafızamda kaldı! “Abi devlet bize ödül vermesi gerekiyor… Çünkü biz Yozgat gibi her şeyin zor olduğu bir şehirde yaşam mücadelsi veriyoruz, iş yapmaya çalışıyoruz, zor imkanlarımız karşısında devlete vergi ödüyoruz” dedi.
* * * *
Velhasılıkelam, yaşamak zor zanaat!.. Yazarı bilinmeyen bugünkü öyküyle sizleri baş başa bırakıyor; “Allah, herkesin yardımcısı olsun” diyorum…
Zengin bir ailenin fakir bir komşusu vardı. Evlerindeki saadetin dalgalanmaları, zengin ailenin duvarlarını aşarak kulaklarına kadar ulaşırdı. Akşam olunca, fakir ailenin evindeki mutluluğa zengin komşu, gıpta ederdi. Bir gün karısına der ki, “Biz bu kadar zengin olduğumuz halde neden neşemiz yok? Sen yarın şu komşunun hanımına sor bakalım, saadetlerinin sebebi ne ise biz de onlar gibi olmaya çalışalım.”
Kadın, sabah olunca fakir komşusunu ziyarete gitti. Konuşma sırasında evlerindeki mutluluktan sohbet açıldı. Fakir komşunun hanımı dedi ki; “Bizim küçük bir altıntopumuz var. Akşam olunca ben beyime, o da bana altın topu atarak oynar, eğleniriz.”
* * * *
Akşam olunca zengin kadın kocasına meseleyi aktardı. Adam ertesi gün bir kuyumcuya giderek altın bir top sipariş etti. Topu aldığı günün akşamı karısı ile karşı karşıya oturup, altıntopu birbirlerine atmaya başladılar ama hayal ettikleri neşe, bir türlü doğmamıştı. Hatta topun ağırlığı yüzünden canları bile yandı. Sert atışlar yüzünden topun isabet ettiği vücutları, yer yer morardı.
Sabah olunca zengin kadın koşarak komşusuna gitti. “Biz senin dediğin gibi bir altın top yaptırdık, fakat neşelenemedik” dedi. Komşusu gülümseyerek şöyle dedi: “Aaa komşum, o bildiğin gibi top değil. Sarı saçlı, masum bakışlı bir yavrumuz var. Biz ona ‘altın top’ diyoruz. Akşam olunca kâh benim kucağıma kâh babasının kucağına koşarak bizi eğlendirir. Onunla meşgul olurken, yorgunluğumuzu, derdimizi, kederimizi unutur, neşeleniriz.”
Özetle Yozgat’ta yaşamanın ve aynı zamanda iş yapmanın kolay bir şey olmadığına dikkat çekmeye çalıştım. Fakat bu sorun kimi zaman kişinin kendinden kaynaklı olduğunu da unutmamak lazım. Çünkü Yozgat’ta bazı olumsuzlukları da kendi kendimize çoğaltıyoruz…
Sohbetimizi bir örnekle sonlandıralım… Dün Muhasebeci bir arkadaşımız ile sohbet ederken, konu ortaklık kültürüne geldi. Yozgat’ta üç kişi bir araya gelse, devlet destek veriyor, hibe krediler var dedi. Fakat Yozgat’ta yaşamak ne kadar zor ise, ortaklık yapmak da aynı durumda.
- Özelleştirme sistemiyle daha da güçlendiği gibi üyelerine daha fazla sahip çıkarken, destek olmayı ihmal etmeyen Şirket!
- Araç sürücülerini daha dikkatli olmaya davet eden aynı zaman da araçlarının bakımlarını yapmayı hatırlatan Başkan!
- İlçede çeşitli etkinlikler düzenleyerek, sosyal ve kültürel faaliyetlere hızlı başlayan Belediye Başkanı!



