Kategori: Afife DEMİRTAŞ

  • Yozgat’ta Gaziler ve Şehit yakınlarına ziyaret

    Yozgat’ta Gaziler ve Şehit yakınlarına ziyaret

    Yozgat Valiliği tarafından Cumhuriyet Alanı’nda gerçekleştirilen törenin ardından 19 Eylül Gaziler Günü dolayısıyla Vali Mehmet Ali Özkan’ın ev sahipliğinde, Gazi ve Şehit yakınları onuruna yemek düzenlendi.


    VALİMİZ MEHMET ALİ ÖZKAN’IN EŞİ ARZU ÖZKAN’DAN GAZİ VE ŞEHİT YAKINLARINA ZİYARET
    Yozgat Valisi Mehmet Ali Özkan’ın eşi Arzu Özkan, 2017 yılında şehit olan P. Uzm. Çvş. Gökhan Peker ve 1991 yılında şehit olan P. Er. Sami Arslan’ın aileleri ile 1998 yılında gazi olan P. Kom. Er. Tarık Topkaya, 1994 yılında gazi olan Mahmut Demir ve 1991 yılında gazi olan Polis Memuru Hasan Hilmi Yılmaz’ı hanelerinde ziyaret etti. Arzu Özkan, şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize sağlıklı ve uzun ömürler diledi.


    AKDAĞMADENİ’NDE GAZİLERİMİZ İÇİN YEMEK VERİLDİ
    Akdağmadeni ilçesinde Kaymakamlık tarafından 19 Eylül Gaziler Günü nedeniyle, gazilerimiz onuruna yemek programı düzenlendi. Akdağmadeni Kaymakamı Fatih Topuz, ‘’Geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de bu topraklarda gözü olan herkes bilmelidir ki, yüce Türk milleti birlik, beraberlik ve kardeşliğinin bozulmasına asla izin vermeyecek, güvenlik güçlerimizin cesareti, fedakârlığı ve görev bilinci, aziz milletimizin de vakur duruşu her zaman galip gelecektir. Bu vesileyle, bugüne kadar bu kutsal mücadeleyi onurlu bir şekilde yapan kahraman gazilerimizin Gaziler Gününü kutluyorum’’ dedi.


    SARIKAYA’DA ŞEHİT AİLELERİ DERNEĞİNE ZİYARET
    19 Eylül Gaziler Günü Nedeniyle Sarıkaya Kaymakamı Ahmet Nuri Demir ve beraberindeki protokol üyeleriyle birlikte Sarıkaya Şehit Aileleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Dernegi’ni ziyaret ederek şehit ve gazilerimizin ailelerini yakından tanıma fırsatı buldu. Gerçekleşen ziyarette ilçe müftülüğü din hizmetleri uzmanı tarafından şehitlerimiz ruhu için Kur’an-ı Kerim okunarak dua edildi. Şehit aileleri ve Gazilerimiz ile yakından ilgilenen Kaymakam Demir, onlarla bir süre sohbet ederek, herhangi bir ihtiyaçlarının talep ve önerilerinin bulunup bulunmadığı konusunda bilgi aldı. Şehit aileleri ve gazi ziyaretlerine devam edeceğiniifade eden Kaymakam Ahmet Nuri Demir ”Şehit ailelerinin bizlere vatan uğruna canlarını feda eden kahramanlardan birer emanettir, devlet olarak her zaman şehit ailelerinin ve gazilerimizin yanlarında olmaya devam edeceğiz” dedi.
    Sarıkaya Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Dernegi Başkanı Yakup Ergen ziyaretten duyduğu memnuniyeti ifade ederek Kaymakam Demir ve beraberindeki protokol üyelerine teşekkür etti.
    GAZİLER İÇİN YEMEK PROGRAMI DÜZENLENDİ
    Şehit yakınlarımız ve gazilerimiz onuruna düzenlenen yemekte bir araya gelerek kendileriyle sohbet eden Kaymakam Ahmet Nuri Demir, Şehit ailelerimiz bizlere şehitlerimizin emaneti, gazilerimizin de vatan sevgisinin birer sembolü olduğunu söyledi. Şehit ailesi olma şerefine ulaşan ailelerin milletin kalbinde yüksek bir yere sahip olduğunu belirten Kaymakam Demir, “Bugün Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e Gazilik unvanının veriliş yıldönümü bu vesileyle başta Gazi Paşamızı ve Cumhuriyetimizden öncesinde ve sonrasında bu topraklarda gazilik mertebesine erişen gazilerimizi saygı ile anıyorum. Hayatta olanlara sağlık sıhhat diliyorum. Anadolu toprakları Malazgirt’te bismillah diyerek açıldı, Osmanlıda bu yol yürüdü ve Cumhuriyetle yeniden filizlenip topraktan fışkırdı. Biz bu topraklara geldik sahip çıktık ve vazgeçmedik. Bu cümleyi kullanmanın sözde ifadesi çok gelebilir ama bu süreçte nice kahraman vatan evladı canıyla vücuduyla bu topraklara nefes oldu. Bu vesileyle ben başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere tüm şehitlerimizi rahmet, minnet ve dualarla yad ediyor, şehitlerimizin ailelerine ve yakınlarına sabırlar diliyorum. Bu kutlu mücadelede yaralanan tüm gazilerimize de şükranlarımı sunuyorum” dedi.
    BOĞAZLIYAN’da GAZİ AİLESİNE ZİYARET
    Boğazlıyan Kaymakamı Recep Aydın 19 Eylül Gaziler Günü münasebetiyle Uzunlu Beldesindeki Kıbrıs Gazisi Fikri Önder, Kore Gazisi Veyis Palabıyık, Kıbrıs Gazisi Teberdane Beyceoglu, Kıbrıs Gazisi Şuayip Yüksel’i hanelerinde ziyaret etti. Ziyaret sırasında Kaymakam Aydın’a İlçe Jandarma Komutanı Teğmen Ümit Kandemir, İlçe Emniyet Müdür V. Başkomiser Mustafa Sezer, Askerlik Şubesi Başkan V. Personel Asb.Kd.Çvş.Yusuf Çakmak, Sosyal Hizmetler Müdürü Sevda Şahin eşlik etti. İhsan ÇELİKKAYA

  • Tecimer ve Kişi’den Rektör Yaşar’a ziyaret

    Tecimer ve Kişi’den Rektör Yaşar’a ziyaret

    Rektör Prof. Dr. Evren Yaşar, “Bu nazik ziyaretinizden dolayı memnuniyetimi belirtmek isterim. Üniversitemiz ve emniyet teşkilatımız arasındaki iş birliğini daha da güçlendirerek, şehrimizin ve üniversitemizin hizmetine sunacağımıza inanıyorum.” dedi.
    İl Emniyet Müdürü Recep Tecimer ve POMEM Müdürü Zafer Kişi ise ziyaretlerinin yeni rektörü tebrik etmek ve iş birliğini artırma arzularını iletmek olduğunu ifade ettiler.
    Ziyaretin sonunda Rektör Yaşar, misafirlerine nazik ziyaretlerinden dolayı teşekkür ederek, iş birliği ve dayanışma mesajları verdi.
    ŞEHİT VE GAZİ DERNEĞİ DE ZİYARET ETTİ
    Yozgat Şehit ve Gazi Aileleri Derneği Başkanı Gökay Açıkgöz ve beraberindeki heyette Rektör Prof. Dr. Evren Yaşar’ı makamında ziyaret ederek hayırlı olsun dileklerini ilettiler. Ayrıca Yerköy Cumhuriyet Savcısı Barış Çetin, KOSGEB Yozgat İl Müdürü Mustafa Işık, Yozgat Ticaret İl Müdürü İbrahim Aktaş, İŞ-KUR İl Müdürü Taner Yıldız, Sosyal Güvelik Kurumu İl Müdürü Adnan Ünal, AK Parti Yerköy İlçe Başkanı Hacı Dereli ve beraberindeki heyet Rektörümüz Prof. Dr. Evren Yaşar’ı ziyaret ederek hayırlı olsun dileklerinde bulundu. Rektör Prof. Dr. Evren Yaşar ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirerek misafirlerine teşekkür etti. Haber Merkezi

  • BAK HELE BAK!

    BAK HELE BAK!

    İslamiyet ahlak dinidir ama bazı pislikler yüzünden ahlaksızlık dizboyu!

    Uşşaki Tarikatı’nın lideri Fatih Nurullah Şağban : “Dinsizlere beni ifşa etmeleri için fırsat vermeyin demiş!”
    Utanmadan- arlanmadan konuşmasını sürdürmüş:

    “Allah beni sınamak için 12 yaşındaki kız çocuğuna fiziksel yakınlaşmamın olup/olmadığını görmek istedi, ben de nefsime yenildim ve çok kısa süreli bi temasım oldu. Bu olayın duyulmasına izin vermeyin ve dinsizlere fırsat verdirmeyin. Beni ifşa etmeyin, gerekirse kızı alırım”

    Bak hele bak!

    Kızı alıp karı yapacakmış!
    Kadın namussuzla evlenip namuslu  olacak aklısıra!

    Zaten namusun rengi kara, nikâhla aklaştırılacak demek ki!

    Kamuoyunda ‘Uşşaki Tarikatı Lideri’ olarak gündeme gelen Sivas Divriğli Eyüp Fatih Şağban’ın “Hele İslami devlet olsun, en güzel sarığı biz saracağız, en güzel cübbeleri biz giyeceğiz. Ayasofya açıldı. Sarık ve cübbe de… Vakti gelir. Devletin kontrol mekanizmalarında olalım. Ne idüğü belirsizler karar mekanizmalarına geçince Müslümanlar sıkıntı çekiyor” sözleri sosyal medyaya yansımış ve büyük tepki çekmişti. Hürriyet’in haberine göre Şağban, bu kez ‘çocuk istismarı’ ile gündeme geldi. Çocuğun babası şikâyetçi olmuş olmasına da az daha canından olıyormuş. Jandarmayla birlikte dergaha giden baba, diğer müritlerin saldırısına uğramış. Babayı jandarma ekipleri linçten güçlükle kurtarmış .Bu sakalında binbir türlü melanet saklı sözde mübarek zat üstüne üstlük İstanbul Spor Akademisi mezunuymuş. Ayrıca 57 kğda güreş dalında Türkiye şampiyonluğu ve ardından Balkan üçüncülüğü almış!

    2016 da benzer olayların gündeme gelmesiyle birlikte meclise tecavüzcüleriyle evlenme önergesi sunulmuştu. Tepkiler üzerine rafa kaldırılmıştı.

    Önerge kabul edilseydi eğer:

    Toplum evlilikten imtina ederken zoraki evlilik çıkacaktı bi de başımıza!

    Nikahla zimmet!

    Kadın, kız, erkek, çoluk çocuk, bebek, yaşlı; ana -baba-kardeş-emmi her neyse her ne kadarsa işte tecavüzcüleriyle evlendirilip işin içinden çıkılacaktı anlaşılan. Bir yerde mağdur, tecavüzcüye zimmetlenecek, o da malını istediği gibi kullanacak; artık asar mı, keser mi, satar mı, üstüne kuma mı getirir bilinmezdi. Ya eşcinsel, ya aile içi ensest, ya çocuklar hangi kategoride değerlendirileceklerdi merak ediyordum doğrusu!

    Zarfa pul yapıştırır gibi tecavüzcüye kul vereceklerdi bir yerde!

    Başımıza taş yağacak az kaldı.

    Tecavüzcüye ömür boyunca tecavüz edebilme ikramiyesi kazandırılırken mağdura ise müebbet ağırlaştırılmış hapis cezası keseceklerdi. Vay anam vay!

  • Keşke biz de muhacir olabilseydik!

    Keşke biz de muhacir olabilseydik!

    Rahmeti Rahmana erdiler, nur içinde yatsınlar, makamları mekânları cennet olsun. Annem Zenitzalı, babamsa Tikveşlidir. Dedemlerim ise Karaman’dan Balkanların vatanlaşmasına giden akıcılardandır. Biz Astsubay Recep ile Ebe Leman’dan olma üç kardeşiz. Ali Cengiz-İbrahim Hakkı ve ben Afife, Anadolumuzda doğduk. Yani ecdattan Türk’üz ne mutlu bize.

    1071’de Kapıları açılan coğrafyamızın vatan olmasında serdengeçti Akıncılar başı çekmiştir. Evinden, ocağından, anasından, babasından özellikle de yârinden ayrılan öncüler, rüzgâr yeleli atlarıyla dönmemek üzere hudut boylarına yürümüşlerdir.

    Anadolu’mun bağrından yetişen kurt bakışlı yiğitler, yüreklerindeki firakla, yurt ettikleri topraklarda ya şehit veya gazi olarak kalmışlardır. İmparatorluğun parçalanışı, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma sürecine değinmeyeceğim. Üzüntüm, gittiği her yeri “YURT” yapan, Uç Beylerinin neslinden gelen soydaşlarımıza, ayrımcı davranarak “GÖÇMEN” yakıştırmasının yapıştırılmasıdır. Eğer o kahramanlar olmasaydı, biz buralarda tutunamazdık. Bir de sahabenin kederlendiği vakayı bilseler sanırım kendi kendilerini ayıplarlardı. Mekkeli Ensar, Resulü Ekrem’in hicretinde, ”keşke biz de Peygamberimizle muhacir olabilseydik” diye hayıflanmışlardır. Bu bağlamda Batı Trakya Türkleri Araştırma Merkezi’nden, tarafıma gönderilen iletiden bazı bölümleri okuyucularımla paylaşmak istedim.

    BATTAM

    (Batı Trakya Türkleri Araştırma Merkezi)

    Türk Boyları ve Akraba Topluluklarının kültürel manada tanışmasını ve kaynaşması sağlamak amacıyla YAFEM’in düzenlemiş olduğu “13. TÜRK BOYLARI KÜLTÜR ŞÖLENİ” Yalova’da etkinleşmiştir. Konuşmalardan, önemli notlar içeren bazıları şöyledir.

    “Türk milleti büyük bir millettir. Birçok devlet ve imparatorluklar kurmuştur. Kökü derinliklerde olan asil bir çınarız. Gittiğimiz yerlere hoşgörüyü, özgürlüğü, insanlığı götürdük. Herkesin adilane yaşama anlayışını kemikleştirdik.

    Ama bugün tüm insanlığın bugün dünyaya hükmettiğini söyleyenler bugün balkanlara hükmedenler, binlerce 10 binlerce insanı ırkından inancından dolayı katlettiler. Geçen hafta biz Bosna’daydık. Bir gün içinde Bosna Hersek’te 10 bin kişinin nasıl katledildiğini orada gördük. Başbakanımızla orada törene katıldık. Bunlar ne adına yapıldı. Bunların insanlıkla bir ilgisi var mı? Hiçbir ilgisi yok. Çünkü insanlık oralardan çekildi. İnsanlık 780 bin kilometre içinde kaldı. 20 milyon kilometreden küçüldük de onun için o topraklarda büyük katliamlar büyük zulümler işlenmeye başladı. Sıradan bir devlet değiliz, büyük bir devletiz bunun kıymetini bilelim.

    Biz oradayken çok dil vardı, çok din vardı, hepsi huzur içerisinde yaşıyorlardı. Zulmeden bir devlet olsaydık balkanlarda orta Asya’da orta doğuda Türkçeden başka dil olmazdı. İslam’dan başka din olmazdı. Biz gittik o coğrafyaya dedik ki; ‘dininizde serbestsiniz. Dilinizi konuşabilirsiniz. Özgür ortamda yaşayıp herkes inandığı gibi yaşasın’ ve bugün yaşanan hadiseleri görüyorsunuz. Son olarak şunu söylüyorum kim ne yaparsa yapsın biz ecdadımızın topraklarındaki bütün tarihi eserleri ayağa kaldırıyoruz. Orhun abidelerini, Kırım’daki zincirli medreseyi ve yüzlercesini yeniden inşa ediyoruz. Bunu da yeterli görmüyoruz. Şimdi de yurtdışı Türkler ve akraba toplulukları başkanlığını kurduk. Nerede bir vatandaşımız varsa, nerede bir soydaşımız varsa, nerede bir akraba topluluğu varsa Türkiye Cumhuriyeti onun yanında olacaktır. Bunun teminatını veriyoruz.

    Dr. Özkan Hüseyin’in sunduğu “Batı Trakya Türkleri ve Atatürk” konulu tebliği;  Bu güzel çalışmalarınıza bir zemin teşkil etmesi bakımından, burada öncelikle oturumumuzun başlarında yer alan Türk Edebiyatları kavramları, bilhassa TÜRK (Türk Milleti) kelimesi üzerindeki düşüncelerimi arz ederek başlamak istiyorum.

    TÜRK“: Türkistan’da dört bin yıl önce tarih sahnesine çıkan, üç kıta üzerinde, Avrasya’nın her çağında ve her köşesinde mühim roller oynamak ve muhtelif devletler kurmak suretiyle, binlerce yıllık bir tarih ve medeniyetin yaratıcısı olan; hepimizin mensup olduğu bir milletin adıdır.

    Türkler, ekonomik ve demografik şartlar veya ağır dış baskılar karşısında milli kimliklerini ve istiklallerini korumak, insanlar arasında eşitliğe ve adalete dayalı bir yönetim kurmak amacıyla, Pekin’den Viyana’ya kadar uzanan geniş bir coğrafya üzerinde muhtelif devirlerde birçok devletler kurmuşlardır.

    “Türklerin kurduğu devletlerin farklı adlar taşıması, bazen devlet kurucusu şahıs veya şahsın mensup olduğu boy adıyla anılması tarihte görülmüştür. İktidar kimin elindeyse devlet o şahsın veya o boyun adıyla anılır. İktidar el değiştirince

    Devletin adı da değişir. Ancak, töre, dil ve din hep aynı olmuştur.

    Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet Rusya’sı dağılıncaya kadar tek Türk Cumhuriyeti idi. 21. yüz yılın eşiğinde K.K.T.C. Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan Cumhuriyetleri kurulmuştur. Yenidünya düzeni ile beraber gözlediğimiz gelişmeler, tarihi oluşum, Türk kelimesini de yeniden hakiki muhtevasına kavuşturmaktadır. Gerçekten bugün, Türk denilince sadece Türkiye Türkleri değil, aynı kökten gelen, aynı dili veya bu dilin muhtelif lehçelerini ve ağızlarını konuşan, mevcut yedi bağımsız Türk Cumhuriyetinde ve birçok ülkede farklı statüler altında yaşayan 220 milyonluk bir millet, Türk Milleti anlaşılmaktadır. Batı Trakya Türkleri,  24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşmasıyla mübadele dışı tutularak Yunanistan sınırları içinde bırakılmış önemli bir Türk Topluluğudur.  Batı Trakya Türklerine azınlık statüsü tanıyan bu anlaşmanın 37–45. Maddeleri birçok haklar tanınmıştır. Bu hakların bir kısmı sıra gelmiş uygulanmış, bir kısmı da rafa kaldırılmıştır. Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerginliklerin faturası hep Batı Trakya Türklerine çıkarılmıştır. Buna rağmen, Batı Trakya Türkleri her zaman (Garantör ülkeleri olan Anavatan)Türkiye’nin yanında yer almışlardır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ( Anavatanlarının ) sayesinde kendilerini güvencede hissetmektedirler. Batı Trakya Türkleri, yaşadıkları ülkede Yunan yasalarına göre hareket etmektedirler. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti niteliklerine ve Atatürk ilkelerine de devamlı bir şekilde bağlı kalmışlardır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Batı Trakya Türklerinin garantör ülkesidir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk Batı Trakyalıların hemşerisidir. Batı Trakya Türkleri Atatürk’ün de kendileri gibi Rumeli TÜRK’ü olduğunu, bugün Yunanistan sınırları içerisinde kalan Selanik’te doğmuş olmasını bir övünç kaynağı olarak kabul etmektedirler. ATATÜRK doğma büyüme BALKANLI’dır – MAKEDONYALI’dır. Bir Konyalı’ya, bir Bursalı’ya ve bir İzmirli’ye göre, daha çok bizim hemşerimizdir. En az onlar kadar sahip çıkmak, bizim hakkımızdır. Batı Trakya Türkleri ATATÜRK’ÜN hemşerisi olmaktan gurur duymaktadırlar.

    Sonuç olarak inanıyoruz ki, Dünya Türklüğü’nün gözbebeği Aziz Türkiye Cumhuriyeti’nin göğüs kabartan manzarası, Batı Trakya Türklerinin güven duygusunu daha da artırmaktadır. Eğitim, kültür, sanayi, ekonomi, siyasi ve askeri alanlarda daha da ileriye giderek 21. Yüzyılın hatırı sayılır birkaç dünya ülkesinden biri olması dileğimizi burada tekrar diliyoruz. Kendilerini, iki binli yıllara damgasını vuracak TÜRK DÜNYASININ ayrılmaz parçası olarak gören Batı Trakya Türkleri, haklı davasında kardeşlik ve dayanışma duyguları içinde her zaman ve her yerde, hangi şartlarda olursa olsun yok olmayacak ve varlığını sürdürecektir”

  • SELAMETLE

    SELAMETLE

    Yılbaşı kutlamaları yeni gelen yılı karşılamak amacıyla yapılır. Ancak günümüzde yılbaşı kutlamaları ile Noel Bayramı karıştırılıyor. Noel, Hristiyanlık inancında Hz. İsa’nın doğumunu kutlamak amacı olan bayramdır. Noel arifesi 24 Aralık’tır ve 25 Aralık’ta başlayan bayram hafta boyunca sürer.

    Türklerde AYAZ ATA

    Ayaz Ata, Türk, Altay ve Orta Asya mitolojilerinde, özellikle Kazak ve Kırgız Türklerinde ve Türkmenlerde Soğuk Hanı olarak tanımlanmaktadır. Mitolojilere göre kışın soğukta ortaya çıkan, kimsesizlere ve açlara yardım eden bir evliyadır Ayaz Ata.

    Benim için sıradan bir gün

    “Yılbaşı filan tanımam” diyerek erkenden yatanlardanım, diğer günlerden farklı değildir çünkü. Sadece bir yılın başlangıcını ifade eden zamandır benim için, milattır kısacası. Çoğunluk aylar öncesinden planlar yapar nerede kutlayacağına dair. Paralarının hesabını tutmayan bazıları da çok yıldızlı otel salonlarında sınıflı dansözlerle beraber masalar üstünde kıvırtarak, akortsuz sesleriyle assolistlere eşlik ederek, vatan gidişatı şerefine viski kadehlerini havada tokuşturarak, servetlerinin neredeyse üçte birini gözyaşlarıyla yıkanan şehit ailelerine değil de, o geceye yatırırlar maalesef! Eh işletmeciler de kel tavuğu esirgemeyerek, yüzlerce masumun canını alan havai fişekleri fırlatırlar ardı ardına ve ateş rengine boyarlar sonsuzluğu! Orta hallilerse kargaşayı, ekonomiyi unutmak istercesine salaş mekânlarda uvertürlerle ucuz şarapları yudumlayıp oturdukları yerden; ”Ne olacak bu ülkenin hali?” demekle yetinirler, saat yirmi dörde az kala geri sayım başlar, ağızlar kulakta herkes birbirlerini kucaklar, ışıklar söner, çığlıklarla bol salyalar akıtılarak öpücükler dağıtılır sağa sola her şey sütlimanmışçasına hem de! Alkol sınırını aşanlar arabalarıyla sokaktaki trafiğe takılırlarken, evlerinin yolunu bulamayan ayyaşlarsa dolanıp dururlar karanlıklarda ve kazan gibi kafalarla ocak ayı karşılanır işte. Ertesi gün boş çuvalmışçasına dökülürler. Evlerinde mısır patlatarak, kestane çizerek, tombala oynayarak pijamalarıyla mütevazıca televizyon seyredenlerse, Amerika’daki refah karelerine bakıp ayaklarını kanepelerden daha aşağılara uzatarak (!)gerinirler, onlar için sorun yoktur, her gece her gün tıpkısının aynıdır. Ne cepleri yanar, ne kafaları şişer ne ayakkabıları sıkar, velhasıl öylesine geçiştirilen işkencesiz gece ne güzeldir değil mi ya!   Hem biz milletçe bir gecelik zevkleri fevkalade iyi biliriz. Onun içindir ki yüzlerce sahipsiz çocuk, ortalıktadır, uyuşturucunun kucağındadır. Ayrıca bir iki saatlik gösteriş için ormana gidip çam kesenler(çalanlar) sürekli orada kalmalı, yani doğal ortamlarında.

    Ülkem için kötü bir yıldı 2019

    2020 ülkeme barış, adalet, çağdaş yaşam getirsin. Hiç kimsenin burnu dahi kanamasın, üzülmesin, ağlamasın. Gencecik yiğitlerimiz şehit olmasın. Düşmanlarımızla birlikte hareket eden tüm vatan hainleri kahrolsun!

  • “Dert bir değil elvan elvan”

    “Dert bir değil elvan elvan”

    Tarihimizi ABD arşivliyor, bizimkilerin haberi bile yok! Antalya’da benzer nitelikte yüzlerce yazar-şair- ressam- müzisyen yaşıyor.
    Bazıları hariç kültür festivalleri, kitap fuarları, gitar sunuları, türkü dinletileri, resim sergileri adeta semt pazarlarına dönüştü. Ürünün çürüğü de var kalitelisi de! Kültür ürünlerini çöpe benzetmek yanlış olur belki ama davetliler arasında seçme/seçilme olmadığından ya da yeterince titiz davranılmadığından intihalci, kopyacı, kolaycı, fotokopici, alyapıştırcı, niteliksiz, şahsına münhasır kişilerce birçok hurda teşhir ediliyor.
    Antalya’daki kitap fuarlarının birinde ilköğretim çağındaki çocuklara beldenaşağı fıkralar içeren ve yerel dernek yazarı tarafından imzalanıp çeşitli şirinlik ve şaklabanlıklarla dondurma ya da sakız parasına öğretmenleri rehberliğinde getirilen öğrencilere satılırken şahit oldum, uyardım. Düşündüğüm, ötesinde üzüldüğüm, stantlara bunları kontrolsüz oturtan sorumluların yanında, çocukların ne aldığına bakmayan öğretmenler adınadır.

    Soruyorum
    Kitap fuarında uydurma, kamyon arkası,  sokak ağzıyla sözde kaleme alınmışlara eser muamelesi yapanları başıboş bırakmamın manası nedir? Ortaya masa atıp elinde tuttuğu kitabı sallayarak: “Gel abla, gel abi, gel gel!”diye çığrışanları, okuyucuyu kolundan çekiştirip zorlayanları hiç sormayın!
    Evine ekmek götürmeye çabalayan gariban seyyar satıcılara kuş uçurtmazken bu bilgi zehirlenmesine nasıl şemsiye olunur anlayamıyorum!
    Kültür yozlaşmasını önlemek için icabında kültür zabıtası olmak gerekir!
    İçinden olanı görmezden gelme gibi bir huyumuz var işte! Hangi kültür müdürlüğü araştırma yaptı, hakkımızda ne biliyorlar?

    Kentte kaç kişiyiz?
    Kendimi anlatmak, övünmek gibi niyetim hiç olmadı olmaz da, olsaydı eğer elli yıl beklemezdim: Naçizane yakın tarih romanlarım belgesel niteliği taşıyor ki, ABD daki Stanford/ Dük/ Portland/Ohayo/Kaliforniya ve Berkeley üniversitelerin kütüphanelerinde raf planlarıyla verilmiş. Süleyman Demirel Üniversitesi öğrencilerine E kitap olarak sunmuş belgesel niteliği taşıyan romanlarımı. T.B.M.M kütüphanesine almış. Ayrıca Ege Üniversitesi kaynak kitap olarak göstermiş. Yine birçok şair arkadaşımın eseri TRT sanatçıları tarafından bestelenip okundu, ödül aldılar,  çoğu da birbirinden değerli.

    Gelelim müzisyenlere:
    Kültür müdürlükleri külü hep önlerine deşiyor! Bundan dolayı ya kendi meşreplerinde veya hemşeri kayırmacılığıyla her fırsatta aynı kişileri sahneleyerek görücüye çıkartıyorlar sanki. Yüzgörümlüğü de onların cebine elbette ki!

    Usta-çırak ilişkisi Türk Milletinin geleneğindendir. Bu sistem sanat ve zanaat ayırmaksızın işler.

    Kültür müdürlükleri il dışından sanatçı davet ederken içindekini görmezden gelemez, elinin tersiyle itemez, itmemeli.
    Özellikle basamağı yeni tırmanmaya başlayan gençlere fırsat tanıyarak onları teşvik etmelidir. Başat görevi zaten budur! Yoksa döner koltuklarda yaylanarak herkes oturur. Bir de devletin tanıdığı imkânları aynı ve benzer şahısların hizmetine sunmanın adını da koyamıyorum.

    Araştırın!
    Uzağa gitmeye gerek yok, yine ailemden örneklersem eğer: Oğlum yirmi beş yıllık müzisyen, gitarist. Ülkemizin gururla söz ettiği Metin Akpınar ile Zeki Alasya’nın oynadığı “Güle Güle” filminin müziğinde yer aldı. İsveç- Almanya ve

    Mısır’daki dinletilere davet edildi. Şarm El-Şeyh ya da kısaca Şarm’da Sina Yarımadası’nda Kızıldeniz kıyısındaki bir tatil kentinde gemide ve

    turizm merkezinde aylarca rock-blues dinletileri gerçekleşirdi. Antalya’daki “Magic Life-Mardan” gibi saymakla bitiremeyeceğim diğer önde gelen otellerde sanatını icra etti. Yabancılar bile önemseyip röportaj yaparken bizimkiler bihaber!

    Sadece ailemdeki iki sanatçıyı anlattım. Antalya’da yüzlercesi yaşıyor hepsi de çok yetenekli, kıymetli-değerli. Benden söylemesi, gerisini de siz araştırıp bulun bizahmet!

    Sürmeli diyarı YOZGAT

    Köşe yazılarım, Antalya Basını Hayat Dergisi, Muhabir Dergisi, Nokta Dergisi, Azerbaycan ve Yozgat Yeni Ufuk Gazetesinde yayınlandığı için Anadolu’muzun gözbebeği, Sürmeliler diyarı Bozok’ta da benzer-ortak sorunlar var illa ki diyerek iki kelam etmeden geçemedim.

    Türk Edebiyatına, Türk müziğine, Türk sporuna nice önemli isimler nice şampiyonlar vermiştir Yozgat.
    İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya başta olmak üzere daha sayısız kentimiz Yozgatlı’ya evsahipliği yapmaktadır.
    Bilindiği gibi ekonomik ve diğer sorunlar sebebiyle göç engellenemiyor haliyle.
    Kıymetler, değerler bir bir başka illere kayıyor.

    Erozyon
    Yozgat’ta geleneksel olarak kutlanan Sürmeli Festivaline söz ettiğim sanatçılar, sporcular, türkücüler, bestekârlar, şairler, yazarlar ne sıklıkta davet ediliyor acaba, yoksa hiç hatırlanmıyorlar  mı?

    Yozgat Yerel Basın arşivinden incelediğim kadarıyla Türkiye’ye mal olmuş isimlere aşağı yukarı son on yıldır pek rastlayamadım. Sayabilirim: Bayram Bilge Tokel, Hasan Kaplani, Murat Balaban, Mustafa Tatlıtürk, Şair Yusuf Özcan, Ozan İlhan Eray, Hasan Mutlu

    ( ressam), Selahattin Bölük, Serhat Bölük, Hüseyin Uğurlu, daha istemediğiniz kadar sıralayabilirim.

    “Dert bir değil elvan elvan”
    Velhasıl kültür müdürlüklerinin titiz davranıp secici kurul( komisyon)oluşturmaları özellikle de geniş araştırmaları gerekmektedir, ötesinde şarttır! Yoksa filanca falanca derneklere bırakılan yetkiyle yürütülen etkinlikler ucuz etin yahnisi misali olur!

  • GÖRÜNEN KÖY

    GÖRÜNEN KÖY

    Nefsanî, kibir, ayrıcalık çifte standart adını ne koyarsanız koyun hepsi aynı kapıya çıkar. Halkın içinden gelip üst katlara yerleştikten sonra nemrut ya da firavun kispeti giyen sahte pehlivanlar ve onların cazgırlarınadır sözüm. Seçim zamanı meydan meydan perdah çeken toprağı öpüp elini Hüda’ya açarak halkı gösterip kalbinin üstüne götürürken sanırım koltuğa yerleşesiye kadar bu sözde sevdaları, şovları!

    Asile kıskaç, kıstas, yasak olanlar vekile serbest ne hikmetse! Hangi çağdaş dünya ülkesinde var böyle çifte standart!

    Vekile çakar, asile çakmaz

    Resmi hizmete mahsus tüm araç- gereçlerin makam için değil de sülaleye tahsis edilmesi ancak bizde görülür
    Beyabinin oğlu-kızı okula, babası hamama- kaynanası terziye- hanımı kuaföre, baldızı ve bacanağı çarşıya kim bilir kaç kez gidip gelmiştir. Garibanların vergisiyle alınan araçların sırtında hem de! Hatta bu gidiş- gelişler sırasında araç kapısı açıp saygı gösterisi ihmal eden şoförlere tuvalet önünde oturma ya da tenzili rütbeyle başka birime görevlendirme cezası jet hızıyla uygulanmıştır, ortadadır.

    Hey Yarabbi, berberdekini uyutan, iktidardakini kudurtan koltuk, sen nelere kadirsin.

    Ulu Önder Atatürk’ün açtığı meclise seçilmeden giden ilk mebuslar “bilip bilmeden boğazımızdan zerre i miskal hak geçerse halimiz nice olur,  ilahî hesabı nasıl veririz” diyen yöneticiler nerede şimdikiler nerede!

    Öyle bir durumdayız ki sizin hırsız bizim hırsız/Yıllar sonra açıklanıyor ne yazık ki arsız!

    Hukuktan kaldılar!

    Bir bu eksikmiş gibi iki yüz milletin vekili Adalet Bakanlığının açtığı arabulucu sınavına aylar önce özel kurslara giderek hazırlanıp girdiler sadece birisi hariç hepsi elendi! Bugün siyaset dünyamızda ve yaşamımızda karşılaştığımız olumsuzluklar kaderimiz değildir, bilinçli olmalıyız. Cumhuriyet bireylerinin bu hale gelmesinde birinci derecede sorumluluk yöneticilerindir. Halk, yöneticiler istediği zaman vatan ve devlet için canını feda etmekten hiçbir zaman kaçınmamıştır. Ama başımıza seçimle getirdiklerimiz, sonunda halkı bu duruma düşürmüşlerdir. Utanacak kişiler, yine onlar olmalıdırlar. Ne yazık ki seçtiklerimiz bugüne kadar hep kendilerini ve çevrelerini düşündüler, hâlâ da aynı stratejideler.

    Bu bağlamda: ormanlar kralı aslan dişisiyle beraber kurdun davetine iştirak ederler. Çocukları yuvada bırakırlar. Tilki fırsatı değerlendirip yavruları taciz eder. Anne baba aslan yuvaya döndüklerinde yavruların kan içindeki perişanlığını görüp davete katılmayanlar arasında tilkinin olmadığını fark eder, suçlumun ancak o olabileceği kanaatine varırlar. Kral aslan kurultayı toplar oybirliğiyle tilkiyi kendisine özel kalem müdürü seçtirir. Yeni müdürle özel toplantı yapacağını duyurarak kurultayı dağıtır.
    Oda kapsını kilitler ve çocuklarının öcünü malum şekilde fazlasıyla alır. Epey bir zaman sonra kapı açılır tilki salondan sendeleyerek adeta kuyruğunu sürüyerek yamulmuş bir halde salondan çıkar. Tilkiyi gören çakal: “müdür olalı yürüyüşü bile değişti” diyerek kinayeli güler.

    Dava ve adamlığı rafa kalktı ne yazık ki! Omurgalı sandığımız ve saydığımız yönetim kadrosundaki arifanlar bile ikbal kaygısıyla rüzgâra göre yön belirliyorlar. “Halka hizmet, Hakka ibadettir” anlayışı gözardı edilip menfaat hesapları ön plana çıktı. Dün selamlaşmaktan kaçınanlar, aynı sokaktan geçmeyi ar sayanlar, bugün eleleye bırakın da kolkola kucak kucağalar neredeyse!
    Velhasıl konuşan, sorgulayan, tepki koyabilen nesiller yetişinceye kadar da bu böyle gideceğe benzer.

  • “Öğretmene varamadım…

    “Öğretmene varamadım…

    “Naylon çorap giyemedim”- “Pınara testi koydum /damla damla dolacak/Benim sevdiğim oğlan/Başöğretmen olacak” manileriyle köyde yetişen gençlerin gönüllerinde yer edinen idealistleri saygıyla selamlıyor, aziz hatıraları önünde eğiliyorum. Aramızdan sonsuzluğa gidenlere rahmet, yaşayanlara sağlık diliyorum.

    Fırıncının hamur, terzinin kumaş, sobacının teneke daha yüzlercesini sayacağımız mesleklerin araç-gereçleri çeşitli materyalden olduğundan hatalı veya eksik imalatında düzeltme imkanı mevcuttur ama öğretmenin malzemesi insandır, geniş düşündüğümüzde geleceğimizin çocukları gençlerimizdir. “Ağaç yaş iken eğilir” atasözü bu doğrultuda söylenmiştir. Ayrıca çocuk, donmamış beton gibidir üzerine ne bilgi dökerseniz öyle kalıplanır.  Yanlış yönlendirme, bozuk öğretim, yazboz eğitim milletimizin geleceğine, devletimizin teminatına konulan dinamittir adeta! Ola ki düzeltmeye kalkışılırsa ya elde patlar ya muhatabını ya da kendisi imha eder.
    “Şu gelen kimdir diyorsunuz/Davranışında bir temkin/Yürüyüşünde bir itina/Konuşmasında bir özen/Yüzünde bir tebessüm/Cebinde bir kitapçık varsa/ bilin ki o öğretmendir/Selamlamak gerekir”.   diye övünçle betimlenen öğretmen duruşunu tüm camiayı canı gönülden genellemek isterim ama bu meziyetleri özellikle de yeni yetişenlerden bazıları özümseyememiş ne yazık!
    Bakıldığında öğretmen ile öğrenciyi, veliyi ayırmak oldukça güç şimdi. Hatta kimi öğrenciler, yırtık pantolonlu, küpeli, saçlı sakallı, tokalı erkek öğretmenlerle, minili badili streçli taytlı yüksek ökçeli punk saçlı genizleri yakan parfümlü öğretmenlerden daha düzgün giyiniyor, daha güzel kokuyorlar. Bozuk aksanla, sokak ağzıyla öğrenciye ders anlatmaları ve çocuklara hitapları mahelle kopukları edasıyla jest ve mimikleriyle çocukların hayret (oha!) ünlemlerini değiştirmelerine yol açtı bile! Her 24 Kasım Öğretmenler Gününde nalıncı keseri oldum adeta. Son gördüklerim, izlenimlerim beni testere olmaya itti.
    Yağma yok: Bir sana bir bana!
    Öğretmen demek ömürboyu örnek kişi demektir. Gerek davranışıyla gerek konuşmasıyla, gerekse giyimi kuşamı duruşuyla özellikle temizliğiyle, donanımıyla öğretmendir. Emekli oldum okul bitti diyemezler, çünkü görevleri ancak hak vaki olduğunda paydos zili çalar ve saygıyla anılarak ölümsüzleşirler.
    Diğer konu: Saldırgan, darpçı, seviyesiz veliler! Geriye dönüldüğünde bu mahlukların imalinde aile eğitimi ve görgüsünün yanında öğretmen boşluğu görülür. Bu ve benzer velilerin çocukları da ebeveynlerinden aldıkları güçle yanlış davranışlar sergilemektedirler. Zira eğri ağaçtan doğru ok çıkmaz. İlgili makamlarca bir an önce olumsuzlukların giderilmesini temenni ederken mahalle parklarına mahkum edilmiş başta emekli öğretmenlerin maddi sıkıntılarının giderilmesi, geçinebilir maaş düzeyine denkleştirilmesi dileğimdir. Baba dediğimiz devlet sözünü tutmalıdır. Seçimlerde sakız gibi çiğnenen 3600 çürüdü mü yoksa!

  • Bedeli can

    Bedeli can

    18 Mart, vatanını, bayrağını seven her Türk gibi hayatımda önemli  bir yer teşkil eder.
    Yurtdışı ve yurt içindeki üniversitelerin bazılarında, kaynak kitap olarak gösterilen,  yaşamlarını kaleme alıp romanlaştırdığım ”Ebe Leman “isimli eserime konu olan, “Bir Cumhuriyet Kadını” Unvanlı Annem Leman Ebe’nin, ebediyete yürüdüğü 18 Mart 2015 tarihiyle örtüşmektedir. Ayrıca babam Astsubay Recep Gözeten’in Kore’de, ağzından düşürmeden terennüm ettiği türküdür. Ne tesadüftür ki babamı son yolculuğuna uğurlamaya ramak kalmışken bile radyoda “Çanakkale içinde vurdular beni” çalmaktaydı. Velhasıl Çanakkale Harbinin sene-i devriyesine denkleşen takvim, hem hüzün, hem sevinç, daha da güzeli övünç içerir benim için. Ne Mutlu bana, Ne Mutlu Türk’üm diyene!
    Anadolu denilen bu toprakların vatanlaşmasında ödenen bedeli, verilen diyeti, yaşanan mücadeleyi içeren binlerce öyküden bir ikisini aktarmadan önce, Baş Komutan Atatürk ve tüm silah arkadaşlarının aziz hatırası önünde minnet ve saygı ile eğiliyorum. Ruhları şad mekânları cennet olsun.
    Doktor Salih Dörtbudak ve oğlu
    Çanakkale Savaşında görev yapan hekimlerden biri de Askeri Doktor Salih (Dörtbudak) Beydir.
    Tabip Salih, gece gündüz yaralılarla uğraşmakta, cansiperane hizmet vermektedir. Hizmetin yanında da sınavın en büyüğünü tabii ki!
    Salih doktorun önüne sedye ile genç bir yaralı getirilir. Karnı parçalanmış bağırsakları dışarıda, bir bacağı da kopmak üzeredir, her tarafı kan, toz toprak içerisinde tanınamayacak haldedir Salih Bey, gelir yaralıya bakar, durumu çok ağırdır. Askerlere emir verir: “kaldırın bir kenara bırakın!” der. Kafasını çevirmek üzereyken, yaralı nefer son bir gayretle, doktora sesini duyurmak üzere iç burkan inlemeyle;
    -Baba, babacım!
    Salih Bey arkasına döndüğünde oğlu tanınmayacak haldedir. Hançer sokulur yüreğine, boğazı düğümlenir, konuşamaz, evladına sarılıp öpüp koklamaya başlar.
    -Oğlum, bu benim kuzum!
    Ne var ki, yüzlerce yaralı Mehmetçik sırada, hatta ameliyat masasına bir yiğit yatmış, Salih Bey’i beklemektedir. Etrafına bakınır, Mehmetçikler derman, vatan da hizmet ister.
    O halde baba mıdır, doktor mudur? Karar vermek zorundadır.
    -Oğlumu gölgelik yere kaldırın! der.
    Salih Bey, tekrar tedavi için sıradaki diğer Mehmetçiklerle ilgilenmeye başlar. Saatler sonra, azıcık boşluk bulduğunda oğluna bakmaya gider, yavrusu Çanakkale’de, on binlerce şehit düşen Mehmetçikten birisi olmuştur artık!
    Bu coğrafya ana-baba-bacı-kardeş-kız-oğul kayırmayanlar sayesinde vatanlaşmıştır.
    Doktor Salih Bey, Çanakkale’de oğlunu diğer Mehmetçiklerden ayırt etmemiştir işte!
    Adam kayırmak, menfaat-rüşvet-çıkar sağlamak kansızların vatansızların bayraksızların harcıdır!
    Işık izbedekilere dokunur
    İstiklal Mücadelesinde olduğu gibi, bugün de nüfusuna göre en çok şehit veren illerimizin sıralamasında Çankırı, Çorum, Kastamonu, Sivas, Antep, Maraş, Osmaniye ve Yozgat gibi onlarca kentimizi listelemek için nüfus ya da askerlik şubesine gitmeye gerek yoktur. Yakılan ağıtlara kulak vermek, mezar taşlarının kitabelerine bakmak yeter de artar.
    Şüheda kabriyle dertleşen rüzgârların sızıltısıyla, binlerce kahramanlık öyküsü dağılır yeryüzüne
    Hasan’ın ellerindeki kınayı gören komutanı merakını gidermek için sorduğunda ondan cevap alamaz. Hasan, hemen kaleme kâğıda sarılır annesine yazar ve bir hafta sonra kendisine ulaşan yanıt mektubunu bölüğün önünde komutanına okur. Bozoklar’dan gelen hasret namesinde,” bizde üç varlığa kına yakarlar oğul” diye başlayan satırlar, şöyle devam etmektedir: “Gelinlik kıza kına yakarlar eşine evine, koça kına yakarlar Allah’a, askere kına yakarlar vatana, bayrağına kurban olsun” diye biter.
    Bu öğütleyici nitelik taşıyan söylevin ardından Yüce Milletimin başı sağ olsun, Allah şehit yakınlarına sabır versin. Bu coğrafyanın vatan olmasında kanını-canını sebil eden bir nesilden gelmekteyiz. İstiklal Savaşı’mız isimsiz kahramanlarının omuzlarında sancaklaşmıştır.

    Müslüman Türk askeri, bir savaşta Allah’ın kendini koruyacağına, şehit olursa cennete gideceğine iman eder. Bu büyük kuvvettir. Çanakkale ruhunu oluşturan öğelerden biridir. Ama sırf imanla, duayla, niyazla, çalışmadan, askerlik açısından hak etmeden, savaş sanatının gereklerini yerine getirmeden zafer kazanılmayacağını da iyi bilir. Yüz binlerin boğuştuğu bir savaş birkaç mucize, birkaç hurafe, birkaç kahraman ve veli ile kazanılmaz; böyle görkemli savaş ve zafer masal gibi anlatılamaz. Büyük bir zaferin arkasında inançla birlikte bilgi, kurmaylık, komutanlık, eğitim, disiplin, bilinç, yurtseverlik, kahramanlık, özveri ve koskoca Türk Milletinin olduğunu görmemek demek, bir savaşın ne olduğunu hiç bilmemek ve Çanakkale zaferini de hiç anlamamak demektir.

    Bundan dolayıdır ki Çanakkkale’ye varılır, uğranılır, çıkılır ama asla Çanakkale geçilmez!

  • Bir dirhem dostluk

    Bir dirhem dostluk

    Dost sandıklarının gerçek yüzünü alışverişte veya bıraktığın bir emanete hıyanet sonucunda fark edince kurşun yemişe dönmekten ziyade memnun olmak, Allah’a teşekkür etmek gerekir. Daha büyük tehlikelerden bir an önce uzaklaşmanın şükrü ve huzuru yaşanılır böylelikle.
    “İtimada hile, hançerlenmekten beterdir”/”dil yarası derin olur” ya da iftira kandan çetindir” özdeyişleri, içerik bakımından birbirini tamamlayan, Anadolumun bilgelerinin kültürel miraslarıdır. Yüzlercesini de sıralamak mümkündür.
    Dostluk, arkadaşlık ve ihvan terimlerinin manaları zaten üstündedir. Dost;”Dest-deste-destek-sıkı görüşen”arkadaş;”arkalayan, dayanılan, güvenilen, taş gibi, gardaş gibi”,ihvan; her ikisinin anlamlarını içeren sıfattır. Bu üç unvanın temel hazinesi sevgidir. Paylaştıkça çoğalır, bölüştükçe ürer. Hile ve desise karıştıkça azalır, böyle kullanıldıkça da yok olur, biter.
    Küçük beyinler büyük düşünemezler, düşünce özürlülerin kendine karşı saygısı mı olur da, başkalarını hesaba katsınlar. Atgözlüğü ile bakanlar, izlendiklerinden, laf sandıkları gevelemelerinin ince dokuyup-sık eleyenler tarafından dinlendiğinden habersizdirler. Özgüveni olmayanlar, konuştukları kişileri kendileri ile aynı kefeye koymazlarsa yaşayamazlar, hatta ortadan ikiye çatlarlar. Oysaki kurt insan kafasına bir kez girmeye görsün, o küçücük böceğin koca çınarı devirmesi gibi, içten içe yürekte bir burgu çalışır ve beklenen akıbet gecikmez. Kendisi yıkılırken yılların yeşerttiği köklenmiş dostluk ağacı da yok olup gider.
    Önceleri de defaen belirttiğim gibi: “Güven karaca gibi çekingendir bir kez ürküttüğünde tekrar yakalamak çok zordur.” der adını anımsayamadığım ünlü bilge.
    Bu bağlamda: “Devesiyle çölü aşamaya çalışan Bedevi, susuzluktan bitkin bir adama rastlamış. Yaya, Bedeviden su istemiş, o da insanlık edip devesinden inip tuluğu uzatmış. Kana kana suyu içen yolcu, hararetini giderince, birden Bedevi’yi iterek yıkmış ve devesine atladığı gibi kaçmaya başlamış. Hayretle arkasından bakakalan Bedevi, hemen toparlandıktan sonra:[Hey yolcu! Tamam deveyi al git ama senden bir ricam var, bu olayı sakın kimseye anlatma]! diye ünlemiş. Talebi tuhaf bulan hırsız, duraklamış ve nedenini sormuş.
    Bedevi; Eğer bunu bir başkasına anlatırsan, her yerde duyulur, insanlar bir daha çölde susuz kalmış birine rast geldiklerinde yardım etmezler.
    ”İyiliğe karşı iyilik herkesten beklenen doğal davranıştır. İyiliğe karşı kötülük, ahlak dışı tutumdur. Kötülüğe karşı iyilik ise sadece seçkin ve erdemli kişilerin işidir”

  • Kadın isterse

    Kadın isterse

    Kadın ile erkeğin ekonomik dengesi sağlandığında kadın özgürleşir. Güç ve özgüven kendiliğinden gelişir o zaman. Ayrıca ne yaman çelişkidir ki çoğu kadınlar sıkça eşitlikten söz ederlerken iş hesap ödemeye gelince erkek şemsiyesinin altına sığınarak otomatik para makinası gördükleri erkeklerin güdümüne girerler hemencecik! Velhasıl Kadın isterse özgür de olur, güçlü de, saygın da… Yeter ki aklını başına alsın. Kısacası kadın isterse o belleklere yerleşen ezik kadın figürünü ortadan kaldırır. Artık hıyarsız cacık yapmayı öğrenmelidir kadın!
    İlkler bedel ödedi!
    Biz hazırcılar gün anmakla kaldık sadece!
    Dile kolay1857 yılında ABD Newyorkta 40.000 emekçi kadın çalışma koşullarını protesto için greve gitti. Kurulan barikatta 129 kadın canını feda etti.
    Bernard Shaw’ın söylemi her şeyi açıkça anlatıyor aslında:
    “Kadınların siyasal güçleri yoktur sözde; oysa akıllı kadınlar, aptal kocalarını hiç güçlük çekmeden parlamentoya sokar, hatta bakan koltuklarına oturturlar.”
    Türk Milleti; üzerinde yaşadığımız coğrafyanın vatan olmasında, cinsiyet gözetmeksizin mücadele vermiştir. Bağrından Nene Hatun, Kara Fatma, Nazik Gelin, Kağnıcı Elif gibi kahramanlarını çıkardığı gibi, sayısız isimsiz kadın yiğitleri yetiştirmiştir. Cephede olduğu gibi, her alanda nice lider kadınlar yaşamda görev üstlenmiştir. İlk Müslüman kadın tiyatro sanatçısı Afife Jale’nin de var olma savaşını unutmamak gerekir ama hala erkeğin egemen olduğu toplumumuzda ne yazık ki kadın, hep arka planda kalmaya zorlanmıştır. Nedeni: sorgulamayan ve halinden hoşnut olan kadınların yüzünden!
    Elbette ki eskiden kentte kadın olmak daha kolaydı. Kadınlar sadece evde olur, yemek yapar, çocuk bakarlardı. Eşinin geliri düşükse kadın çalışırdı ve ona acınırdı. Kadının evine bakamayacağı düşünülürdü zaten. Bekârken çalışıyorsa bile, evlenince evinin kadını olurdu. 90’lı yıllara gelindiğinde kadın artık evde olmak istemedi; ekonomik olarak özgürleşmek istiyordu çünkü. Önce üniversite okudu, sonra ekmeğini kazanmanın yollarını aradı ve kadın, hiçbir zaman erkeğin gerisinde, onun emrinde olamazdı, olmamalıydı; kadınlar da erkekler gibi tüm haklardan eşit yararlanmalıydı.
    Günümüzde meclisteki kadın milletvekili sayısından, mülkü amir kadın sayısına, Emniyet müdürü kadın sayısına, Belediye başkan kadın sayısına, Sivil toplum kuruluşlarındaki kadın başkan sayısına, en küçük birim kadın müdür sayısına baktığımızda hala toplum yapımızın ne kadar gerilerde olduğumuzun kanıtıdır. Geçmişten bugüne dek uzanan bir mücadelenin başkahramanı olan cinsiyetin mensubu kadınlar kendi çabalarıyla ayakta kalabiliyorlar maalesef!
    Yeri geldi cinsel obje, yeri geldi etekli şeytan olarak görüldüler. Yalnızca annelik vasfı öne çıkarılarak kutsallaştırıldılar o da bazen!
    Kadının üstelendiği yükler azmış gibi bir de “yuvayı dişi kuş yapar” sözcüğüyle sırt sıvazlayarak sorumluluk yüklerler. Ayrıca hani o evin reisi var ya: “Benim hanım İç İşleri Bakanı” diyerek işin içinden sıyrılıverir kurnazca!
    Kültürümüzde ise kadını aşağılayıcı sözcüklere marifetmişçesine gülüp geçiyoruz:
    “Kadının başını boş bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya varır ” Kızını dövmeyen dizini döver ” “Kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” ” Kadın eksik etektir” “Saçı uzun aklı kısa” “Anasına bak kızını al” vb yüzlercesini sayabiliriz.
    Oysaki kadınlar, 1886 ‘da Şukufezar Dergisinde “saçı uzun aklı kısa” deyimine karşı savaş başlatmışlar. O dönemdeki mücadeleci kadınlar, dönemin sıkı feministçileriymiş. Çocukluklarından beri “saçı uzun aklı kısa” deyimine karşı kadınların bu savaşı nasıl sonuçlandı bilinmiyor fakat iyi ses getirmiş ve tarihe geçmiştir.
    Velhasıl kadını yönetmek, bir ülkeyi yönetmekten zordur. İyi bir yönetici değilseniz, evin içinde ihtilallar, darbeler, inkılâplar, muhtıralar yaşanabilir.

  • Diş kirası

    Diş kirası

    Her taraf toz duman, gırtlaktan çıkan sözü, dilde kırk kere tartmak gerekir. Din adına fetva veren dinsizlere, cüppeyi, sakalı, örtüyü malzeme yapan densizlere ne demeliyiz? İnanmadığına âlim, sevmediğine zalim, övünürken malum kesilenleri de muhatabına havale ediyorum.
    İslamiyet’te“veren el, alanı görmemeli” kaidesi vardır. Ama gün gelir ki nefsanîlikle “beşer şaşarsa, başa kakıcılık da yerini korur”. Bundan dolayıdır ki milletimize has bazı yaptırımlar toplum ahlakının omurgasını teşkillemiştir.
    Ulu Camilerimizin avlularında bulunan sadaka taşlarıyla, fırınlara zimmetlenen ekmek seleleri, kemikleşen davranışların başını çekenlerdendir. Örf, adet, anane, töre, gelenek gibi birden fazla isimle de anılan bu uygulamalar Türk Milletine ait hasletlerdir sadece.
    İmsak ya da yatsı
    Hayır sahipleri görülme kaygısıyla, özellikle imsakta ya da yatsının hitamını denklerlerdi. İhtiyaçlılar ise başka mağdurları da hesaplayarak hareket ederlerdi. Yani inançla kanaat birleşip harisliğe gem vururdu. Maddi durumu iyiceler ödedikleri fazla parayla fırınlardaki selelere ekmek fişi koydururlardı. Garip, fukara, yolcu her kim isterse, derhal somunları bedelsiz teslim edilirdi. Ellere özenip her şeyimizi yozlaştırdığımız gibi: “Askıda ekmek” adındaki iaşe sandığımızı da İtalyanlara yamayıp (askıda kahve) safsatasıyla özdeşleştirdik çok şükür!
    Aksakallardan, diğer bir deyişle Dedem Korkutların düşünce imbiğinden geçmişten geleceğe mesaj taşıyan incilerden, yani atasözlerimizden bazılarını örnekleyecek olursak:
    “Yarım elma gönül alma”(Armağanın küçüklüğü değil, gönül yapması önemlidir.)
    “Dost beni ansın da bir koz ile isterse çürük olsun” (çam sakızı çoban armağanı ile örtüşen bu söz, hediyenin değil hatırlanmanın önemine değinir).
    “Atalar yurt, yiğitler at bağışlar”
    “Hayatta en kıymetli hediye zamandır”
    “Güler yüzle verilen armağan çifte sayılır”
    “İnanç, tevazu ve bahşiş muhabbet doğurur”
    “Verilenin ne olduğu değil, nasıl verildiği önemlidir” diye yüzlercesini sıralamak mümkündür.
    Bu bağlamda milletimize has, unutulan “Diş kirası” adlı bir gelenek aklıma düşüverdi şimdi.
    Biz Türklerin kemikleşmiş geleneklerinden bazıları, ne yazık ki unutulmaya ya da göz ardı edilmeye başlanmıştır. Varsıl aileler tarafından verilen yemekler, yıl boyu takvimine serpilir, aksatılmadan uygulanırdı. Bu davette özellikle yoksullar ön planda tutulurdu. Ziyafetler ramazan aylarında daha bir ehemmiyetle yerine getirilir, müslüm, gayri müslüm, kapıyı kim çalarsa geri çevrilmezdi.
    Sofra duasından sonra haneden ayrılan garip-guraba, fakir-fukaraya,”Misafirim oldunuz, sevap kazanmam için yol yürüdünüz. Dişlerinizi eskiterek aşımızı yediniz, bize hayır kazandırdınız” diye para veya altın hediye edilirdi. Bu armağanlar, uğurlama esnasında uygun bir şekilde takdim edilirdi. Nezaketin gizliliğin önem arz ettiği davranışlar, havlu ya da mendile bağlanarak hediye hissi ile gönülleri hoş ederdi. Bu suretle “incitmek” kaygısı bertaraf edilirdi.
    Cömertliğin, nezihliğin, tevazunun önemini gösteren: ”Diş kirası” diye anılan anlamını bile unuttuğumuz, bu ananemiz hangi ulusta var Allahaşkınıza!
    “Ağaç kovuğundan çıkmadık, gökten zembille inmedik. Tesadüfen olmadık, toplamayla oluşmadık. Tarihte Türk’tük, halen Türk’üz, istikbalde de Türk olacağız.” yazar Orhun kitabesinde.
    Hasılı modernleşelim-çağdaşlaşayım derken basitleşmeyelim. Doğunun kokuşmuşluğu, Batının rezaleti yaftalanmasın aziz Milletimize!
    Bu anlatının ardından Frenkleşmek ya da yozlaşmak isteyen önden buyursun!

  • Sıçrama tahtası

    Sıçrama tahtası

    Dava ve adamlığı rafa kalktı ne yazık ki! Omurgalı sandığımız ve saydığımız yönetim kadrosundaki arifanlar bile ikbal kaygısıyla rüzgâra göre yön belirlemeye başladılar. “Halka hizmet, Hakka ibadettir” anlayışı gözardı edilip menfaat hesapları ön plana çıktı. Dün selamlaşmaktan kaçınanlar, aynı sokaktan geçmeyi ar sayanlar, bugün eleleye bırakın da kolkola kucak kucağalar neredeyse!
    Seçmenlerini insan yığını kabul eden zat-ı muhteremler rakiplerin bayrak ve flamaları altında arzı endam ederken yeni liderlerinin taktığı rozetlerin iliştiği ceketlerine sığmamaktadırlar adeta. Bu virajlar,  verkaçlar bir defaya mahsus olsa ya da sabitleşse neyse ama bakıyoruz ki adamlar dama taşı gibi.
    Partiler sıçrama tahtası
    Kendi başarısızlıklarını mensubu bulundukları siyasi partiye yıkıp yer bulacağı açılımlara kanat çırpıyorlar. Projeler-planlar-tasarılar akıntıya kapılan gemilere dönmüş vaziyette. Çünkü varacağı limanlar belirsiz. Bu demektir ki gemiler de önemsiz kaptanlar da! Yeter ki tayfalara yer bulunsun. İlkeli liderlerden devlet adamı çıkar. Bütün dünyanın örnek gösterdiği: Mustafa Kemal Atatürk gibi. Böyle liderlerin önderliğindekiler millet, yönetimindekilere de devlet denir. Kendini idareden yoksunlar sandalye aşkıyla yanıp tutuşup görevlere talipler.  Bu talebin ardında dost düşman fark etmiyor. Yeter ki kıçlarını koyacakları bir minder olsun. Aynı bukalemun gibi renk değiştiriyorlar. Gündöndü çiçeğine ya da kavını bırakan yılana benziyorlar.
    Bu bağlamda küçükken annemden yolunu kaybedenlerle ilgili masaldan bir paragraf aklıma düştü şimdi: “duman tüten yere mi yoksa ışık yanan eve mi varalım?” der konunun kahramanı.
    Velhasıl çıkara dayalı düşünce, beklentili siyaset, dejenere olan partiler, yapmacık davranışları yaşam tarzı haline getirdi. Nezaketin yerini kıvırma/kırıtma alırken, hoşgörü sırıtmayla/azara teslim oldu.  “Merhaba” bile beklentisiz denilmiyor artık. Milletin değerleri hafife alınıp sırtını dayadığı temeller çatırdıyor. Rakipler birbirlerini aşağılayacağım diye çirkin cümle yarışındalar. Etkilenmemeleri için torunlarımızı ekranlardan uzak tutuyor ve onların adına biz utanıyoruz.
    Dar gelirliler yoksulluğa, dolayısıyla ölüme mahkûm edilirken, emeklinin hayat hakkı elinden alınıyor. Hali vakti yerinde olanlarla, yukarı katlarda dayısı bulunanların keyifleri gıcır tabii ki!
    Zaten ağababalarla, ağırabiler için toz/dumanlık hasat zamanı, kan/gözyaşı ise bağbozumudur.
    Terlemeden derleyenler, cüzdanın ağırlığından şikâyetçiler, bilmem ne kuşağıyım diyerek, muhkem mevkilerde gerinenler aynı minval üzere yanlarındaki şakşakçılarla gayet mutlu ve mesutlar. Nirengisiz araziler, adaletsiz teraziler köşe başı kurnazlarının elinde.
    Yine sandığa gideceğiz amma; Adalet Bitkin, İffet Yaralı, Sadakat Serkeş, Zarafet Bedbin, Asalet Yerde, Şeref Düşkün, hepsinden önemlisi SEVGİ Can çekişiyor.
    Uzun lafın kısası: “dönekler tüneklerde”.

  • Minareye kılıf!

    Minareye kılıf!

    Ramazanın ilk haftası geride kaldı, yeter ki sağlık ve niyet olsun, sayılı günler hızla geçiyor. Mübarek ayın üstünden her zaman yararlanılır, genellikle yerel yönetimler yapar bunu. Fırsat(lar) değerlendirilir, iftar sofrası kurmakta birbirleriye yarışırlar hep. Hele hele bir de seçim yaklaşmışsa çıkar sağla(n)madan asla olmaz! Tezden el sıkmanın; yanak öpmenin kitabını yazarlar takımelbiseli kravatlı göreve talipler. Sonrasında değil görüşmek, randevu bile alamazsınız boşuna uğraşmayın valla!

    Soruyorum: “On Bir Ayın Sultanı” gelesiye dek neredeydiler, diğer aylar nasıl kategorileştiriliyor bilemiyorum artık.  Taşı delen suyun kuvveti değil, sürekliliğidir oysa. Ramazanın mübarekliğiyse orucun ve Kadir Gecesinin bu aya denk gelişiyle ilgilidir daha çok. Benim bellediğim kadarıyla çadırlar kurulur, veren el alanı bilmez, hatta evlere götürülür, buradaysa her şey aşikâr. Medya oradadır, başkanlar, kurmaylar,  kodamanlar, parti adayları boy boydur, hatta servisi zaman zaman başkanların yaptığı da görülür. İhtar yemeği almak için neredeyse sahurdan itibaren metrelerce kuyruğa girenler saatlerce ayakta beklemektedir, hayr mı, yoksa zulüm müdür bu?  Kapalı pazar yerlerindeyse durum biraz daha çağdaştır. Gerçi çoğunluk oruçsuzdur, aslında yoksul vatandaş on iki ay oruçludur, mide antrenmanlıdır ama ne hikmetse ihtiyaç sahipleri değil de, gözlerini toprak doyurasıcalar mağdurların haklarını çalarlar yine!

    Politikanın sözlük anlamını açarsak: Memleket işlerini idare için tutulan ölçülü yol. Siyaset. Anayasa’da: “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı, siyaset”

    Benim görüşümce politikacıyı tariflersem: Kesinlikle “evet” veya “hayır” demeyen, sorulanları net cevaplamayan, lafları dolaştırıp karşısındakine konuyu unutturan, haksızken bile haklı durumuna geçen, seçim dönemlerinde yapay yaklaşımlarla halkla kaynaşıp el sıkmanın, yanak öpmenin, hal hatır sormanın kitabını yazan kişidir.

    Politikacılara halka seslenirken asla bin kelimeyi aşmayın derlerken, onlara şu anahtar sözcükleri öneriyorlar:

    “Halk” 81 kere, “yurdumuz” 21 kere, “özgürlük” 17 kere, “yoksullar” 33 kere, “söz veriyorum” 77 kere, karşıt görüştekilere kaç kere “beceriksizler” diyebileceğinizi ise becerinize bırakmışlar. Kısacası politika, yalan söyleme sanatıdır. Bol yalanlar hayırla sonuçlanır umarım.

    Seçim süreci içinde kaybedeceğini bilen adayların bile “kazanan temizlesin” mantığını işleterek;  bayrak, amblem, ne varsa süsleyip velhasıl ağaçlara neye çaput bağlayarak ortalığı “Telli baba”ya çevirecekler hiç kuşkum yok.  Ayrıca bu süreçte devletin partilere verdiği hazine yardımlarını değerlendirmenin yolları aranacak, minareye kılıf hazırlanacak!

    Aslında en önemli sorunlardan biri de, hızlı nüfus artışıdır. Yoksulluğun ve geri kalmışlığın temel nedenleri arasında bulunan hızlı nüfus artışı dünyanın, insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. “Anayı kızdan, kardeşi kardeşten ayıran paradır”. Semirenlerle, sömürenler aynı deliğe işerler. Verirken eli bir yana, dini titreyenler adillikten bahsederlerse eğer, ölüyü gıdıklamış olurlar sadece. Sosyalist bir patron düşünemiyorum,  işverenseniz eğer, kafadan kapitalistsiniz zaten. Emek tacirleri eşitlik adına icazet veremezler. Herkesi, her şeyi kendinin sanmak “eşyanın tabiatına aykırıdır” lakin gel de anlat. Doktrinler din değildir, inanç kişinin itikadıyla alakalıdır. Pireden yağ çıkaran bezirgânların, gözyaşları sahte, nutukları aleyhtedir hep. Bu yüzden kerliferli zatların yapmacıklığına içerliyorum. Sınıfsız okul olmaz ama temelli de ikmale kalınmaz ki!

    Sözün ve işin özü:  Öyle bir toplumuz ki kafayı bulduk mu veya bozduk mu: “hepimiz kardeşiz” türküsü yakıyoruz, savunduğumuz ideolojilere ters düşen şeyler yapıyor, emekçiyle alay eden Solcular, “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye slogan atan asker kaçakları Sağcılar oluveriyoruz hemen!

  • MART DOKUZU

    MART DOKUZU

    “Mart dokuzu /yersin topuzu.”

    ” Sakın aprilin beşinden/camızı ayırır eşinden.”

    Nevruz, gece ve gündüzün eşit olduğu Miladî 22 Mart, Rumî 9 Mart gününe rastlamaktadır, Nevruz-î-Sultanî, Sultan Nevruz, Sultan Navrız, Mart Dokuzu gibi adlarla da anılmaktadır.

    Nevruz kutlamalarına, Orta Asya’da yaşayan Türkler, Anadolu Türkleri ve İranlıların yılbaşı olarak kabul ettikleri güne, Farsça Nev(yeni), Ruz (gün) kelimesinin birleşmesinden oluşan ve yeni gün anlamına gelen, Nevruz adı verilir.

    Nevruz İranlılar’a mâl edilmekteyse de, görüldüğü üzere Türkler’de Ergenekon’dan çıkış günü olarak bilinmekte ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Ergenekon Bayramı olarak törenlerle kutlanmakta idi. Çünkü insanların hayatlarında kültürleri çok önemli yer taşır. Türk Tarihinde Hunlar’dan itibaren, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti ve Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde geleneksel olarak kutlanan bir Türk Bayramıdır. Araştırmacıların ifadesiyle, kutlamalar Mete Han zamanına kadar dayanmaktadır.

    21 Mart, doğurganlık dönemidir. Anadolu’da Nevruz, baharın uyanışını, toprağın verimini ifadeler. Mevleviler selam duası ile zikir çekerken, cemde çarka dönen semazenler turnalarca pervaz vururlar aşk ile. Süt dağıtımı bereketin ve temizliğin simgesidir adeta. Genç kızlar dileklerini ya sulara bırakır veya ağaçlara bağlarlar. Delikanlılar örste demir dövüp, at sürerken umutları üstüne. Sabah ezanıyla kalkan hane kadınları, evin damını süpürürler ki bıldırdan gelen olumsuzluklar dökülsün diye.

    Önceden tedariki yapılmış ayrı kazanlarda, kedi tırnağı otları ve soğan kabuklarıyla kaynatılıp yeşil ve kırmızıya boyanan yumurtalar çocuklara dağıtılır. Güneş ve doğayı temsil eden yumurtalar, minik ellerle coşkuyla tokuşturulurdu. Balalar, sakladıkları çıkmış dişlerini ahır ya da köme atarlar ki hayvanları dişi doğursun diye.

    Dedem Korkut’un Nevruz Duası

    “Kök Ana’nın çocuklarının bayramı kutlu olsun.

    Nevruz tepsisinde bolluk olsun, gönüllerde hoşluk olsun.

     

    Oğlak Ayı’yla, Yenigün’üyle, Ergenekon’dan göçüyle, Nevruz’uyla

    Beşbin yıllık kökleriyle, geleneğiyle, kültürüyle… bayramımız kutlu olsun.

     

    Çin denizinden Atlantik’e, Kuzey Buz denizinden Akdeniz’e,

    Baltık’tan Hazar’a yedi deniz yedi iklimde Türk dünyasının toyu kutlu olsun.

     

    Bolluk olsun, mutluluk olsun, barış olsun, birlik olsun, coşku olsun, dostluk olsun…

    Turan Elinin bayramı kutlu olsun.

     

    Dede Korkut çalsın yine kopuzun, ozanlar eşlik etsin sazıyla, tarıyla, dombrasıyla.

    Şenlik yayılsın Orta Asya’dan Anadolu’ya,Türkistan’dan Yakutistan’a, Tanrı Dağlarından Altaylara…

     

    Karaim’ler, Gagauz’lar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Azerler, Türkmenler,

    Tatarlar, Uygurlar, Hakazlar, Yakutlar, Çuvaşlar…

    Balkanlarda, Kafkaslarda, Rumeli’nde, Kerkük’te, Kıbrıs’ta…

    Çalsınlar, söylesinler… Türk’ün tarihini, Türk’ün toyunu…

    Türkün coşkusu var bugün…

     

    Kızlar yavuklusuna mendil işlesin, Kabirler bayrakla donansın,

    Analar Türk’ün aşını pişirsin, yakılsın ateşler, günahlar dökülsün…

    Yenigün’e yeniden doğumumuz var bugün…

     

    Çığlık çığlığa söylesin Azeri gencim, servi  gibi salınsın Türkmen kızım.

    Yay gibi gerilsin Kırgız’ım, ok gibi fırlasın Kazağım.

    Kuğu gibi süzülsün Özbeğim, uçar gibi yürüsün Çerkez’im, Tatarım…

    Türkün bayramı var bugün…

     

    Dar gelsin ovalar, erisin dağlar, yol olsun yaylalar…

    Ergenekon’dan göçümüz var bugün…

     

    Yine yağız atlar kişnesin, yine AktolgalıBeylerbeyi haykırsın,

    Yine Kızılelma beklesin Türkün özlemiyle…

    Şenliğimiz var bugün…

     

    Ateşler yakılsın, ocaklar kurulsun, demirler dövülsün,

    Davullar, kösler vurulsun, tuğlar salınsın, bayraklar dalgalansın…

    Hilale özlem var bugün…

     

    Allar giyilsin, yeşiller sarılsın, sarılar donansın…

    Gökkubbenin tüm renkleri Turkuazın üzerine doğsun”

     

     

  • Dekor-Kostüm: ABD

    Dekor-Kostüm: ABD

    “Devleti devlete çatar/it gibi pusuda yatar/ kan döktürür silah satar/Amerika katil katil” dedi Mahsuni Şerif.

    Gönül gözü açık olan âşıklarımız-şairlerimiz-ozanlarımız taaa çok önceleri bu kanayan yaraya sazları sözleriyle parmak bastılar. Ödülleriyse ya kodes, ya sürgün, ya faili meçhul, ya da yargısızinfaz oldu hep.

    Oysaki Mehmet Emin Yurdakul:

    “Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et, unutma ki şairleri haykırmayan bir millet sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir” deyişiyle hassasiyetini dile getirmiştir.

    Bu düstura inanan, iman eden gerek Solcu gerekse Sağcı-Ülkücü-vatanperver yiğitler dışta düşman, içte şerefsiz işbirlikçilere karşı durup bedelini canlarıyla ödediler.Hedefteki haini işaret ettikleri için bertaraf edildiler, ne yazık ki!

    Buna da aymaz-gafil yöneticiler payende olup sessiz kaldılar.Aslında teşhis ilerici kişilerce konulmuş, tedavi yöneticilere bırakılmıştı sadece.Ama kendilerinden bihaberler ile şimdiki üst akıl denilen ağırabilerin telkinleriyle-dürtmeleriyle yok edildiler.

    İslam ve Türk düşmanı İkinci Dünya Savaşındaki İngiltere Başbakanı: Winston Churchill:

    “Türkler’ i güç ve ağırlık olarak yüz grama çıkarmamalı, elli grama ise hiç düşürmemeliyiz. Biraz kuruyunca sulamak, biraz yeşerince budamak gerekir. Eğer Türklerin elinden İcap kitapları olan Kur’anı alamazsanız, onları mümkün değil yenemezsiniz. Öyleyse şimdiden Türkiye’ye karşı dinsizlik silahlarını çevirerek, onları en hassas imanlı kalplerinden vurmaya hazır olunuz”demiştir.

    İşte bugün Türkiye üzerine oynanan bütün oyunların temelinde yukarıdaki görüş yatmaktadır.

    Sahne: Dünya

    Yönetmen: İngiltere

    Dekor/Kostüm: ABD

    Dublörler-figüranlar-oyuncular: Tüm İslam âlemi.

    Sonuç: Hilal ile Haçın savaşı.

  • Vatan candan azizdir

    Vatan candan azizdir

     

    “Şu gelen kimdir diyorsunuz/Davranışında bir temkin/Yürüyüşünde bir itina/Konuşmasında bir özen/Yüzünde bir tebessüm/Cebinde bir kitapçık varsa/ bilin ki o öğretmendir/Selamlamak gerekir”.

    O, aşağı yukarı otuz yıl kadar önce köyde öğretmenmiş. Öyküsünü, belleğinin karanlıklarından toplayıp çıkarmaya uğraşırken kaşları kenetleniyor, alnında boncuklaşan damlalarla birlikte gözlerinden inen yaşlar yanağında buluşup çenesinden sızıyordu. Atatürk’ün kurduğu, Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’nı yaptığı ve bu vatanın kuruluşunda, cumhuriyetin korunmasında, mimarlık görevini alan eski öğretmen okulu mezunlarından emekli bir öğretmenin serzenişli anlatısını aktarmalıyım:
    “Leyli(yatılı)okudum. Öğrenim bitiminde doğduğum yerlere hizmet için geri döndüm. Yoldaşlarımla “Vatan candan azizdir”i öğrendik. Eğitimimiz süresince verilen görevleri yerine getirmek amacıyla Anadolu’muza büyük bir aşkla yürüdük. “Hadi yolunuz açık olsun!” demeyi bile çok gördüler idealistlere. Ulvi mesleğimize hiç tanımadıklarımıza “merhabayla” başladık. Çamur sıvalı, kerpiç yapılı, tuvaleti dışarıda, gusülhane diye tabir edilen dört taşla çevrilmiş çimme(banyo)yerinden oluşan toprak damlı eve “bir bavulla” yerleştim, mektep ise köyün öteki ucundaydı. Beş sınıfı bir arada tek dershanede okutuyordum, çoban keçesinden silgi, baca kurumundan yumurta akıyla yapılan boyayla esmerleştirilmiş kocaman yarıkları olan karatahtanın karşısına geçtim ilk kez, Allah’a şükürler olsun ki başardım, yokluklarla öğrenci yetiştirdim. Cebimden aldığım kitap, defter, silgi, kalem o yavrulara anamın ak sütü gibi helal olsun, çünkü hiçbirisi inkârcı çıkmadı. Ta o zamanlar öğrencilerime haftada bir saat kompozisyon hakkında bilgiler verir, ustalardan örnekler sunardım ve geleceğin umutlarıyla birlikte edebi çalışmalarımız olurdu. Emelim Türkçe’yi sevdirmekti. Darlıkta mutlu olmayı becermenin onurunu taşıyordum. Köy kâtipliği, muhtarlık, arzuhalcilik, çeyiz senedi yazıcısı, tarla ölçümcüsü, arabulucu, tarımcı ve sağlıkçılık dâhil mesuliyet adına ne varsa hepsini üstlendim. Zira biz öğretmendik, evet, öğretmendik ama boynu altında kalasıca bir eylül yaşadık. Okulda tektim, bekçilik bile yaptırdılar o zamanlar. Gece okul bekleyen bir muallimden ne derece verim alabilirdiniz ki, o koşullarda sabahleyin minik yavruların koltuk altlarında taşıdıkları tezeklerle ya da bir-iki çürük odunla sobayı yakıp, sonra nasıl ders verecektik ki ama yaptık, yaptırdılar! Sabitkalemle yazdık, sonraları karbon kâğıtla ikilemeler. İhtiyaçlarıysa ilçeye gidenlerden rica-minnet isterdik, daha olmadı büyük öğrencileri yerimize bırakarak kendimiz yola düşerdik. Hep böyle çalıştık, karnımız doymadan” diyor ve eli öpülesi öğretmen şöyle sürdürüyor: “Diğer meslektaşlarım gibi benim de en büyük ödülüm, öğrencilerimdir” diyerek anlatısını bitiriyor.
    Bu bağlamda tüm öğretmenlere sesleniyorum: Keşke hesabı-kitabı öğretmeseydin, hiç para denen ahlaksızı tanıtmasaydın, hiç toplayıp çıkartıp çarpmasaydın; sadece bölmeyi öğretseydin, çünkü hep toplama yapıyoruz, böl(üş)meyi çoktan unuttuk bile.
    Bütün derslerimiz müzik, sanat, edebiyat olsaydı, sevgiyi-saygıyı-hoşgörüyü öğretseydin. Biraz daha anlatsaydın, gerçi anlattın da, bizler çalış(a)madık. Evimizdeki geçim tasasından “para hesabı” dersleri gördük.  Öğrencilerine özverinle yıllarını sundun  ama artık kimse kimseye karşılıksız bir şey vermiyor; sevgiler bile satın alınıyor öğretmenim. Hatta bizim yüzümüzden en ufak münakaşalarda bile: “Hay seni yetiştiren öğretmenine!” diye hak etmediğin küfürlerin hedefi oldun. Kıymetini bilemedik, sana yapılan haksız saldırılara, yetiştirdiğin bizler sebep olduk, affet öğretmenim, aslında biz çok olduk!
    Keşke nalıncı keseri gibi hep kendimize doğru yontmasaydık ve üç yüz altmış dört günü yiyip yalnızca bir tek günü sana ayırmasaydık.
    Büyük olasılıkla sağlama yapmayı unuttun öğretmenim!

  • Cesur-devrimci devlet lideri:  ATATÜRK

    Cesur-devrimci devlet lideri:  ATATÜRK

    Halka sormadan laikliği zorla getirdiği tartışılan Atatürk, yine halka danışmadan hayatını hiçe sayarak ülkeyi kurtardı, keşke soraydı. Valla çok ayıp etti, bıraksaydı da analarını bir güzel belleselerdi! E-ee deveye diken yaraşırmış boşuna denmemiş.

    Kimi gerici kesimlerin bilgisizce kafalarına göre yorumladıkları O Atatürk; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek babadan oğla geçen kokuşmuş saltanata ve kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgeleri” sayıp ortalığı karanlığa, kana bulayan ve kardeş katlini kutsayan şeytani hilafete son verdi. Matbaayı 300 yıl boyunca “haramdır” diye Anadolu’ya sokmayan cehalete ilmin meşalesiyle meydan okudu.

    Kafanıza sokun!

    “İdare-i maslahatçılar esaslı devrim yapamazlar” ve “Türkiye müritler ve meczuplar ülkesi olamaz” diyen cesur ve devrimci devlet lideridir ATATÜRK.

    Sarışın bir kurda benziyordu

    Nazım Hikmet, “KUVAYI MİLLİYE” şiirinin iki dizesinde Yüce önder, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna: “Sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı” demişti, bu tarifte hiç de haksız değildi.

    Mustafa Kemal’in “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir” deyişi, bazılarına kapak olmalı. 10 Kasım’da Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü anacağız, eğer yüzümüz kızarmazsa tabii ki. Etrafta Atatürkçüyüm diye dolaşan bir yığın insanın uykularını yarım saatlik saygı törenine tercih ettikleri gün oldu ne yazık ki 10 Kasım! Hafızamı yokluyorum da kendimi bildim bileli aynı şiirler, aynı şarkılar, hatta aynı TV Programları, hayatım boyunca değişmedi ama başka şeyler değişiyor. Belki yaşadığımız zamanın içimizde uyandırdığı bu ümitsizlikle en önemli en sağlam dayanağımız olan Atatürk’e ve ilkelerine sımsıkı sarılıyoruz şimdi. Ülkemizdeki vahamet yüzünden her yıl milli bayramlar daha sessiz kutlanıyor, ne yazık ki!

    Yıllar eskidikçe 10 Kasımlar daha hüzünle geçiyor ve ben, onun gibi kararlı bir devlet adamının gelmesini ya da doğmasını bekliyorum hala veya olanlara dayanamayıp birkaç yıla kadar Atatürk’ün dünyaya zorunlu dönüş yapacağını umuyorum, hortlar mı artık nasıl gelir bilemiyorum.

    Saygı

    “Büyük ölülere matem gerekmez” demesine karşın 45. Hükümet dönemine kadar bütün sinemaların, tiyatroların, restoranların kapalı ve de içki içmenin yasak olduğu gündü 10 KASIM. Hatta ilkokul yıllarında siyah tek tip okul önlüklerin beyaz yakalarını çıkartırdık 10 Kasım’da matem tutardık.

    Zaten eskiden bir evden ölü çıkınca kırk gün radyo açılmazdı o evde, komşular da saygıdan en azından bir hafta radyo açmazlar, ya da kısık sesle gizli gizli dinlerlerdi. 1970’lerde

    televizyon seyredilmeye başlandı. 45. Hükümet 1983 de kurulduğuna göre on üç yıl televizyon açmadık matemlerde.

    Ulu Önderimiz diyor ki:

    “Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz. ” “Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır. İyi dinleyiniz öğüdüm budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar, şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belasıdır; ilk önce kafası kırılacak adam budur! Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım şerefim vardır, asla başka değilim.”

    “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. ”

    “Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır. “

  • BAKÜLÜ ŞAİR: DR. NAZİLE GULTAC   

    BAKÜLÜ ŞAİR: DR. NAZİLE GULTAC   

    “Aras Aras han Aras /Bingöl’den kalkan Aras/Al başımdan  sevdayı/Hazar’da çalkan Aras” türküsüyle hasretimizin bitmesini ve yeniden o güzel günlere dönmeyi arzuluyoruz, hem de çok.
    Mustafa Kemal Atatürk: “Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir” demiştir. Yine benzer ifadeyle Haydar Aliyev: “Biz bir millet, iki devletiz” diyerek kardeşliğimizi, en doğrusu bütünlüğümüzü-bölünmezliğimizi perçinleyici sözlerle işaretlemişlerdir.
    Haçın  hilale düşmanlığı dün nasılsa bugün de aynı, hatta daha şiddetle katlanarak sürmektedir. Siyonist oyunların başında gelen en büyük tezgâhlardan birisi İslam’ın ve mazlum milletlerin hamisi olan Türk Milletinin arasındaki kültür birliğini bozmaktır. Bu oyunların en korkunç örneklerinden birisi de Azeri ve Türkçe  isimlerin sinsice ayrıştırılmasıdır. Oysaki “Bir tarlanın ekini, bir çınarın dalıyız/kanımızın rengi var/Albayrağın alıyız”der bir ünlü ozanımız.

    Azerbaycan’daki şairleri irdelediğimizde; hem etnik hem de evrensel alanda gayet başarılı örnekler sunuyorlar, bazen hüzünle beraber anılırlar, gözleri buğulu, kalpleri aşk acısıyla doludur. Ayrıca sözleri notaya dökerek kaliteli müzik yapmayı bilenlerin yaşadığı ülkedir.
    Oğuz Atanın evlatlarıyız biz

    Aslında: çok devlet tek milletiz. İşte bu ülkünün ışığında eserler vererek gönüllü kültür elçiliği yapan, kardeş şairlerimizden Nazile Gultac, Azerbaycan’da olduğu kadar Türkiye’de sesini duyurdu. Şiirleriyle, çevirileriyle aramızdaki sosyal köprüyü örerek bağımızı sağlamlaştırdı.

    Eğri oturup doğru konuşursak eğer, Sovyetler Birliği döneminde toplumcu gerçekçilikten başka akım ve Rusçadan başka dil tanımayan bir idare altında kendilerini bin bir zorlukla geliştirmişler, bir yerde Azeri şiir ekolü oluşturmuşlardır. Ne yazık ki tarihteki Ermeni zulmünü- baskısını hala üstlerinde hissetmektedirler.
    Fakat bugün yazılan Azeri şiirinin yapısal olarak hece ölçüsü ve içerik olarak aşk ve kahramanlık ile sınırlı olarak tanımlanması ise bence çok yanlıştır.

    Doktor Şair Nazile Gultac, hasretin vuslata dönüşmesinin heyecanlı bekleyişiyle “Türkiye” şiirini kaleme almış.
    TÜRKİYE
    Ben hayranım/ Yavşan kokulu çöllerine/Ak örtülü Ağrı Dağına
    Karadeniz gözlerin/Marmaris bakışların
    İniş- yokuş yolların/ Mukaddes bir yolumdur
    Mehmetlerin kanıyla/ yoğurulan bir kalesin Türkiye
    Azerbaycan gibi/yüreğimde kalesin
    VATAN
    Parçalanıp elenmişsin/Oğulları mülteci sen
    Dili- dilim bölünmüşsün Vatan
    Dağlarına dağ çekilen/Bağlarına dert ekilen
    Gözü yollara dikilen Vatan
    Harıgülü  bende düşen/Bülbülleri derde düşen
    Yolları  kemende düşen Vatan
    “Bu şiirlerimi kalbi ilahi sevgi ile çarpanlara armağan ediyorum. Gül-çiçeklerden yapraklardan, bulutlardan, dağlardan, kaynaklardan, pınarlardan doğmuş şiirlerim. Benim gönül dünyam şiirlerimde saklı” derken şair, kendini şöyle anlatıyor:
    Nazile Gultac doktor, şair. Bakü’de yaşıyor.  Dâhiliye uzmanı. Azerbaycan Yazarlar Birliği üyesi. Prezident teqadçüsü.
    “Suya yazılan sevda”, “Yeşil pıçıltı”, “Kalbden dudağa”( Bakı),” Ben gönlümü bilmez miyim” ( Ankara) şiirler kitabının yazarı.
    Şiirleri Azerbaycan’da olduğu gibi,  Türkiye’de de “Kardeş kalemler”, “Türk edebiyatı”, “Bizim Ece”, “Yaşam Senet” Dergilerinde yayımlandı.
    Nazile Gultac defalarca Türkiye’de şiir şölenlerine katıldı. O, Türkiye yazarlarıyla sıkı dostluk içinde. Şair, bazı yazarların hikâye kitaplarını da çevirdi ve  Bakü’de yayımlattı.
    Yine birçok şairin şiirlerini çevirdi, çeşitli gazete ve web sitelerinde yayınlattı.
    Nazile Gultac, Türkiye’yi de Azerbaycan kadar seviyor. Türkiye’nin her  hoş gününe seviniyor, acısını kendi acısı biliyor.
    “Yeşil pıçıltı” nağmeli edebi meclisinin başkanı, üniversite bitiren iki evlat sahibi.
    Şiirlerinde vatan, millet bayrak temasını işleyen şair, gönül imbiğinden süzülen duygularla aşkı dizelere dökmüş, sevdanın büyüsünü okuyucularla paylaşmıştır.
    Seni düşüne düşüne
    Seni düşüne düşüne sensizim yine/Sararıp uykusuzluktan gözleri kıpkırmızı

    Ağlamaktan sesi batmış hasretin/ mesut olamadım
    Böyle hayatta seni nasıl yaşatayım/Sensizlik yaşatıyorum bir ömür boyda
    Yalnızlık yağıyor gözümden/Gam eleniyor den den.
    Komşuda bir ocak yanıyor/Bana tütsüsü geliyor
    Sensizlik  imdadıma yetmiyor/Seni düşüne düşüne
    seni bekliyor sensizliğim…
    “Bana bir söz söyle” şiiriyle sözcüklere can vermiştir adeta.
    Bana bir söz söyle/Kanadında uzaklara gideyim
    Nerede olsam/O söze secde edeyim
    “O söz içimi ısıtsın/ Sensiz beni konuştursun
    O söz heykele dönsün/ Gözlerime görünsün
    Sıcaklığına bürünüp /kendimi  avutayım
    Bu dünyanın ağrısını/acısını unutayım
    Bana bir söz söyle/Süzülen ışığını avuç avuç içeyim
    Yüreğime bahar gelsin çiçek açayım”
    Ana amacı hastaları sağlığına kavuşturmak için büyük çaba harcayan, uyumaksızın tutulan nöbetin ardından bile yaşamsal konularda sıfır hatayla karar vermesi beklenen bir tıp doktoru Nazile Gultac.

    Velhasıl ulvi bir meslek olan doktorluğa koşut edebiyatla da uğraşan, nitelikli eserler sunan,  yaşamına birçok güzellikleri sığdıran doktor şairi gönülden kutluyor, eserlerinin daha geniş kitlelere ulaşmasını temenni ediyorum.

  • Kimin piçisiniz?

    Kimin piçisiniz?

    Kutsal Kitaptaki bilgilere bakıldığında At Kavmi’nin devamı olan insanların karakteri de rakım olarak çok düşüktür. Halen dünyanın pekçok yerinde Lut Kavmi’ndekine benzer şekilde ahlaki yozlaşmalar yaşanmaktadır. Ülkemizde de sıkça rastlıyoruz! Bu sığırların soyu, sanırım Lut Kavmi’nden gelmektedir.  Erkekliği yalnızca bacaklarının arasındakiyle ölçen sapıklar, kavmi Lut’un ırkları, insanların cılkları, kendisini devaynasında gören böcekler, kafası sadece belden aşağı çalışan manyaklar, nabızları belli uzantıda atan evrimleşememiş mahlûklar, iki ayaklı sürüler, tiksiniyorum sizden. Allah belanızı versin, nedir sizin zihniyetinizden çektiğimiz! Bu ülkede sizin gibilerle aynı havayı solduğum için utanıyorum. Ne yazık ki bu hastalıklı düşünceleri taşıyan tonlarcası var çevremizde!
    Bakıldığında benzeri pislikler, bir de cennetten yer umup huri hayal ederler Allah bilir. Tez gitsinler, zebanilerden harem kuruldu dörtgözle bekleniyorlar! Dünyadaki ahlaksızlıkları bitti sıra cenneti itibarsızlaştırmaya geldi çünkü.
    Cennette katillere kerhane mi var soysuzlar!
    Kendi pezevenkliklerini (haşa )Rabbil Aleminin adına tasarrufta bulunma imansızlığını sergileyip adilik yapıyorlar. Caniler, cennette sözde ödüllendiriliyorlar bunların kıt itikatlarıyla!  Sürekli övündükleri, onunla erkekliklerini ölçtükleri o malum yerlerini kesip orta yerde cümlealem önünde sallandırmalılar bence!
    Cinayet, dinimizde en büyük günahlardan biridir. Ne yazık ki din adına terör, cinayet, taciz, tecavüz koşut gidiyor ülkemizde. Hem de kendi kafalarından uydurdukları İslamiyet esaslarına göre yargılayıp hüküm veriyorlar kendinibilmez küstâhlar!

    Tecavüz, cinayet din adına katliam derken sonunda sığınmacı 20 yaşındaki 9 aylık hamile anneye tecavüz edip karnındaki bebeğini ve 11 aylık evladını gözlerini kırpmadan öldürüp katletti dinsiz imansızlar! Geride acılı bir baba ve utançla insanlık kaldı. Hem ülkemiz, hem toplumumuz tümden yara aldı ahlaksızların yüzünden.

    Siz kimin dölü, kimin doğurduğu, kimin piçisiniz?  Yüzkaraları!

    Sonsöz: Umarım bu tür eyleme geçen şerefsizler, en kısa süre içinde yargılanıp en ağır bir biçimde cezalandırılırlar.
    Gerçi benim gönlüm, bu olayı namus cinayetinden içeriye girenlere bırakmaktan yana ya da ortaçağdaki gibi ibret olsun diye vahşi hayvanlara atacaksınız ki parçalasınlar!

  • Oha Gençliği!

    Oha Gençliği!

    Yoksulluğun ayıp sayılmadığı, sınıflandırılmadığı, yamalı giymenin hor görülmediği,  konfeksiyonun tekstilin yok denecek kadar az olduğu, anamızın, ninemizin tiftikten ördüğü sıcacık hırkaları sırtımıza giydiğimizde dünyalar bize bağışlanırdı sanki. Yamalı yün çoraplarımız yüzünden ayaklarımızı vuran lastik pabuçlarımızdan utanmazdık. Kısacası az ile yetinip paylaşarak mutlu olduğumuz o günleri çok özledim. Kapıların kilit, pencerelerin demir bilmediği zamanları işte. Sudan sebeplerle işaretparmağımızı ortaparmağımızın üstüne büküp (küs)yaparak uzaklaştığımız akşam ezanı okunduğunda elim sende diyerek barışıp evlere dağıldığımız çocukluğumuzu diyorum. Oysa ki şimdiki sözkonusu çocukların hayreti hakarete dönüştürerek samimiyet ifadelerini Oha! diyerek dile getirmelerini şaşkınlıkla, ötesinde ayıplayarak izliyorum. Hele anne ve babaların da bu sözcüğü benimseyip gülümseyerek sıkça telaffuz ettiklerine tanık oluyor, kahroluyorum.
    “OHA Türkçe anlamı:
    Büyükbaş hayvanları durdurmak için kullanılan bir seslenme sözü ve hakaret yollu kaba ve yakışıksız bir davranışta bulunan kişilere karşı kullanılan söz.”

    Ondan sonra 1950’lerdeki giyim kuşamı, hitap üslubunu, kısacası edep erkanı sosyal medyadan görüp okuyunca özenerek-imrenerek ağzımız bir karış açık seyrediyoruz. Atatürk’ün Türk gençliğine emanet ettiği vatan bu ve benzerleri gibilerinden yozlaşıyor ne yazık ki!  Modernlik, çağdaşlık, özgürlük, asrilik;  basitlik, adilik, saçmalık, kendini küçük düşürmek değildir.
    Moda diye yırtık kotlardan neredeyse mahremi gözüken, saçlarını binbir renge boyatıp bazı yerlerini kazıtan, sisteme düzene şekille karşı duran, (sözde) Oha!  gençliği hiç hoşuna gitmiyor doğrusu! Beyefendilikle hanımefendilikle de isteklerinizi aklıselim biçimde anlatabilirsiniz. Düzeni-sistemi eleştirirken en azından dikkate alınırsınız. Yoksa ilkin kendisine saygı duymayanı kimse umursamaz. Olumsuz ve yozlaşan gençlik için yüzlercesini sıralayabilirim burada. Özünden kopup, Batı’nın neidiğü belirsiz tarzlarını: (gerek giyim kuşam gerekse müzik vb)kendilerine örnek edinen gençlere acıyor, ailelerini de kınıyorum. Baş belaları geliyor çünkü!  Tabii ki uyuşturucu da ayrı ve önemli yaralardan sadece birisi. Sözün özü: Ebeveyn, biricik evladını hayvan yerine koyup Oha ya da çüş! diye seslenip sınıflandırır, ayrıştırırsa eğer yavrusunun da ana babasını çoban olarak görmesi doğaldır. Gün geldiğinde yavrularının da onlara büyükbaş emir kipiyle Oha veya çüş! demesi kaçınılmazdır. Dijital ortamdan, sosyal medyadan, saygısızlıktan, sevgisizlikten, üslupsuzluktan, edepsizlikten hiç söz etmiyorum zaten. Varın bunları da siz yorumlayıp düşünün artık. Çocuklar çağdaşlıkla basitliği karıştırıyor. Bizahmetebeveyn olmanın sorumluluğu hatırlansın. Üstüne üstlük, estetikten uzak, erotik, ötesinde pornoğrafik görsel sergileyişler de cabası.

  • Doğal çevrenin kirletilmesi suçtur

    Doğal çevrenin kirletilmesi suçtur

    Haziran ayının ilk haftasında “Çevre Koruma Haftası”. Doğal Çevrenin korunması amacıyla 1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı yapıldı. Çevre kirlenmesine karşı üye ülkeler ortak çözüm yolları aradı. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’nda 5 Haziran gününün Dünya Çevre Günü olması kararlaştırıldı. Ülkemizde bu nedenle 1978 yılında Türkiye Çevre Sorunları Vakfı, daha sonra Çevre Müsteşarlığı kuruldu. Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı 5-11 Haziran tarihleri arasını Çevre Koruma Haftası olarak kabul etti. Hafta boyunca radyo ve televizyonda halka çevre kirlenmesi ile ilgili bilgiler aktarılır, gazete ve dergilerde doğal çevrenin korunmasına ilişkin yazılara yer verilir. Çünkü doğal çevrenin kirlenmesi bütün ülkelerin ortak sorunudur. Uygarlığın gelişmesi, endüstrileşme sonucu fabrikalarda insan gücüne gereksinme arttı, doğal bölgede yaşayanlar kentlere göçtü. Hâl böyle olunca da kent nüfusu önemli ölçüde çoğaldı. Kentlerde nüfus artışıyla birlikte ardı ardına çevre sorunları ortaya çıktı. En önemlisi çevre kirlenmesidir. Başlıca çevre sorunları: Su-Hava-Toprak kirlenmesidir.
    Su kirlenmesi ile deniz hayvanlarının yaşam ortamları bozulur. Kirli sulardan avlanan balık ve öteki deniz ürünlerini yememek gerek. Böyle sularda yüzmek de sakıncalıdır. Hava kirliliği daha çok yakıtların gereği gibi yakılmaması sonucu ortaya çıkıyor. Kirli hava solunum yolları hastalıklarını da artırıyor. Hava kirliliği ölümlere sebep oluyor. Toprak kirlenmesi: Toprak, çeşitli ilâç ve gübrelerle tarıma elverişsiz duruma geliyor. Bu nedenle çiftçiler, ilgili uzmana danışmaksızın ilâç ve gübre kullanmamalı, toprak kirlenmesine yol açmamalıdır.
    Doğal çevrenin korunması: Bu konuda alınabilecek önlemler:
    * Akar ve durgun sular, insan, hayvan artıkları ile kirletilmemeli.
    * Biriken çöpler kaldırılmalı.
    * Zararlı hayvanların, böceklerin, özellikle karasinekle sivrisineklerin üreyip çoğalmaları engellenmeli.
    * Kanalizasyon borularındaki patlamalar hemen ilgililere bildirilmeli.
    * Yakıtların tam yakılması sağlanmalı. Böylece hem enerji kaybı, hem de hava kirliliği önlenmiş olur.
    Doğal çevrenin kirletilmesi yasalarımıza göre suçtur. Bu suçu işleyenlere para ve hapis cezaları verilir ama caydırıcı değildir. O hâlde görev yine duyarlı insanlara düşüyor. Birbirimizi uyaralım, sağlımıza uygun bir çevrede yaşamak için doğal çevremizi koruyalım; birlikte yaşadığımızı unutmayalım.

  • Sizi gidi işbirlikçiler!

    Sizi gidi işbirlikçiler!

    İmam-ı Azam, Musevi bir komşusuna sormuş:
    “Filanca genç, kızımla evlenmek istiyor. Ne dersin, vereyim mi?” Musevi komşu şaşkın: “Siz büyük bir İslam bilginisiniz, kerimenizin kiminle evleneceği konusunu, bana, bir Musevi’ye mi danışıyorsunuz?” Şöyle demiş büyük imam: “Sen güvenilir bir adamsın. O nedenle sana soruyorum. Bizde itimat itikattan evladir.”
    Din tacirleri, gıdığı kıllılar, riyakarlar  Atatürk”ün kurduğu cumhuriyetten şehitlerin döktüğü kandan nemalanan hainler: dilinizi  helaya daldırıp değerlerimize saldırınca ne elde  edeceksiniz bakalım. Yel, kayadan ne kopartacak ki! İtin akılsızı kurda ürermiş ya da uyuz köpek baklavadan pay umarmış.
    “Başta sarık/Sırtta cüppe/Millet bunu vaiz sandı/Biat etti üç beş züppe/Her bir işe haiz sandı”
    Ne çabuk unuttunuz; sizin sülalenizi sizin satılmışlarınızı, sarı saçlım mavi gözlüm yedi kat yerin dibine gömmemiş miydi artıklarınızı da denize dökmemiş miydi?sizi gidi işbirlikçiler!
    Anadolu’da bir deyim vardır: bokluk otu gür olur, lakin bir tırpanlık sonu vardır”.
    Millet dini bütün hoca efendi, eli tespihli, ağzı dualı diye size itimat edip güvenmişti.
    İtimadın hilesiyle binlerce vatan sevdalısı garip Anadolu çocuğunu kandırıp lekelediniz, aciz ettiniz.
    Onların arkasındaki ana-baba-bacı-kardeş- eş- çoluk çocuk hatta ana rahmindeki cenini bile zan altında bıraktınız.Tevekküle ihanet aşılayarak bir nesli toptan karalayıp tarihin derinliğine gömdünüz.
    12 Eylül’de Kenan Evren’in dediği gibi bir sizden bir bizden. Ülkücü  Mustafa Pehlivanoğlu ile Solcu Erdal Eren’in yaşı büyütülerek asıldığı belleğimizde halen taze!

  • Güç kadında artık

    “ Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde/Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde/Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok/Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde” deyişiyle ne güzel ifade etmiş Hacı Bektaş…
    Türk Milleti; üzerinde yaşadığımız coğrafyanın vatan olmasında, cinsiyet gözetmeksizin mücadele vermiştir. Bağrından Nene Hatun, Kara Fatma, Nazik Gelin, Kağnıcı Elif gibi kahramanlarını çıkardığı gibi, sayısız isimsiz kadın yiğitleri yetiştirmiştir. Cephede olduğu gibi, her alanda nice lider kadınlar yaşamda görev üstlenmiştir ama günümüzde erkeğin egemen olduğu toplumda ne yazık ki kadın, hep arka planda kalmaya zorlanmıştır.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü tarihçesini kısaca irdelediğimizde: Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği mücadelenin temsili başlangıcı 8 Mart 1857 yılında olmuştur Amerika’nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grevler yapması olarak kabul edilmektedir. Bu olaydan elli iki yıl sonra Danimarka’nın Kopenhag kentinde düzenlenen Kadın Sosyalist Enternasyonal toplantısında kadın haklarının kazanılması ve kadınların birlikteliği mücadelesinin her yıl 8 Mart’ta Kadınlar Günü olarak kutlanmasına karar verilmiştir.
    Eskiden kentte kadın olmak daha kolaydı. Kadınlar sadece evde olur, yemek yapar, çocuk bakarlardı. Eşinin geliri düşükse kadın çalışırdı ve ona acınırdı. Kadının evine bakamayacağı düşünülürdü zaten. Bekârken çalışıyorsa bile, evlenince evinin kadını olurdu. 90’lı yıllara gelindiğinde kadın artık evde olmak istemedi; ekonomik olarak özgürleşmek istiyordu çünkü. Önce üniversite okudu, sonra ekmeğini kazanmanın yollarını aradı ve kadın, hiçbir zaman erkeğin gerisinde, onun emrinde olamazdı, olmamalıydı; kadınlar da erkekler gibi tüm haklardan eşit yararlanmalıydı.

    Söz konusu konu geniş irdelendiğinde, çoğu kadın çocukken, genç kızlığında veya yaşamının herhangi bir evresinde, evde, sokakta ya da işyerinde tacize uğruyor. Tacizin pek çok çeşidi var. Yalnızca sözle, bakışlarla ya da dokunarak gerçekleşmiyor, hatta fiziksel olması bile gerekmiyor. Duygusal, ekonomik ve psikolojik türleri de bulunuyor. Sözle ve bakışlarla olan tacizi kanıksadık artık.

    Avrupa’da kadınların en az yüzde 50’si ve her 10 erkekten biri yaşamlarının bir döneminde sözle tacizden tecavüze kadar birçok cinsel saldırıya uğruyor. Türkiye de bu durum vahim. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü’ nün sayısal verilerine göre; Türkiye genelinde 1990 yılı itibariyle 16 bin, 1994 yılı itibariyle de 14 bin tecavüz, küçükleri baştan çıkarma ve iffet davası açılmış. Bu vakaların yüzde 95’inin faili erkektir. Bunlar yargıya yansıyanlar. Ülkemizde tacize uğrayan kadınların çoğu bunu söylemekten utanıyor,  kaçınıyor. Yine araştırmalara göre, kadın nüfusunun yarısından fazlası çocukken cinsel tacize uğruyor. Cinsel tacizin en dehşet veren kısmı, evlerdeki küçük kız çocuklarına yönelik gerçekleşiyor. Cinsel tacizlerin büyük bir bölümünün üstü örtüldüğünden, büyük bir bölümü gizli kalıyor. Ancak sivil toplum örgütleri ve kadın koruma kuruluşlarına gelen vakalardan belirlenenler ciddi sonuçlara işaret ediyor. Mor Çatı Vakfı’ndan edinilen bilgilere göre, çocukluk çağı cinsel istismarı, büyük oranda aile içinde ya da çocuğun tanıdığı kişiler tarafından gerçekleştiriliyor. Cinsel tacize uğrayanların yüzde 26’ı “ensest” yani aile içi cinsel şiddet mağduru.
    Bu bağlamda hangi yaşta ve hangi konumda olursa olsun cinsel taciz, ruhu yıpratır ve kişiye kötü bir şiddet duygusu yaşatır. Namus cinayetleri de Türkiye’deki cinsel tacizin diğer boyutunu oluşturuyor. Yeni yasada cinsel suçlar karşısında evli kadınla bakireleri farklı korumaya alan düzenlemelerden cayıldı. Önceki yasada evli kadın, bekâr kadına oranla daha çok kayrılmaktaydı. Bu ayrıcalıklı koruma ne yazık ki bireye değil, evlilik kurumunaydı. Yeni Türk Ceza Yasası’nda kadınları ilgilendiren hükümler yönünden önemli ölçüde iyileştirme görülüyor. Elbette eksiklikler var. Gün gelecek her şey daha da düzelecek. Çünkü Türkiye’de cinsel tacizle mücadele eden ve bu konuda sorun yaşayan kadınlara, kız çocuklarına yardım ederek; haklarını ve yasal yollarını gösteren bazı sivil toplum örgütleri var. Bunlar “Kadın Dayanışma Merkezi” olarak görev yapıyorlar.
    Bilindiği üzere ülkemizde çocuklara yönelik taciz fazlalaştı. Gelişen olayları göz önünde bulunduran TBMM’si bu konu üzerinde de çalıştı, yeni yasa düzenlemeleri kapsamında “Bilişim Suçları Yasa Tasarısı”yla hareket edilerek “İnternet Takip Merkezi” oluşumu yaşama geçti.
    Velhasıl kadın, ekonomik güç eşitlenince güçlenir ve erkek-kadın arasındaki uçurum o zaman ortadan kalkar ancak.