Kategori: Zekeriya AVŞAR

  • İbretlik İnsanlar

    “Şöhret afettir.” der büyükler…

    İnsanoğlu; aniden gelen para, makam, mevki ve şöhret yüzünden neler neler yapmıyor ki… Hatta, “Birinizde de yanılan biz olalım.” diyesim var.

    Her geçen gün ünlülere yönelik yürütülen uyuşturucu ve fuhuş soruşturmalarında yeni gelişmeler yaşanıyor. Kamuoyunun yakından tanıdığı isimler hakkında hazırlanan iddianameler, talep edilen cezalar ve ortaya atılan iddialar gündemin ilk sıralarındaki yerini koruyor.

    Ahbap Derneği’nin kurucusu Levent hakkında, yasa dışı bahis ve eskortlarla ilgili çeşitli iddialar kapsamında gözaltı işlemi uygulandığı öne sürüldü.

    Ayrıca iş insanı Saadettin Saran ve televizyon sunucusu Ela Rümeysa Cebeci hakkında hazırlanan iddianamede, her iki isim için de “uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama” suçlamasıyla 10 yıldan az olmamak üzere hapis cezası talep edildiği belirtiliyor. Öte yandan medya dünyasının tanınan isimlerinden Mehmet Akif Ersoy hakkında hazırlanan ve mahkeme tarafından kabul edilen iddianamede ise çok daha ağır suçlamalar ile yüzlerce yıla varan hapis cezalarının talep edildiği ifade ediliyor.

    Elbette hukuk devletinde hiç kimse, mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Kararı verecek olan bağımsız mahkemelerdir. Ancak ortada, toplumun üzerinde düşünmesi gereken başka bir gerçek var.

    Yıllardır ekranlarda gördüğümüz, başarı hikâyeleriyle örnek gösterilen, milyonlarca insanın takip ettiği isimlerin bu tür soruşturmalarla gündeme gelmesi toplum adına son derece üzücü bir tablodur. Çünkü mesele sadece birkaç kişinin yargılanması değildir. Mesele, gençlerin rol model olarak gördüğü insanların hangi değerlerle anıldığıdır.

    Bugün uyuşturucuyla mücadele yalnızca emniyet güçlerinin ya da yargının sorumluluğunda değildir. Ailelerin, eğitim kurumlarının, medyanın ve toplumun tamamının bu konuda sorumluluk alması gerekiyor. Özellikle sosyal medyanın etkisiyle şöhretin adeta kutsandığı bir dönemde, gençlere verilen mesajların ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

    Bir diğer dikkat çekici nokta ise yıllardır magazin sayfalarında başarıları, lüks yaşamları ve popülerlikleriyle konuşulan bazı isimlerin şimdi çok farklı iddialarla gündeme gelmesidir. Toplumun sorgulaması gereken konu tam da budur. Şöhret, para ve güç insanı hukukun üstüne çıkarabilir mi? Elbette hayır.

    Türkiye son dönemde peş peşe gelen operasyonlarla önemli bir sınav veriyor. Eğer ortada suç varsa cezası mutlaka verilmelidir. Eğer suçlamalar gerçeği yansıtmıyorsa da kişiler hukuk önünde aklanmalıdır. Ancak hangi sonuç çıkarsa çıksın, yaşananlar toplumun bazı alanlarında ciddi bir ahlaki ve sosyal erozyon yaşandığını göstermektedir.

    Bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:

    Biz gençlerimize kimi örnek gösteriyoruz?

    Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey yalnızca ekonomik gücü değil, örnek aldığı değerlerdir.

    Selametle…

  • “Bir apartman duvarının ardındaki gerçek”

    Apartman hayatı bize yalnızca aynı binayı değil, bazen birbirimizin hayatını da paylaşmayı öğretiyor.

    Katlar arasında yalnızca birkaç santimetrelik beton, daireler arasında ise ince bir duvar var. Bu yüzden bazen komşunuzun televizyonunu, bazen telefon konuşmasını, bazen de aile içindeki tartışmalarını istemeden dinlemek zorunda kalıyorsunuz.

    Geçtiğimiz günlerde yine buna benzer bir olaya tanık oldum.

    Komşumun ergenlik çağındaki oğlunun sesi sık sık yükseliyor. Dışarıda son derece saygılı ve efendi görünen bu genç, evde adeta bambaşka birine dönüşüyor. Beğenmediği bir yemek, bulamadığı bir eşya ya da hoşuna gitmeyen en küçük bir durum…

    Ses yükseliyor…

    Ardından annesinin sesi geliyor.

    Kısık… Açıklamaya çalışan… Gönül almaya çalışan… Neredeyse özür dileyen bir ses tonu…

    O an şunu düşündüm:

    Bu manzara artık birçok eve yabancı değil.

    Asıl dikkat çekici olan ise, bu tablonun geleceğe bıraktığı izler…

    Belki de bu yüzden son yıllarda “narsisizm” kavramını her zamankinden daha fazla konuşuyoruz.

    Üstelik mesele yalnızca Türkiye’nin değil.

    Dünyanın dört bir yanında benmerkezci, empati kurmakta zorlanan ve sürekli onay bekleyen bireylerin sayısı artıyor.

    Peki neden?

    Narsisizm bulaşıcı bir hastalık değil.

    Kimse sabah uyandığında narsist olmuyor.

    Bu kişilik yapısı; insanın mizacıyla birlikte büyüdüğü aile ortamının, ebeveyn tutumlarının ve içinde yaşadığı toplumun etkisiyle zaman içinde şekilleniyor.

    Peki narsist kimdir?

    Kendisini olduğundan çok daha önemli gören…

    Sürekli takdir edilmek isteyen…

    Eleştiriye tahammül edemeyen…

    Başkalarının kendi etrafında dönmesi gerektiğine inanan kişidir.

    Elbette bunun tek bir nedeni yok.

    Ancak çocuklukta sergilenen iki uç ebeveyn tutumu, narsistik kişilik özelliklerinin oluşmasında önemli rol oynuyor.

    Birincisi; değersiz hissettirmek…

    Sürekli eleştirilen, duyguları küçümsenen ve yeterince görülmeyen çocuk, içinde derin bir “Ben yeterli değilim.” duygusuyla büyüyor.

    Bazıları bu duyguyla içine kapanıyor.

    Bazıları ise tam tersine, bu eksikliği gizleyebilmek için kendisine kalın bir zırh örüyor.

    İşte bazen o zırhın adı narsisizm oluyor.

    İkinci ve günümüzde çok daha yaygın olan sebep ise aşırı yüceltilen çocuk anlayışı…

    Yeni nesil ebeveynlik aslında çok güzel bir niyetle başladı.

    “Çocuğu dinleyelim.”

    “Kendini ifade etsin.”

    “Özgüveni gelişsin.”

    Ancak zamanla denge kayboldu.

    Çocuğu dinlemek, her söylediğini doğru kabul etmeye dönüştü.

    Onu desteklemek, yaptığı her şeyi alkışlamaya…

    Özgüven kazandırmak ise onu dünyanın merkezi olduğuna inandırmaya…

    Sonra ne oldu?

    Kendini ifade eden bireyler yetiştirelim derken, başkasını dinlemeyen bireyler yetiştirdik.

    Sevgi gösterelim derken sınır koymayı unuttuk.

    Özgüven kazandıralım derken öz eleştiriyi öğretemedik.

    Mutlu olsun derken hayatın gerçekleriyle tanışmasını geciktirdik.

    Bugün ise karşımıza; eleştiriyi kabul etmeyen, empati kurmakta zorlanan ve her şeyin kendi istediği gibi olmasını bekleyen bir nesil çıkıyor.

    Peki çözüm ne?

    Aslında tek kelimeyle özetlenebilir:

    Denge…

    Çocuğu sevmek…

    Ama sınır koyabilmek.

    Onu desteklemek…

    Ama yaptığı her şeyi kusursuz ilan etmemek.

    Başarısını takdir etmek…

    Ama başarısızlıkla da tanıştırmak.

    Haklarını öğretmek…

    Ama başkalarının da hakları olduğunu unutturmamak.

    Ve en önemlisi…

    Çocuğa sadece “Sen değerlisin.” demek değil…

    Başkalarının da en az onun kadar değerli olduğunu öğretebilmek.

    Çünkü gerçek değer, insanın yalnızca kendini gördüğü yerde değil, karşısındakini de görebildiği yerde başlar.

    Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; çocuklarımızı dünyanın merkezine koymak değil, onları dünyanın bir parçası olduklarını hissettirerek büyütebilmektir.

    Selametle…

  • “Yeminle değil, duruşla”

    Güven, insanın ağzından çıkan yeminlerle değil; hayatına yansıyan duruşuyla inşa edilir. Ne yazık ki günümüzde bazı insanlar, sözlerinin daha inandırıcı olması için sık sık namus, şeref, Allah ve Kur’an gibi kutsal değerleri yemin konusu hâline getiriyor.

    Yozgat’ta insanların bir kısmı, konuştuğu şeylerin daha etkili ve daha inandırıcı olması için namus, şeref, Allah, Kur’an gibi kutsallar üzerine yemin etmeyi alışkanlık hâline getirmiş.

    Karşısındaki, “Yahu, böyle yemin etme, bunları ağzına alma.” dese de bu, maalesef bir anlam ifade etmiyor.

    Bunları düzeltmeye benim gücüm yetmez; itiraf ediyorum. Toplumun bir kısmının ağzını, konuşmalarını ben düzeltemem, gücüm yetmez.

    “Neden bu kelimeleri kullanıyorsun?” dedim.

    “Abi, ağız alışkanlığı.” diyerek cevap verdi.

    İnsan eşref-i mahlûkattır.

    İnsan onurludur.

    Onur, insanın üzerine giydiği bir kisve değil; ta içinde sessizce demlenen bir oluştur.

    Görünende arananın hakikati yoktur; hakikat, olanın derinliğinde saklıdır.

    Bir insan hamken pişmiş, ham tohumken meyve vermiş gibi davranabilir; lâkin bu yalan, bir yerde mutlaka çuvallar.

    Olmadan görünenler, kabuğu cilalı fakat içi boş kalmış bir ceviz gibidir.

    En büyük erdem, insanoğlu için yaratılış gayesine uygun bir olma ameliyesinin içinde bulunmak, o oluşa doğru yorulmadan yürümektir.

    İnsan, bir kere olup biten değil; ömrü boyunca inşa edilen bir bina gibidir.

    Her şeyin görüntüye, görünene ve parıltıya indirgendiği bir çağda, olmanın hiçbir kıymeti yokmuş gibi hissedilebilir.

    Ekranların vitrininde en çok görünenin, en çok var olduğu sanılır.

    Oysa hayatı manalı yaşayanlar, görünenler değil; sessizce, sabırla ve derinlikle olanlardır.

    Olmak, gösterişin gürültüsünde değil; nefsin sükûtunda, gönlün tenhasında yeşerir.

    Tüm mesele budur işte: olmak ya da olmamak.

    Görünmek ve göstermek derdine düşenlerin, olmak gibi bir derdi hiç olmaz.

    Onların varı yoğu görünmektir; kendini göstermektir; kendini olduğundan çok, olmadığından öte göstermektir.

    Bir tohum, toprağın karanlığında çürümeyi göze almadan filiz veremez; oluş da böyle bir çürümeyi, bir sabrı ve bir yalnızlığı ister.

    Görünen ise sabırsızdır; henüz kök salmadan gövde, gövde vermeden dal, dal vermeden meyve arar.

    Fakat köksüz ağacı ilk fırtına devirir.

    Rüzgâr, yaprağı savurur; kökü değil.

    Peki insan, bir ömrü sadece görünmek için mi tüketecektir?

    Görünenin ışığı geçicidir; olanın nuru ise kalıcıdır.

    Biri projektörle aydınlanır, sabah sönebilir; öteki, içeriden yanan bir kandil gibi hiç sönmez.

    İçini inşa etmeyen, dışını ne kadar süslerse süslesin, bir gün o cephenin ardındaki boşlukla yüzleşir.

    Çünkü boya döküldüğünde geriye ancak yapının kendisi kalır.

    Olmak, zahmetli bir yolculuktur; her basamağı sabırla, emekle ve teslimiyetle örülür.

    Görünmek ise kolaydır; bir tuşa, bir poza, bir ana bakar.

    Lâkin kolay olan hiçbir şey, insanı hakikaten yüceltmez.

    İnsanı yücelten, gördükleri değil; olduklarıdır.

    Görüntü, insanın gölgesidir; oluş ise onun asıl kendisidir.

    Ve bir gün herkes soyunacak o görüntülerden; geriye yalnızca oluşun terazisinde tartılan şey kalacak.

    O terazide ağır basmak isteyen, önce kendi içinde olmayı göze almalıdır.

    Onur, işte tam da bu göze alışın adıdır.

    Sonuç olarak, konuşmalarımızda kullandığımız kelimeler bizim hakkımızda çok şey söyler; kendimizi ele verir.

    Cesaretli olduğumuzu göstermek için illa kendimizi bir binanın üstünden atmamız gerekmiyor.

    Şeref, onur gibi insani ve ahlaki değerleri böylesine kolay yıpratmamalıyız.

    Her insan kendinden mesuldür.

    Her koyun kendi bacağından asılır.

    Herkes kendi göbeğini kendi keser.

    Selametle…

  • “Gücün karşısında eğilmemek”

    Çocukluğumdan beri babamdan ve hocalarımdan duyduğum ancak sonrasında sahih olmadığını öğrendiğim çok güzel ve anlamlı bir hadis vardı… Hadis, Hz. Peygambere ait değilse dini kavramış, Kur’an’ı anlamış derin kavrayış sahibi birinin sözü olabilir… Bu hadis benim karakter dünyamı, kişiliğimi inşa etmişti… Hadis şöyle: “Kim bir zengine sırf zenginliğinden dolayı saygı gösterirse onun dininin üçte ikisi gider”… Burada zengine kişiliğinden, karakterinden dolayı değil de malından dolayı saygı göstermek, paranın, pulun, mevki, makam ve gücün karşısında eğilmek kınanmakta, eleştirilmekte ve bu tür davranışlar reddedilmektedir…

    Bu söz, dinin insan şahsiyetini inşa etmek ve ona karakter kazandırmak için geldiğini anlatmaktadır… Kur’an’ın üçte ikisini oluşturan kıssalar ve ahlaki öğütler aslında insana kişilik ve kimlik kazandırma gayesi taşımaktadır… Firavunun karşısında eğilmeyen Hz. Musa, Nemrudun karşısında eğilmeyen Hz. İbrahim, şehvete teslim olmayan Hz. Yusuf, kavimlerinin tepki ve işkenceleri karşısında çekinmeyen tüm peygamberler ve tabileri bu ulvi amacı özümsemiş ve karakterlerini vahiyle bütünleştirmişlerdi… Onun için hiçbir güç onları yıldırmıyor, davalarından vazgeçirmiyor, ümitsizliğe sevk etmiyor, ilkelerinden taviz verdirmiyordu… Zira vahin şekillendirdiği şahsiyetin tek korkusu âlemlerin rabbinin rızasını kaybetmek, şeytan gibi ilahi huzurdan kovulmaktır…

    Peygamberlere inandığını söylediği halde Firavun, Nemrud ve Ebu Cehil gibi hareket eden kişileri gördükçe üzülüyorum… Din insana para, pul, mal, mülk, mevki, makam, güç, kadın gibi dünyanın cezbedici durumlarına karşı bir duruş kazandırır, inananın karakterini inşa eder, şahsiyetini şekillendirir… Karakteri vahiyle yoğrulmamış kişiler istedikleri kadar iman ettiklerini söylesinler onlar neye ve neden iman ettiklerini bilmeyen aciz ve gafil kişilerdir… İnsan elbette yanlış yapabilir, sapabilir ama bu yanlış ve sapmalar bir hayat tarzı, bir yaşam felsefesi olamaz…

    Kişi inandığı gibi yaşamıyor hevasının peşinde sürükleniyorsa Kur’an’ın dediği gibi “hevasını ilah edinmiş” demektir… Dini inanç ve ibadet merkezi görmek insana hayattan kopuk bir din anlayışı yükler ki bu din anlayışının insana kazandıracağı büyük bir karakter, kişilik olamaz… Ama dini şahsiyet, kimlik, kişilik kazandırma vesilesi gören inanç ve ibadetlerin bunun için olduğunu algılayan kişi dinin hedefini, amacını kavramış ve güzelliklerine ulaşmış olur… Din insanı sadece “müslüman/teslim olan” kılmaz onu aynı zamanda “mü’min/güvenilir”, “muhlis/samimi/hesapsız”, “salih/ifsat ve fitneden uzak/güzel şahsiyet”, “muhsin/erdemli/işinin hakkını veren ve her şeyi en iyi şekilde yapan” bir kişiliğe büründürür… Rabbini ilah bilen birinin hayat tarzı, kişiliği, kimliği ile hevasını ilah edinmiş birinin hayat tarzı, duruşu, ilkeleri bir olamaz…

    Müslüman olmak her yerde ve her şartta ilahi rızayı öne çıkarmak, Müslümanca bir renge bürünmek, şahsiyetli, ilkeli bir duruşa sahip olmak ve dava sahibi olmak demektir… Müslüman gücün karşısında eğilen değil gücü hakkında karşısında eğen ve bunun mücadelesini ne pahasına olursa olsun veren kişidir…  Müslüman olmak iman ettim demekle biten bir olay değildir… Müslüman olmak bir ömür vahiyle yoğrulmak, yürüyen vahiy olmak demektir…

    Eğer bir insan paranın, makamın, mevkinin, şehvetin, gücün karşısında eğilmiyorsa bilin ki o kişi İslam’ın kazandırmak istediği şahsiyete bürünmüş demektir… Bizim bugün din anlatanlardan daha çok dini yaşam tarzı haline getirenlere ihtiyacımız var ve bunun için mücadele vermeliyiz…

    Selametle

  • “Kendini sorgulamayan başkasını yargılar”

    İnsan, çoğu zaman başkalarının hata ve eksiklerini görmede son derece mahirken, aynı dikkati kendi kusurlarını fark etmeye göstermez. Oysa gerçek olgunluk, başkalarını yargılamadan önce kişinin kendi vicdanında hesaplaşabilmesiyle başlar.

    Dünkü yazımda, makam sahiplerinin yargılama makamında değil, sahiplenme makamında olmaları gerektiğinden söz etmiştim.

    İnsanoğlu, Yozgat tabiriyle, “Başkasının gözündeki çöpü görür, kendi gözündeki merteği görmez.”

    Allah, insanlara akıl, fikir ve aynı zamanda gönül, kalp vermiştir. İnsan, herhangi bir konuda konuşmadan önce kendisine bahşedilen bu üç temel zenginlikten faydalanarak konuşmalıdır.

    Bugün her konuda fikri olan, her şeye yorum yapan; özellikle de din, siyaset ve tıp alanlarında neredeyse otorite gibi konuşan insanlarla iç içeyiz.

    Hâlbuki insanı insan yapan en önemli unsur, objektif olabilmektir. Düşüncenin ve bilginin geliştirilmesi, olgunlaştırılması bakımından objektiflik temel şarttır. Doğru bir bakışın, doğru bir düşüncenin ve hatta doğru bir yöntemin varlığı, objektif olabilmeye bağlıdır. Çünkü bir şeyin etkisi altındayken onu okumak ya da onunla bağ kurmak, çoğu zaman o konuya yönelik söyleyeceğimiz sözün değerini zayıflatır. Tam tersine, hem gelenekle hem de modern düşünceyle ilişki kurarken bağımsızlığımızı koruyabilirsek, daha sağlıklı değerlendirmeler yapma imkânı elde ederiz.

    Objektif olmak; tam bir bağımsızlık içerisinde, olup bitenleri herhangi bir tarafın etkisi altında kalmadan değerlendirmek ve ancak değerlendirdikten sonra tarafını belirleyebilmektir. Bu yaklaşım, sürekli değişkenlik göstererek karakteri zedeleyen tutumlardan kurtulmayı da mümkün kılar.

    Elbette bir Müslüman olarak temel ilkelerimizi muhafaza edeceğiz. Bu ilkeler bizim sabit referanslarımızdır. Ancak beşerî alanla, yani insanın ürettiği düşünce ve tecrübelerle ilişki kurarken, bunların ortaya çıktığı tarihsel şartları da dikkate almamız gerekir. Bu düşüncelerin hangi koşullarda doğduğunu doğru tespit etmek, ardından bu birikimden elde edilecek ilkeleri günümüze nasıl uyarlayacağımızı bağımsız bir şekilde ifade edebilmek önemlidir. Bu yaklaşım, daha özgür ve daha sahici bir düşünce geliştirme imkânı sunar.

    Bunun için de diyalog ve müzakere ilkeleri üzerinde ortak bir anlayışa sahip olmamız gerekir. Bir konuyu tartışırken hangi usullere riayet edeceğimizi bilmek, sağlıklı bir iletişimin temel şartıdır. Bu noktada birkaç temel ilke öne çıkar:

    Birincisi; konuşan kişi, ne konuştuğunun farkında olmalıdır. Ne söylediğini bilmeli ve sözünün sorumluluğunu taşımalıdır. Algılarla hareket eden bir kişinin objektif olması beklenemez. Böyle bir kişinin şahsiyeti de sağlam bir zemine oturamaz. Bu yüzden ne söylediğini bilmek, sağlam bir şahsiyetin en temel göstergelerinden biridir.

    İkincisi; dinleyen kişi de karşısındaki insanın ne söylediğini ve hangi gerekçelere dayanarak söylediğini anlamaya çalışmalıdır. Dinlemeden, anlamadan yapılan bir tartışma sağlıklı sonuç vermez. Muhatabını anlamadan, sadece kendi algılarıyla hareket ederek yapılan tartışmalar; bugün sıkça karşılaştığımız siyaset ve spor tartışmalarına benzemektedir. Oradan doğru bir sonuca ulaşmanın imkânsızlığını ise her gün yaşayarak görüyoruz.

    Üçüncüsü; hakaret etmemek, tahrik etmemek ve eleştiriyi usulüne uygun yapmak esastır. Eleştiri, karşı çıkmak anlamına gelmez. Tam tersine, bir düşüncenin eksik kalan yönlerini tamamlamak ve meseleyi daha anlaşılır hâle getirmek için önemli bir araçtır.

    Müzakerenin en temel özelliği de budur. Bir kişi bir görüş ortaya koyduğunda, o görüşün eksik ya da farklı yönleri varsa, diğerleri bu boşlukları doldurarak düşüncenin daha net ortaya çıkmasına katkı sağlar. Kolektif düşünmenin özü de aslında burada yatar. Hep birlikte bir meseleyi tartışırken herkes farklı bir cepheden katkı sunar ve bu farklı bakış açıları bir araya geldiğinde daha bütüncül bir anlayış ortaya çıkar.

    Aslında bu tür oturumlar ve müzakereler, birbirimizi daha iyi anlamak, tanımak ve değerlendirebilmek için önemli fırsatlar sunar. Düşünsel ve duygusal zenginlik için gerekli şartları da içinde barındırır.

    Bu nedenle kendimizi tek bir bakış açısıyla sınırlamamak gerekir. Aynı zamanda farklı görüşlere açık olmak, kendi düşüncemizi geliştirebilmenin en önemli şartlarından biridir. Bu özellikleri dikkate alan bir yaklaşım, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde daha sağlıklı bir düşünce ve iletişim zemini oluşturacaktır.

    Entelektüel, önce içinde bulunduğu zihin dünyasının dışına çıkabilmeye cesaret edebilmelidir ki arınmanın yollarına kavuşabilme umudu doğsun. Bir tefekküre ihtiyaç vardır. Bir uzlete ihtiyaç vardır. Bu uzlet ise mevcut olanın dışına çıkarak gerçekleşebilecek bir olgudur.

    Korkmadan dışarı çıkıp olaylara tepeden bakmaya başladığı zaman hakikat tezahür edecektir. Modern düşüncenin etkisinden ve tuzaklarından kurtulmadan Müslümanca bir bakış elde edilemez. İnsan, bulunduğu mahallin üzerine çıktığında ne olup bittiğini daha net görme imkânı kazanır.

    Eleştiri ancak tam bağımsız bir karakter üzerinden yapıldığı zaman anlamını bulur. Entelektüel; tam bağımsız, hür ve vicdan sahibi olduğu kadar, ne söylediğini bilen ve söylenenin neye tekabül ettiğini anlayan kişi olmalıdır.

    Entelektüel, bütün beklentilerini terk ederek yalnızca ilahi rızayı eksene alan tam bağımsız bir karaktere sahip olabilir. İşte o zaman sözün haysiyeti iade edilir ve anlam yeniden söze döner.

    Emperyalist bir tutuma karşı çıkmayan ne entelektüel olabilir ne de gerçek anlamda mümin olabilir. Ancak taassuba varan ırk, kavim, meşrep ve mezhep taassubundan kurtulmadan da küllî bir bakış açısına sahip olunamaz. Bu durum, çatışmayı kaçınılmaz kıldığı gibi yönlendirilmeyi de mümkün kılar.

    O yüzden bugün sahip olduğumuz düşünceyle hesaplaşmadan hakikate ulaşmanın mümkün olmadığını görmemiz gerekiyor.

    Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır.

    Sonuç olarak, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeliyiz.

    Selametle…

     

  • Algı mı, Olgu mu, Bilgi mi?

    Herkes “algı” ve “olgu” diye bir söz üzerinde tepinip duruyor.

    Tamam da, algı ve olgu eğer bilgi ile teçhiz edilmezse bir anlam ifade etmez.

    Kamuoyunu yönlendirme kabiliyeti olan akil insanlar bu konuyu çok iyi bilirler.

    Bilgi hazinedir, bilgi servettir, bilgi insana cesaret verir.

    Dedikoduyla algı oluşturmaya kalkışmak, su üzerine yazı yazmaya benzer.

    Bir de yaptığınız işte, meslekte sebep-sonuç ilişkilerini hesap etmeden oluşturulan algı, insanı itibarsız hâle getirir.

    Toplumda hangi boşluğu doldurduğunuz, bir karşılığınızın olup olmadığı; yaptıklarınızla birlikte oluşan algıyla doğru orantılı olarak yansır.

    Algıyı olguyla birleştirmek mümkün değildir. Birini ötekinin yerine koymak da mümkün değildir.

    Çünkü olgu, çıplak gerçekliktir. Eğip bükmeye gelmez. Altından girip üstünden çıkmaya benzemez. Çünkü kırk tane yanlıştan bir tane doğru çıkmaz.

    Aklındaki ütopik fikirleri gerçekmiş gibi anlatan insanlar türedi etrafımızda.

    “Yav kardeşim, o iş öyle değil.” demeye kalmadan, ağzımıza lafı tıkıyorlar.

    Teknik olarak, “Senin söylediğin de algı oluşturuyor.” deyince zaten algının ne manaya geldiğini ne biliyorlar ne de anlıyorlar.

    Günümüzün toplumsal yapısında en derin kırılmalar, kendilerini “entelektüel”, “aydın” ya da “topluma öncü” olarak takdim eden kesimlerin ahlaki ve eylemsel tutarsızlıkları zemininde yaşanmaktadır.

    Büyük iddialarla ortaya çıkan, ancak pratik hayatta taşıdıkları değerlerin tam zıddı bir savrulma sergileyen bu figürler, toplum nezdinde telafisi güç bir güvensizlik dalgasına yol açmaktadır.

    Bu yapay ve samimiyetsiz vitrin, kitlelerde derin bir hayal kırıklığına yol açmakla kalmıyor; onların şahsında temsil ettikleri hakiki değerlerin bütününe yönelik haksız bir alerjinin ve olumsuz bir toplumsal kabulün doğmasına da zemin hazırlıyor.

    Değerlerin böylesine hoyratça aşındırıldığı bir vasatta, muhatapların ve karşıt dalgaların hiç durmaksızın çalıştığı, toplumsal bütünlüğü parçalamayı hedeflediği açık bir gerçektir.

    Bu durmak bilmeyen yıpratma faaliyeti karşısında durmak, reaksiyoner bir öfkeden sıyrılarak hakiki bir aksiyon planı geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır.

    Bu kuşatılmışlık içinde kurtuluşun ve yeniden inşanın anahtarı, devasa kalabalıklar oluşturmakta değil; samimiyeti, ahlakı ve inandığı değerleri hayatın merkezine alan nitelikli bir öz kurabilmektedir.

    Az olsun, önemli değil. Belki çok yapamayız ama 10 kişi olsun, 5 kişi olsun, 50 ya da 500 kişi olsun… Önemli olan, bu çekirdek yapının ahlaki omurgasını, usulünü ve iç disiplinini titizlikle gözeterek iş yapmasıdır.

    Hakiki dönüşümler, ilkelerini menfaatlerine kurban etmeyen bu inanmış ve adanmış küçük halkalar eliyle başlar.

    Gecikilen her an, toplumsal aşınmanın daha da derinleşmesine ve muhatapların açtığı gediklerin büyümesine hizmet etmektedir.

    Dolayısıyla büyük teorilerin konforuna sığınmadan, hemen bugün ve mevcut imkânlarla bu yapıcı halkaları kurmaya başlamak hayati bir zorunluluktur.

    Dağılmayı önlemenin ve parçalanmaya karşı durmanın yegâne yolu, bütünlüğe giden istikameti muhafaza etmektir.

    Bu istikamet ise ancak ve ancak kuşatıcı bir düşünce biçiminin inşasıyla mümkündür.

    Kuşatıcılık, herkesin aynı potada eritilmesi ya da herkesin bizim gibi düşünmesi anlamına gelmez.

    Gerçek kuşatıcılık; öyle bir dil ve hakikat tasavvuru ortaya koyabilmektir ki, sizinle aynı fikri paylaşmayan, sizin gibi yaşamayan bir insan dahi sözünüzü işittiğinde, “Evet, ben onun gibi değilim ama bu sözde, bu duruşta benden de bir parça var. Bu doğru bir esastır.” diyebilmelidir.

    İnsanın fıtratına, vicdanına ve ortak insani değerlere hitap edebilen bir ufuk, bütünü kucaklama potansiyeline sahiptir.

    Bize düşen temel sorumluluk, bu kapsayıcı ve yapıcı mimariyi gecikmeksizin somut bir gerçekliğe dönüştürmektir.

    Bu kuşatıcı yapıyı kurabilmek ve içinde bulunduğumuz kriz durumundan selametle çıkabilmek için zihniyet dünyamızda üç temel kavramı birbirinden net çizgilerle ayırmamız ve doğru konumlandırmamız gerekir.

    Algı: Manipülasyon ve duygusal tepkime alanıdır. Bu alan, bir meseledeki çıplak gerçekten ziyade, birilerinin kasıtlı söylemler ve kurgular yoluyla zihnimizde oluşturduğu duygusal yansımalardır. Bilgiye ve hakikate dayanmaz; kitle psikolojisini yönetmek, yapay öfkeler, hayranlıklar ya da nefretler tetiklemek üzere inşa edilir. “Entelektüel” etiketli birkaç kötü örnek üzerinden tüm bir camiayı veya değerler bütününü karalama faaliyeti tam bir algı operasyonudur. Toplum, bilginin süzgecinden geçmemiş bu algılarla manipüle edilmektedir.

    Olgu: Zihnimizden, temennilerimizden ya da propagandadan bağımsız olarak sahada meydana gelmiş olan çıplak gerçektir. Toplumsal yozlaşma, kurumların aşınması, ahlaki zaafiyetler ve muhatapların durmaksızın bizi parçalamak için çalışması birer olgudur. Olgular sosyolojinin sahasıdır; hamdır. Onları görmezden gelmek bizi çözüme götürmez. İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için algıların gürültüsüyle savaşmayı bırakıp bu acı olgularla yüzleşmek şarttır.

    Bilgi: Algının sığ duygusallığından ve olgunun sadece mevcut durumu rapor eden hamlığından sıyrılmış olan derindeki asıl hakikattir. Doğru usule, değişmez ilkelere ve ahlaka dayanır. Algıların ötesinde bir kavrayış sunar ve önümüzdeki ham olguları, yani mevcut krizi nasıl dönüştüreceğimize dair bize rehberlik eder. İslam’ı ve ahlakı hayatında bizzat uygulayan o az sayıdaki insanın mayası bu sahih bilgidir.

    Son tahlilde; algıların gerçeğin yerine ikame edildiği, olguların ise karamsarlık ürettiği bu fetret döneminden çıkışın tek yolu, bilgiyi ahlaka dönüştürmüş kuşatıcı bir aklın rehberliğinde harekete geçmektir.

    Karşı tarafın durmaksızın ürettiği algı dünyasına hapsolarak sadece reaksiyon göstermek, onların çizdiği oyun alanında kaybolmaya mahkûmdur.

    Yapılması gereken; sayıca azlığa bakmadan, ahlakı, dürüstlüğü ve adaleti kuşanmış çekirdek kadrolarla sahici işler üretmek, fıtrata hitap eden kuşatıcı bir dili inşa etmek ve reaksiyondan hakiki, yapıcı bir aksiyona geçmektir.

    Unutulmamalıdır ki, algıların ürettiği sahte balonlar ne kadar büyük olursa olsun, ahlaki tutarlılığın ve sahih bilginin çıplak hakikati karşısında patlamaya mahkûmdur.

    Toplumda makam işgal edenlere bir tavsiye vermem gerekirse; yanınıza gelenleri yargılamayın, sahiplenin…

    Selametle…

  • “Sosyalleşelim derken”

    A sosyal bir dünyanın içinde bulduk kendimizi.

    Sosyal problemlerimiz bizi çok ağır ve geri dönülmez yollara sevk etmeye başladı.

    Aile hayatımız, iş hayatımız ve ekonomik şartlarımız bizleri tabiri caizse her gün “taştan taşa çalıyor.”

    İletişimin son derece kolaylaştığı bir ortamdayız.

    Yozgat’ta yaşayan bir insan, dünyanın öbür ucundaki bir insanın hayatına özenir oldu.

    Yozgat’taki hayatı beğenmiyor, gelirini beğenmiyor, oturduğu evi, bindiği arabayı beğenmiyor. İstiyor ki her şeyi olsun, hem de hemen olsun.

    Sosyal medya araçları herkesin sosyal hayatını altüst etti.

    Esasen sosyal hayat dediğimiz şey; doğduğun, büyüdüğün, havasını soluduğun, ekmeğini yediğin topraklarda oluşur.

    Fakir kim, zengin kim, hasta kim, evlenen kim, düğün yapan kim, sünnet düğünü yapan kim, kahvehanede kim, kim kiminle oturur, cami cemaati kim… İşte bunların tamamı insanın cemiyet hayatında sosyalleşmesinin unsurlarıdır.

    Sosyal problemler nesil değiştikçe artar, farklılaşır ve bu devran döner gider.

    Her insan hayatının bir döneminde bu sorularla karşı karşıya kalır. Bu durum sadece şahsi değil, aynı zamanda toplumsal problemlerimiz için de geçerlidir. Aslında burada kişi ile toplum arasındaki sarsılmaz ve köklü bağın varlığını dile getirmiş oluyoruz. Böyle önemli bir sorunun cevabını da iki boyutlu olarak vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

    Sosyal Problemler Ne Zaman Kaçınılmazdır? Bir insan davranışlarını düşünerek ve bilerek gerçekleştirir. Daha doğrusu böyle olması gerekir. Çünkü insana yakışan özellik budur.

    Toplum da kurallarını yaşanmış ve tecrübe edilmiş olayların içinden seçer. Demek ki ne insan ne de toplum düşüncesizce bir kuralı veya sistemi benimseyemez.

    Peki, benimserse ne olur?

    İşte o zaman her şey allak bullak olur.

    Hayatın problemli hâle gelmesi aslında birçok işin ve kararın düşünülmeden yapılmış olmasından kaynaklanıyor.

    Bu cümle birçok kişiyi şaşırtabilir. Neden insan ve toplum düşünmeden bir konuda karar verip tesadüflerin veya çeşitli etkilerin doğrultusunda şuursuzca hareket eder?

    Burada göz ardı edilen konu, kişinin bilgiyi alırken onu değerlendirme sürecinden geçirmemesidir. Yani bilginin hep doğru olduğu düşünülmekte, yanlış veya eksik olabileceği ihtimali hesaba katılmamaktadır. Bunun bir diğer adı da “şartlanma”dır.

    Günümüzde yoğun medya ve sosyal medya baskısı altında insanlar herhangi bir bilgiyi incelemeden, hatta düşünmeden o bilgi doğrultusunda hareket etmektedir. Bu tavrın en önemli sebebi ise kişilerin yeterli kültürel birikime sahip olmamalarıdır.

    İnsanların sosyalleşmesini eskiler irfan geleneği içerisinde değerlendirirdi.

    İrfan demek, yaşadığın toplumun değer yargılarıyla donanmak demektir.

    Bana göre sosyalleşme okullarda ders olarak okutulmalıdır.

    Modern toplumun en önemli yönlerinden biri, belli güç merkezlerinin kişi üzerinde önemli bir baskı kurması ve onu kendi hâline bırakmamasıdır.

    Aslında bu cümle Batılı bir sosyoloğa aittir ve Batı toplumlarını anlatmaktadır.

    Bunun anlamı şudur: Bizler öylesine yoğun bir bilgi ve haber bombardımanı altındayız ki doğruyu ve yanlışı araştırıp ona göre hareket edebilecek imkândan mahrumuz.

    Hâl böyle olunca insan neye karar vereceğini bilemeden önüne gelen seçeneklerden birini kabul etmektedir.

    Bu arada çeşitli konulardaki reklamlar, insanı sersemletircesine yüzlerce kez tekrar edilerek yanlış veya yalanı doğru kabul edilebilir hâle getirmektedir.

    Sosyalleşmenin karşıtı asosyalliktir.

    İşte benim anlatmak istediğim konuya da ancak gelebildim.

    İnsanların tek başına, kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceği vehmi, asosyalliğin merkezidir.

    İnsan başkasına, hatta başkalarına muhtaçtır. Bu muhtaçlık sadece maddi anlamda değil, manevi anlamda da geçerlidir.

    Duygu, his ve maneviyat insanda fıtridir. Ancak bunları tek başına yaşaması mümkün değildir.

    İslam, insanları camiye ve cemaate teşvik eder. Bu ne demektir?

    Sosyalleşmek demektir.

    Evde oturup elinde telefon, karşısında televizyonla başkalarının yaşadığı hayatı takip etmek ve ona özenmek insanı yapayalnız bırakır, asosyal hâle getirir.

    Dolayısıyla yapılması gereken; gençlerin ve yetişkinlerin kültürel ve fikrî seviyelerini yükseltmek, onları her türlü bilgiye sorgusuz sualsiz mahkûm olmaktan kurtarmaktır.

    Fakat bu uzun vadeli bir çalışmadır.

    Buna yönelik çalışmalar başlatılmadan önce kişilerin, özellikle de gençlerin, bu düşük seviyeli bilgilendirme etkisinden kurtarılması gerekmektedir.

    Bu da ancak siyasetçilerin ve bürokratların ortak çabasıyla mümkün olacaktır.

    Aksi hâlde gereksiz ve zararlı bilgi ve haberlerin, sağlıksız besinler gibi ruh ve zihin dünyasını zehirlemesi kaçınılmaz olacaktır.

    Selametle…

  • “Vicdan mı, gösteri mi?”

    Günümüzde iyilik ve paylaşma kavramları, giderek daha çok görünür olma çabasıyla iç içe geçerken; asıl niyet ile sergilenen davranış arasındaki çizgi de inceliyor. Bir yanda gerçekten ihtiyaç sahibine uzanan sessiz eller, diğer yanda ise yapılanı görünür kılma isteği… İşte tam da bu noktada Muharrem ayının hatırlattığı değerler, bizlere önemli bir sorgulama bırakıyor: Vicdan mı, gösteri mi?

    Hz. Hüseyin’in şehadeti ve İslam tarihinin en acı olaylarının yaşandığı Muharrem ayı, İslam’a ve Müslümanlara büyük bir ders ve ibrettir. Yaşananlar, elindeki gücü kaybetmemek ve iktidarda kalmak uğruna oluşan zihniyetin ve nefsani arzuların zirvesini göstermektedir.

    Bilindiği üzere Hz. Hüseyin’in şehadeti Muharrem ayı içerisinde vuku bulmuştur. Muharrem, hicrî takvimin ilk ayıdır. Bu takvime göre Hz. Hüseyin, 10 Muharrem 61. hicrî yılında şehit edilmiştir.

    O günden günümüze dek tüm “Müslümanım” diyenler, bu üzücü ve hazin olay karşısında kalpleri yaralı bir şekilde mersiyeler ve hazin şiirler okuyarak İmam Hüseyin’e ve onunla şehit olanlara ağıt yakmış; daha doğrusu sessizce içten içe ağlamışlardır. Özellikle Şii Müslüman kesim, daha yüksek sesle ağlayarak İmam Hüseyin’in ve dedesi Hz. Peygamber’in (s.a.v.) acılarına ortak olmak için yoğun çaba harcamıştır.

    Daha doğrusu gelenekçi olan hem Sünni hem Alevi-Şii kesim, yaptıkları bu eylemler ile hem Peygamber’in şefaatini ummuş hem de Yezid’in yaptıklarını onaylamadıklarını ortaya koymak istemiştir.

    İslam kaynaklarından bizlere ulaşan bu ve benzeri rivayetler, Hz. Hüseyin’e olan sevgi ateşinin ve aynı zamanda onu şehit edenlere duyulan öfke ateşinin, üflemekle söndürülmesinin mümkün olmadığını göstermektedir.

    Bugün hicrî 1448 yılına girdiğimize göre Hz. Hüseyin, bundan 1387 yıl önce Irak’ın başkenti Bağdat’ın 100 kilometre güneyinde bulunan ve “Kerbelâ” olarak bilinen bölgede; beraberinde 17 tanesi kendi ailesinden, 55 tanesi de yardımcılarından olmak üzere 72 kişilik vefalı ve fedakâr insanla birlikte, Emevî yönetimi döneminde, Kufe Valisi İbn-i Ziyad’ın emri ve Ömer b. Sa’d’ın komutasındaki ordular tarafından, Şimr b. Zilcevşen ya da Sinan b. Enes’in eliyle şehit edilmiştir.

    Muharrem ayı geldi… Takvim yaprakları yine bize asırlardır süregelen bir hatırlatmayı fısıldıyor. Hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem, Müslümanlar için sıradan bir zaman dilimi değil, anlamı derin bir dönemdir. Aşure Günü ise bu ayın onuncu gününe denk gelir. Her yıl farklı bir tarihte idrak edilmesinin sebebi, hicrî takvimin ay hareketlerine göre hesaplanmasıdır.

    Aşure denince akla önce büyük kazanlar, çeşit çeşit malzemeler ve komşulara dağıtılan tabaklar gelir. Oysa aşurenin asıl tarifi mutfakta değil, insanın vicdanında yazılıdır.

    Rivayetlere göre Hz. Nuh’un, tufan sonrası gemide kalan erzaklarla bir yemek hazırladığı anlatılır. Birbirinden farklı nimetlerin aynı kazanda buluşması, yüzyıllardır bize aynı gerçeği hatırlatır: Farklı olanlar bir araya geldiğinde eksilmez, çoğu zaman çoğalır.

    Ama bugün biz ne yaptık? Aynı kazanda buluşmayı unuttuk. Herkes kendi kabının, kendi çevresinin ve kendi doğrularının peşine düştü. Aşureyi karıştırmayı öğrendik ama hayatın içindeki insanları anlamayı unuttuk.

    Muharrem ayı; sabrın, adaletin, zulme karşı duruşun ve geçmişten ders çıkarmanın ayıdır. Kerbelâ hadisesi ise Müslümanların hafızasında yalnızca tarihî bir olay değil, hak ile haksızlık arasındaki mücadelenin acı bir hatırlatıcısıdır.

    Bugün ise belki de en büyük çelişkimizi yaşıyoruz. Bir yanda aşure dağıtan eller, diğer yanda komşusunun derdinden habersiz kalpler… Bir yanda paylaşmanın fotoğrafları, diğer yanda paylaşmanın unutulan anlamı…

    Sosyal medyada iyiliğin görüntüsü çoğaldıkça, sessiz iyiliğin sesi azaldı sanki. Oysa gerçek iyilik alkış istemez. Bir yetimin başını okşamak, kırılmış bir gönlü onarmak, ihtiyacı olanın kapısını çalmak; belki de en kıymetli aşurenin malzemeleridir.

    Muharrem bize sadece geçmişi anlatmaz, bugünü de sorgulatır. “Ben ne kadar haklıyım?” sorusundan önce, “Ben ne kadar merhametliyim?” sorusunu sordurur. Çünkü bir toplumun zenginliği sadece sofralarındaki çeşitlilik değildir. Asıl zenginlik, o sofralarda kaç kişinin birbirine gönülden yer açtığıdır.

    Bugün kazanlarımız dolu olabilir, evlerimizde aşure kokusu yayılabilir. Ama unutmayalım: İçinde sevgi olmayan bir tabak aşure sadece tatlı; içinde paylaşma olmayan bir gelenek ise yalnızca tekrardan ibarettir.

    Belki de bu Muharrem’de en büyük temizliği mutfakta değil, kalbimizde yapmalıyız. İçimizde biriken kibri, öfkeyi ve bencilliği dağıtmalıyız. Çünkü dünyanın en büyük yoksulluğu bazen boş bir tabak değil, dolu sofralarda eksik kalan vicdandır.

    Aşure kazanı her yıl kaynar… Asıl mesele, o kazanın buharıyla birlikte insanlığımızın da yeniden yükselip yükselmediğidir.

    Selametle

  • Dava mı, dava adamlığı mı?

    Eğer bir davanın, bir ideolojinin temsilcileri birbirlerini başta kılık kıyafetleriyle, sonra göz göze geldiklerinde, sonra konuşma esnasında kurduğu cümlelerle ve en önemlisi hâlinden tavrından tanıyamıyorlarsa ya onlarınki dava değildir ya da onlar dava adamı değillerdir.

    Eylem birliği ve söylem birliği oluşmamışsa bir harekette, o davanın müntesipleri sağa sola savruluyor demektir.

    Anlatmak istediğim şey, şimdilerde çok kullanılan bir tabir var ya; “Menfaat birlikteliği bunlarınki.” deniyor ya, hah o bile insanlar arasında bir elektrik, bir yakınlık oluşturur. Menfaati bile kendi içerisinde bir hâl ve hareket, bir sistem üzerinde oluşturmak gerekir; yoksa o birliktelikler tuzla buz gibi toz olur gider.

    Demem o ki insanları bir arada tutacak, birbirine yapıştıracak çimentodur ideoloji ve dava!

    İnsanlar övülmekten hoşlanıyorlar. Eğer etrafındakilere “Sen soylusun, sen boylusun, iyisin, hoşsun.” demezsen yapayalnız kalırsın.

    “Marifet iltifata tabidir.” der eskiler.

    Bir hakikat, dile geldiği kelimelerle değil; bedene büründüğü hâllerle tanınır.

    Söz, ne kadar süslü olursa olsun, arkasında bir örneklik durmuyorsa havada asılı kalır.

    İnsan, duyduğuna değil; gördüğüne inanır.

    Kulaklara dökülen söz gelip geçicidir; gözlerin şahit olduğu hâl ise, hele ki kalpten yansıyor ise, kalpte kök salar.

    Örneklik yoksa temsiliyet de yoktur.

    Temsil, bir sıfatı taşımak değil; o sıfatı yaşayarak taşınabilir kılmaktır.

    Bir iddia, bir inanç, bir aidiyet; ancak sahibinin hâlinde tezahür ettiğinde gerçeklik kazanır.

    Aksi hâlde geriye yalnızca iddianın gölgesi, inancın kabuğu, aidiyetin rozeti kalır.

    Bizler çoğu zaman temsil ettiğimizi zannettiğimiz değerlerin, bizi mi temsil ettiğini yoksa bizim onları mı temsil ettiğimizi karıştırırız.

    Oysa mesele, davanın büyüklüğünde değil; onu taşıyan omuzun sahihliğindedir.

    Nice büyük davalar, kendini yaşayamayan taşıyıcıların elinde küçüldü.

    Bir mukaddesi diline dolayıp hâline sindiremeyen kimse, o mukaddesin elçisi değil; farkında olmadan gölgesidir.

    Modern zaman, temsili kolaylaştırdıkça sahiciliği zorlaştırdı.

    Herkesin bir sözü, bir sloganı, bir bayrağı var; ama az kişinin bir örnekliği var.

    Ekranlar dolusu nasihat çağlarken, hâliyle konuşan insanın sesi giderek kısıldı.

    Söz ucuzladıkça şahitlik pahalandı.

    Bu keşmekeşte hakikatin ölçüsü, ne kadar söylediğimiz değil; ne kadarını hâle çevirebildiğimiz oldu.

    Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) en büyük mucizesi, tebliğ ettiği hakikati aynı zamanda yaşaması; sözünün üzerine hâlini şahit kılmasıydı.

    O, “güzel ahlakı tamamlamak” için gönderildiğini söylerken kendi ömrünü bu sözün canlı bir tefsiri kıldı.

    İşte temsiliyetin özü budur; taşıdığın değere kendini değil, kendine o değeri yakıştırmak.

    Temsiliyeti olmayanın önce teslimiyetini yoklaması gerekir.

    Çünkü bir değere gerçekten teslim olan, onu ayrıca ilan etmek zorunda kalmaz; hâli zaten söyler.

    Teslimiyet içeride sağlamsa örneklik dışarıda kendiliğinden filizlenir.

    Ne var ki içi teslim olmamış bir gönül, dışarıya ne kadar süslü bir temsil giydirse de dikişleri er geç sökülür.

    Örneklik, insanın kendini bir tuval gibi hakikate açması; her fırça darbesinde biraz daha o hakikate benzemesidir.

    Bir tohum toprağa sadakatle teslim olmadan filiz vermez; filiz vermeyen dal da ne gölge olur ne meyve.

    Bizden istenen, taşıdığımız davanın en gür sözcüsü olmak değil; onun en sessiz, en sahih şahidi olabilmektir.

    Zira insan, ancak yaşayabildiği kadarının elçisi; olabildiği kadarının temsilcisidir.

    Selametle

  • Bazıları akıl kutusu zannediyor kendilerini;

    Siyaset konuştuğumuz bazı insanlar var ki teflon tava gibiler…

    Yanmaz, yapışmaz cinsten…

    Onlar konuşunca sana yapışıyor ama sen konuşunca onlara hiçbir şey yapışmıyor…

    Denizaltı gibiler; her şeyden haberleri var, her şeyin hem de tam içindeler. Sonrasında iş dedikleri gibi olmayınca aynı zamanda hiçbir işten haberleri yok moduna geçiveriyorlar.

    Esasen bu insanların siyaseti hem dişi hem de dişli…

    Nasıl mı?

    Şöyle ki:

    Herhangi bir talebi olunca öncelikle önüne bir adam koyuyor, onu bariyer olarak kullanıyor.

    Yani demem o ki eline maşayı alıyor, başlıyor sıralamaya: “Şöyle olmalı, böyle olmalı…”

    Baktı ki işte mesafe aldı, tam o sırada görünür olmaya başlıyor. Her ne kadar bu işleri falanca söylese de onu meydana süren, konuşturan benim gibilerinden…

    İş biraz daha ilerleyince ileri sürdüğü adamı karalamaya başlıyor. İşte tam o sırada o adamın etine don lastiği sündürüyor; hem de acıtabildiği kadar acıtıyor canını…

    Niye? Onunla işi bitti, kullandı, Selpak mendil gibi bir kenara attı.

    O canını yaktığı adam piyasaya çıkıyor, bas bas bağırıyor: “Beni kullandı, kaldırdı, attı.” diyerek…

    Bizler o kadar alıştık ki bu tür olaylara, safa yatıp ta işin başından anlattırıyoruz arkadaşa…

    Hah, tam bu sırada meydan muharebesini kazanan arkadaş tekrar o kullandığı adamla irtibat kuruyor. Niye mi? Adam bize yanaştı ya, anlattı ya bildiklerini; inanılmaz rahatsız oluyor…

    Artık ok yaydan çıkmış oluyor.

    Artık macun tüpten çıkmış oluyor; geri döner mi, dönmez elbet…

    Bu kadar lafı niye ettim?

    Siyaset değişti.

    Siyasetçi değişti.

    Seçmen de değişti.

    İyi anlaşılsın istiyorum…

    Herkesin birbirini yargıladığı, kimsenin bir başkasını beğenmediği tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Neden bu tür olumsuz davranışlar zamanla değişmez, hatta gittikçe pekişir ki?

    Okuyoruz, yazıyoruz, insan içine karışıyor ya da insanlardan uzak kalıp inzivaya çekiliyoruz ama iyi insanların hoşuna gitmeyecek karakterlerimizden ödün vermiyoruz. Okuyor ama sadece bilgi ediniyoruz. Yaşıyor ama sadece başkasına akıl verecek tecrübeler ediniyoruz; kendimize faydalı işler yapmamak için ise âdeta çırpınıyoruz.

    Yazının gidişatının aksine, konuyu AK Parti seçmenine getireceğim.

    Dikkat ederseniz seçmenlerin bir kısmı da bu sözünü ettiğimiz olumsuz davranışın esiri durumunda. Recep Tayyip Erdoğan partiyi kurdu kurulalı, partiye oy veren seçmen kitlesi kendi aralarında birkaç gruba ayrılıyor.

    Birincisi; davasına asla toz kondurmayan, Erdoğan’ı hatalarıyla birlikte kabul eden, kendi içlerinde eleştirilecek konular varsa eleştirip dışarıya karşı birliktelik görüntüsü veren insanlar. Bunlar resmin tamamına bakarak hareket ediyorlar. Erdoğan giderse ülkenin başına ne geleceğini bilen, her şart ve koşulda —Erdoğan çizgi dışına çıkmadığı sürece— ona destek olmak için kelle koltukta hareket edenler.

    Bir diğer grup ise Erdoğan’a sürekli destek veren ama verdiği destekten ötürü de bir şeyler bekleyen, beklediği olmayınca da sırf karşı tarafa fırsat geçmesin diye desteklemeye devam edenler. Bunlar, beklentileri gerçekleşmeyince AK Parti içindeki simsarlardan rahatsız olanlar; onların yapıp ettiklerinin Erdoğan’a ve partiye zarar verdiğini düşünen tipler. Kendileri oturdukları yerden ahkâm kesip her ortamda sürekli AK Parti’yi eleştiren ve partinin oy kaybetmesine sebep olan kişiler. Sorunca da “Ben oyumu veriyorum.” diyorlar.

    Bunlar: “AK Parti, içindeki AKP’lilerden arınmalıdır.” diyorlar.

    “AKP’liler” diye diye kendi konfor alanlarını genişletiyorlar. Hem hiçbir sorumluluk almıyor hem ellerini taşın altına koymuyor hem de sadece oy vererek aslî görevlerini yerine getirdiklerini düşünüyorlar. Her ortamda olumsuz eleştiriler yaparak partinin kan kaybetmesine sebep oluyor ve bundan da “AKP’lileri” sorumlu tutuyorlar. Kelle koltukta Erdoğan’a destek olanların verdiği mücadelenin binde birini bile vermiyorlar ama sorduğunuz zaman kendilerini “AK Partili” olarak tesmiye ediyorlar.

    Yazının başında belirttiğimiz gibi; insanlar önce kendilerini sigaya çekmezlerse, sözüm ona bu AK Partililer bu tür davranışlarından vazgeçmeyerek Erdoğan’a verdikleri zararın farkına varmazlarsa ve o meşhur “simsar” AKP’liler de Erdoğan’a yük olmaya devam ederlerse, onlarla birlikte memleket de kaybeder.

    Sonuç:

    Heyecanla sakin ve sabırlı olmayı,

    Acemilikle tecrübelileri,

    Gençlerle ileri yaştakileri

    Harmanlayamazsak, yan yana, el ele, göz göze getirilmezse sel önünden kütük kapma yarışı devam edecektir.

    Bazıları suyun başını tutmuş,

    Yanına gelenlere damla düşürmüyorsa,

    Ondan sonra bana nazar değdi, başım ağrıyor, elim yüzüm kıpkırmızı, ateş gibi diyerek hayıflanmasın.

    Selametle…

  • Zirvede rüzgâr sert eser…

    Yönetim kademesinde olanların anlamadığı, anlamlandıramadığı bir husus vardır.

    O da şudur:

    Seni omakama layık görenler; yargılamak için değil, bulunduğun makama gelen gidenleri ve yapıp ettiklerini sahiplenmen ve liyakatle yönetmen için oturttular.

    Mesela Tayyip Bey’in siyasi hayatını yakından gözlemleyen birisi olarak şunu çok rahatlıkla yazabilirim:

    Kendisiyle birlikte 50 sene önce yola çıkmış insanlara hâlâ sahip çıkıyor. Etrafındakilerin hata yapmalarına müsaade ediyor; sonra da o hatanın sahibiyle yüzleşmesini sağlıyor ve yol arkadaşlığı devam ediyor.

    Yani demem o ki: Hatasız kul aramıyor.

    Herkesi doğrusu ile yanlışı ile birlikte kabulleniyor.

    Yargılamıyor!

    Makama hasbelkader gelenler, “tavşana kaç, tazıya tut” zehabına kaptırıyorlar kendilerini.

    “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.” mantalitesini uyguluyorlar.

    Eee tamam da tavşan da, tazı da senin yakınında; asıl görmen gereken o!

    Mahkeme kurmak senin işin değil ki, hüküm kurmak senin işin değil ki.

    Senin işin, kurtla kuzuyu yan yana gezdirmek; asıl marifet budur.

    Madem sana “müdürüm”, “başkanım”, “valim”, “genel sekreterim”, “milletvekilim” diyorlar; öyleyse nefes alan bütün canlılara sahip çıkacaksın.

    Yargılama yetkisi, hüküm kurma yetkisi Yüce Allah’tadır; sende değil.

    Tepede isen, yüksekte isen, zirvede isen seninle birlikte olanlara sahip çık; yargılama.

    Belki de en üsttekiler, en alta inişi düşünmeden tırmandılar. Çünkü yükseğe çıkmak kadar, oradan nasıl ineceğin de önemlidir. Tepeden aşağı düşmek, düz yolda yürürken tökezlemekten daha çok can acıtır. Makamın yüksekliği arttıkça düşüşün sarsıntısı da büyür.

    Bu yüzden makam ve mevki; adaleti koruyabilen, hakkı gözetebilen, işi ehline verebilen insanların elinde kıymetlidir.

     

    Çünkü dünya, makamların uzun sürdüğü bir yer değildir. Bugün yüksek sandalyelerde oturanlar, yarın o sandalyelerden inerler. Eğer o makamda adaletle durmuş, hakkı gözetmiş, liyakati korumuşlarsa; ayrıldıklarında içlerinde bir huzur taşırlar.

    İnsan o ortamlarda şunu fark eder: Yükselişler bazen gerçek bir yükseliş değildir. Bazıları basamakları emekle, liyakatle ve alın teriyle çıkar. Bazıları ise makamın ağırlığını taşıyabilecek bir birikime sahip olmadan yükselir.

    Oysa en üsttekiler, en alta inişin de mümkün olduğunu bilerek tırmanmalıdır. Çünkü yüksekte olmak kadar, oradan nasıl ineceğin de önemlidir.

    İşi ehline vermek sadece bir tercih değil, adaletin kendisidir. Bir görevin, onu en iyi şekilde yerine getirebilecek kişiye verilmesi; hem kuruma hem de insanlara karşı bir sorumluluktur.

    Emeğin, bilginin ve gayretin karşılık bulduğu yerlerde güven oluşur. İnsanlar çalışmanın ve üretmenin anlamlı olduğuna inanır.

    Buna karşılık, liyakatin göz ardı edildiği yerlerde sessiz bir kırgınlık büyür. İnsanlar emeklerinin görülmediğini düşündükçe çalışma şevki azalır. Kurumların gücü sadece kurallardan değil, o kurallara duyulan güvenden gelir. Güven zedelendiğinde ise en sağlam görünen yapılar bile zamanla yıpranır.

    Gerçek liderlik, makamın sağladığı yetkiyi kullanmak değil; o yetkinin hakkını verebilmektir. İnsanları kayırmadan değerlendirebilmek, hak edene hakkını teslim edebilmek ve emaneti doğru kişilere verebilmektir. Çünkü yönetmek, sadece karar mercii olmak değil, adaleti de tesis etmektir.

    Güneş tepededir ve ışık verir. Ay, gecenin karanlığında yol gösterir. Evlerimizin tavanındaki lambalar da bulundukları yeri aydınlatır.

    Yüksekte olmanın anlamı, çevresine ışık ulaştırabilmektir. İnsan; lider, yönetici ya da bulunduğu alanda önde gelen biri ise bilgisiyle yol göstermeli, adaletiyle güven vermelidir.

    Liyakatle yükselen insan, bir gün görevinden ayrıldığında huzurla arkasına bakabilir. Çünkü ardında kırılmış haklar, kapatılmış yollar ve susturulmuş doğrular bırakmamıştır. Görevini bir emanet bilmiş, o emaneti taşıdığı süre boyunca hakkıyla korumaya çalışmıştır.

    İşi ehline vermek, adaletin temel direklerinden biridir. Bir bina nasıl sağlam kolonlar üzerinde yükselirse, kurumlar da liyakat üzerine yükselir.

     

    Hak edilmeyen her yükseklik, altında bir boşluk taşır. Ve insan oradan indiğinde, bir tepeden düşmüş gibi sarsılır. Acısı sadece makamı kaybetmek değildir; vicdanın sessiz sorularıyla baş başa kalmaktır.

    Bugün yönetici olan, yarın sıradan bir vatandaş olarak hayatına devam eder. Unvanlar değişir, görevler sona erer. Geriye kalan ise insanların hafızasında bıraktığımız izdir.

    Selametle.

  • Üslup;

    Sohbet ettiğimiz insanları saysam bir elin parmaklarını geçmez..

    Bilgiyi tecrübeyi yaşanmışlıkları anlatan anlattığınıda üslubuyla ve usturuplu anlatmayı başaran bir kaç kişi kaldı etrafımda..

    Şimdilerde dedikoduyu sohbet etmek belleyen insanlar türedi sağımda solumda..

    Önceki oturduğum apartmanın girişinde Kulakları çınlasın ve aynı zamanda selam olsun komşuluğundan incinmedim.

    Ali Keven beyefendinin bürosu vardı.

    Ya sabah ya akşam uğrardım hal hatır ederdim. orada muhakkak siyasi düşüncesi benden çok farklı insanlarda olurdu.

    Ama sohbet etmeyi harika başaran beceren akıllı bilgili donanımlı abiler ablaları dinlerken mest olurdum yine bir keresinde emekli öğretmen Pazarören mezunu bir amcanın üslup konusundaki sohbetini dinlemiştim..

    Hatırladığım kadarıyla istifadenize sunuyorum..

    Elbette kendi yorumumuda katarak…

    Üslûp kişinin dokusu, duyguya ve düşünceye dokunuşu, tabiatı, rayihası, kendini ortaya koyuş tarzı. Bu yüzden “kötü söz sahibine aittir” denmiş ve bu yüzden iyi ve yumuşak olan her şey kalbin aynasına hasredilmiş. Peki sessizlik? O da dâhil üslûba. Çünkü sessizlik kelâma dâhil; duruşa ve insana. “Üslûb-û beyan aynıyla insan” nice yaşanmışlığın süzdüğü aziz bir tecrübe. Bir sonraki merhaleye taşınmış yaşandıkça bu bilgelik; “üslûp her şeydir.” Spinoza, Oscar Wilde, Buffon, Ziya Paşa ve nicesine mâl edilen modern bir söylem ama hayat kadar gerçek ve güçlü. Üslûp her şey. Sahiden panikle, öfkeyle, cinnet hâlinde sarf edilmiş kelimelere dönüp nazar edildiğinde bir rüzgâr tesiri bile yapamadığı, kalplerde kalıcı olmadığı fark edilecektir. Samimiyet ve derin tefekkür içeren her söz ise bir mühür gibi ağırlığını koyup koruyacak, bir bahar manzumesiymişçesine işlenecektir muhatabının derununa. Şairin “insandan insana şükür ki fark var” dediği kavşaktır burası. İnsanı insandan farklı kılan onun kalbi ve kalbin tecelli mekânı olan üslûbu. Üslûplar da yaratılanlar gibi çeşit çeşit, rengârenk. Onu inceltmek, ziyadeleştirmek, güzel ile hemhâl olmakla mümkün. Yol, yürüdükçe azalmayan bir serüven. Ne tuhaf. Tuhaf olan keşfedildikçe artması serüvenimizin…

    Burada, ekseriyetle ulaşmak istediğim diyarları kaleme alsam da ucundan da olsa tecrübe etmediğim, kıyısından geçmediğim hiçbir şeyi yazmamaya çalıştım. Burada hâtıralarımı, kaygılarımı, umutlarımı, sevinçlerimi, yaralarımı, bakış açımı paylaştım. hasbihâl ederken üç sihirli kelime döküldü farkında olmadan dudaklarımdan; “sana şifanın reçetesini veriyorum; bakma, duyma, görme”. Sonra kendi sesime saplanıp kaldı düşüncelerim. Yazıyla yaşayan, ufkunu edebiyatla besleyen, üreten, hayatının merkezine edebiyatı alan, farkında olmadan kendini de inşa ediyor arka planda. Yazarken öğreniyor, tecrübeyle olgunlaşıyor; kendinin öğretmeni olmayı öğreniyor o da…

    Üslûp nasıl iyileşir ve güzelleşir? Şüphesiz onun gıdası kalptir. İlimle, özveriyle, emekle harmanlanıp sağduyulu kelimelerle beslenen bir kalbin iyi ve sağlıklı kalmaması mümkün değil.

    Nasıl ki meali duvarlar olan engeller bedenimize iyi gelmeyen enerji akımlarından kendimizi korumak, set çekmek için varsa kalbin de aynı rikkat ve hassasiyetle korunmaya ihtiyacı var. Onu, görüp işitmek istemediklerinden muhafaza etmek, onu lüzumsuz bir bilmek yükünden uzak tutmak boynumuza borç… Bu nedenle gönlün yüzünü dönmesi gerektiğine inanırım çatlaklarından sızanlara, yaralarının kabuk bağlamasına müsaade etmeyenlere, varlığını hayırlı telkinlerle ortaya koyamayanlara… Üslûp da güzel kelimeler kadar güzel mekân ve insanlarla iyileşen bir anlam ambarı, bir şifa membaı ancak iyi üslûbun yolu iyi hâlden geçer. Bu nedenle bir sabah uyanıp kişinin kendine “şimdi hâl mevsimi” diyebilmesi ve “oraya” varmaya azmetmesi önemli bir eşik…

    Her şeye rağmen çevresinde tevazu, vakar, sebat ve sabır, gayret ve irade, mertlik ve doğruluk, öfke ve sevgi kabiliyeti bulmak isteyen de onları seçecek, çoğaltacaktır. Üslûbunu güzel kelimelerle tezyin edecek, en azından bu uğurda mücadelesini verecektir. Bu yüzden üslûp bir yanıyla ve belki en çok bu yanıyla hâl makamınındır.

    “İnsan, gönlünün renginde yaşar.” buyurur Hz. Ali.

    Dünyamız, imrenilesi o kadar meziyet, özellik ve güzellik varken kıskanıldığını düşünmekten; bu trajikomik inancı söze dökmekten başka faaliyet alanı olmayanlarla yorulmuş durumda. Kulakların şahitlik, gönüllerin tecrübe ettiği nice riya sahibi de var ki Rahman’ın güzelliklerle tezyin ettiği yaratılmışa hasedin, dedikodunun, çelişkinin, merakın, bunalımın ve dolayısıyla kendi riyakârlığının çerçevesinden bakmakta. Elbet herkes kapsama sahasına girdiği kelimenin yükünü omuzlayacak, o yükle bakacaktır dışarıya, burada bir beis yok. Ancak ne üzücü vaziyettir ki kötü kelimelerinin hamallığını yapan içine düştüğü durumun farkında değildir, esasında kendisinin kâinata hasrettiği ancak mecnunu olduğu kelimenin yükü altında ne kadar ezildiğinin de… Kişi evet, kelimelerinden ibarettir. Onları yorulan dünyamızın dışında bırakmaksa bizim irade kabiliyetimize dayanmaktadır. Zira bazen hayat, bir takım hadiseler karşısında üslûbun hiçbir çeşidinin fayda etmeyeceğini gösteren türden…

    Evet biraz konuyu dağıttığımın farkındayım..

    Özetin özeti şudur..

    Herhangi bir ortamda sohbet ederken konuşmadan önce muhatabınızın gözlerine bakın sonrada konuyu seçin…

    İnşaatta sıvacılık yapan adama tezhip sanatından bahsetmek zaman kaybıdır..

    Selametle..

  • “Yozgat trafiği alarm veriyor “

    Yozgat’ta caddeler ve sokaklar, araç yoğunluğunu ve fazlalığını taşıyamaz, yüklenemez hale geldi. Araç fazlalığı Yozgat’a fazla geldi. Kapalı ve açık otoparklar olmasına rağmen kullanılmasına rağmen Yozgat’ta trafik diye bir sorunumuz var.

    Bizim gibi Yozgat’ın eskilerinin bu olaya karşı kurduğu cümle şudur: “Şaka gibi…”

    Valilik, Emniyet Trafik Şube, Belediye ve Şoförler Odası’nın içinde olduğu İl Trafik Komisyonu bu konuyla ilgili elbette durum tespiti yapacak ve çözüm önerileri geliştirecektir. Ama bizlerin de bunu bu köşeden yazması vacip oldu.

    Trafik yoğunluğu nedeniyle yürüyerek gitmek, araçla gitmekten daha kolay ve hızlı hale geldi. Trafikte yaşanan sorunları konuşurken oklar çoğu zaman otomobillere çevrilir. Motor gücü, hız kapasitesi, donanım fazlalığı… Sanki kazaların ve kaosun kaynağı makinelermiş gibi davranırız. Oysa asıl mesele otomobil değil, direksiyon başındaki insandır.

    Aynı yolda, aynı şartlarda, benzer araçlarla bambaşka sürüşler görmek mümkündür. Kimisi sabırlıdır, sinyal verir, bekler; kimisi en küçük gecikmede korna çalar, risk alır. Bu farkı yaratan motor gücü değil, sürücünün karakteridir. Trafikteki davranış biçimi, insanın hayata karşı duruşunun bir yansımasıdır.

    Trafik aslında toplumun aynasıdır. Günlük stres, ekonomik baskı, tahammülsüzlük ve öfke yollara taşar. İnsanlar araçlarının içine girdiklerinde kendilerini daha güçlü, daha görünmez hisseder. Metal bir kabuğun arkasında olmak, bazılarına cesaret değil; sorumsuzluk verir. Bu yüzden trafikte normalde söyleyemeyeceği sözleri söyleyen, yapamayacağı hareketleri yapan insanlarla karşılaşırız.

    Kazaların büyük bölümü teknik yetersizlikten değil, insani hatalardan kaynaklanır. Hızdan çok dikkatsizlik, donanım eksikliğinden çok sabırsızlık can alır. En yeni otomobillerle bile aynı hatalar tekrar eder; çünkü sorun teknolojiyle değil, zihniyetle ilgilidir.

    Eğitim eksikliği bu tablonun önemli bir parçasıdır. Ehliyet almak araç kullanmayı öğretir ama trafik kültürünü öğretmez. Saygı, empati ve sorumluluk duygusu birkaç direksiyon dersinde kazanılmaz. Trafikte “haklı olma” hırsı, “hayatta kalma” bilincinin önüne geçtiğinde sonuç kaçınılmaz olur.

    Otomobiller ne kadar gelişirse gelişsin, trafik güvenliği insan faktörü olmadan sağlanamaz. En gelişmiş fren sistemi bile dikkatsizliği telafi edemez, en akıllı sürüş asistanı öfkeyi durduramaz. Teknoloji ancak bilinçli sürücünün elinde anlam kazanır.

    Bu yüzden trafik sorunlarını çözerken otomobili değil, insanı merkeze koymak gerekir. Kurallar kadar kültürü, cezalar kadar eğitimi, yollar kadar ruh hâlini konuşmadıkça gerçek bir iyileşme mümkün değildir. Çünkü trafikteki asıl sorun motor gücü değil; insanın kendini kontrol edememesidir. Selametle.

  • “Seçim olsa ne olur”

    Kim kazanır kim kaybeder.!

    Akparti ve Tayyip bey siyaset tarihinin ve hayatının gücünün zirvesinde.

    Bunda şek şüphe yok.!

    Nabız tutuyoruz.

    Bizde nabız tutma işi hiç bitmez.

    Bugüne kadar seçim sonucu tahminlerimde hiç yanılmadım.

    Zira şirketim yok, ince hesaplarım yok.

    Nabzı birebir tutuyorum ve olduğu gibi yazıyorum.

    Bundan dolayı da kızanlar çok oluyor bana.

    “Genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimini Ak Parti/ Erdoğan kazanır ama Erdoğan ancak ikinci turda kazanır!” dediğim için hem Ak Partililer hem de CHP’liler kızmıştı.

    Yozgatta sonuç 2/1/1 olur dedim Akparti il başkanlığı makamında o zaman Akparti birinci sıra adayımızın yanında ona yağcılık yapmakla mükellef ve görevli bir zatı muhterem bana itiraz etmiş ve tartışmıştık. Sonuç dediğimiz gibi olunca o arkadaşı bir daha etrafımda hiç görmedim. Ayrıca 2023 mayıs seçimlerinde Akparti dışındaki partilere mensup arkadaşlarım benimle takım elbisesine iddialaştılar. İyi partili arkadaşlardan 3 chp li arkadaşlardan 1 Akpartili arkadaşlardan 2 takım elbise kazandım fakat seçim sonucunda hiç birinide almadım bağışladım.

    Siyaset ve seçim konusunda benim yaptığım kehanet değil üstün zekalı olduğumdan değil sadece ve sadece toplumun bütün sinir uçlarıyla doğru şeffaf ilişkiler ve arkadaşlıklar

    Kurmaktan ibaretti benimkisi..!

    Ülkemiz genelinde ise Erdoğancılar ve Kılıçdaroğlucular işi birinci turda bitireceklerinden emindiler.

    Sonuç her iki tarafı da yanılttı.

    Her zamanki gibi beni haklı çıkarttı.

    Öte yandan.

    Ak Parti Yozgatta yerel seçimde ağır yenilgi beklemiyorlardı.

    “Kötü sonuca hazır olun” dedim diye feci köpürdüler. Yozgatta yerel seçimde az çok siyasetten anlayan herkes Cumhur ittifakı birlikte hareket ederse belediye ve il genel meclis seçimlerinde çok büyük başarı getireceğini görüyor ve bekliyordu. Birliktelik Olmadı,olamadı .?

    Bugün de “Bu Pazar seçim olsa?” sorusuna cevap vereyim de kızan kızsın.

    Tayyip bey Yozgatta %60/70 oy alır Türkiyenin ilk beş sırasına girer Yozgat.

    Yozgatta cumhur ittifakı birlikte seçime girilirse 3/0 yapar

    Cumhur ittifakı ayrı ayrı seçimlere girerse

    Bugünki tablodan

    Akparti 1

    Mhp 1

    Chp ve ortakları 1

    Milletvekilliği çıkarabilirler.

    ve yine ülkemiz genelinde

    Bu pazar seçim olsa ve Özgür Özel’in yeni partisi de hazır olsa yüzde 25 oy alır.

    CHP, bu haliyle bile yüzde 5’i bulur.

    İyi Parti Yüzde 5,

    DEM yüzde 8,

    MHP yüzde 7,

    Yeniden Refah Partisi ve Anahtar Parti yüzde 3’er, Zafer Partisi yüzde 2, TİP ve diğerleri yüzde 3. AK Parti yüzde 32.

    Kararsız, oy vermecek olan yüzde 7 filan.

    Yani… Cumhur ittifakı ile devam.

    Cumhurbaşkanlığı seçimine gelince.

    Sayın Erdoğan, bu pazar seçim olsa ilk turda yüzde 50’yi aşar.

    Rakibi Mansur Yavaş da olsa, Özgür Özel de olsa aşar.

    Vatandaşın iktidara kızdığı işler çok ama alternatifsizlik boynunu büküyor.

    CHP saçmalayıp durunca, diğerleri hatırı sayılır etki uyandıramayınca.

    Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma endişesi taşıyan vatandaş, “Mevcutla bir dönem daha!” diyor.

    Bugün bunları yazdım diye bana kızanların en az yarısı, ‘Bu sefer de Erdoğan!” diyecektir emin olun.

    Zira…

    Seçmen siyasilerden ve adaylardan çok daha iyi geleceğini ve kime emanet vereceğini çok iyi anlar görür.

    Ayrıca Yozgat seçmeni oy vermek için paravanın arkasına geçip oy pusulasını eline alınca şöyle der;

    Ey oyum sandığa girince ülkede ve ilimizde kaos çıkarma

    Ey oyum sandığa girince bana ve ailemin bir işine yara..!

    Ey oyum ben seninle istikrar ve güven ortamı oluşturmak istiyorum der..

    Seçmen akıllıdır, İktidara kızmak başka, oyu götürüp “Evdeki bulgurdan da edecek birilerine vermek” başka.

    Siz sosyal medyaya bakmayın, bana bakın

    Durum bu.

    Anketçilere de bakmayın

    Bir de bu durum beni memnun ediyor sanmayın.

    Şöyle güçlü, üretken bir muhalefet olsa da…

    Hayırda motor şerde fren olsada gerçek yarış görsek.

    Vatandaş diyor ki; Muhalefet bu kadar zayıf olunca…

    İktidar da bizi gıcık ediyor bazen. Çeyrek yüzyıldır yönetimde ve iktidarda olan bir siyaset elbette bazen inişler çıkışlar yaşar normaldir bu

    Seçmenin gıcık olduğu konu Yozgattaki yerel siyasetçilerden kaynaklanıyor..

    Sonuç;Tayyip bey başta olduğu müddetçe Yozgatlı Tayyip beyle beraberdir.

    Herkes hesabını kitabını buna göre yapsın..

    Selametle

  • “Siyaset mi, Particilik mi?”

    Siyaset, toplumu yönetme sanatı ve çabası olarak bilinmektedir. Bu mesleğe soyunan insanın birçok yönden örnek olması ve önemli hatalar içinde yer almaması gerekmektedir. Fakat Türkiye’deki “partili siyaset”, Batı’dan aldığı birçok unsur ile hem kendini toplumun yegâne yönlendiricisi ve belirleyicisi konumuna getirmiş durumdadır.

    Siyaset, yönetme kültürü ve tekniği olarak anlaşılması gereken bir kavramdır. Fakat siyaset bir amaç değildir. Siyaset, bir metot ve usul sistemidir. Siyasetin bir ahlakı ve kültürü bulunmaktadır. Bu ahlak ve kültür doğrultusunda; insan, toplum ve politika hedeflerine yönelik kural ve teknikler kullanılarak en iyi sonuçlara ulaşılmak istenir.

    Parti, Batı’da farklı inanç, kültür ve menfaat gruplarını birbirinden uzaklaştırmış, hatta birbirine düşman hâle getirmiştir. Sosyal, iktisadi ve hukuki hayattaki bu ayrım, siyaset ve yönetimde de kendisini göstermiştir. Bu yüzden her grup, kendi siyasi partisini kurma ihtiyacı hissetmiştir. Çünkü diğer gruplardan kendi hak ve menfaatlerini korumasını isteme durumu söz konusu değildi. Bu durum, siyaseti farklı partilerin güç mücadelesiyle toplumları yönetme çabası hâline getirmiştir.

    Meşrutiyet dönemi Batıcıları, Avrupa’nın maddi kalkınmasına bakarak Batı’nın nasıl geliştiğini incelerken, olayın siyasi tarafına odaklanıp Batı’daki parlamento ve anayasa sistemini alelacele almış; ancak bu sistemin bizim sosyal yapımıza uygun olup olmadığına bakmamışlardır. Birbirine dost ve kardeş olan bir toplumu, siyasi partiler aracılığıyla adeta birbirinden koparmışlardır. Aradan geçen üç yüzü aşkın yılda bu siyasi partilerin toplumun problemlerini çözdüğüne şahit olamıyoruz. Ancak siyasi partilerin birbirleriyle kıyasıya ve ölçüsüzce mücadele ederek olumsuz bir örnek hâline geldiklerini görüyoruz.

    Hâlbuki Avrupalıların Afrika, Asya ve Uzak Doğu’daki sömürü hareketleriyle birlikte altın, gümüş ve diğer değerli madenleri toplamalarının yanı sıra, oraların insanlarını da kendilerine köle yaparak bütün bu imkânları kendi ülkelerine taşıdıkları ve böylece sanayi hareketini başlattıkları gerçeğine dikkat edilmemiştir.

    Siyasetin Getirdiği Düşünce ve Ahlak Krizi

    Türkiye, öncelikle tek partili bir sistem ile yönetimini özellikle Batı’ya ve Batı’nın sistemine uyarlamaya çalıştı. Ne dinî ne de sosyal ve kültürel değer ve geleneklere dikkat edildi. Batı’dan adeta ne buldularsa alındı. Ancak bütün bu düşüncesizce ve aceleci devrimcilik(!), yöneticileri halktan kopardı. Birtakım devrimler ise halka rağmen yapıldı.

    Belli bir dönem sonunda halkın ihtiyaç ve beklentilerine dönüş oldu. Sistemin otoriter yönü azaltıldı ve halka bazı tercihler yapma imkânı verildi. Ancak sistem, hâlâ ayrımcı politika güden siyasetçilerin, daha doğrusu particilerin elindeydi.

    Sosyal ve kültürel değerlere dayanmayan siyaset ya baskı ile ayakta durabilir ya da kişilerin bu siyaseti kutsallaştırmasıyla varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla bu iki alternatif, şimdiye kadar Türkiye’nin yönetimine hâkim olan anlayışlar olarak kendisini göstermiştir. Ancak bu süreçte ne kültür ne de ahlak değerleri varlığını gösterebilmiştir.

    Siyasi baskılar sürekli olmaz ve toplumlar buna karşı ayağa kalkıp haklarını arayabilir. Ancak siyasetin kutsallaştırılması, toplumun inanç ve ahlak değerlerinin siyasetin kuralları hâline getirilmesiyle daha az riskli bir bağlılık ve sürdürülebilirlik sağlayabilir. Özellikle İslam toplumlarında yaşanan problem, böyle bir inanç ve ahlak değişiminin hazırlanmasına yol açmıştır.

    Sosyal değişim hareketlerinde inanç ve ahlak, kişi ve toplumun değerlerinin korunmasını gerektirir ve çeşitli sistemlerin bu değerlere uygun bir şekilde uygulanmasına imkân verir. Fakat eğer inanç ve ahlak dışı bir sistem arzu edilirse, inanç ve ahlakın yerine yeni idealler ve kutsallar oluşturulur. İnsanlar da bu yeni kutsallara uygun hareket ederek huzur ve tatmine ulaştıklarına inandırılır.

    Bugün Türkiye’de ve İslam toplumlarında ortaya çıkan “sanal rahatlık ve huzur”, inanç ve ahlak değerlerinin yerine seküler değerlerin konulması ve bu değerler gerçekleştirildikten sonra gerçek inanç ve ahlak değerlerine ulaşılabileceği kanaatinin yerleştirilmesiyle oluşmaktadır.

    Ancak bu anlayışın ne toplumu ne de sistemi sağlıklı ve verimli bir hâle getirebildiği, en önemlisi de halkı sistemi sadece seyreden bir konuma getirdiği görülmektedir. İşte “büyük imtihan” da bu noktadan sonra başlamaktadır. Herkes bu imtihana nasıl hazırlanacağını düşünmelidir.

    Selametle.

  • “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol”

    Toplumda yanlış bir algı oluştu.

    Fikirlere saygı duymak” tabiri ne çok konuşulur oldu. Hâlbuki fikirlere saygı duyulmaz; insana saygı duyulur. Fikirler ise her zaman tartışılması ve eleştirilmesi gereken konulardır.

    Hoş, çoğu insanın ortaya attığı fikirler ve düşünceler de televizyonlardan veya sosyal medyadan alınmış klişelerden ibaret…

    Peki buna sebep ne?

    Beğenilme, onaylanma ve haklı çıkma arzusu…

    Çağımızın en ilginç hastalıklarından biriyle karşı karşıyayız: Herkese iyi görünme hastalığı.

    Öyle bir dönemden geçiyoruz ki insanlar artık iyi olmakla iyi görünmek arasındaki farkı neredeyse tamamen unutmuş durumda. Dışarıya karşı gülümseyen yüzler, nazik sözler ve kusursuz hayat hikâyeleri sergilenirken; kapının ardında en yakınlarına söylenen kırıcı sözler, gösterilen ilgisizlik ve bitmeyen tahammülsüzlükler saklanabiliyor.

    Sanki modern dünyanın görünmez bir kuralı var: “Herkes seni beğensin, herkes seni örnek göstersin.”

    Bunun sonucunda insanlar bazen oldukları kişiyle değil, görünmek istedikleri kişiyle yaşamaya başlıyor.

    Sosyal medyada mutlu aile fotoğrafları, başarı hikâyeleri, mükemmel ilişkiler, kusursuz hayatlar…

    İnsan, kendi eksiklerini saklamaya çalışırken başkalarının vitrine koyduğu hayatlara bakıp kendi yaşamını sorgular hâle geliyor. Oysa unutmamak gerekir ki her parlayan şey altın değildir. Her gülümseyen yüzün ardında huzur olmayabilir.

    En acısı ise şu:

    Bazı insanlar dışarıya karşı o kadar nazik, anlayışlı ve yardımseverdir ki herkes onları hayranlıkla anlatır. Fakat aynı insan; eşine, çocuklarına, anasına, babasına ve akrabalarına, yani kendisine en yakın olanlara karşı sabırsız, kırıcı ve acımasız olabilir. Çünkü gerçek karakter, kalabalıkların içinde taktığımız maskede değil; kimsenin görmediği anlarda sergilediğimiz davranışlarda ortaya çıkar.

    Bir düşünürün dediği gibi;

    “İnsanların sizi nasıl tanıdığı değil, kimse görmediğinde nasıl biri olduğunuz önemlidir.”

    Dışarıya karşı ilgili, aile içinde ilgisiz…

    İyi de Allah insanı eşref-i mahlûkat olarak yaratmadı mı?

    Bugün birçok insan, “mükemmel insan” rolünü öylesine benimsemiş durumda ki hata yapmayı, özür dilemeyi ve eksik yanını kabul etmeyi zayıflık sanıyor. Oysa insanı değerli yapan, hiç hata yapmaması değil; hatasını fark edip değişebilmesidir.

    Her zaman haklı çıkan, herkesten üstün olduğunu düşünen, kendi kusurlarını görmeyip başkalarının küçük yanlışlarını büyüten kişiler zamanla yalnızlaşır. Çünkü insanları etkilemek kolay olabilir; ancak insanlarla gerçek bağ kurmak bambaşka bir şeydir.

    El iyisi olmak alkış getirebilir; ama samimiyet kazandırmaz. Bir insanın çevresinde çok kişi olabilir; fakat yanında gerçekten kalacak insanların sayısı, olduğu kişiyle ne kadar barışık olduğuna bağlıdır. Çünkü hayat bir sahne değildir. Sürekli rol yapan insan, bir gün kendi gerçek sesini bile duyamaz hâle gelir.

    En güzel görüntü, kusursuz görünen değil; içiyle dışı bir olandır. İnsanın gerçek değeri, herkese gösterdiği yüzünde değil; kendisine en yakın olanların kalbinde bıraktığı izde saklıdır.

    Demek ki neymiş?

    Herkesin birden fazla davranış modeli var…

    Selametle…

     

  • Demokrasi iki kanatlı bir kuştur.

    Bir kanadı iktidar, diğer kanadı ise muhalefettir.
    Yani demek istediğim; biri diğerinin tamamlayıcısıdır.
    Biri olmadan diğeri anlamını yitirir.

    Muhalefet, esasen yapıp ettikleriyle iktidarın gözünün önünde olmasını sağlar. Demokrasiyi güçlü ve vazgeçilmez yapan da muhalefettir. İktidar her yönetim biçiminde vardır; muhalefet ise demokrasilerde olur.

    Muhalefet partilerinin içerisinde bulunduğu durum, vatandaşa hem güven veremiyor hem de ümit olamıyor.
    İktidarla muhalefet arasında yaşananlar, memleket ve millet menfaati yerine hesaplaşma ve çatışmaya dönüşmüş durumda.
    Elbette bu durum milletin gözünden kaçmıyor.

    Dünyada demokrasinin zayıfladığını, hatta zayıflatıldığını görebiliyoruz.
    Gelişmiş ülkeler dâhil artık hiçbir ülkede demokrasi tam anlamıyla yerli yerinde değil.
    Demokrasi ile başa geçmiş partilerin liderleri konuşurken bile vizyoner olmaktan uzaklaşmış durumda.

    İşte tam bu noktada iş muhalefete düşüyor.

    “Neden mi?”

    “Güçlü muhalefet istiyoruz” sözleri ilk bakışta sıradan bir siyasi söylem gibi görülebilir. Ancak bugün Türkiye siyasetinin geldiği noktaya baktığımızda, bu sözün çok daha derin bir anlam taşıdığı açıkça görülmektedir.

    Demokratik sistemlerde iktidar kadar muhalefet de önemlidir. Hatta güçlü bir demokrasinin en temel şartlarından biri, güçlü ve etkili bir muhalefetin varlığıdır. Muhalefetin görevi yalnızca iktidarı eleştirmek değildir. Muhalefet; eksikleri ortaya koyan, yanlışları dile getiren, alternatif çözümler üreten ve millet adına iktidarı denetleyen önemli bir siyasi mekanizmadır.

    Ancak bugün Türkiye’deki ana muhalefetin durumuna baktığımızda, bu görevlerin büyük ölçüde geri plana itildiğini görüyoruz.

    Yıllardır demokrasi, özgürlük, çoğulculuk ve katılımcı yönetim anlayışını savunduğunu ifade eden CHP, bugün ne yazık ki kendi iç tartışmalarıyla gündeme gelmektedir. Parti içinde yaşanan liderlik mücadeleleri, gruplaşmalar ve bitmek bilmeyen çekişmeler, kamuoyunun dikkatini muhalefetin asli görevlerinden uzaklaştırmaktadır.

    Oysa bir siyasi partinin ülkeye demokrasi vaat edebilmesi için önce kendi bünyesinde demokrasiyi yaşatması gerekir. Farklı görüşleri bir arada tutamayan, kendi içinde uzlaşma kültürünü oluşturamayan ve sürekli iç mücadelelerle gündeme gelen bir siyasi hareketin topluma güçlü bir yönetim modeli sunması kolay değildir.

    Bugün vatandaşın beklentisi oldukça nettir:
    Vatandaş ekonomik sorunlarının konuşulmasını istiyor.
    Vatandaş geçim sıkıntısına çözüm üretilmesini istiyor.
    Vatandaş işsizliğin, eğitimin, sağlığın ve sosyal hayatın sorunlarına yönelik somut projeler görmek istiyor.

    Ancak toplumun önemli bir kesimi, muhalefeti bu sorunlarla mücadele ederken değil, kendi iç hesaplaşmalarıyla uğraşırken görüyor. İşte tam da bu nedenle Türkiye’de güçlü muhalefet arayışı giderek daha fazla dile getiriliyor.

    Bu arayış yalnızca iktidarın beklentisi değildir; aynı zamanda seçmenin de beklentisidir. Çünkü güçlü muhalefet demokrasinin sigortasıdır. Güçlü bir muhalefet olduğunda iktidar daha dikkatli davranır, kamuoyu daha sağlıklı bilgilendirilir ve siyasi rekabet daha nitelikli hâle gelir.

    Bugün birçok seçmen, hangi siyasi görüşten olursa olsun, ülkenin sorunlarını gündemde tutabilecek, çözüm önerileri sunabilecek ve iktidarı etkili şekilde denetleyebilecek bir muhalefet görmek istemektedir.

    Ne var ki mevcut tablo, muhalefetin kendi iç sorunlarının ülke meselelerinin önüne geçtiğini göstermektedir. Kendi içindeki problemleri çözmekte zorlanan bir yapının, ülkenin karmaşık sorunlarına çözüm üretme konusunda topluma güven vermesi de kolay değildir.

    Türkiye’nin güçlü bir iktidara ihtiyaç duyduğu kadar güçlü bir muhalefete de ihtiyacı vardır. Çünkü demokrasiler tek taraflı işlemez. Sağlıklı bir siyasi düzen, ancak güçlü iktidar ve güçlü muhalefet dengesinin kurulmasıyla mümkündür.

    Bu nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği “güçlü muhalefet” söylemini sadece siyasi bir mesaj olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü bugün gelinen noktada bu ihtiyaç, yalnızca iktidarın değil toplumun geniş kesimlerinin de ortak beklentisi hâline gelmiştir.

    Muhalefetin yeniden toplumun gerçek gündemine dönmesi, iç çekişmelerden uzaklaşması ve enerjisini milletin sorunlarına yöneltmesi gerekmektedir. Türkiye’nin ihtiyacı; kendi içinde kavga eden değil, millet adına konuşan, denetleyen, çözüm üreten ve alternatif ortaya koyabilen bir muhalefettir.

    Çünkü güçlü demokrasi, ancak güçlü muhalefetle mümkündür.

    Selametle.

     

  • “İran süreci doğru yönetti”

    İsrail ve Amerika arasındaki menfaat üzerine kurulmuş dostluklar büyük yara aldı. Bu iki ülke dünyanın başına bela oldular, olmaya da devam edecekler anlaşılan.

    İngilizlere atfedilen bir sözdür: “Köpek kuyruğunu sallıyorsa sorun yok; kuyruk köpeği sallıyorsa bir sorun vardır.”

    ABD ve bazı Avrupa ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişki, tam olarak böyle bir bağlama oturuyor. Düz mantıkla bakılırsa, ABD ve Avrupa ülkelerinin hacmine, kalibresine kıyasla İsrail, ancak “köpeğin kuyruğu” mesabesindedir.

    Eğer bir şey sallanacaksa, bunun İsrail olması gerekir. Statüsü ister “vekil terör örgütü” isterse “uydu devlet” olsun, cüssesine kıyasla olması gereken yer orasıdır.

    Oysa bugüne kadarki saha gerçekliği, olması gerekenin tersine işaret ediyordu. ABD ve Almanya başta olmak üzere birçok Batılı büyük devletin lider kadrosu, Siyonist çete tarafından bir şekilde kafese alınmış, tepe tepe kullanılıyor. Yani kuyruk köpeği sallıyor.

    İsrail adlı yapı, kuruluşundan bugüne kadar sahada karşımıza çıkan gerçeklik budur. Bilhassa üçüncü yılını doldurmasına az bir zaman kalan Gazze’deki soykırım karşısında, “büyük devlet” kabul edilen ABD ve diğerlerinin sergilediği “üç maymun” tavrı, kuyruğun köpeği salladığını gösteriyor.

    Elin kaşığıyla pilava dalmak

    İsrail, Batılı büyüklerin askerî, siyasî ve ekonomik gücünü hoyratça kullanarak kendisine menfaat devşirdi. Önüne gelene saldırdı. Kuduz köpek gibi önüne geleni kaptı; huysuz eşek gibi arkasına geleni tepti.

    İşin tuhaf yanı, ülkelerinin gücünü Siyonist yapıların kullanımına tahsis eden büyük devletler, çoğu zaman millî çıkarlarına aykırı olduğu hâlde bu absürt duruma izin verdiler.

    Acaba arkasında ABD ve öteki emperyalistlerin her türlü desteği olmasaydı, İsrail, bırakın İran’a saldırmayı, Gazze’deki insanlık suçlarına imza atabilir miydi?

    Daha açık söyleyelim: Kuduz köpek gibi her tarafa saldıran bir İsrail, başta Türkiye olmak üzere etrafındaki Müslüman ülkeler tarafından bir haftada etkisiz hâle getirilmez miydi?

    Evet, şimdiye kadar kuyruk köpeği salladı. Köpek de bundan rahatsız olmadı. Lakin deniz bitti.

    Trump yönetiminin İran ile bir ateşkes mutabakatı noktasına gelmesi, İsrail yönetimini fevkalade rahatsız ediyor. Geride bıraktığımız aylar içerisinde ABD ne zaman İran’la sulh sağlamaya çalışsa, İsrail hep son dakikada süreci sabote etti.

    Netanyahu, Gazze’deki süreci başlattığından bu yana yanılmıyorsam ABD’yi 8 kez ziyaret etti. İddia odur ki, Netanyahu’nun ziyaretlerine ABD’deki Siyonist lobinin elebaşları da eşlik etti.

    Dananın kuyruğu kopuyor

    Tercüme edersek; koskoca ABD Başkanı, devlet görünümlü bir yapı ve yancıları tarafından ablukaya alındı.

    Anılan görüşmelerde Başkan Trump, Netanyahu’ya “usulünce” ayar verdi. Kimi zaman Netanyahu’nun gözlerinin içine baka baka, Başkan Erdoğan’ın ne kadar güçlü ve akıllı bir lider olduğunu anlattı.

    Bazen de Netanyahu’ya çok öfkelenen Trump’ın kendisine ağır sözler sarf ettiği, medyaya sızdırıldı.

    ABD’nin, 100 küsur gündür devam eden savaşı noktalamak amacıyla İran’la bir şekilde mutabakat sağlaması, galiba dananın kuyruğunu kopardı.

    Siyonist yapı, İran’la olan savaşın bitirilmesi ihtimali karşısında çılgına dönmüş gibi. ABD adına müzakereleri yürüten Başkan Yardımcısı J.D. Vance’i neredeyse çarmıha germeye çalışıyor. Hatta hızını alamayıp müzakerelere nezaret eden Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi isimleri bile “ihanetle” suçluyor.

    İsrail’in ABD’ye karşı hadsiz çıkışları karşısında, Başkan Trump ve yardımcısı Vance’in verdiği karşılıklar, bir anlamda Netanyahu ve çetesi için “kapak” niteliğinde oldu.

     

    Galiba çete için deniz bitti

    Trump’ın “Ben olmasaydım bugün İsrail yok olmuştu…” minvalindeki sözleri, Siyonist kesimin pek de duymaya alışkın olmadığı bir tondaydı. Tıpkı Başkan Erdoğan’ın “One minute” çıkışı gibi.

    Vance’in, “Donald Trump şu anda İsrail’e sempati duyan tek devlet başkanıdır. Ben olsaydım geriye kalan tek güçlü müttefikime saldırmazdım…” sözleri ise İsrail’e çizilen kalın bir çizgi oldu.

    Özetlemek gerekirse; ABD, İsrail’e “Benim gücümü kullandığın yeter. İran’la savaşmak istiyorsan seni tutmayayım. Haddini bil, altında yürüdüğün arabanın gölgesini kendi gölgen sanma…” demektedir.

    Başlangıçtaki teşbihe dönersek; galiba işler tersine dönüyor. Gelecek günlerde kuyruğun “sahibini” değil, sahibin “kuyruğu” salladığını görmemiz kuvvetle muhtemeldir.

    Bir adım sonrasında, Siyonist yapının yeni bir yıkılış ve sürgün sürecine gireceğini tahmin etmek bir kehanet değil, tarihî süreçleri doğru okumaktır.

    Selametle.

  • “Vaktinden önce öten horozun kellesi gider…”

    Sohbetlerimde, konuşmalarımda yeni hikâyeler, geleceğe ait fikirler, “Şöyle olsa daha iyi olmaz mı?” tavsiyeleri ve yorumları yapardım.

    Bu sene bana ne oldu bilmiyorum ama bir duraksama yaşıyorum…

    Geleceği de, yeni şeyleri de konuşsam geçmiş aklımdan çıkmıyor; bir yerlere, bir şeylere otomatik olarak eklemliyorum.

    Neden acaba?

    Bu problemi kime sorsam acaba? Sadece ben mi böyleyim, yoksa benim yaşıtlarım da böyle mi diye bir arayıştayım.

    Önceden ağzıma geleni ağız dolusu konuşurdum. Karşımdaki bundan incinir mi, kırılır mı, üzülür mü demezdim. Allah ne verdiyse yüklenirdim haklı çıkmak için ve çoğu kez bunu başarırdım.

    Şimdi biraz sesimi yükseltmek istiyorum, hemen aklıma geliyor:

    “Ya sen bağırıyorsun da yüksek sesle konuşuyorsun da karşındakinin tansiyonu mu çıkar, şekeri mi yükselir, kalp ritmi mi bozulur veya en azından morali, motivasyonu mu bozulur?”

    Artık Yeniçeri askerlerine benzemeye başladım!

    İki ileri, bir geri adım atıyorum.

    Cesaretim mi kırıldı?

    Yoo…

    Neden diye kendime sordum!

    Ama cevabını da buldum.

    Sabırla koruk üzüm olur.

    Sabreden derviş muradına ermiş.

    Sabır, zaferin anahtarıdır.

    Her şey vaktine esirdir.

    Vaktinden önce öten horozun kellesi gider.

    Her şeyin bir vakti, saati vardır. Tam o an, tam orada gelir kapına dayanır. Hızır Aleyhisselam sanırsın; nasıl da oradaydı bilemezsin, şaşırır kalırsın.

    “Hemen şimdi olmalı, yoksa bir daha asla” dediklerin karşına öylece çıkmaz… Sen geciktiğini düşünür, kıvranıp durursun ama olmaz… Çünkü henüz vakti saati gelmemiştir.

    Mesela 20’li yaşlarında arkana bakıp geçip giden koca bir ömür göremezsin. O yaşlarda gözlerin ufka takılıp kalır. Saçların dalga dalga rüzgârda savrulurken akıp giden günleri bilemezsin. Hazan mevsiminden de anlayamazsın…

    30’una basmadan bir öğleden sonra ceketini omzuna vurur, bütün patronları, işleri, iş yerlerini arkanda bırakıp yürür gidersin. Belki bir de sigara yakar, “Eyvallah” dersin… Arkana bakmadan çekip gitmenin de bir vakti vardır.

    Çocuklarını kucağına aldığında ilk önce kavrayacak minicik, yumuk yumuk bir elden başka bir şey görmezsin. Ona işaret parmağını uzatırsın, yıllarca ona tutunup yanında yürür. Gözlerinde şaşkınlık ve meraktan başka bir şey yoktur. Ama 20’sine bastıklarında o gözlere tekrar baktığında, dalga dalga akıp giden coşkulu nehirler görürsün.

    Gençliğinde “Dünyanın bin bir türlü hâli var” ne demek, bilemezsin. Onu öğrenmek için 50’nin kapılarını aralamış olman gerekir.

    60’lı yaşlarına merdiven dayadığında sen istemesen de dönüp arkana bakarsın… Adeta resmigeçit yapar gibi atlattığın badireleri, üstesinden geldiklerini, altında kaldıklarını, seni senden alanları, sana yar olmayanları görürsün. Ağır ağır, iki hiçlik arasındaki bir benlikten başka bir şey olmadığını hissedersin.

    Dünyanın düzeni budur… Öyle insanların icat ettiği yasalardan da değildir. O, kendi zamanında yol alır. Bazen hafifçe duyarsın o saatin tik taklarını… Tıpkı arkandan gelen ayak sesleri gibi…

    Anı, zamanı sayar; tik tak… tik tok… Toprak olsan da bu kural değişmez. Zamanında kabarırsın. Tohumlar toprağa tam vaktinde düşer…

    Sonsuz bir döngü gibi gördüğün ırmakların da vakti vardır. Köpük köpük akarlar bazen, sonra durulur, bulanır, kalakalırlar öylece… Nefes alıp verdiğini bile anlamazsın. Ardından bir anda tepelerden aşağı bırakır kendini… Sonra bir bakmışsın su gitmiş, yatağı kalmış…

    İntikam bile bekler

    Hırsızın, arsızın da bir vakti saati vardır. O da her vakit orada değildir. Devran dönmeden önce, “Fırsatını bulmuşken” der…

    İntikam bile pusuya yatıp bekler, tam vaktinde çöker boğazına… Ne önce ne sonra; tam zamanında…

    Bir de öfkesi vardır insanın. Bir süre başı önde yürür, ardından dişlerini, sonra yumruklarını sıkar, taş gibi olur; yanındakine omuz verir. Gelen, gelebilecek her türlü musibete meydan okur.

    Vakti gelmeden açan çiçekler de bu dünyanın gerçeğidir. Ama bir filizkıran fırtınası alır götürür onları… Hele söz konusu insan olunca vaktini, zamanını bilmek, anlamak çok zor olur. Günün birinde zamansız yollara döküldüğü için öfkeli insan selleri menzilini bulamaz, kırılır…

    Bazen sen hazır değilsindir; on binler bir parkı savunmak için yola çıkıp dünyayı değiştirmeye soyunur. Ansızın gelip kapına dayanırlar.

    Vakti gelir yargılanırsın, zamanı gelir yargılar, hüküm verirsin. Her şeyin bir vakti, saati vardır…

    Selametle…

  • “Yaş aldıkça değil, anladıkça değişiyor insan”

    Bir kendime bakıyorum, bir etrafıma, bir de etrafımda olan biten olaylara…

    Eskiye göre daha yavaş tepkiler veriyorum.

    Sekiz on kişiyle beraber sohbet ortamındayım ama hiç kimsenin konuştuğunu duymuyorum; sadece kafamdaki mevzuyu değerlendiriyorum.

    Hele hele karşımdaki bağırarak konuşuyorsa, isterse bir avuç altın versin, yavaşça sıvışıyorum yanından.

    “Ne bağırıyorsun, çağırıyorsun?” demeyi bile gereksiz buluyorum.

    Sohbet esnasında karşımdaki muhatabımın veya muhataplarımın doğru ya da yanlış konuştuğuna çok dikkat eder, gerektiği zaman ikaz ederdim. Şimdi yapmıyorum.

    Yeni bir strateji geliştirdim;

    “Öyle miymiş ya!”

    “Vay anasını be!”

    “Sen bu işleri benden daha iyi biliyorsun.”

    “Bu konuyu ilk defa senden duydum.”

    “Sen söylüyorsan inanırım, neden inanmayayım?”

    “Seni dinlerken heyecanlanıyorum.”

    “Seni takdir ve tebrik ediyorum.”

    Sonra bu geliştirici ve cesaret verici destekleri verince karşımdaki coştukça coşuyor. O konuşuyor, ben de dinliyorum.

    Esasen bunun şöyle bir faydası var:

    Zahmetsiz ve emeksiz, kafandaki sıkıntılı düşüncelerden arınıyorsun.

    Karşındaki de mutlu oluyor. “Ben konuştum, o da bana hak verdi.” diyerek…

    Ve yine eskisi gibi kim önden gitmiş,

    Kim arkada kalmış,

    Artık dikkatimi çekmiyor.

    Mesela ne önden gidene yetişmeye,

    Ne de geride kalanı yakasından çekiştirmeye çalışıyorum.

    Mesela…

    Artık sürekli randevusuna geç kalan kişi rahatsız etmiyor beni.

    Usulca kalkıp gidiyorum.

    Mesela ne yapabilirim ki? Alışkanlık hâline getirmişse yetişememeyi, yetişemem.

    Mesela…

    Artık telefonda üç kereden fazla çaldırmıyorum.

    Geri dönmediğinde hatırlamıyorum bile.

    Mesela…

    Artık her çalan telefona koşmuyorum.

    Bazen de açmıyorum.

    Mesela…

    Çorapsız bile giyiyorum ayakkabıyı.

    Hanımın ısrarına rağmen yalın ayak olmayı seviyorum.

    Mesela ayaklarım özgür, çoraplar tutsak.

    Mesela…

    Toplantılar, seminerler cazip gelmiyor artık.

    Çünkü sözün anlamına,

    Sözün gücüne inanırım;

    Özgürce kullanıldığı zaman…

    Bir forma sokulmuş,

    Bir çerçeveye sığdırılmış söz,

    Cezbetmiyor eskisi gibi nedense.

    Mesela…

    Bir kalabalığın içinde olmak yerine,

    Bir bankta tek başına oturmayı

    Daha kıymetli buluyor insan.

    Mesela kalabalık yoruyor, sessizlik ödüllendiriyor.

    Mesela…

    Kelimeler de yorgun.

    Yazılacak çok şey var.

    Ama çoğu zaman içten içe susmak,

    Yazmaktan daha anlamlı oluyor.

    Ama yine de yazmak iyi geliyor.

    Mesela…

    Uzun uzun konuşmuyorum artık.

    Anlamak istemeyene bazen sükûtun arkasına duruyorum.

    Mesela sessizlik bazen en iyi cevap.

    Mesela…

    Yumurtam az pişmiş, çok pişmiş;

    Çok da fark etmiyor artık.

    Aslında severim,

    Az pişmiş tereyağında yumurtayı.

    Ama cezbetmiyor artık.

    Öyle de olsa diyor,

    Geçiyorum.

    Bazen evden tam çıkarken hanımın tatlı telaşıyla:

    “Geç kalma ha, pazara gideceğiz.”

    Çünkü ben biliyorum ki;

    Her gün pazar,

    Her gün pazartesi.

    Mesela…

    Artık dikkatimi çekmiyor

    “Bizden, sizden, ondan” olmuş ayrımlar.

    Çünkü herkes birbirine benzemiş.

    Mesela…

    Cezbetmiyor artık eskisi gibi

    Karşıya haykırmak.

    Çünkü onun kelimeleri,

    Onun cümleleri de

    Eskisi gibi cezbetmiyor beni.

    Ondan gelenler

    Bir yankıdan ibaret artık.

    Mesela…

    Hanım her sabah, istisnasız, çıkarken

    Kapıda soruyor:

    “Akşam ne yapayım sana yemek olarak?”

    Artık sıralamıyorum önceki gibi.

    Bir de diyorum ona:

    “Bilmem ki, ne yaparsan yap.

    Bir de sorma artık bunları bana.

    Görümcen değilim, eltin değilim.”

    Önüme ne koyarsan yiyorum zaten.

    Harika yemeklerin var.

    Biliyorsun, yemek seçmediğimi.

    Mesela…

    Kumanda artık önceki gibi elimde değil.

    Bırakıyorum ortaya.

    Çünkü biliyorum ki

    Kumandayı tutan elde de bir irade var.

    Zaten pek de izlemeyiz televizyonu.

    Mesela pek izlemiyorum aksiyon filmleri.

    Daha çok Heidi ve İbi çizgi filmi.

    Kötülük yok mesela, herkes mutlu.

    Mesela…

    Önceden dinlerdim;

    Söz, cümle çıkarken,

    Bakardım birinin ağzına,

    Mimik hareketlerine.

    Konuştuğu zaman ne söylüyor diye…

    Artık bakmıyorum mesela.

    Cümle ağızdan mı çıkıyor,

    Kulağıma geliyor mu, gelmiyor mu;

    Buna değil…

    Gönülden mi çıkıyor,

    Kalbe mi giriyor;

    Buna bakıyorum mesela.

    Mesela…

    Sıkıldım artık protokollerden.

    Takım elbise, rengârenk gömlekler,

    Kravatın deseni, motifi,

    Ayakkabı uydu mu, uymadı mı,

    Çorabın rengi…

    Mesela…

    Sabahleyin kalkıyorum, gözümü kapatıyorum.

    Dolaptan alıyorum bir pantolon, bir tişört.

    Hep de aynısını giyiyorum.

    Hep siyah giyiyorum mesela.

    Sanki dünyadaki kötülüğe karşı sessiz bir itiraz gibi.

    Mesela…

    Dünyayı değiştirmek yerine

    Kendime çalışıyorum bu aralar.

    Kendimi inşa ediyorum mesela.

    Mesela…

    Önceki gibi kalktığım zaman

    Ne rüya gördüğümün hiçbir önemi yok.

    Hatta hatırlamaya bile çalışmıyorum.

    “Aman, ne gördüysem gördüm.” diyorum.

    Zaten gerçek hayatta değiliz ya…

    Mesela…

    Artık bu mahalle, o mahalle değil.

    Vazgeçtim bu kavramlardan, mahallelerden.

    Ama hak, hukuk veya hakikat varsa

    Ve hakikat kimden dillendirildiyse

    Bakmıyorum mahallesine artık.

    Mesela…

    Şatafatlı sofralar,

    Davetler, kalabalıklar, özel salonlar, kapıda karşılamalar…

    Şimdi beni çok yoruyor mesela.

    Daha sade bir köşede,

    Bir cami bahçesinin küçük çay ocağında

    Ya da tenha bir çınar ağacının dibindeki küçük bir kahvehanede,

    Bir taburede oturmak

    Daha kolay geliyor bana.

    Yormuyor mesela.

    Mesela artık sahte davranışları daha çabuk fark ediyorum.

    Gülüşlerin, selamların, yakınlıkların içi boşsa

    Hemen anlıyor ve uzaklaşıyorum.

    Sözden çok hâle bakıyorum.

    Çünkü gerçek olmayan şey,

    Kendini en çok davranışta ele veriyor.

    Selametle…

  • Yaz geldi Zenginler tatile…

    Yozgat’ta arkadaşlarla çay içtiğimiz bir ortamda yaklaşık 8-10 kişi beraberdik. Döndü dolaştı, yaz başında olduğumuz için sohbet tatil konusuna geldi. “Tatile nereye gidiyorsun?”, “Tatilde ne yapacaksın?”, “Çocukların okulu kapanınca nerede olacaksın?” gibi sorular konuşulmaya başlandı.

    Ben sessiz sakin bir dinleyici oldum ve duyduklarıma inanamadım. Yozgat’tan Dubai’ye tatile gidenler, Yunanistan’a tatile gidenler, Kıbrıs’a gidenler, İtalya’yı gezmeye gidenler olduğunu öğrenmiş oldum. Bu yıl için başka tatil destinasyonlarını incelediklerini ve ailece karar vereceklerini söyleyenler de oldu.

    Biz çocukken Ankara’ya otobüsle gidip gelen bir yakın akrabamıza “hoş geldin” ziyaretine gidilirdi. Ankara’ya giden yakınımız günlerce, haftalarca Ankara’da ne yaptığını, Ankara’yı ve yolculuğu anlata anlata bitiremezdi. Ben de şimdi diyorum ki: Nereden nereye…

    Yozgat’ta yaşayanların yaz gelince tatil heyecanı; Çamlık’a çıkmak, Sorgun’a kaplıcaya gitmek, Sarıkaya’ya kaplıcaya gitmek, Yerköy’de Uyuz Hamamı’na şifa bulmaya gitmekten ibaretti.

    Şimdi bu yazımı okuyanların, “Herkes böyle değil. Fakir fukara, garip guraba bu işin hiçbir tarafında yok. Tatil onlar için hayal.” dediklerini duyar gibiyim.

    İnsanlık tarihi boyunca toplumlarda her zaman zengin de olmuştur, fakir de olmuştur. Devleti yönetenler ve anayasal düzen, gelir-gider arasındaki dengesizliklerden kaynaklanan toplumsal rahatsızlıkları azaltabilmek için sosyal yardım adı altında kurum ve kuruluşlar ihdas etmişlerdir. Dini hassasiyetleri olanlar da zekât, sadaka gibi yardımlaşma ve dayanışma anlayışlarıyla sosyal adaleti sağlamayı amaçlamışlardır.

    Konudan sapmamak adına bugün ülkemizin son yıllardaki gelişimini ve dönüşümünü sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Türkiye, son 25 yılda dolar bazında yaklaşık 6 kat büyüdü. 2000’li yılların başında 260 milyar dolar olan GSYH, 1,6 trilyon dolara çıktı. Fert başına düşen millî gelir 3.500 dolardan 19.000 dolara yükseldi. Bu muazzam değişimin sonuçlarını ülkemizin her yöresinde, her sektöründe görüyoruz. Bu gelişme, ülke ve ekonomi yönetimi açısından büyük bir başarıdır. Bu hakkı teslim etmek gerekir.

    2000 yılından önce bugüne göre imkânlarımız daha kısıtlıydı. O nedenle daha azla yetiniyorduk. Azı daha çok paylaşıyor, garibanın hâlinden daha çok anlıyorduk. Çünkü büyük çoğunluğumuz garibandı. Ekonomik yetersizlikler birbirimize daha çok yaklaşmamızı, dayanışma içinde olmamızı mecbur kılıyordu.

    Köyden kente göçmüş bir önceki neslin tutumlu ve tutucu yaşam anlayışı hayatımıza yön veriyordu. On yılda bir darbelerin yaşandığı, vesayetçi bir rejim altında baskıcı bir düzende, kapalı devre sıkıntılar içinde yaşayıp gidiyorduk.

    Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri komünizm, 163. maddesi ise irtica gelecek diye milletin başında Demokles’in kılıcı gibi duruyordu. Turgut Özal, 1991 yılında bu maddeleri kaldırınca ne irtica geldi ne de komünizm. Bu maddeler yüzünden yıllarca çekilen sıkıntılar ve hapis cezaları da milletin yanına kâr kaldı.

    1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri ile aralarda yapılan balans ayarları milleti canından bezdirmişti. 70 sente muhtaçlık hâlleri, NATO ve CENTO’ya bağımlılık durumları… Anlatacak ne çok şey var.

    2002 yılında AK Parti iktidara gelince bütün bu sıkışmışlıklardan hızlı bir şekilde kurtulmaya başladık. Sonra tabiri caizse barajın kapakları açıldı. Her alanda çok hızlı gelişmeler yaşandı. Özellikle maddi alanda olağanüstü ilerlemeler oldu. Ülke baştan sona mamur hâle geldi. Yollar, barajlar ve fabrikalarla ulaşılamayan köşe kalmadı. Parklar, bahçeler, millet bahçeleri ve ağaçlandırma çalışmalarıyla yeniden yeşil ülke konumuna yükseldik. Uçaklar, helikopterler, tanklar, toplar ve gemilerle denizde, havada ve karada dünyanın önemli güçleri arasına girdik. Camiler, çeşmeler, hanlar, hamamlar ve medreseler yeniden ihya edilerek tarih yeniden dirildi.

    Peki, ekonomik büyüme hayatımıza nasıl yansıdı? Ekonomik değişimin sosyal yansıması ne oldu?

    Adeta kapana kıstırılmış insanlar, bu hızlı gelişim karşısında ne yapacaklarını şaşırarak yılların maddi açlığını bastırmak için birbirleriyle yarışmaya başladılar. Önce ne bulduysak yedik, sonra seçmeye başladık; ama yemeye devam ettik. Ülkemizde her beş kişiden biri obez. Bu alanda Avrupa’da ilk sıralardayız.

    Karnımız doydu ama gözümüz aç kaldı. Evlerimizi, arabalarımızı, kıyafetlerimizi değiştirdik. Önce biraz yadırgar gibi olduk, sonra “Bana ne yakışmaz ki?” yaklaşımıyla aynaları çatlattık. Sadece aynaları mı? Komşuları da çatlattık. “Onda var, bende niye yok?” diyerek kıskançlık duygusuyla rekabeti artırdık.

    Apartmanları diktik. Asansörlerde karşılaştıklarımıza hangi Türkçe ile selam vereceğimizi düşünür olduk. Sonra susmayı tercih ettik. Acaba “Selamünaleyküm” mü, “Günaydın” mı, “Hayırlı sabahlar” mı demeliyim diye düşünerek selamı bile çarpık yaşantımıza alet ettik.

    Maddi olarak ilerleyince manevi olarak da ilerleyeceğimizi düşündük ama yanıldık. 2000’den önceki manevi prangaların maddi olanlardan daha güçlü olduğunu anladık. Baskıcı dönemin azınlık egemen güçleri, tahrip ettikleri kaleleri canhıraş bir şekilde koruma kararlılığını sürdürdüler.

    Yönetimin iyi niyetli gayretlerine rağmen temel sorunlar hâlâ devam ediyor. Asırlar boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu ülkenin çocukları, onlarca yıl manevi değerlerinden uzak bırakıldı. Maalesef atadan dededen kalan içi boşalmış, yarım yamalak bilgiler tabiri caizse merdiven altı dindarlığı doğurdu.

    Uzun yıllar toplum manevi anlamda hem cahil hem de yoksul bırakılınca açılan özgürlük ortamını da sağlıklı değerlendiremedi. “Mütedeyyin” aileler, “Biz çektik, çocuklarımız çekmesin.” kaygısıyla evlatlarının önünü açtılar. Yokluk ve yoksulluk dönemlerini yoğun yaşamış tecrübeli nesiller de kaybolmaya başlayınca her şeye maddi çıkar gözüyle bakan bir nesil ortaya çıktı.

    Sadece kendi menfaatini düşünen, helal-haram gözetmeyen, değerleri yok sayan bir nesil ortaya çıktı.

    Bütün toplumun böyle olduğunu söylersek iyilere haksızlık etmiş oluruz. Hani derler ya; “Bu millet iyilerin yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor.”

    Gerçekten de madde ve mana dengesini kurmuş, değerleri kuşanmış bir neslin hakkını teslim etmek gerekir. Yüce Mevla’dan dileğim, iyilerin ve doğruların galebe çalmasıdır.

    Ne maddiyat ne de maneviyat sadece devlete bırakılamayacak kadar önemli meselelerdir. İyilikleri çoğaltalım ve iyilerden yana olalım.

    Selametle…

     

  • “Alışveriş kültürü”

    Hepinizin bildiği, sarı renkli ve ülkemiz ticaretinin en büyük platformlarından biri olan alışveriş sitesine baktım.

    3 milyona yakın alışveriş ilanı var.

    1 milyona yakın araç ilanı var.

    1,2 milyona yakın emlak ilanı var.

    Bunun gibi birçok alışveriş sitesi var. Onları da alt alta toplarsanız, 10 milyon adetlik bir ticaret hacminden bahsediyorum.

    Alan da çok, satan da çok.

    Alana da hayırlı olsun, satana da hayırlı olsun.

    İnternet ticareti konusunda yazabileceğimiz çok mevzu var ama bugün sadece işin nostalji boyutuna, toplumun alışveriş kültüründeki değişim ve dönüşüme, bir de alım gücündeki zorluklara dikkat çekmek istiyorum. Elbette konuya girmeden önce, bu hususta dikkat edilmesi gerekenler hakkında ilgi çekmek istiyorum. Ne dersiniz?

    Müsaadenizle küçük bir fıkra ile konuya anlam katmak istedim…

    Fare, yuvada yavrularına ekmek kazanmanın zorlukları ve tehlikeleri hakkında öğütler verir:

    “Evde ışıkların sönmesini bekleyin, uzun süre sessizlik olmasını bekleyin…” gibi.

    Bir gün yavru fare koşarak annesine gelir:

    “Anne, deliğe çok yakın yerde kocaman bir peynir parçası var. Çabucak alabiliriz.” der.

    Anne fare yavrusunu alır, deliğe yakın yerden bakar ki büyükçe bir kalıp peynir duruyor. Yavru fareyi yanına alır ve uzaklaşır.

    Yavru fare:

    “Anne, neden almadık? Çok yakındı.” der.

    Anne fare cevap verir:

    “Evladım, peynir büyük, mesafe yakın. Bu işte bir puştluk var.”

    Bir zamanlar evimize giren her eşya; bir gösterişin, bir zevkin, hatta bazen bir statünün simgesiydi. En büyük koltuk takımı, en parlak masa, en yeni model beyaz eşya… İnsanlar yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak için değil, çevrelerine bir şeyler anlatabilmek için de alışveriş yapardı. Evlerimizde sadece eşyalar değil, hayaller de sergilenirdi.

    Ancak zaman değişti. Bugün aynı mağazaların önünden geçen birçok insan, vitrindeki sıfır ürünlerden çok ikinci el dükkânlarına, ilan sayfalarına ve yenilenmiş eşyalara yöneliyor. Çünkü hayatın gerçekleri, alışkanlıklarımızdan daha güçlü hâle geldi.

    Artan fiyatlar, azalan alım gücü ve geleceğe dair belirsizlikler, insanların alışveriş anlayışını köklü biçimde değiştirdi. Eskiden “En iyisi olsun” diye başlayan cümleler, bugün “İşimizi görsün, uzun süre kullanalım” anlayışına dönüştü. Çünkü artık kimse yarının ne getireceğinden tam olarak emin değil.

    Bugün maddi durumu iyi olan insanların bile ikinci el eşya tercih ettiğini görüyoruz. Çünkü mesele artık sadece para değil; harcamaya yüklenen anlam da değişti. İnsanlar gösterişe değil, mantığa yatırım yapıyor. Bir zamanlar lüks mobilyalara ayrılan bütçeler, bugün birikime, eğitime, güvenceye veya geleceğe yönlendiriliyor.

    Bu değişim yalnızca evlerde değil, iş yerlerinde de kendini gösteriyor. Ofislerde kullanılan masa, sandalye, dolap ve bilgisayar ekipmanları gibi birçok büro malzemesi artık ikinci el olarak tercih ediliyor. Çünkü iş dünyası da “Yeni olan her zaman daha değerli” anlayışından uzaklaşıyor. Kullanılabilir, sağlam ve ekonomik olan her geçen gün daha fazla önem kazanıyor.

    Eskiden başkasının kullandığı bir eşya, bazı kişiler tarafından değersiz görülürdü. Oysa bugün insanlar bir eşyanın geçmişinden çok, bugünkü faydasına bakıyor. Çünkü bir eşyanın değerini yalnızca kutusunun açılmamış olması belirlemiyor.

    Aynı değişim kıyafetlerde de yaşanıyor. İkinci el giyim ürünlerine olan ilgi giderek artıyor. Hem ekonomik nedenler hem de bilinçli tüketim anlayışı insanları farklı tercihlere yönlendiriyor. Artık birçok kişi, yeni bir ürün satın almak yerine temiz, kaliteli ve kullanılabilir bir ürünü tercih ediyor.

    “Damlaya damlaya göl olur” sözü belki de bugün hiç olmadığı kadar anlam kazanıyor. Çünkü küçük gibi görünen tasarruflar, hayatın ağırlaşan ekonomik gerçekleri karşısında insanlara nefes aldırıyor.

    Belki de değişen yalnızca alışveriş alışkanlıklarımız değil; hayata bakışımız. Eskiden sahip olduklarımızla değerimizi ölçmeye çalışırken, bugün sahip olduklarımızın bize ne kadar yettiğini sorguluyoruz.

    Bir dönemin lüksü olan şeyler, bugünün ihtiyacına dönüşürken bize şu soruyu da sorduruyor.

    Gerçek zenginlik daha fazlasına sahip olmak mı, yoksa elindekini doğru ve bilinçli kullanabilmek mi?

    Bazen eski bir eşya sadece eskiden kalma değildir; bir çağın değişen hikâyesini anlatan bir ayna da olabilir.

    Selametle…

  • “Demokrasiyi bilinç hâline getirmeliyiz”

    Dünyanın gelişmiş ülkelerinde demokrasi ile yönetilen ülkelerde siyasi partiler var; ancak bizdeki gibi teşkilat yapısı yoktur. İl başkanı yok, ilçe başkanı yok, belde başkanı yok. İl binası yok, ilçe binası yok, belde binası yok.

    Seçilmişler yani milletvekilleri, belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri vardır. Oralarda her gün vatandaş yatağından kalkınca desteklediği partinin il binasına gitmez, gidemez; çünkü il binası yoktur. Ama ne vardır? Demokrasi inancı, bilinci ve sahiplenme vardır.

    Bizde durum nasıldır? Oy verdiği partiyi en yakın akrabası, evinin bir parçası gibi gören; partisi için eşiyle dostuyla küsmeyi göze alan bir anlayış hâkimdir. Siyasiler de böylesi bir durumdan pek memnundur.

    Hâlbuki demokrasiyi yalnızca seçim günlerine sıkıştıran anlayış, aslında demokrasinin ruhunu da daraltmaktadır. Çağdaş demokrasiler, vatandaşların yalnızca oy kullandığı değil, siyasal hayatın her aşamasına aktif biçimde katıldığı sistemlerdir.

    Bu noktada siyasi partilere büyük görev düşmektedir. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan partiler, vatandaş ile devlet arasında köprü görevi gören kurumlardır. Nitekim Anayasa’nın 68. maddesinde de siyasi partiler “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlanmaktadır.

    Ancak siyasal faaliyetlerin önemli bir bölümü seçim takvimine endekslenmiştir. Seçim yaklaşınca meydanlar doluyor, mahalle ziyaretleri artıyor, vaatler peş peşe sıralanıyor. Sandıklar kapandığında ise vatandaşın kapısını çalan siyasetçinin sayısı azalıyor.

    Partilerin temel görevi yalnızca iktidara gelmek ya da iktidarda kalmak değildir. Aynı zamanda toplumu bilgilendirmek, siyasi şuur oluşturmak, vatandaşları karar alma süreçlerine dâhil etmek ve geleceğin siyaset kadrolarını yetiştirmektir. Partiler, bireyin siyasi görüşünün şekillenmesinde önemli rol oynarken, halkın yönetime katılımını teşvik eden en güçlü kurumsal yapılardan biri olma özelliğini de taşımaktadır.

    Günümüz siyasetinde ise rekabet her zamankinden daha serttir. Tıpkı ekonomik hayatta şirketlerin müşteri kazanmak için yarışması gibi, partiler de seçmenin desteğini elde etmek için yoğun bir mücadele yürütmektedir. Bu yarışta öne çıkanlar ise yalnızca seçim dönemlerinde değil, yılın her günü vatandaşla temas kurabilen partilerdir. Çünkü güven, seçim meydanlarında birkaç haftada değil, uzun yıllara yayılan samimi iletişimle inşa edilir.

    Eskiden partiler iletişim çalışmalarını kendi imkânlarıyla yürütürdü. Bugün ise profesyonel danışmanlar, kamuoyu araştırma şirketleri, reklam ajansları ve iletişim uzmanları siyasetin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta vardır; En profesyonel kampanya bile vatandaşla kurulamayan samimi ilişkinin yerini tutamaz.

    Bu nedenle siyasi iletişim, propaganda ile karıştırılmamalıdır. Propaganda çoğu zaman tek yönlü bir anlatı sunarken, gerçek halkla ilişkiler karşılıklı iletişimi esas alır. Vatandaşı yalnızca dinleyen değil, aynı zamanda onu anlayan ve taleplerini karar süreçlerine taşıyan bir siyaset anlayışı demokratik kültürün gelişmesine katkı sağlar.

    Büyük mitingler, mahalle ziyaretleri, yüz yüze görüşmeler ve sivil toplumla kurulan ilişkiler ancak bu anlayışla anlam kazanabilir.

    Yani siyasi partiler, çağdaş demokrasinin gerektirdiği özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu anlayışı yalnızca seçim dönemlerinde değil, her zaman yaşatmak zorundadır. Çünkü demokrasi sandıkta başlar ama sandıkta bitmez. Asıl mesele, vatandaşın sesinin seçimden seçime değil, her gün duyulabildiği bir siyasi iklim oluşturabilmektir.

    Selametle…                     

  • “Duyduğuna değil, gördüğüne inan”

    Eskiden “duyduğuna değil, gördüğüne inan” derlerdi.
    Şimdi gördüğümüze de inanamaz olduk.

    Dijitalleşen dünyada gördüklerimiz de artık şüpheli.

    Bir zamanlar dolandırıcıları anlamak kolaydı. Kırık dökük mesajlar gönderir, kötü hazırlanmış sahte siteler kurarlardı. Bugün ise durum çok farklı…

    Yapay zekâ sayesinde artık sahte haberler, sahte videolar, sahte fotoğraflar ve sahte internet siteleri, gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar profesyonel hazırlanıyor.

    Bir bakıyorsunuz ünlü bir gazeteci konuşuyor, bir siyasetçi açıklama yapıyor, bir banka kampanya duyuruyor. Oysa gördüğünüz görüntü de, duyduğunuz ses de tamamen sahte olabiliyor.

    Dolandırıcıların hedefi artık bilgisayarlar değil, insanların zihni…

    Korkularımızı, merakımızı, para kazanma isteğimizi ve güven duygumuzu kullanıyorlar.

    Sahte haberlerle dikkatimizi çekiyorlar.

    Sahte görsellerle bizi ikna ediyorlar.

    Sahte linklerle de hesaplarımızı, kişisel bilgilerimizi ve paramızı ele geçiriyorlar.

    Üstelik bu tehdit sadece bireysel değil. Kamu kurumlarının, bankaların ve medya kuruluşlarının adını kullanarak toplumun devlete ve kurumlara olan güvenini de sarsıyorlar.

    Bu yüzden yeni çağın güvenlik meselesi sadece siber güvenlik değil, aynı zamanda bir bilinç ve farkındalık meselesidir.

    Artık internette gördüğümüz her habere, her videoya ve her bağlantıya sorgulamadan inanma dönemi bitmiştir.

    Bir linke tıklamadan önce iki kez düşünmek, bir haberi paylaşmadan önce doğrulamak ve kişisel bilgilerimizi rastgele sitelere vermemek artık bir vatandaşlık görevidir.

    Çünkü yapay zekâ çağında en güçlü güvenlik duvarı ne bir programdır ne de bir şifredir.

    En güçlü güvenlik duvarı; bilinçli vatandaş, dikkatli kullanıcı ve teyit kültürüdür.

    Unutmayalım: Bugün dikkatsizce tıklanan bir sahte bağlantı yalnızca bir banka hesabını değil, kişisel verilerimizi, kurumlarımıza duyduğumuz güveni ve toplumsal huzurumuzu da hedef alabilir.

    Dijital dünyada güvende kalmanın ilk şartı; gördüğüne değil, doğruladığına inanmaktır.

    Selametle.