Kategori: Köşe Yazıları

  • “Duyduğuna değil, gördüğüne inan”

    Eskiden “duyduğuna değil, gördüğüne inan” derlerdi.
    Şimdi gördüğümüze de inanamaz olduk.

    Dijitalleşen dünyada gördüklerimiz de artık şüpheli.

    Bir zamanlar dolandırıcıları anlamak kolaydı. Kırık dökük mesajlar gönderir, kötü hazırlanmış sahte siteler kurarlardı. Bugün ise durum çok farklı…

    Yapay zekâ sayesinde artık sahte haberler, sahte videolar, sahte fotoğraflar ve sahte internet siteleri, gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar profesyonel hazırlanıyor.

    Bir bakıyorsunuz ünlü bir gazeteci konuşuyor, bir siyasetçi açıklama yapıyor, bir banka kampanya duyuruyor. Oysa gördüğünüz görüntü de, duyduğunuz ses de tamamen sahte olabiliyor.

    Dolandırıcıların hedefi artık bilgisayarlar değil, insanların zihni…

    Korkularımızı, merakımızı, para kazanma isteğimizi ve güven duygumuzu kullanıyorlar.

    Sahte haberlerle dikkatimizi çekiyorlar.

    Sahte görsellerle bizi ikna ediyorlar.

    Sahte linklerle de hesaplarımızı, kişisel bilgilerimizi ve paramızı ele geçiriyorlar.

    Üstelik bu tehdit sadece bireysel değil. Kamu kurumlarının, bankaların ve medya kuruluşlarının adını kullanarak toplumun devlete ve kurumlara olan güvenini de sarsıyorlar.

    Bu yüzden yeni çağın güvenlik meselesi sadece siber güvenlik değil, aynı zamanda bir bilinç ve farkındalık meselesidir.

    Artık internette gördüğümüz her habere, her videoya ve her bağlantıya sorgulamadan inanma dönemi bitmiştir.

    Bir linke tıklamadan önce iki kez düşünmek, bir haberi paylaşmadan önce doğrulamak ve kişisel bilgilerimizi rastgele sitelere vermemek artık bir vatandaşlık görevidir.

    Çünkü yapay zekâ çağında en güçlü güvenlik duvarı ne bir programdır ne de bir şifredir.

    En güçlü güvenlik duvarı; bilinçli vatandaş, dikkatli kullanıcı ve teyit kültürüdür.

    Unutmayalım: Bugün dikkatsizce tıklanan bir sahte bağlantı yalnızca bir banka hesabını değil, kişisel verilerimizi, kurumlarımıza duyduğumuz güveni ve toplumsal huzurumuzu da hedef alabilir.

    Dijital dünyada güvende kalmanın ilk şartı; gördüğüne değil, doğruladığına inanmaktır.

    Selametle.

  • “Televole kültürü bizi kuşattı”

    İnsanlar, yaratılışları gereği merak eden varlıklardır. Merak, doğru yere yöneldiğinde ilmin ve hikmetin kapısını açar; yanlış yere yöneldiğinde ise insanı başkalarının hayatlarının seyircisi hâline getirir. Günümüzde magazin kültürü tam da bu noktada karşımıza çıkıyor. Televizyonlardan sosyal medyaya, internet sitelerinden dedikodu programlarına kadar uzanan geniş bir alanda insanlar, kendi hayatlarını geliştirmek yerine başkalarının özel hayatlarını takip etmeye teşvik ediliyor.

    Bir sanatçının kiminle görüştüğü, bir sporcunun hangi restoranda yemek yediği, bir siyasetçinin aile hayatında neler yaşadığı günlerce konuşulabiliyor. Oysa bütün bu bilgiler, insanın ne ahiretine ne de dünyasına ciddi bir katkı sağlıyor. Saatlerce başkalarının hayatlarını izleyen kişi, çoğu zaman kendi hayatının muhasebesini yapmaya vakit bulamıyor.

    İslam ise insanı kendi sorumluluklarına yöneltir. Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde şöyle buyrulur;

    “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın…” (Hucurât, 49/12)

    Ayette geçen “tecessüs”, yani insanların gizli hâllerini araştırmak, İslam ahlakında hoş karşılanmayan davranışlardan biridir. Çünkü kişinin mahremiyetine saygı göstermek, insan onuruna saygı göstermenin bir parçasıdır.

    İslam’ın ilk dönemlerinde bu konuda dikkat çekici örnekler vardır. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bir gece Medine’de dolaşırken bir evden sesler duyduğu rivayet edilir. İçeride yanlış bir iş yapıldığını düşündüğünde, ev sahibinin şu ikazıyla karşılaşır:

    “Ey Ömer! Eğer biz bir hata yaptıysak, sen de duvardan atlayarak ve izinsiz girerek hata yaptın.”

    Bunun üzerine Hz. Ömer geri çekilmiş ve insanların özel alanlarına müdahale etmenin doğru olmadığını kabul etmiştir. Bu rivayet, İslam’ın mahremiyet konusundaki hassasiyetini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

    Peygamber Efendimiz (sav) de insanların gizli hâllerini araştırmaktan sakındırmıştır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur;

    “Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıplarını örter.”

    Bu anlayış, kusur avcılığı yerine kusur örtücülüğü esas alan bir medeniyetin temelini oluşturmuştur. Ne yazık ki günümüzde magazin kültürü bunun tam tersini teşvik etmektedir. İnsanların en mahrem anları görüntülenmekte, hataları büyütülmekte, özel hayatları kamuoyunun eğlence malzemesi hâline getirilmektedir.

    Daha da düşündürücü olan ise insanların kendi hayatlarını ihmal ederek başkalarının hayatlarını yaşamaya başlamalarıdır. Bir sanatçının boşanması, bir fenomenin tatili veya bir ünlünün giydiği kıyafet, bazı kimselerin kendi ailelerinden ve sorumluluklarından daha fazla ilgisini çekebilmektedir. Böylece insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hayatının seyircisi hâline gelmektedir.

    Oysa Müslüman için asıl soru şudur;

    “Ben bugün ne yaptım? Kendimi ne kadar geliştirdim? Rabbime karşı görevlerimi ne ölçüde yerine getirdim?”

    Başkalarının hayatlarına harcanan vakit, kişinin kendi eksiklerini görmesine çoğu zaman engel olur.

    İslam’ın önerdiği yol, insanların kusurlarını araştırmak değil, kendi kusurlarını düzeltmeye çalışmaktır. Başkalarının mahremiyetini merak etmek değil, kendi kalbini ve davranışlarını güzelleştirmektir. Çünkü gerçek olgunluk, insanların gizli hâllerini öğrenmekte değil; kendi nefsini tanımakta ve onu terbiye edebilmektedir.

    Belki de modern çağın en büyük tuzaklarından biri, insanlara başkalarının hayatlarını izletirken kendi hayatlarını unutturmasıdır. Müminin görevi ise bu tuzağa düşmeden, gözünü ve gönlünü faydasız meşguliyetlerden koruyarak kendi kulluk yolculuğuna odaklanmaktır.

    Selametle…

  • “Gün çarığı sıkıyor, Çarık da ayağı sıkıyor…”

    Yozgat, tarihî günlerinden birini yaşadı. Millî Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin, gün boyu bir dizi ziyaret gerçekleştirdi. Yaptığı ziyaretlerde siyasilerle, bürokrasiyle ve halkla bir araya geldi. Lakin programlarda katılımcılarla yapılması gereken müzakereler yapılamadı, maksat hâsıl olmadı. Aceleyle bir yerlere yetişme telaşı içerisinde şekil şartı yerine getirildi ve bir başka programa geçildi.

    Elbette yapılan bu ziyaretler değerlidir, kıymetlidir.

    Eğitim konusu; toplumun, ülkenin ve geleceğimizin en önemli meselelerinden biri olma özelliğini korumaktadır.

    Bakan Bey’in programını son derece yoğun ve sıkı tutması yalnızca zaman darlığıyla açıklanmamalıdır.

    İktidar partisi yöneticileri bu tür ziyaretlerde her zaman işin ev sahibidir. Aynı zamanda programın akışını yönetmek, yönlendirmek ve daha verimli hâle getirmek de onların bilgi, görgü ve tecrübelerine göre şekillenir.

    Eğitim camiası, devlette istihdam bakımından en büyük yapıyı teşkil etmektedir. Yozgat eğitiminin durumunu bilenler biliyor.

    Bu konuda afaki konuşmak, çok yüksek başarılardan bahsetmek, her şeyi dört dörtlük göstermek mümkün değildir.

    Öğretimi; binalarla, sınıf sayılarıyla, öğretmen kadrolarıyla, akıllı tahtalarla ve fiziki yapılarla anlatıp başarılı göstermek eksikliktir, işin esasından sapmaktır.

    Yozgat, eğitimde Türkiye ortalamasının oldukça gerisindedir.

    Bakan Bey’in elinde Yozgat eğitimiyle ilgili istatistiki bilgiler mevcuttur.

    Ancak Bakan, konuşmalarının tamamında Yozgat eğitimi ve eğitimdeki başarısızlık konusunun dışında ne varsa esti, yağdı, gürledi…

    Bu da bizim dikkatimizden elbette kaçmadı.

    Benim burada dikkat çekmek istediğim asıl konu, Yozgat’a gelen bakanların ziyaretlerinde ve hitaplarında ülke geneline ait, yerli yersiz konuşmalar yapmalarıdır.

    Ee tamam da… Yozgat’tasın mübarek adam! Elinde neyle geldin, ne getirdin? Elimize ne sürdün ki yüzümüze sürelim?

    Bakan Bey gittikten sonra AK Parti mensupları sokağa çıkınca, sahaya inince vatandaş sorduğunda; “Hayırlı olsun, Bakan geldi gitti. Ne verdi, ne getirdi? Hangi eksiği tamamladı?” denildiğinde ne cevap verecekler?

    Bürokrasi ve siyaset, içerisinde bulunduğu durumu değerlendirmeli ve vatandaşın beklentilerini karşılayacak dolu dolu programlar yapmalıdır.

    Gerisi avuntu…

    AK Parti çeyrek asırdır iktidarda. Program nasıl yapılır, misafir nasıl ağırlanır, devlet büyükleri nasıl karşılanır ve nasıl uğurlanır; bununla ilgili önemli bir müktesebata sahiptir.

    Siyasi çalışmaların en önemli muhasebesinin yapıldığı İl Danışma Toplantılarının bir yenisi Yozgat’ta, Saat Kulesi’nin dibindeki eski Büyük Sinema unvanına sahip toplantı salonunda gerçekleştirildi. Toplantı salonu yaklaşık 400 kişilik oturma kapasitesine sahipti.

    Yozgat merkezden katılım son derece azdı.

    Buna rağmen Yozgat’ın 14 ilçesinden gelen misafirler burada kendilerine yer buldu. Yapılan bu istişare ve değerlendirme toplantısında; köyleri, beldeleri ve ilçeleri hakkında fikir ve düşüncelerini AK Parti’nin en üst düzey yetkilileriyle paylaşmak ve problemlerine çözüm üretilmesini istemek üzere toplandılar.

    Uzun süredir genişletilmiş İl Danışma Toplantısı Yozgat’ta yapılmıyordu. Dolayısıyla biriken sorunlar ve konular burada konuşulmalı, masaya yatırılmalı ve çözüm önerileri ortaya konulmalıydı.

    Toplantının protokol kısmı gerçekleştirildi, katılımcılar imza karşılığında içeri alındı.

    Toplantının basına açık bölümünün ardından basına kapalı olarak devam etmesi bekleniyordu. O da olmadı.

    Bu işi organize etmekle görevli olanlar, ellerinden geldiği kadar kimseyi kırmadan ve incitmeden programın sevk ve idaresini sorunsuz şekilde tamamlamak için gayret gösterdiler. Ancak görünmeyen bir üst akıl programın formatını altüst etti.

    Burada da şekil şartı yerine geldi ama buna gerçekten İl Danışma Toplantısı denebilir mi, emin değilim.

    Asıl mesele programın içeriğindeydi.

    Katılımcıların selamlama konuşmaları toplantının tamamını kapsadı, kuşattı. Salondakilere herhangi bir söz hakkı verilmedi. Dilek ve temenniler bölümü gerçekleşmedi.

    Oysa bu program, usulüne ve esasına uygun şekilde, parti teşkilatının iç yönetmeliğinde yazdığı gibi yapılmalı ve icra edilmeliydi.

    Biz burada, kamuoyunun bizden beklediği ve görmek istediği gözlemlerimizi paylaşıyoruz.

    Yani bizimkisi…

    Gün çarığı sıkıyor,

    Çarık da ayağı…

    Çarık demişken, yazının anlam ve önemine binaen buraya bir çarık hikâyesi yakışır.

    Anadolu’nun bağrında, dağda koyun güden yaşlı bir çoban vardır. Çobanın ayağında yılların yorgunluğunu taşıyan, dağ taş demeden aşınmış, çamurlara bulanmış eski bir çarık bulunmaktadır.

    Bir gün çobanın yolu şehre düşer. Şehrin kalabalık caddelerinde yürürken en lüks kunduracı dükkânının önünde durur.

    Vitrin ışıl ışıldır. Kadife kumaşların üzerinde, simsiyah boyasıyla parıldayan, dikişleri kusursuz bir kundura durmaktadır. Herkes hayranlıkla ona bakmaktadır.

    Ayağındaki kirli ve yırtık çarığa bakan çoban iç geçirirken, çarık da vitrindeki kunduraya bakar. İçini büyük bir kıskançlık, sitem ve isyan kaplar.

    Çarık dile gelir:

    “Adalet mi bu ey kundura! İkimiz de aynı maddeden yaratılmadık mı? İkimizin de aslı aynı ineğin, aynı öküzün derisi değil mi? Sen ne kadar deriysen ben de o kadar deriyim. Ama sen kadifeler üstünde, cam bölmeler arkasında el üstünde tutuluyorsun. Herkes sana hayranlıkla bakıyor, seni övüyor. Ben ise her gün çamurun, pisliğin ve tezeğin içindeyim. Dağda taşa çarpıp parçalanıyorum, ayaklar altında eziliyorum. Bu nasıl bir kader, bu nasıl bir adaletsizlik?”

    Kunduranın Cevabı ve Çile Mektebi

    Vitrindeki kundura, çarığın bu sitem dolu sözlerini olgunlukla dinler ve şöyle cevap verir:

    “Ey çarık kardeş… Doğru söylersin. Aslımız da neslimiz de birdir. İkimiz de aynı deriden var edildik. Lakin sen bizim buralara nasıl geldiğimizi, bu vitrine çıkmak için neler ödediğimizi bilir misin? Sen serbestçe dağlarda gezerken, ben bu hâle gelebilmek için çok büyük acılardan geçtim.”

    Kundura çektiği çileyi anlatmaya başlar;

    “Beni ham deri olarak aldılar. Önce günlerce tuzlu ve asitli suların içinde beklettiler. Derim soyuldu, tüylerim kazındı. Günlerce güneşte kurutuldum. Sonra usta bir zanaatkârın eline düştüm.

    Eline büyük makaslar aldı. Canımı acıta acıta beni parça parça doğradı. Şekil alayım diye mengenelere, cenderelere sokup sıkıştırdılar. Yetmedi, ayağa uygun hâle geleyim diye sert kalıplara çaktılar.

    Daha bitmedi ey çarık…

    Usta eline çekici aldı, saatlerce kafama vurdu. Sonra sivri bizlerle derimi delik deşik etti. İçimden ipler geçirdi. En sonunda da kor gibi sıcak demirlerle üstümü ütüledi.

    İşte ben bütün bu acılara sabrettiğim için hamlıktan kurtuldum. Eğildim, büküldüm, kalıba girdim ve sonunda güzelleştim.

    Bu vitrin bana bedava verilmedi. Ben buraya çile çekerek, bedel ödeyerek geldim. Sen o usta elini görmedin, o çekici yemedin, o makaslardan geçmedin. Olduğun gibi ham kaldın.

    Şimdi söyle bakalım; sitem etmeye hakkın var mı?”

    Bu sözleri duyan çarık utanır, mahcup olur ve başını önüne eğer.

    Çile çekmeden, bedel ödemeden ulaşılan makamın ve başarının kalıcı olmayacağını anlar.

    Selametle…

     

  • “Müslümanız ama…”

    Toplum olarak kendimizi tanımlarken en sık kullandığımız ifadelerden biri, hiç şüphesiz “Elhamdülillah Müslümanız” sözüdür. Ancak mesele sadece Müslüman olduğunu söylemekle bitiyor mu? Günlük hayatımıza, ticaretimize, komşuluk ilişkilerimize, çalışma hayatımıza ve insanlarla olan muamelelerimize baktığımızda bu sorunun cevabını yeniden düşünmek gerekiyor.

    Geçtiğimiz günlerde bir çay bahçesinde uzun zamandır görmediğim arkadaşlarla sohbet ediyorduk. Yan masada hararetli bir tartışma vardı. Bir ara yaşlı bir amca ayağa kalktı ve yüksek sesle konuşmaya başladı.

    “Bak evlat, bizim Müslümanlığımız tartışılmaz ama toplumun yaşantısına baktığımda ciddi problemlerin olduğunu görüyorum.”

    Günlük hayatta nelerle karşılaşıyoruz, bir düşün. Esnafa gidiyorum, alışveriş yapacağım. “Bu malın fiyatı bu kadar olur mu?” dediğimde, “Vallahi kâr etmiyoruz, billahi kazanmıyoruz.” diye yeminler havada uçuşuyor.

    Siyasetçiye bakıyorum; biri ötekini suçluyor, öteki berikini. Eğitim sistemine bakıyorum; yetiştirdiğimiz gençler ne büyüğünü tanıyor ne küçüğünü. Otobüse biniyorum, yaşlılara yer veren genç sayısı her geçen gün azalıyor.

    Geçenlerde bir kasaba kıyma almak için uğradım. Baktım ki kıyma oldukça yağlı. “Evladım, ben yağsız kıyma istiyorum.” dedim. Kasap bana dönüp, “Amca, alacağın yarım kilo kıyma.” diyerek sitem etti. Ben de alışveriş yapmadan çıktım.

    Pazara gittim. Tezgâhın önünde iri ve güzel domatesler dizilmişti. Satıcı bana arkadan küçük ve ezik domatesleri vermeye çalıştı. “Evladım, ön taraftakilerden ver.” dedim. “Amca, onları yeni dizdim, şimdi uğraşamam. Alıyorsan al.” cevabını verdi.

    Bankaya gittim. Bir baktım, yeni emekli olmuş komşum emekli ikramiyesini faize yatırıyor.

    Şimdi soruyorum size; bu nasıl Müslümanlık anlayışıdır?

    Amcanın sözleri bir süre hepimizi düşündürdü.

    Gerçekten de bugün toplum olarak en büyük problemimiz, Müslümanlığı bir kimlik olarak sahiplenmemize rağmen onu hayatımıza yeterince yansıtamıyor oluşumuzdur. Herkes “Elhamdülillah Müslümanım.” diyor ama Müslümanca yaşamaya gelince aynı hassasiyeti göstermiyor.

    Elinden ve dilinden herkesin emniyette olması gereken anlayış sözde var, eylemde yok.

    Herkes, birbirinin eksiği, hatası ve yanlışı üzerinden kendine bir yaşam belirlemiş vaziyette.

    Enteresan olan nedir biliyor musunuz?

    Doğruyu ve hakkı konuşan, tavsiye eden insanların bir kısmı bunları kendi hayatında yaşamadığı için sözlerinin de etkisi olmuyor.

    Etkisi olsa, bugün nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede karşılaştığımız manzara çok daha farklı olurdu.

    Demek ki neymiş?

    Doğruyu herkes konuşuyor ama doğruyu herkes yapamıyor.

    Hayatımızın dinî, siyasi, sosyal ve ekonomik şartlarına bir göz atalım.

    Faizsiz bir hayat sürmek neredeyse imkânsız hâle gelmiş durumda. Ev almak için kredi, araba almak için kredi, iş kurmak için kredi…

    Sonra da “Allah bereket versin.” diyoruz. Bereket, haramla helalin birbirine karıştığı yerde olur mu?

    Diğer taraftan şans oyunlarının toplumda giderek yaygınlaştığı görülmektedir. Spor Toto, loto, piyango ve benzeri oyunlar milyonlarca insanın hayatının bir parçası hâline gelmiş durumda. Bizim dinimizde haramın üzerine kurulu bir sistem kabul edilmez.

    Sahte diplomalarla makam sahibi olanlar, sınav sorularını çalarak işe girenler, torpille hak etmediği yerlere gelenler, rüşvet alanlar, rüşvet verenler, milletin malını ve parasını haksız yere yiyenler…

    Bizim medeniyetimizde bunların adı bellidir; Haramzadelik.

    Bugün yaşadığımız ekonomik, sosyal ve ahlaki çöküntünün sebeplerini biraz da burada aramak gerekir. Çünkü helal lokmanın azaldığı, kul hakkının önemsenmediği ve adalet duygusunun zayıfladığı toplumlarda çürüme kaçınılmazdır.

    Maneviyattan uzaklaşmak, aslında insan olma vasfını kaybetmektir.

    Peki, insan olmanın gereği nedir?

    Adaletli olmak, vicdanlı olmak, merhametli olmak, hakka ve hukuka riayet etmek, kul hakkından sakınmak…

    Bir toplumun düzelmesi önce ailede başlar. Anne ve babanın verdiği eğitimle devam eder. Sonra akrabaya, komşuya, sokağa, mahalleye ve şehre yayılır.

    Eğer çocuklarımıza dürüstlüğü, merhameti, paylaşmayı ve sorumluluk duygusunu öğretebilirsek geleceğe umutla bakabiliriz.

    Aksi hâlde birbirimizi aldattığımız, hakkı ve hukuku gözetmediğimiz, haramı normalleştirdiğimiz bir düzen içerisinde sorunlarımızı çözmemiz mümkün değildir.

    Kıymetli okurlarım, bugün toplum olarak yaşadığımız sıkıntıların temelinde Müslümanca bir hayatı sadece sözde yaşamamız yatmaktadır. Dinimizi kimlik olarak taşırken davranışlarımızda aynı hassasiyeti gösteremediğimizde adalet zedelenmekte, güven duygusu sarsılmakta ve toplumsal huzur giderek zayıflamaktadır.

    Hâlbuki Müslümanlık; yalnızca ibadetlerde değil, hayatın her safhasında; ticarette dürüstlükte, komşulukta saygıda, kamusal alanda adalet ve liyakatte kendini gösteren bir yaşam biçimidir.

    Bu yaşam biçimini hayata tam anlamıyla yansıtamadığımızda toplumsal çürüme kaçınılmaz olur. Asıl mesele, ahlaki ve manevi değerlerin hayatın merkezinden uzaklaşmasıdır.

    Toplum olarak yapmamız gereken şey; yeniden özümüze dönmek ve Müslümanca yaşamı hayatın merkezine hâkim kılmaktır.

    Şimdi sorarım size: Bunu yapmak gerçekten bu kadar zor mu?

    Toplumda, etrafımızda Allah aşkına kaç kişi gösterebiliriz?

    “Hah, tamam işte; kendime rol model olarak alabileceğim bir insan.” diyebileceğimiz kaç kişi var?

    Ben böylesine bir yazıyı tarihe not düşmek, bir durum tespiti yapmak amacıyla kaleme alıyorum.

    Derdim, her alanda ve her anlamda “Ben her şeyi doğru yapıyorum.” diye ukalalık yapmak değildir.

    Selametle…

  • “Kulağını kesince aslan olunmaz”

    İnsan kendisini aynada görmek istemez. İnsanın kendiyle yüzleşmesi bazen ruha ağır gelir. Çünkü ayna yalan söylemez. Kusurları gizlemez, eksikleri süslü göstermez; görünen neyse onu yansıtır. Aynalarda filtre yoktur. İşte bu yüzden bazı insanlar aynaya bakmak yerine onu kırmayı tercih ederler. Kendilerinde eksik olanı görmek yerine karşılarındaki mükemmelliği değersizleştirmeye çalışırlar. Çünkü başkasının başarısı, kendi kusurlarının sessiz bir hatırlatıcısıdır.

    Okumak, yazmak, düşünmek ve idealist olmak için verilen emekten ve toplumun önüne koyduğunuz vizyondan ciddi şekilde rahatsızlık duyanlar olabilir.

    Yıllar sonra fark ettim ki onları rahatsız eden benim attığım adım değil, kendilerinin atamadığı adımmış. Çünkü insanı başkasının ışığı değil, kendi karanlığı ürkütür. Bu karanlıkta yaşarken de başkasının saçtığı ışıktan gözleri kamaşır ve rahatsız olur. Başkasının gayreti, kendi tembelliğini; başkasının istikameti, kendi savruluşunu; başkasının başarısı ise kendi ihmallerini hatırlatır insana.

    Bu yüzden insanlar sizi küçültmeye çalışır. Siz küçülürseniz onların eksiklikleri görünmez olacaktır. Oysa hakikat değişmez. Dağın yüksekliği, ovanın onu alçak göstermeye çalışmasıyla azalmaz.

    Kendisine istikamet belirleyememiş, mesleki anlamda aşınmışlığını ve yıpranmışlığını kapatabilmek için akla hayale gelmedik maskelere bürünen insanlarla birlikte yaşıyoruz.

    Hikâye odur ki;

    Sözüm meclisten dışarı olsun…

    Eşek ormanda gezerken bakmış ki herkes aslana yakın olmak, ona yakın durmak ve onunla bir olduğunu göstermek için çaba sarf ediyormuş.

    Uzun uğraşlar sonrasında aslanın yanına gelen eşek demiş ki:

    “Ormanların kralı sensin. Herkes sana özeniyor, senin gibi olmaya çabalıyor. Ben de aslan olabilir miyim?”

    Aslan da:

    “Elbette olabilirsin.” demiş.

    “Ee, o zaman bana bir tavsiye ver, onu yapayım, ben de aslan olayım.” demiş.

    Aslan:

    “Önce şu kuyruğunu kes, sonra da uzun kulaklarını kes; sonra yanıma gel.” demiş.

    Eşek gitmiş, büyük bir acıyla kıvranarak hem kuyruğunu hem de kulaklarını kesmiş.

    Sonra bir ayna bulup kendisine bakmış. Bakmış, bakmış ama kendisine bir anlam verememiş.

    Tekrar ormanda aslanı bulmuş ve demiş ki:

    “Tamam mı? Ben de senin gibi ormanların kralı oldum mu? Aslan olmak bana da yakıştı mı?”

    Aslan, eşeğe bir önden, bir yandan, bir de arkadan bakmış ve demiş ki:

    “Buraya ilk geldiğinde bir kimliğin, bir kişiliğin vardı. En azından eşektin.

    Şimdi o bile değilsin.”

    Esas anlatmak istediğim şudur:

    Bir makama, mevkiye ya da statüye kavuşmak için kendinizi kaybetmeyin. Başkalarıyla boy ölçüşeceğim diye kulağınızdan olmayın, canınız yanmasın.

    Ya olduğunuz gibi görünün,

    Ya da göründüğünüz gibi olun.

    Toplum zaten herkesi biliyor, tanıyor ve hak ettiği çerçeveye oturtuyor.

    Ayrıca hayatın birçok alanında bunun farklı örneklerini görmek mümkündür. İnanç konusunda da benzer bir durum vardır. Ateist olduğunu söyleyen bazı insanlar, bu durumu bir fikirden çok kimlik hâline getirir. Dini sürekli tartışma konusu yapıp onda kusurlar arayarak kendi karanlıklarını haklı göstermeye çalışırlar. Bu, esasında kendi iç dünyalarındaki boşluğu doldurma çabasıdır. İnsanın en zor yüzleşmesi, vicdanıyla yaptığı yüzleşmedir.

    Okullarda da buna benzer bir tablo vardır. Derslerle ilgilenmeyen, genellikle sınıfın en arka sıralarında kümelenmiş öğrenciler bulunur. Bir süre sonra öğretmenler onların peşinden koşmayı bırakır; ödevlerini kontrol etmez, hatalarını düzeltmeye çalışmaz, onlara soru sormazlar. Sınıfta varlıklarıyla yoklukları arasında fark kalmamaya başlar.

    İlk bakışta bu durum öğrenci için bir rahatlık gibi görünür. Kimse hesap sormuyor, kimse uyarmıyor, kimse peşine düşmüyor; sorumsuz bir şekilde dilediği gibi yaşıyor…

    Oysa bu sessizlik, onun için en ağır hükümlerden biridir. Çünkü artık ondan vazgeçilmiştir. Daha da acısı, onun bundan haberi yoktur.

    Çalışkan öğrenciler için ise durum farklıdır. Onların eksikleri hemen fark edilir. En küçük hataları düzeltilir. Sürekli sorulara muhatap olurlar. Verdikleri ödevler en ince ayrıntısına kadar incelenir. Yanlışlarında ikaz edilirler. Kimi zaman bundan rahatsız olsalar da filmin sonunda güzel olan şey, onlardan vazgeçilmemiş olmasıdır.

    Bahçıvan kuruyan ağacı budamayı bırakır. Suyunu keser. Fakat meyve vereceğine inandığı ağacın her dalıyla ayrı ayrı ilgilenir. Çünkü emek, umut olan yere harcanır.

    Hayatın en büyük nimetlerinden biridir: Vazgeçilmemiş olmak.

    Bir dostun nasihati, bir annenin uyarısı, bir öğretmenin ısrarı; bazen de Rabbimizin gönderdiği ikazlar…

    Hepsi aynı hakikati fısıldar kulağımıza:

    “Sen hâlâ önemseniyorsun. Hâlâ değerlisin. Sende hâlâ bir ışık var.”

    İnsanların sessizliği insanı ürkütmeli…

    Artık sizinle konuşmuyor ve kusurlarınızı söylemiyorlarsa, bu sizin kusursuz oluşunuzdan değil; sizden vazgeçilmiş olduğundandır.

    Bazılarının sükûtu sizin için en büyük cezadır.

    Bu yüzden her eleştiriyi düşmanlık, her ikazı da ceza olarak görmemek gerekir. Çünkü insanın asıl korkması gereken şey, kendisiyle ilgilenilmesi değil; artık kimsenin ona bir söz söyleme gereği bile duymamasıdır.

    İnsan için en büyük ödül alkışlanmak değil, hâlâ vazgeçilmemiş olmaktır.

    Şairin dediği gibi:

    “Senden umut kesmem,
    Kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır.”

    Biz ehli kemal yaşlarımızdayız. Birazcık tespit, telkin ve tavsiye gibi oldu bu yazım.

    Selametle…

  • Üstün Zekâlı Yetişkin Olmanın Görünmeyen Bedelleri

    Hayatımız boyunca insanları davranışlarına göre tanımlamaya çalışırız. Çok konuşanı geveze, az konuşanı soğuk, yalnız kalmayı seveni asosyal, duygularını göstermeyeni ise ilgisiz olarak etiketleriz. Oysa insan davranışları çoğu zaman görünenin çok ötesindedir. Bazen bir sessizliğin, bazen bir geri çekilişin, bazen de anlaşılması güç görünen bir tavrın arkasında uzun yıllara yayılan bir yaşam deneyimi vardır.

    Özellikle üstün zekâlı bireyler söz konusu olduğunda bu durum daha da belirgin hale gelir.

    Toplumda üstün zekâ denildiğinde çoğu kişinin aklına yüksek akademik başarı, güçlü hafıza ya da hızlı problem çözme becerisi gelir. Elbette bunlar işin bir parçasıdır. Ancak üstün zekâ yalnızca daha hızlı düşünmek değildir. Aynı zamanda daha fazla sorgulamak, daha fazla detay görmek, daha yoğun hissetmek ve çoğu zaman bulunduğunuz çevreden farklı bir bakış açısına sahip olmaktır. Belki de bu nedenle birçok üstün zekâlı birey yaşamının bir döneminde kendisini olduğu gibi göstermek yerine çevresine uyum sağlamayı seçer. Başarılarını küçümser, bildiklerini saklar ya da yapabileceklerini olduğundan daha az gösterir. Bunun nedeni kibir değil, çoğu zaman dikkat çekmek istememektir. Çünkü farklı olmanın her zaman takdir edilmediğini, bazen eleştirildiğini, bazen de yalnızlaştırdığını erken yaşlarda deneyimlemiş olabilirler.

    İletişim kurarken de benzer bir durum yaşanır. Düşünceleri çok hızlı ilerlerken anlatımlarını yavaşlatmak zorunda kalabilirler. Kullandıkları dili sadeleştirir, ayrıntıları azaltır ve karşı tarafın hızına uyum sağlamaya çalışırlar. Bu durum dışarıdan bakıldığında sıradan görünse de aslında yıllar içinde öğrenilmiş güçlü bir sosyal beceridir.

    Bir başka dikkat çekici özellik ise sezgileridir. Çoğu zaman olaylar arasında başkalarının göremediği bağlantıları kurabilirler. Bir sonuca ulaşırlar ama o sonuca hangi ara basamaklarla vardıklarını açıklamakta zorlanabilirler. Çünkü zihinleri aynı anda çok sayıda veriyi işler. Ne var ki günümüz dünyasında her şeyin kanıtlanması ve açıklanması beklendiği için zamanla sezgilerine güvenmek yerine onları bastırmayı öğrenebilirler.

    Üstün zekâlı bireylerin en belirgin özelliklerinden biri de yüksek öz farkındalıklarıdır. Kendilerini, düşüncelerini ve davranışlarını sürekli değerlendirme eğilimindedirler. Sadece çevrelerini gözlemlemez, kendi iç dünyalarını da analiz ederler. Bu nedenle birçok insanın üzerinde durmadan geçtiği olaylar onların zihninde uzun süre yer edebilir. Neyi neden hissettiklerini, hangi davranışlarının hangi sonuçları doğurduğunu ve hayatlarında neleri değiştirmeleri gerektiğini çoğu zaman fark ederler. Ancak öz farkındalık her zaman bir avantaj değildir. Bazen insanın kendi eksiklerini, hatalarını ve potansiyelini herkesten daha net görmesine neden olur. Bu da onları sürekli gelişmeye çalışan, kendisiyle hesaplaşan ve hayatı daha derin sorgulayan bireyler haline getirir. Dışarıdan güçlü görünen birçok insanın içinde, aslında bitmeyen bir iç muhasebe vardır.

     

    Duygusal dünyaları ise çoğu kişinin tahmin ettiğinden çok daha derindir. Bir haksızlığa karşı duydukları üzüntü, bir başarı karşısındaki heyecanları ya da bir kayıp karşısındaki acıları oldukça yoğun olabilir. Ancak bu yoğunluk çoğu zaman “fazla hassasiyet” olarak yorumlandığından, duygularını göstermemeyi tercih edebilirler.

    Sosyal ilişkilerde de ilginç bir denge kurmaya çalışırlar. Kalabalıklardan değil, yüzeysellikten yorulurlar. Aynı konuların tekrar tekrar konuşulduğu, düşünsel paylaşımın olmadığı ortamlarda kendilerini yalnız hissedebilirler. Buna rağmen insanlardan vazgeçmezler. Tam tersine; öğrenebilecekleri, fikir alışverişi yapabilecekleri ve kendilerini geliştirebilecekleri ilişkiler kurmayı önemserler.

    Belki de bu yüzden bir insanı değerlendirirken biraz daha dikkatli olmalıyız. Her sessizlik ilgisizlik değildir. Her geri planda kalış özgüven eksikliğinden kaynaklanmaz. Her mesafe kibir anlamına gelmez. Bazen bir insanın davranışlarının arkasında, yıllardır farklılığıyla yaşamayı ve bu farklılığı toplumla uyum içinde sürdürebilmeyi öğrenmeye çalışan bir hayat hikâyesi vardır. Çünkü gerçek zekâ yalnızca bilgi üretmek değildir. Kendini tanımak, farklılıklarını kabul etmek ve buna rağmen hayatın içinde yer bulabilmektir. Belki de üstün zekâlı bireylerin en büyük başarısı, sahip oldukları potansiyelden çok, yıllar boyunca anlaşılmadan da yol alabilmeyi öğrenmeleridir.

    İnsanları anlamaya çalıştığımız ölçüde zenginleşiriz. Belki de bir sonraki karşılaşmamızda, bir davranışı yargılamak yerine ardındaki hikâyeyi merak etmeyi seçmeliyiz. Bazen görünmeyen hikâye, gördüğümüz davranıştan çok daha değerlidir.

  • “Kolay Yoldan Zengin Olma Hayali”

    Bir zamanlar anneler çocuklarına “Oğlum, kızım oku, meslek sahibi ol” derdi. Bugün ise bazı gençler telefon ekranına bakıp “Bir video çekerim, bir gecede zengin olurum” zannediyor. Dikkatimi çekti: Tarihte altın arayanların sayısı hiç bu kadar artmamıştı ve elbette onlara kazma-kürek satanların sayısı da hiç bu kadar fazla olmamıştı! İşte tam da burada yeni çağın görünmeyen para tuzakları başlıyor.

    Son dönemde yasadışı bahis, borsadan kolay para kazandıran programlar, çok yüksek faiz veren garip şirketler, ponziler başta olmak üzere gençleri içine çeken birçok para ve zaman tuzağını konuşuyoruz. Ancak daha sessiz çalışan başka tuzaklar da var. Fenomenlik, YouTuberlık, TikTok vb. içerik üreticiliği ve benzeri alanlar, özellikle ekonomik sıkıntı yaşayan gençlere hızlı gelir kapısı gibi görünüyor. Bazı alanları ise baştan doğru bulmak mümkün değildir. Özellikle müstehcenlik üzerine kurulan içeriklerin hem ahlaki hem de toplumsal açıdan ciddi sorunlar barındırdığı, söylememe gerek yok diye düşünüyorum. Ama geri kalanı için konuşursak, elbette bu hakkıyla ve ahlaklı şekilde yapılan yayıncılık işlerini yapan ve ciddi başarı elde eden insanlar var. Fakat gözden kaçan nokta şudur: Bu alanlar dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir.

    Kolay görünen işlerin çoğu, görünmeyen ağır mesailerle ayakta durur.

    Bir içerik üreticisinin arkasında çoğu zaman yıllar süren emek, teknik bilgi, düzenli çalışma ve ciddi bir disiplin bulunur. Oysa birçok genç sadece sonuca bakıyor, süreci hiç görmüyor.

    Bugün milyonlarca insan aynı anda bu platformlara içerik üretmeye çalışıyor. Sorun da burada başlıyor. Çünkü herkes aynı fırsatın peşine koştuğunda bu artık fırsat değil, bir tuzağa dönüşüyor. Rekabet çok sıkı bir hâle geliyor. Üstelik gençlerin rakibi yalnızca diğer amatör içerik üreticileri değil.

    Düşünün:

    • Hâlihazırda olan ulusal TV kanalları
    • Gazeteler
    • Dergiler
    • Profesyonel yayın şirketleri
    • Büyük medya grupları artık aynı dijital alanlarda faaliyet gösteriyor

    Hem de milyonlarca dolarlık bütçeler ve profesyonel ekiplerle…

    Yirmili yaşlarındaki bir gencin bu rekabet ortamını görmeden yola çıkması, haritaya bakmadan çölde uzun bir yolculuğa çıkmasına benzer.

    Nerede kazanç varsa orada risk vardır.

    Bir işte çalıştığınızda en azından maaşınız, sigortanız ve belirli yan haklarınız vardır. Kendi işletmenizi kurduğunuzda da risklerinizi daha somut şekilde yönetebilirsiniz. Ancak sadece özenerek fenomen olmaya çalışan biri, çoğu zaman 2-3 yıl boyunca gelir elde etmeden çalışmak zorunda kalır. Sonunda başarı ihtimali hâlâ düşük olabilir.

    Peki neden bu kadar çok kişi bu yolu seçiyor?

    Çünkü biz genellikle başarılı olanları görüyoruz. Başaramayan binlerce insan sessizce kaybolurken, birkaç başarı hikâyesi tüm gündemi kaplıyor.

    Bir de işin eğitim tarafı var. Son yıllarda “kolay para kazanma”, “fenomen olma”, “algoritma sırrı” gibi başlıklarla satılan eğitimlerin sayısı hızla arttı.

    İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: “Eğer altın bu kadar kolay bulunuyorsa, neden bazıları altın aramak yerine sürekli kazma-kürek satıyor?”

    Bir sır vereyim: Kolay para arayışı çoğu zaman insanı daha fazla yorar, daha fazla zaman kaybettirir ve daha büyük hayal kırıklıklarına sürükler. Hobi olarak içerik üretmek başka bir şeydir; hayat planını yalnızca düşük ihtimalli dijital şöhret üzerine kurmak ise başka bir şeydir.

    Zengin olmanın kısa yolu diye sunulan birçok şey, aslında uzun bir yılgınlık yoludur.

    Gençlerimizin hayal kurmasını değil, hayallerini sağlam ekonomik gerçeklerle desteklemesini isterim. Çünkü sürdürülebilir refah; emek, üretim, bilgi ve sabır üzerine kurulur. İş hayatında kalıcı başarıların ortak noktası budur.

    Rüzgârla gelen şöhret bir gün kaybolur; fakat bilgiyle kazanılan meslek ve tecrübe insanın yanında kalır.

    Selametle.

  • “Altı belde seçiminin siyasi analizi”

    Geçtiğimiz günlerde ülke genelinde altı beldede gerçekleştirilen seçim sonuçları, yerel ölçekte görünse de siyasi açıdan önemli mesajlar barındırıyor. Sandıktan çıkan tablo, partilerin sahadaki gücünü, seçmen eğilimlerini ve siyasi dengelerdeki mevcut durumu yeniden tartışmaya açarken, sonuçların özellikle büyük siyasi partiler açısından dikkatle analiz edilmesi gerektiği değerlendiriliyor.

    Siyaset; bilgi birikimi, tecrübe, hitabet, plan-proje ve en önemlisi algı ve gösterişle yapılır.

    İdeolojik partiler, kitle partilerine göre daha rahattır. Konuşmaları belirli bir çerçevenin içerisinde kalır; yani demek istediğim, kırmızı çizgileri vardır. Milliyetçilik, muhafazakârlık, bölgesellik, etnik köken, din vb.

    Kitle partilerine gelince; yerle gök arasında ne varsa ortaya döker, akla hayale gelen gelmeyen vaatlerde bulunur ve seçmen kitlesinin tamamından oy alma çabası taşırlar. Seçmenin geçmişine bakmazlar; onlar için sadece eldeki ve önlerindeki seçimler vardır ve kazanılmalıdır. Yani kazanmak için her yol mübahtır.

    Devasa bütçeler, harcamalar, ikramlar, hediyeler… Ne ararsan seçmene sunma gayretindedirler. Siyasetin show ve magazin tarafını çok iyi yönetirler. Ülkemiz siyasetinde böylesine çalışılmış ve kazanılmış çok seçim vardır.

    Geçen hafta ülkemizin altı beldesinde ve birçok köyünde seçimler oldu. Vatandaşı etkileyen ne oldu? Vatandaşın oy verme kriterlerini ne etkiledi? Liderler mi, partiler mi, adaylar mı, vaatler mi?

    Pazar günü altı beldede yapılan seçimler, sonuçları itibarıyla üzerinde çok konuşulacak gibi görünüyor. Sonuçlar ilk bakışta yerel ölçekte görünse de siyaset açısından verdiği mesajlar oldukça dikkat çekici. Altı beldenin dördünü AK Parti, birini MHP, birini ise CHP kazandı. Ancak tabloya biraz daha yakından bakıldığında CHP açısından üzerinde düşünülmesi gereken çok fazla detay var.

    CHP uzun süredir sandığı işaret ediyor, erken seçim ve hatta ara seçim tartışmalarını gündemde tutuyordu. Muhalefet cephesinde oluşturulmaya çalışılan hava, iktidarın toplumsal desteğini kaybettiği ve ilk seçimde büyük bir değişimin yaşanacağı yönündeydi. Ancak küçük ölçekli bu seçim, bu söylemi destekleyen bir tablo ortaya çıkarmadı. İktidara yürüdüğünü iddia eden CHP’nin yaya kaldığı görüldü.

    CHP, kazandığı tek belde olan Çevrecik’te dahi oy oranını ciddi şekilde düşürdü. Siyasi partiler için sadece seçimi kazanmak değil, aynı zamanda toplumsal destek düzeyini artırmak da önemlidir. Eğer kazanılan yerde dahi oylar düşüyorsa, burada seçmenin partiye verdiği mesajı çok iyi okumak gerekir.

    CHP içerisinde son dönemde yaşanan tartışmaların sahaya yansıdığı görülüyor. Mutlak butlan tartışmaları, Kemal Kılıçdaroğlu etrafında şekillenen polemikler, parti yönetimi ile parti içindeki farklı gruplar arasındaki gerilimler seçmenin de dikkatinden kaçmıyor. Seçmen, kendi içinde birlik görüntüsü veremeyen partilere karşı her zaman temkinli davranır. Seçim sonuçları bunu doğruluyor.

    Özellikle CHP’nin kazandığı beldeye ilişkin yapılan değerlendirmelerde, bölgenin sosyolojik yapısının da etkili olduğu görülüyor. Alevi seçmenin yoğun olduğu bölgelerde Kılıçdaroğlu’na yönelik tartışmaların ve parti içi çekişmelerin bir tepki davranışı oluşturduğu yorumları yapılıyor. Elbette seçim sonuçlarını tek bir sebebe bağlamak doğru değildir. Ancak parti içi krizlerin seçmen davranışını etkilediği de inkâr edilemez bir gerçekliktir.

    Bu sonuçların ardından siyasetin psikolojik üstünlük meselesi yeniden gündeme gelir. Seçim sonuçları tek başına genel seçimlerin habercisi değildir. Ancak siyaset sadece rakamlardan ibaret değildir; algılar da en az rakamlar kadar önemlidir. Altı beldede ortaya çıkan tablo, AK Parti’nin ve Cumhur İttifakı’nın moral üstünlüğü yeniden ele geçirmesine imkân sağlar. Bugün AK Parti ve Cumhur İttifakı cephesi, CHP’nin uzun süredir dillendirdiği “ara seçim” söylemine karşı artık daha rahat, daha cesur ve biraz da alaycı şekilde şunu söyleyebilir:

    “Bekâra hanım boşamak kolaydır.”

    Selametle.

  • Çiftçi;

    Yozgat tarımla uğraşan ve uğraşılan bir il Buğday,arpa pancar ana üretim kaynakları
    Yozgat çiftçisi, 2025 yılını büyük ölçüde zararlakapattı. İlk aylarında etkili olan ılık hava, meyve ağaçlarının erken çiçek açmasına neden oldu. Nisan ortasında 65 ilde yaşanan don olayı, 16 üründe ciddi hasar oluşturdu.
    Akabinde, yağışlardaki azalma ve artan sıcaklıklar, tarımsal üretimi fevkalade olumsuz etkiledi.
    2025 yılı tarımsal ve zirai üretim açısından sıkıntılı geçti.
    Sonuçta Türkiye ekonomisi 2025 yılının 4. çeyreğinde yüzde 3,6 büyürken, tarımsal üretim yüzde 8.8 geriledi. Bununla birlikte, 2025’te tarım sektörünün Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla (GSYH) içindeki payı yüzde 1 oranında arttı.
    İçinde bulunduğumuz yıl, yağışlar ziyadesiyle fazla oldu. Genel beklenti, bu yıl tarımsal hâsılada önemli bir artış yaşanacağı yönünde… Elbette ürün veya bölge bazında, aşırı yağışlardan kaynaklı ürün kayıpları yaşanabilir.
    DESTEKLEME FİYATLARI ENFLASYONUN GERİSİNDE
    Hububatta beklenen verime rağmen, Hükümet adına Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından açıklanan hububat destekleme alım bedelleri, çiftçilerde tam bir hayal kırıklığına sebep oldu.
    TMO, makarnalık ve ekmeklik buğday için ton başına alım fiyatını, geçen seneye nazaran yüzde 22.3 artışla, 16.500 lira olarak açıkladı.
    Ofis, arpa alım fiyatını da, yüzde 22.7’lik artışla, 12.750 TL olarak belirledi.
    Bu rakamlara, Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı olan üreticiler için öngörülen ton başına 3.014 lira destekeklendiğinde, alım fiyatı buğdayda 19.514 liraya, arpada ise 15.764 liraya geliyor.
    2025 yılındaki destekleme alım fiyatları, bir önceki yıla nispetle yüzde 53 civarında artış görmüştü. 2025 Haziran ayı itibarıyla, yıllık enflasyon yüzde 43.23 olarak gerçekleşmişti. Yani geçen yıl, gerçeklenen enflasyonun 10 puan üzerinde bir destekleme fiyat artışı olmuştu.
    Bu seneye gelirsek…
    2026 yılı Mayıs sonu itibarıyla yıllık enflasyon yüzde 32.61 oldu. Son bir yıldaki tarımsal girdi fiyatları ise yüzde 34. 26 civarında arttı. Buna karşılık, buğday ve arpa için açıklanan yüzde 22.3 ve 22.7’lik fiyat artışı, enflasyonun 10 puan kadar gerisinde kaldı.
    Doğal olarak bu durum, çiftçiler açısından net bir kayıp anlamına geliyor.
    DÜNYA BORSALARINDA DURUM
    Meselenin bir de dünya borsaları ciheti var. Geçmiş yıllarda Hükümet, dünya borsalarındaki buğday fiyatlarının üzerinde destekleme alımları yapmıştı.
    Bugün durum tersine evirildi. Şu an itibarıyla dünya borsalarında buğdayın ton fiyatı, 580 dolarcivarında seyrediyor. Bu da, dolar kuru 46 liradanhesaplandığında, ton başına 26.680 liraya denk gelmektedir.
    Dünya borsalarında ABD doları bazındaki 2026buğday fiyatları, bir önceki yıla göre yüzde 14.5civarında bir artışı da ifade etmektedir.
    Haziran 2025’te dolar kurunun 39 lira 12 kuruşolduğu dikkate alınırsa; o dönemde Türkiye’deki makarnalık buğdayın ton fiyatı 345 dolara denk gelmekteydi. Destekler de dikkate alınırsa, 2025 Haziran ayındaki 16 bin 20 TL’lik fiyat, 406,5 dolara denk geliyordu.
    Bugünkü desteklemeli fiyat olan 19.514 TL’nin karşılığı 424 dolar tutuyor. Dünya borsalarındaki yüzde 14.5’lik artış da hesaba katılırsa, bizdeki bir ton buğdayın fiyatının 485 dolar civarında olması gerekiyor. Bu da 22.310 TL’ye karşılık geliyor.
    Yani dünya borsalarında 580 dolar olan buğdayın ton fiyatının, geçen seneki fiyatla eşdeğerolabilmesi için, bugün hiç değilse 22.310 lira olması gerekiyordu.
    BİR DE ÇKS KAYDI YOKSA
    Bu arada, ÇKS kaydı olmayan üreticilerin ürünleri TMO tarafından alınmıyor. Ki, toplamdaki üretimin en az yarısı ÇKS kaydının dışında bulunuyor. Bu durumdaki üreticilere, destekleme ödemesi de yapılmıyor.
    Geçmiş yıllardaki cari piyasada tüccarlar, çiftçinin ürününü, TMO’nun desteklemeli fiyatlarından yüzde 25-30 civarında daha düşük fiyatla almıştı.
    Aynı durumun devamı halinde, ÇKS kaydı olmayan üreticilerin buğdayının, ton başına 14.650 TLcivarında piyasa bulması kuvvetle muhtemelgörünüyor.
    Bir de TMO, alımlarda randevu sistemi uyguluyor. Üretici, hasat zamanına denk gelecek şekilde randevu alamadığında, eğer depolama imkânı da yoksa ürününü daha düşük fiyatla tüccara satmak zorunda kalıyor. Depolama imkânı olanlar da hem ilave nakliye ve yükleme gideri ve depolamamasrafıyla karşı karşıya kalıyor.
    TMO DA ZARAR EDİYOR
    Madalyonun öteki yüzüne baktığımızda, devletin buğday piyasasına olan aktif müdahalesindendolayı önemli bir zarara uğradığı görülmektedir. Zira TMO, makarnalık ve ekmeklik buğdayın tonunu 18.500 TL’den satacağını açıkladı.
    Bunun anlamı; TMO’nun buğdayı ton başına bin TLcivarında zararla satacağıdır. Personel ve uygulama giderleri de dikkate alınırsa, bu zararın daha da artacağı aşikârdır.
    Türkiye’nin, ürettiği buğdayın takriben yüzde 10’unu dış piyasalara sattığı dikkate alınırsa, TMO, destekleme alımlarından dolayı oluşan zararının bir bölümünü ihracat yoluyla kapatabilecektir. Ton başına alım-satım farkının 56 dolar civarında olduğu dikkate alınırsa, 2 milyon ton ihracattan dolayı 112 milyon dolar civarında kâr etmesi muhtemel olan TMO’nun, toplamdaki zararının bu kadarını gidereceği söylenebilir. Tabi, 2 milyon ton buğdayın tamamının TMO üzerinden ihraç edilmesi varsayımıyla…
    TMO’nun, uluslararası borsa fiyatları düzeyindebuğday alım ve satışı yapması da mümkün. Fakat bu durumda, tüketiciler daha yüksek fiyatlarla karşı karşıya kalacaktır. Buğdayın temel tüketim maddesi olduğu ülkemizde, yönetimler böyle bir durumu istemez.
    Selametle..

  • Kadın;

    Yaz geldi Yozgat caddelerinde sokaklarında kafelerinde kısaca her yerde gençlerimizin giyim kuşamları oturup kalkmaları herkes gibi bizimde dikkatimizi çekiyor..
    Özellikle kızlarımızın evlerinden çıkmadan anne babaları tarafından belli bir disiplinle sokağa gönderilmeleri gerektiğine inanıyorum..
    Bizim nesil için kızlarımız kadınlarımız birer mücevher gibidir..
    Korunması kollanması gereken yeri zamanı geldiğinde hal ve hareketleri konusunda belirli ikazların eleştirilerin yapılması fıtratı gereğidir..
    Kadının tarihsel ve dini açıdan kıymetini artıran ve değerli kılan konular nelerdir..?
    Bir toplumun medeniyet seviyesi, kadınlarına nasıl baktığında gizlidir. Kadını yalnızca dış görünüşüyle değerlendiren toplumlar, insanın özünü kaçırırlar. Çünkü kadın, önce bir beden değil; bir akıl, bir vicdan, bir şahsiyet ve bir insandır.

    Bugün dünyanın birçok yerinde kadınlardan söz edilirken onların fikirlerinden, başarılarından, ahlaklarından ve karakterlerinden çok dış görünüşleri konuşuluyor. Reklamlar, televizyon programları ve sosyal medya platformları kadını çoğu zaman bir tüketim nesnesine dönüştürüyor. Böylece kadının kişiliği gölgelenirken dişiliği ön plana çıkarılıyor.

    Oysa erdemli bir toplumun bakış açısı bunun tam tersidir. Erdemli toplumlar kadını bedeniyle değil, kişiliğiyle değerlendirir. Çünkü insanı değerli kılan şey görünüşü değil, taşıdığı ahlaktır.

    Kur’an-ı Kerim üstünlüğün ölçüsünü açıkça belirlemiştir:

    “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
    (Hucurât, 49/13)

    Bu ilahî ölçüde ne erkek olmak bir üstünlük sebebidir ne de kadın olmak bir eksikliktir. Üstünlük; takvada, ahlakta ve erdemdedir. İnsanları cinsiyetleriyle değil, karakterleriyle değerlendiren anlayış işte bu Kur’ani anlayıştır.

    İslam’ın ilk yıllarına baktığımızda da bunun sayısız örneğini görürüz. Hz. Hatice validemiz güçlü bir tüccardı. Hz. Aişe validemiz yüzlerce sahabeye ilim öğreten büyük bir âlimdi. Kadınlar hayatın içinde, toplumun içinde, ilmin içinde ve ticaretin içindeydiler. Hiç kimse onların varlığını yadırgamıyor; aksine toplumun ayrılmaz bir parçası olarak kabul ediyordu.

    Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

     

    “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanınızdır.”

    Bu hadis, kadına verilen değerin bir iman ve ahlak meselesi olduğunu göstermektedir. Kadını aşağılayan, küçümseyen veya onu yalnızca bedensel özellikleriyle değerlendiren bir anlayışın İslam’ın rahmet ve adalet anlayışıyla bağdaşması mümkün değildir.

    Toplumun yarısı kadınlardan oluşuyorsa eğitimde, ticarette, sanatta, siyasette ve sosyal hayatın her alanında kadınların bulunması da son derece doğaldır. Asıl sorun kadının nerede olduğu değil, ona hangi gözle bakıldığıdır.

    Art niyetli zihniyetler kadının kişiliğini törpülemek, onu yalnızca dişiliği üzerinden tanımlamak isterler. Çünkü şahsiyet sahibi kadın güçlüdür; düşünen kadın sorgular; bilgili kadın üretir; ahlaklı kadın toplumu dönüştürür. Buna karşılık yalnızca bedeniyle değerlendirilen kadın, insan olmaktan çıkarılıp bir nesneye dönüştürülür.

    Kur’an’ın istediği ise tam aksidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.”
    (Tevbe, 9/71)

    Bu ayette kadın ve erkek, toplumun inşasında birlikte sorumluluk taşıyan bireyler olarak tanımlanmaktadır. Kadın yalnızca seyreden değil; üreten, yön veren ve sorumluluk alan bir şahsiyettir.

    Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, kadını dişiliğiyle değerlendiren sığ bakış açılarını terk etmektir. Kadının kıymeti güzelliğinde değil, ahlakındadır. Değeri bedeninde değil, şahsiyetindedir. Gücü görünüşünde değil, karakterindedir.

    Çünkü kadın bir vitrinin süsü değil; bir medeniyetin kurucusudur.

    Kadını dişiliğiyle değil, kişiliğiyle görebildiğimiz gün; sadece kadınları değil, insanlığı da hak ettiği yere taşımış olacağız.
    Selametle

  • “Güzellik yerinde güzel”

    Hayatın en büyük sırlarından biri, her şeyin yerli yerinde güzel olmasıdır. Bir çiçeğin dalında, suyun yatağında, insanın ise kendi ölçüsü ve karakteri içerisinde değer kazanması gibi… Ne var ki çağımız, sahip olduklarımızdan çok onları nasıl gösterdiğimizle ilgileniyor. Abartının alkışlandığı, sadeliğin çoğu zaman fark edilmediği bir dönemde yaşıyoruz. Oysa gerçek güzellik; gösterişte değil, doğallıkta; fazlalıkta değil, yerindelikte saklıdır. İnsan da eşya da ancak olması gereken yerde durduğunda huzur verir, anlam kazanır ve güzelleşir.

    Yaşadığımız hayatta birçok şeyi ıskalıyoruz. Hâlbuki etrafımızdaki güzellikleri ve iyilikleri görmemiz, fark etmemiz lazım. Hayata sadece ekonomik açıdan bakma hastalığı hepimizi kapsadı, kuşattı. Madde gözüyle gördüğümüz dünyada manevi ve sosyal hayatımızı istediğimiz gibi ortaya koyamıyoruz.

    Çocukluğumuz, gençliğimiz ve içerisinde bulunduğumuz yaşlar bize tecrübeyle göstermiştir ki Allah’ın istediği gibi bir kul, Peygamberimize layık bir ümmet olamadık. Toplumun bizden beklediği ve arzuladığı bir hayatı yaşayamamış olmanın ezikliği içerisindeyiz.

    Baharın ve yazın güzelliklerini zerrelerimize, hücrelerimize kadar hissettiğimiz bu günlerde; gelip geçici, konup göçücü dünyamızda ne yaparsak, nasıl yaşarsak, nasıl bakarsak ve nasıl görürsek kendimizi tanıyabilir ve anlayabiliriz?

    Bir şeyin güzelliği çoğu kez bulunduğu yere yakışmasından doğar.

    Su kabına göre biçim alır, insan ise durduğu yere göre kıymet kazanır.

    Yerli yerinde duran her şey sade bir huzur verir; ne eksiği göze batar ne fazlası rahatsız eder.

    Bir çiçeği saksısından koparıp avizenin yanına asarsanız hem çiçek solar hem de oda yabancılaşır.

    Çünkü güzellik, eşyanın kendi tabiatına ve durduğu yere sadık kalmasında saklıdır.

    Fakat çağın bir hastalığı var: Her şeyi olduğundan büyük göstermek.

    Sosyal hayatımız adeta bir vitrine dönüştü; herkes kendini olduğundan daha parlak göstermenin telaşında.

    Bir hâli şişirmek, bir sözü abartmak, bir insanı ya göklere çıkarmak ya da bir çırpıda yerin dibine batırmak âdet hâline geldi.

    Küçük bir başarı zaferle, sıradan bir kırgınlık ihanetle anılır olunca kelimeler de kıymetini yitirir.

    Övgü, hak edilmediğinde yaltaklanmaya dönüşür; yergi ise ölçüyü kaçırdığında zulme.

    Oysa abartının her türü içinde sessiz bir iticilik taşır.

    Fazla cilalanan taş ışığı yansıtmaz, gözü kamaştırır ve sonunda yorar.

    Şan sahibinin önünde küçülen dil, kudret sahibinin gölgesinde eğilen bel, çoğu zaman hakikatten değil; korkudan ya da menfaatten beslenir.

    Makam, insanı olduğundan büyük göstermez; sadece gölgesini uzatır.

    Bizim sınavımız, o gölgeye değil, gölgeyi düşürene bakabilmektir.

    Aşırılık ister övgüde olsun ister yergide, daima sahtedir. Çünkü tabiatın kendisi ölçüyle kurulmuştur.

    Mevsimler birbirini ezmeden gelir, gece gündüzün hakkını yemez, dal ağırlığını taşıyabileceği kadar meyve verir.

    Tabiat ifrata da tefrite de yabancıdır; her şeye payını verir ve haddini bilir.

    İnsana düşen de bu terazinin dilini bozmamaktır.

    Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.” buyururken bize bir ahlak kadar bir estetik de öğretiyordu.

    İtidal; korkaklıkla cesaret arasındaki yiğitliktir, cimrilikle savurganlık arasındaki cömertliktir.

    Ne taşan ne kuruyan; akıp giden bir pınarın duruluğudur.

    Abartılan sevgi bunaltır, abartılan saygı yapaylaşır, abartılan tevazu bile bir tür gösterişe dönüşür.

    Doğal olmayan hiçbir tavır insanlara geçmez, hiçbir aşırılık örnek olmaz.

    Çünkü insan, kendisine zorla parlatılana değil, kendiliğinden durulana inanır.

    Hâlbuki en derin sözler en sade şekilde söylenir, en sahici duygular en az gürültüyü çıkarır.

    Bir sözü tam yerinde söylemek, bir insanı tam ettiği kadar anmak, bir sevgiyi taşırmadan sunmak; işte asıl maharet budur.

    Güzellik, fazlalıkta değil, yerindelikte gizlidir.

    Selametle…

  • Teşkilatta “Değişim” tartışması alevlendi

    AK Parti’de yaşanan il başkanlığı değişiklikleri, teşkilat içinde yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Diyarbakır, Adana, Giresun ve Siirt’teki görevden almaların ardından gözler, sürecin perde arkasına ve teşkilatlardaki yansımalarına çevrildi. Kararların ardından özellikle il ve ilçe teşkilatlarında “değişim” sürecinin nasıl şekilleneceği ve bu yaşananların sahaya nasıl yansıyacağı merak konusu oldu.

    Yeni il başkanları, yönetimleriyle birlikte önümüzdeki günlerde görevlendirilecek…

    Doğrusu, yaklaşık bir haftadır bu il başkanlarının görevden alınacağını kesin olarak biliyordum… Bu nedenle bana yöneltilen soruların büyük bölümü de bunun nedenine ilişkindi. Ancak bana göre asıl sorulması gereken soru farklıdır: Görevden alınmasına neden olan süreç nedir, neden bu kadar uzadı, uzatıldı? Ve bu sonuca yol açan anlayış neden hâlâ yerinde duruyor?

    Gelelim asıl meselemize… Yozgat Ak Parti İl Başkanı Sayın Hasan Kandemir’in görev süresine ilişkin değerlendirmeler ve yorumlar havada uçuşuyor ve en çok öne çıkan eleştirilerden biri de budur.

    Hasan Bey’in en çok eleştirilen yönü siyaset tarzı oldu. Göreve geldiğinde, mesleği ve dindar kimliği, oluşturduğu yönetimle ve toplumla kurduğu temas nedeniyle farklı kesimlerle güçlü bir iletişim kuracağı beklentisi hakimdi. Ne var ki, zaman içerisinde ortaya çıkan tablo bu beklentiyi tersine çevirdi.

    Teşkilat içinde birçok isim, ulaşılması zor bir profil çizdiğini, eleştirilere kapalı kaldığını ve ortak akıl yerine üç kişilik dar bir çevreyle hareket ettiğine dair eleştiriler yükseldi. Daha da önemlisi, siyasetin yalnızca parti binalarında değil; çarşıda, pazarda, iş dünyasında, sivil toplum kuruluşlarında ve kanaat önderleriyle kurulan ilişkiler üzerinden şekillendiği bir şehirde, birçok kesimle sağlıklı bir iletişim zemini oluşturamadı.

    Özellikle iş dünyasıyla kısmi ilişkiler yaşadığı öne sürülen kırgınlıklar, bazı kurumlarla yaşanan gerilimler uzun süre Ak Parti kulislerinin gündeminde kaldı. Doğru ya da yanlış… Eksik ya da abartılı… Ancak siyasette çoğu zaman gerçeklerden önce algıların hüküm sürdüğü tartışılmazdır.

    Kandemir döneminde oluşan siyasi algı ise kendisinden çok daha hızlı büyüdü. Bir siyasetçi için en büyük tehlike de budur. Makam insana güç verir; fakat o gücü kalıcı kılan tevazudur. Tevazunun olmadığı yerde kibir büyür, kibir büyüdükçe de o zat-ı muhterem yalnızlaşır. Nitekim bugün Yozgat’ta konuşulan mesele, bir il başkanının görev süresi boyunca neden bu kadar yalnızlaştığıdır.

    Parti kulislerinde konuşulanlara bakıldığında da görevden alma düşüncesinin bugüne ait olmadığı görülüyor. Uzun süredir teşkilat içinde yaşanan rahatsızlıklar, milletvekilleriyle yaşandığı iddia edilen görüş ayrılıkları, görevden alınan ilçe başkanlarının genel merkeze taşıdığı şikâyetler ve kamuoyuna yansıyan çeşitli iddialar…

    Hal böyleyken insan sormadan edemiyor; Madem görevden alma kararı konuşuluyor, sokak böyle bir beklentiye sokuldu; dedikoduların asıl sebebi bu işi bu kadar gündem yapanlar dışarıdan, başka partiden insanlar değil herhalde?

    2025 yılının şubat ayında başlayan ve sonrasında devam eden süreç, Yozgat dışından vekillerin devreye girmesiyle bu günlere kadar yıkıla döküle geldi. Kandemir’in il başkanlığı süresinin mevcut başkanlar arasında en kısa sürelerden biri olacağını hep birlikte göreceğiz demiştim. Nitekim öyle olacak gibi.

    Atalarımızın dediği gibi: “Geç gelen adalet, adalet değildir.” Siyasette de geç alınan tedbir çoğu zaman fayda değil, zarar getirir. Görünen o ki bundan sonra daha sert ve daha açık biçimde konuşulmaya devam edilecek.

    Ak Parti ile aidiyet bağı Yusuf Başer’le başlayan ve gelen bir ismin toplumun farklı kesimlerinde karşılık bulması beklenirken, ortaya çıkan tablonun tam tersi olması da tepkilerin büyümesindeki en önemli nedenlerden biri oldu. Teşkilat içinde yaşanan kırılmalar, sahadaki memnuniyetsizlikler ve kamuoyuna yansıyan tartışmalar, Ak Parti’nin Yozgat’ta zaten zorlu olan siyasi zeminini daha da yıprattı. Oysa makamlar gelip geçicidir.

    Bugün başkan olan yarın görevden alınabilir. Ancak geride bıraktığı eser, yaptığı hizmet ve oluşturduğu birlik duygusu kalır. Ne yazık ki son yıllardaki tabloya bakıldığında, birlikten çok ayrışmanın öne çıktığı görülüyor. Parti kuruluşundan bu yana Yozgat serüvenine bakıldığında benzer örnekler çokça var.

    1. il başkanı değişebilir. Her yeni isim büyük umutlarla göreve başladı. Her defasında “yenileniyoruz” mesajı verildi. Ancak değişmeyen bir gerçek vardı: Değişen hep isimler oldu. Zira il başkanları tabanın iradesiyle seçilen siyasi figürler değil; Ankara’nın göreve getirdiği ve Ankara’nın görevden aldığı isimler olarak öne çıktı. Bir başkan geliyor… Bir süre sonra teşkilat içinde tartışmalar başlıyor… Ardından Ankara devreye giriyor… Sonra yeni bir atama yapılıyor… Ve aynı hikâye yeniden başlıyor. Bu artık istisna değil, alışılmış bir tablo hâline geldi.

    Seçim sonuçlarına bakıldığında partinin Yozgat’ta oy oranında ve siyasi etkisinde yıllar içinde belirgin bir gerileme yaşandığı da görülüyor. Burada durup düşünmek gerekiyor: Sorun sadece il başkanlarında mı? Yoksa mesele çok daha derinlerde mi? Çünkü başkanlar değişiyor ama teşkilatın çekirdek kadroları büyük ölçüde yerinde kalıyor.

    Oysa siyasetin temel kurallarından biri şudur: Bir teşkilat kendi liderlerini yetiştiremiyorsa, kendi sorunlarını da çözemiyor demektir. Başkanlar gidiyor, yöneticiler değişiyor; ancak karar mekanizmalarını etkileyen dar çevre varlığını koruyorsa sonuçların değişmesini beklemek gerçekçi değildir.

    Boşuna söylenmemiş: “Eski tas, eski hamam.” Zihniyet değişmedikçe tabeladaki isimlerin değişmesinin bir anlamı yoktur. Bugün Kandemir görevden alınmış olsa yarın yerine başka bir isim atanacaktır. Peki sonra? Teşkilat içindeki kırgınlıklar sona erecek mi? Sahadaki kopuşlar giderilecek mi? Vatandaşın partiye olan mesafesi azalacak mı? Bugüne kadar bunun gerçekleştiğini gördük mü? İşte üzerinde durulması gereken asıl mesele budur.

    Atalarımız bir başka gerçeği de şöyle ifade etmiş: “Bir musibet, bin nasihatten iyidir.”

    Eğer Ak Parti Yozgat teşkilatı yaşananlardan gerçekten ders çıkaracaksa, artık kişilerle değil anlayışla yüzleşmek zorundadır. Sorun yalnızca il başkanlarının değişmesi değildir. Sorun, her değişimin ardından aynı sonuçların ortaya çıkmasıdır. Seçmen artık vitrin değişiklikleriyle ikna olmuyor; samimiyet görmek istiyor, liyakat görmek istiyor, halkın içinde olan kadrolar görmek istiyor. Sadece seçim zamanlarında değil, her gün dinlenen olmak istiyor.

    Velhasıl kelam… giden gider ama ardında alınması gereken büyük bir ders bırakarak gider. Tabi o izler nasıl silinecek, sorgulaması nasıl yapılacak, onu zaman içerisinde göreceğiz. Şimdi mesele, olup bitenden kimin payına düşeni alacağı gerçeğidir… Nokta!

    Akıllı insan başkasının hatasından da ders çıkarır, değilse kendi başına gelince anlar.

    Selametle.

  • Ben Çocuğuma Böyle Davranmayacağım” Derken…

    Son yıllarda çocuklarla ilgili en sık duyduğum sorulardan biri şu: “Hocam, bizim çocuklar neden en ufak engelde yıkılıyor?” Bir oyun kaybedildiğinde gözyaşları dökülüyor, bir arkadaş istediğini yapmadığında öfke ortaya çıkıyor, öğretmen bir sınır koyduğunda itirazlar yükseliyor ve kurallarla karşılaşıldığında büyük hayal kırıklıkları yaşanıyor.

    Birçok kişi bu tabloya bakıp çocukları suçlamayı tercih ediyor. “Yeni nesil çok hassas”, “çok şımarıklar” ya da “her şeye alınıyorlar” gibi yorumlar sıkça dile getiriliyor. Oysa ben sorunun çocuklarda başladığını düşünmüyorum. Bana göre bu durumun kökeni biraz daha geride, belki de bizim çocukluğumuzda yatıyor.

    Bugün anne baba olan kuşak, çocukluğunu oldukça farklı koşullarda geçirdi. Bizlere sık sık “sus”, “karışma”, “sen anlamazsın” denildi. “Büyükler konuşurken çocuklar konuşmaz” anlayışı birçok evde hâkimdi. Çocukların duygu ve düşüncelerine kulak verilmesi bugünkü kadar yaygın değildi. Yıllar geçti, biz büyüdük ve anne baba olduk. Sonra da kendi kendimize bir söz verdik: “Ben çocuğuma böyle davranmayacağım.”

    Aslında niyetimiz son derece güzeldi. Çocuklarımızı daha fazla dinledik, duygularını önemsedik, fikirlerini sorduk ve onları bir birey olarak görmeye çalıştık. Ancak bazen iyi niyet farkında olmadan başka bir uca savrulabiliyor. Bir zamanlar çocukların sesi hiç duyulmazken, bugün bazı evlerde kararların merkezi çocuklar hâline gelebiliyor.

    Geçmişte korku baskın bir duyguydu; bugün ise birçok ebeveynin içinde görünmez bir suçluluk duygusu var. Çocuğu üzmekten, hayal kırıklığı yaşatmaktan, onun tarafından yanlış anlaşılmaktan ya da bize kızmasından korkuyoruz. Belki de en çok kendi anne babalarımıza benzemekten çekiniyoruz. İşte tam bu noktada sınırlar yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlıyor.

    Çocuk ağladığında karar değişiyor, biraz daha direndiğinde kurallar esniyor ve ebeveynler geri adım atabiliyor. Böylece çocuk farkında olmadan çok güçlü bir mesaj alıyor: “Biraz daha zorlarsam sonuç değişebilir.” Oysa hayat böyle işlemiyor. Hayat bazen bekletiyor, bazen reddediyor, bazen de istediğimizi vermiyor. Çocukluğu boyunca bütün kapıları açılan bir çocuk, hayatın ilk kapalı kapısıyla karşılaştığında doğal olarak sarsılıyor. Çünkü mesele sınırla ilk kez okulda karşılaşması değil; sınırla yeterince tanışmamış olması.

    Burada önemli bir yanlış anlaşılma da var. Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir ifade var: “Ama o da bir birey.” Evet, çocuklar da bireydir. Düşünceleri, duyguları ve fikirleri vardır; bunların hepsi dinlenmeli ve önemsenmelidir. Ancak birey olmak, yönetici olmak anlamına gelmez.

    Bir çocuk arabadaki yolcu olabilir. Nereye gitmek istediğini söyleyebilir, camı açmak isteyebilir ya da müziği seçebilir. Ancak direksiyonun başına geçemez. Çünkü çocukluk döneminde beynin karar verme, dürtü kontrolü ve uzun vadeli sonuçları değerlendirme ile ilgili bölgeleri hâlâ gelişmektedir. Çocuk ne istediğini çok iyi biliyor olabilir ama neye ihtiyaç duyduğunu her zaman bilemeyebilir. İşte ebeveynlik tam da burada devreye girer. Ebeveynlik her isteği yerine getirmek değildir. Bazen çocuğun hoşuna gitmeyecek kararları alabilmek, kısa süreli mutsuzluğu göze alıp uzun vadeli kazanımları koruyabilmek ve gerektiğinde sakin ama kararlı bir şekilde “hayır” diyebilmektir. Bunu yaparken suçluluk duymamak, uzun açıklamalarla kararı tartışmaya açmamak ve sınırları koruyabilmek gerekir.

    Sınır ceza değildir. Sınır, sevginin karşıtı da değildir. Tam tersine, çocuğun dünyasını güvenli hâle getiren görünmez duvarlardır. Çocuklar çoğu zaman söylediklerimizden çok tutarlılığımızı takip ederler. Bugün farklı, yarın farklı davranan ebeveynler çocuklarda özgürlük değil, belirsizlik oluşturur.

    Çocuk gelişimi üzerine yapılan çalışmalar da yıllardır aynı noktaya işaret ediyor: Çocuklar öngörülebilir ortamlarda kendilerini daha güvende hissederler. Ne ile karşılaşacağını bilen çocuk rahatlar, sınırların nerede başladığını bilen çocuk sakinleşir ve kuralların değişmeyeceğini bilen çocuk mücadele etmek yerine uyum göstermeyi öğrenir. Bu nedenle çocuklar sandığımızın aksine sınırsız özgürlüğe değil, güven veren sınırlara ihtiyaç duyarlar. Çünkü hayatta bizi güçlü yapan şey her istediğimizi elde etmek değildir; istediğimiz olmadığında da yolumuza devam edebilmektir. Bunu çocuklara öğreten şey ise uzun açıklamalar değil, tutarlı sınırlar koyabilen ebeveynlerdir.

    Çocuklar en çok yönünü kaybetmeyen yetişkinlere güvenirler. Fırtına çıktığında rotasını değiştirmeyen kaptanlara ihtiyaç duyarlar. Belki de bugün çocuklarımıza verebileceğimiz en değerli hediyelerden biri budur: Sevgiyle kurulmuş ve kararlılıkla korunmuş sınırlar. Çünkü bir gün biz yanlarında olmayacağız ama çocukluklarında öğrendikleri o görünmez sınırlar, hayatları boyunca onlara eşlik etmeye devam edecek.

  • “CHP demokrasi tarihine geçti”

    CHP, bizim gibi yazı yazma merakı olanlara öylesine bol, verimli ürünler ve malzemeler veriyor ki gündem başka alanlara kaymadan sadece ana muhalefet içinde kalıyor. Esasen ana muhalefet, demokrasilerde iktidar kadar kıymetlidir. Neticede iktidarın alternatifidir, öyle değil mi?

    Siyasette bazı gelişmeler vardır ki yalnızca ilgili partiyi ilgilendirmez. Etkileri çok daha geniş bir alana yayılır. Cumhuriyet Halk Partisi’nde son aylarda yaşanan gelişmeler de tam olarak böyle bir sürece işaret ediyor.

    İlk bakışta yaşananlar bir liderlik mücadelesi gibi görünebilir. Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında yaşanan görüş ayrılıkları, kurultay tartışmaları, parti içi açıklamalar ve karşılıklı eleştiriler gündemin merkezine yerleşmiş durumda.

    Ancak mesele bundan çok daha derin. Bugün CHP’de yaşananlar, bir partinin yönetim krizinden ziyade Türkiye muhalefetinin geleceğinin nasıl şekilleneceğine ilişkin büyük bir tartışmanın dışa vurumudur.

    2023 kurultayı CHP açısından tarihi bir dönüm noktasıydı. Uzun yıllar partiyi yöneten Kemal Kılıçdaroğlu görevi devretti ve CHP’de “değişim” sloganıyla yeni bir dönem başladı.

    O günlerde birçok kişi CHP’nin yeni bir hikâye yazacağını düşünüyordu.

    Yerel seçimlerde elde edilen başarı da bu beklentileri güçlendirdi. CHP, uzun yıllar sonra Türkiye’nin birinci partisi olma iddiasını yeniden dillendirmeye başladı. Özellikle büyükşehirlerde elde edilen sonuçlar, muhalefet seçmeninde ciddi bir umut oluşturdu.

    Fakat siyasette başarı kadar, başarı sonrasının yönetimi de önemlidir.

    Bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki CHP, seçim başarısının ardından kendi içinde yeni bir güç mücadelesinin merkezine sürüklendi.

    Parti içerisinde oluşan farklı siyasi odaklar zamanla görünür hale geldi.

    Bir tarafta Özgür Özel liderliğinde şekillenen ve değişim söylemini sürdüren ekip bulunuyor.

    Diğer tarafta ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği daha geleneksel ve kurumsal çizgi yer alıyor.

    Aslında bu iki yaklaşım arasındaki tartışma yeni değil.

    Yıllardır CHP içerisinde farklı biçimlerde varlığını sürdüren bu gerilim, bugün daha görünür hale gelmiş durumda.

    Sorun sadece kimin genel başkan olacağı değil.

    Sorun, CHP’nin nasıl bir parti olacağıdır.

    Merkez siyasete açılan, farklı toplumsal kesimlerle temas kuran bir CHP mi?

    Yoksa daha geleneksel, daha kontrollü ve parti reflekslerini önceleyen bir CHP mi?

    Bugün yaşanan tartışmaların temelinde bu soru yatıyor.

    Ancak işin başka bir boyutu daha var.

    CHP’deki kriz artık yalnızca CHP’nin sorunu olmaktan çıktı.

    Çünkü Türkiye’de ana muhalefet partisinin yaşadığı her sarsıntı, doğrudan siyasi dengeyi etkiliyor.

    Ekonominin ağır baskısı altında yaşayan milyonlarca vatandaşın beklentisi, muhalefetin kendi iç hesaplaşmalarını değil, ülkenin sorunlarına ilişkin çözüm önerilerini konuşmasıdır.

    Hayat pahalılığı, işsizlik, enflasyon, dış politika ve toplumsal huzur gibi başlıklar seçmenin öncelikli gündemi olmaya devam ediyor.

    Ancak CHP’nin gündemi uzun süredir parti içi tartışmalar tarafından belirleniyor.

    Bu durum zamanla seçmen nezdinde bir güven sorununa neden olabilir. Çünkü seçmenler siyasi partilere sadece muhalefet ettikleri için değil, ülkeyi yönetebileceklerine inandıkları için destek verirler.

    Tam da bu nedenle CHP açısından en kritik soru şudur:

    Parti kendi içindeki krizi yönetebilecek mi?

    Ankara kulislerinde konuşulan senaryoların sayısı her geçen gün artıyor.

    Yeni kurultay ihtimalleri, mahkeme süreçleri, parti yönetiminde değişiklik beklentileri ve farklı siyasi grupların pozisyon alışları gündemi meşgul ediyor.

    Ancak hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, CHP’nin önündeki temel sorun değişmeyecek.

    Parti içindeki meşruiyet tartışmasının sona erdirilmesi gerekiyor.

    Aksi halde her yeni gelişme yeni bir tartışmayı doğuracak, her tartışma ise yeni bir güvensizlik alanı oluşturacaktır.

    Siyasetin doğasında rekabet vardır.

    Farklı görüşler, farklı ekipler ve farklı hedefler demokratik siyasetin doğal parçalarıdır.

    Ancak bu rekabet kurumsal yapıyı zedelemeye başladığında ortaya çıkan tablo yalnızca bir liderlik yarışı olmaktan çıkar.

    Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu risk tam da budur.

    Parti bölünür mü?

    Belki hayır. Türkiye siyasetinde köklü partiler kolay kolay bölünmez.

    Fakat bazen fiziksel bölünmeden daha tehlikeli olan şey zihinsel ve duygusal bölünmedir.

    Kadroların birbirine güvenmediği, tabanın ortak hedef duygusunu kaybettiği ve seçmenin geleceğe dair umut taşımadığı bir ortamda siyasi başarı üretmek son derece zorlaşır.

    CHP’nin bugün vermesi gereken sınav da budur.

    Bu süreçten güçlenerek çıkabilirse sadece kendi geleceğini değil, Türkiye muhalefetinin geleceğini de şekillendirebilir.

    Ancak iç çekişmeler derinleşir ve çözüm üretilemezse, kaybeden yalnızca CHP olmayacaktır.

    Muhalefet dengesi zarar görecek, siyasetteki temsil boşluğu daha da büyüyecektir.

    Önümüzdeki haftalar bu nedenle yalnızca CHP için değil, Türkiye siyaseti için de belirleyici olacaktır.

    Çünkü artık tartışılan şey sadece bir parti meselesi değildir.

    Tartışılan şey, Türkiye’de muhalefetin geleceğinin hangi zeminde yükseleceğidir.

    Selametle.

  • “Tayyip Bey ve Devlet aklı”

    Bölgesel ve küresel krizlerin arttığı, güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin izlediği politikalar sıkça tartışılırken, “devlet aklı” vurgusu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yürütülen stratejik adımlar, ülkenin iç ve dış politikadaki yönünü belirleyen temel unsurlar arasında gösteriliyor.

    Dünya bambaşka bir hâl aldı, alıyor. Kapitalizm, liberalizm, komünizm gibi zihniyet ve anlayışlar çöktü. Batı çaresiz; Batı aslını ve yönünü kaybetti. Eski defterler kapanıyor. Liberal düzenin parlak cümleleri yorgun düştü. Güvenlik yeniden siyasetin merkezine yerleşti. Enerji hatları, ticaret yolları, limanlar, demiryolları, savunma sanayii ve finans merkezleri artık aynı cümlenin içinde konuşuluyor. Türkiye bu fırtınayı kenardan izleyen bir ülke değil; haritanın tam ortasında, bütün hesapların kesiştiği yerde duruyor.

    Son on yılda yaşananlar, bugünkü tabloyu anlamak için yeterlidir. Gezi olayları, 17-25 Aralık süreci, 6-8 Ekim Kobani olayları, hendek-barikat terörü, canlı bomba saldırıları ve 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin iç cephesini sarstı. Devlet bu süreçten daha merkezi, daha güvenlikçi ve daha operasyonel bir akılla çıktı. Bu tercihin bedelleri oldu; hukuk, özgürlükler ve kurumsal denge alanında ağır tartışmalar doğdu. Fakat çıplak gerçek şudur: Ankara, dağınık bir bölgede ayakta kalmanın yolunu sert kapasite inşasında gördü.

    Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı harekâtları bu aklın sahadaki karşılığıydı. Türkiye, sınırında bekleyen tehdidi uzaktan seyretmeyeceğini gösterdi. Libya anlaşması, Doğu Akdeniz’deki dışlama hamlesine karşı denizden verilen cevaptı. Karabağ Zaferi’nde Türk savunma sanayiinin sahadaki etkisi görüldü. Suriye’de yeni dönem açılırken Türkiye masanın uzağında kalmadı. Bütün bunlar tesadüf zinciri değildir; birikmiş devlet refleksinin dış politika diline dönüşmesidir.

    Bugün aynı refleks daha geniş bir stratejiye bağlanıyor. “Terörsüz Türkiye” hedefi, Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Hicaz Demiryolu, INRAIL, enerji merkezi olma iddiası, İstanbul Finans Merkezi ve Türk Devletleri Teşkilatı aynı büyük resmin parçalarıdır. Türkiye, doğudan batıya, kuzeyden güneye akan malın, enerjinin, verinin ve sermayenin düğüm noktası olmak istiyor.

    Orta Koridor, Türk dünyasını Avrupa’ya bağlayan omurga hâline geliyor. Kalkınma Yolu, Basra’dan Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya uzanan yeni ticaret hattıdır. Hicaz Demiryolu eski coğrafi hafızayı güncel lojistik ihtiyaca bağlar. INRAIL, İstanbul’daki demiryolu darboğazını aşma hamlesidir. İstanbul Finans Merkezi, bu akışların para, sigorta ve tahkim ayağıdır. Türk Devletleri Teşkilatı ise bu haritaya siyasi kimlik ve kurumsal zemin kazandırmaktadır.

    Enerji meselesi bu büyük iddianın en sert sınavıdır. Hürmüz çevresindeki gerilim, Türkiye’ye eski gerçeği yeniden hatırlattı. Ankara petrolü ve gazı bulabiliyor, ancak fiyatı belirleyemiyor. Tedarik çeşitlendiği için panik yaşanmıyor; fakat petrol yükseldiğinde cari açık etkileniyor. LNG sıkıştığında sanayinin maliyeti artıyor. Elektrik ve doğal gaz faturası yükseldiğinde enflasyon mutfağa kadar iniyor.

    Enerji güvenliği artık depo doluluğu meselesi olmaktan çıkmıştır. Fiyat güvenliği, kur istikrarı, sanayi rekabeti ve sosyal dayanıklılık aynı dosyaya girmiştir.

    Yenilenebilir kapasite, Sakarya Gaz Sahası, Gabar petrolü, LNG altyapısı ve depolama yatırımları Türkiye’ye alan açıyor. Fakat enerjiye ulaşmak başka, enerjiyi öngörülebilir maliyetle kullanmak başka bir iştir. Büyük ülke, kriz gününde yakıt bulan ülke değildir; gemi rotası değiştiğinde ekonomisi titremeyen ülkedir.

    Bu tabloya Avrupa’nın güvenlik kaygısı da ekleniyor. Ukrayna Savaşı, Rusya tehdidi, ABD’nin dalgalı tutumu, İran gerilimi ve göç baskısı Avrupa’yı Türkiye gerçeğiyle yeniden yüzleştiriyor. Türkiye artık Avrupa için yalnızca göç pazarlığının tarafı değildir; savunma sanayii, Karadeniz dengesi, enerji hatları, Orta Koridor ve NATO güvenliği açısından vazgeçilmez bir aktördür.

    Bu durum Ankara’nın elini güçlendirir. Fakat gücün kalıcı olması için güvenilir hukuk ve sağlam ekonomi gerekir.

    İç siyaset de bu denklemden ayrı okunamaz. CHP’deki gerilim, Kılıçdaroğlu’nun FETÖ çıkışı ve devletçi söyleme yaslanması, Türkiye’nin 2013 sonrası hafızasıyla doğrudan ilişkilidir. Ana muhalefetin yönü artık teknik bir parti meselesi değildir; Suriye, PKK, DEM, AB, NATO, savunma sanayii, enerji hatları ve sermaye düzeniyle bağlantılı stratejik bir başlıktır.

    Adalet Bakanı Akın Gürlek’in faili meçhul dosyalara yönelmesi de aynı çerçevede önem kazanır. Devlet geçmişin karanlık sayfalarına eğildiğini göstermektedir. Bu adım vitrin olarak kalırsa unutulur; dosyalar gerçekten aydınlanırsa devletin meşruiyet hanesine yazılır.

    Türkiye bugün büyük bir eşiğin önündedir. Coğrafya elverişli, savunma sanayii güçlü, altyapı birikimi ciddi, Türk dünyasıyla bağlar derinleşmiş, Avrupa güvenlik arayışında Türkiye’ye yeniden bakmaktadır. Fakat bütün bu imkânların kalıcı güce dönüşmesi için hukuk, eğitim, teknoloji ve toplumsal güven şarttır.

    Türkiye 2013-2023 arasında ayakta kalmayı öğrendi. Şimdi mesele daha büyüktür: Ayakta kalan ülke düzen kurabilecek mi?

    Asıl sınav budur.

    “Tayyip Bey ve devlet aklı” olmasaydı başımıza neler gelirdi neler…

    Selametle.

  • “2027 seçim senesi olur;”

    Önce kısa bir değerlendirme; 2027’nin seçim yılı olacağını düşünüyorum. Seçim; 2027’nin başında, ortasında ya da sonunda yapılabilir.

    AK Parti’nin bugünden seçim startı vermesi ve son dönemde yaşanan gelişmeler, 2027’yi işaret ediyor. Neden seçimin 2027’de olacağını düşündüğüme gelince; cevabı kısa, net ve basit:

    Ya ekonomi düzelecek, Ya da rakipler yıpratılacak, ufalanacak, birbirine düşürülecek ve seçmen yeniden AK Parti’ye yönlendirilecek.

    Esasen seçimleri ve sonuçlarını seçmen gözüyle değerlendirmek en doğrusudur.

    Geçtiğimiz günlerde AK Partili bir milletvekilinin bir teyzeyle yaşadığı diyaloğu burada paylaşalım ki, seçimin başpehlivanı olan seçmenin mantığını daha iyi anlayalım.

    Milletvekili teyzeye:

    “Niçin konuşmuyorsun teyzeciğim?” diye sorunca, teyze şu cevabı veriyor:

    “Evladım, konuşanı ya Silivri’ye yolluyorsunuz ya da partisini mahvediyorsunuz.”

    Bu cevap önemlidir. İktidar partisinin ve ortaklarının toplumsal algıyı doğru okuyabilmesi açısından dikkat çekicidir. Aynı zamanda mevcut zihniyeti de yansıtmaktadır.

    Seçmen sadece sonuca değil, sonuca giden sürece de bakıyor. Sürecin yönetiminden rahatsız olan ciddi bir kesim var. Yolsuzluk yapıldığına inananlar bile yürütülen yöntemlerin sınırı aştığını düşünüyor. AK Parti’nin seçmenin bakış açısını tam anlamıyla analiz edemediği kanaatindeyim.

    Dünyada yaşanan gelişmelerin, bölgemizde meydana gelen hadiselerin ve ülkemizdeki siyasi atmosferin seçimlere etkisi kaçınılmaz olacaktır.

    Ancak seçimlere dair tek bir cümle kurmam gerekirse şöyle derim:

    2027 seçimleri, ülkemizde bir zihniyet seçimi olacaktır.

    İktidar partisinin elbette önemli hizmetleri vardır ve bunlar azımsanamaz.

    Ancak göreceğiz ki yapılacak seçimlerde hizmet tek başına oya dönüşmeyecektir.

    Muhalefet ise seçimlere giderken bir mağduriyet algısı oluşturma çabası içerisindedir.

    Bana göre bunun da sandığa doğrudan yansıması olmayacaktır.

    İktidar partisini besleyen ve çok güvendiği STK’lar, cemaatler, vakıflar ve sendikalar; toplumda seçim sonuçlarını belirleme ve yönlendirme konusunda geçmişteki etkilerinden oldukça uzaktadır.

    Burada Yozgat’tan bir örnek vermek istiyorum.

    2023 Mayıs seçimlerinin sonuçlarını inceledim.

    Yozgat Polis Okulu bölgesindeki üç sandığın sonuçlarına baktım. Üç sandıkta da oyların yaklaşık üçte ikisi Kemal Kılıçdaroğlu’na çıkmış.

    Elbette buradan bir değerlendirme yaptım ve yapmaya devam edeceğim.

    Tamamına yakını üniversite mezunu olan seçmenlerin bulunduğu bu sandıklar adeta şunu söylüyor:

    “Ben oyumu özgür irademle veririm ve kullanırım.”

    “Ben hizmeti, yatırımı ya da ekonomiyi farklı değerlendirebilirim; benim kriterlerim başka olabilir.”

    Sokak, masa başında yapılan hesaplardan hoşlanmaz.

    Haritalar, bölgeler ve iller üzerinden yapılan seçim analizleri çoğu zaman yanıltıcı olabilir.

    Ayrıca bir baskın seçim beklemiyorum.

    İktidar partisinin seçim süreciyle ilgili eksiklerini gördüğünü düşünüyorum.

    Sokaktaki vatandaşın beklentileri var. Düzeltilmesi gereken konular var. Oluşturulması gereken yeni bir hikâye var.

    Ömrünü siyasete vermiş Sayın Recep Tayyip Erdoğan bunları bilir ve ona göre hareket eder.

    Benim bir başka öngörüm ise mevcut anketlerin ortaya koyduğu sonuçların tam anlamıyla gerçeği yansıtmadığı yönündedir.

    Ortalama anket şirketlerinin sonuçlarına baktığımda, hem iktidar hem de muhalefet açısından birçok sorunlu alan görüyorum.

    Bunların düzelmesi zaman alacaktır.

    Muhalefet açısından bakıldığında ise adalet konusu hâlâ çözümsüz görünmektedir.

    Önümüzdeki seçimin çıkış noktası ekonomi olmayacak gibi görünüyor. Bu artık anlaşıldı. “Ekonomi düzelince seçim yapılacak” anlayışı bu kez geçerli olmayabilir. Çünkü ekonominin kısa sürede düzelmesi pek mümkün görünmüyor.

    Hazine ve Maliye Bakanı’nın, CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” kararını en azından şimdilik beklemediği ve bu gelişmeyi yurt dışında bulunduğu sırada öğrendiği yönünde bilgiler kamuoyuna yansımıştır.

    Seçimi kazanmanın yolu olarak iyi ekonomiden çok rakipsiz bir siyasi ortam oluşturulmasının tercih edildiği düşünülüyor.

    Yeni planın bu olduğu değerlendiriliyor.

    Dış konjonktüre güveniliyor olabilir.

    Gerekirse para basılıp dağıtılabilir.

    Buna karşı çıkanlarla yollar bile ayrılabilir.

    Bu nedenle baskın seçim planlarının işleyeceğini düşünmüyorum.

    Şu an toplum oldukça gergin.

    Bütün bu yaşananların zamanla unutulmasına ihtiyaç var.

    İktidarın kısa sürede bundan avantajlı çıkması kolay görünmüyor.

    Ancak seçimlerin de çok fazla erteleneceğini düşünmüyorum.

    Millet mutsuz, umutsuz ve gergin.

    İnsanların en temel beklentisi huzur.

    Her gün yaşanan yeni operasyonlar, siyasi tartışmalar ve krizler toplumsal huzuru zedeliyor.

    Ekonomik sorunlar ise zaten devam ediyor.

    Seçmen sizi kaşınız, gözünüz için değil; oluşturduğunuz ortam için destekler.

    İstikrar ve huzur yerine toplumu rahatsız eden bir görüntü ortaya çıkarsa, seçmen desteğini sürdürmeyebilir.

    Muhalefetin de benzer şekilde düşündüğünü görüyorum.

    Sonuç olarak şunu söyleyelim:

    AK Parti demek, Recep Tayyip Erdoğan demektir.

    Bir bildiği vardır.

    Tayyip Erdoğan’ın siyaset tarzını okuduğumda, böyle bir sonuca ulaşıyorum.

    Selametle.

  • “Cehrilik Lalesi tükeniyor”

    Yozgat’ın tanıtımını yaparken Cehrilik Lalesi’nden söz etmeden geçemeyiz. Yozgat’a özgü endemik bitki türlerinden biri olan Cehrilik Lalesi, sınırlı bir bölgede yetişen ve şehrimizin en önemli doğal değerlerinden biridir.

    Google’da kısa bir arama yaptığınızda, Türkiye Kültür Portalı’nda şu bilgilere rastlarsınız.

    Cehrilik Yaylası, Yozgat-Boğazkale (Hattuşa) yolu üzerinde, Yozgat’a 2 kilometre uzaklıktadır. Gelin Kayası ve yabani laleleriyle ünlüdür. İlkbaharda açmaya başlayan laleler, yaz boyunca Cehrilik’e apayrı bir güzellik katar. Halk arasında ‘Laleler Ülkesi’ olarak bilinen Hollanda’ya buradan lale tohumları götürüldüğü söylenmektedir.”

    Yozgat Belediyesi de bir dönem Cehrilik Lalesi’nin tanıtımına katkı sağlamak amacıyla lale kolonyası üretmişti. Çünkü bu çiçek sadece bir bitki değil, aynı zamanda Yozgat’ın simgelerinden biridir.

    Mayıs ayında açmaya başlayan ve haziran ayında solan Cehrilik Laleleri’ni görmek için her yıl çok sayıda insan bölgeye gidiyor. Fotoğraf ve videolar çekiliyor, sosyal medyada paylaşılıyor. Gazeteci meslektaşlarımız haberler yapıyor. Ulaşım şartları çok elverişli olmasa da vatandaşlar, bölgeye piknik yapmak ve bu doğal güzelliği görmek için akın ediyor.

    Ancak madalyonun bir de üzücü tarafı var. Cehrilik Lalesi’nin koruma altında olduğu söyleniyor. Fakat bugüne kadar bu koruma statüsüne ilişkin kamuoyuna açık, somut bir belge ya da bilgilendirme görebilmiş değiliz. Jandarma ekipleri bölgede denetim yaparak lalelerin koparılmasını ve zarar verilmesini önlemeye çalışıyor. Bu önemli bir görevdir. Ancak asıl tehlike insanlardan değil, doğal ortamdan kaynaklanıyor.

    Bugün bölgede yaklaşık 3-4 dönümlük alanda yoğun olarak açan laleler; dağ armudu, alıç, kuşburnu ve diğer çalı türü bitkilerin arasında yaşam mücadelesi veriyor. Bu baskın bitki örtüsü her geçen yıl daha fazla yayılıyor, lalelerin güneş almasını engelliyor ve yaşam alanlarını daraltarak yok olmalarına neden oluyor.

    Yozgat Valiliği, Yozgat Belediyesi ve özellikle Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü yetkilileri bu alanı ne kadar yakından takip ediyor? Bölgedeki lalelerin korunması ve çoğaltılması için bugüne kadar hangi çalışmalar yapıldı? Bundan sonra hangi çalışmalar yapılacak?

    Sahada gözle görülür bir çalışma görmek ne yazık ki mümkün değil. Burada yapılması gerekenler bellidir. Öncelikle baskın bitki örtüsünün kontrol altına alınması gerekmektedir.

    Kent için önemli bir değer olan Cehrilik Lalesi’nin gelecek nesillere aktarılması için kurumlar üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Bozok Üniversitesi Ziraat Fakültesi, diğer kurumlarla iş birliği yaparak bu bitkinin doğal ortamında çoğalmasını sağlamalıdır.

    Laleler çoğaltılıp Cehrilik bölgesinin tamamına yayıldığında, Çekerek Lavanta Bahçesi gibi Yozgat’ın yeni bir cazibe merkezi ortaya çıkacaktır.

    Cehrilik Lalesi “beni koruyun” diye sessiz bir çığlık atıyor; ancak ne duyan var ne de gören. Endemik türler kaybedildikten sonra geri getirilmeleri oldukça zordur. Bu nedenle Cehrilik Lalesi için bugün yapılacak çalışmalar, yarın çok geç olmadan bu doğal mirasın korunmasını sağlayacaktır. Bu yalnızca bir çevre meselesi değil, aynı zamanda Yozgat’ın tarihine ve doğal zenginliklerine sahip çıkma meselesidir.

    Türkiye’nin birçok şehri sahip olduğu doğal değerleri markalaştırmak için büyük çaba harcarken, Yozgat’ın kendi adına tescilli sayılabilecek bu değeri göz göre göre yok olmamalıdır.

    Bölge halk arasında “cehirlik” olarak adlandırılıyor. Rahmetli Yılmaz Göksoy Hoca, bölgede eskiden kökü ip boyamada kullanılan cehri bitkisinin yetiştiğini ve bu nedenle bölgeye Cehrilik dendiğini, isminin “cehirlik” değil “Cehrilik” olduğunu söylerdi. Bunu da bir dipnot olarak hatırlatmak istedim.

  • “Bir bayramın değişen hikayesi”

    Bir zamanlar bayramlar, sadece takvimin işaretlediği günler değil; gönüllerin taşarak yaşadığı özel anlardı.

    Toplumun önemli bir kısmı bayramı, zor ekonomik şartların gölgesinde kutlamak durumunda kalıyor.
    Yani demem o ki, günümüzde ekonomi hayatımızın her anına ve her alanına doğrudan etki ediyor.

    Kurban fiyatları geçen seneye göre oldukça artmış durumda.
    Soran çok, alan yok.
    Hisse bedeli 40/50 bin, hatta biraz daha yüksek.

    Bizim görevimiz, olanı biteni ayna sadakatiyle şeffaf ve objektif değerlendirmektir.

    Eskiden bayram arifeleri tatlı bir telaşla geçerdi… Şimdi ise insanların zihnini, etiketlerin ne kadar yükseldiği korkusu meşgul ediyor.
    Bir zamanlar çocukların yeni ayakkabı heyecanıyla uyuyamadığı geceler vardı. Şimdi ise anne babalar, “Acaba hangisini almasak?” hesabıyla sabahlıyor.

    Bayram yaklaşırken çarşıların ışıkları yine yanıyor yanmasına; ancak insanların içindeki sevinç, vitrin camlarının arkasında kalıyor.
    Gönül ister ki bayrama özgü yeni bir kıyafet, yeni bir ayakkabı alınsın. Fakat artık bu işler yalnızca gönülle olmuyor; her şey cüzdandaki miktarla paralel yürütülüyor. İnsanlar ihtiyaç ile istek arasında sıkışıp kalıyor.

    Bir kilo şekerin, bir tepsi baklavanın, birkaç parça ikramlığın bile küçük bir servete dönüştüğü günlerde insanlar bayramı değil, hesabı düşünüyor. Çünkü artık bayram hazırlığı yapmak; mutluluk değil, adeta ekonomik dayanıklılık testi hâline gelmiş durumda. Market raflarında dolaşırken alınacaklardan çok, vazgeçilecekler hesaplanıyor.

    Emekliye verilen bayram harçlığı ise ne yazık ki bayram sevincini büyütmeye yetmiyor. O para daha cebe girmeden elektrik faturasına, mutfak masrafına ve eksik ilaca bölünüyor. Bir zamanlar torununa harçlık verirken gururlanan emekli, şimdi kendi alışveriş poşetine mahcup gözlerle bakıyor. Oysa onlar da bir zamanlar elleri kolları dolu şekilde ev halkına istedikleri her şeyi getirebiliyordu. Şimdi ise yıllarca çalışmış insanların, hayatlarının en rahat dönemini yaşaması gerekirken geçim derdiyle mücadele etmesi ayrı bir hüzün oluşturuyor.

    Kurban pazarları da eski bereketini kaybetmiş durumda. İnsanlar fiyat sorarken bile çekinerek yaklaşıyor. Satıcı başka dertli, vatandaş başka… Çünkü artık kurbanlık fiyatları konuşulurken ibadetin manevi yönünden önce kredi kartı limitleri akla geliyor. Oysa bayram; paylaşmanın, dayanışmanın ve sofrayı büyütmenin adıydı. Şimdi ise sofralar küçülüyor, insanlar giderek içine kapanıyor.

    En acısı da şu: İnsanlar artık bayram geldi diye sevinmeye bile çekiniyor. Çünkü her bayram, biraz daha ağırlaşan hayat şartlarını hatırlatıyor. Bayram ziyaretlerinden önce market fişleri konuşuluyor; çocukların sevincinden önce masrafların hesabı yapılıyor.

    Ama yine de değişmeyen bir gerçek var… Bayramı bayram yapan; pahalı çikolatalar, gösterişli sofralar ya da dolup taşan poşetler değil. Bayram; kapısı çalınan bir yaşlının yüzündeki tebessüm, paylaşılmış bir lokma ve “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sorabilen vicdandır.

    Belki de bugün en büyük yoksulluk; cüzdanların değil, eski bayramların sıcaklığının eksilmesidir.

    Selametle.

  • “CHP artık üç ayrı merkezden yönetilecek”

    CHP Genel Merkezi

    CHP Meclis Grubu

    Cezaevinde yatanlar

    Bunların en tehlikelisi CHP açısından cezaevinden yönetimdir.
    Bu cephe, daha çok görünür ve etkili olabilmek için partiyi ele geçirmek adına her türlü ahval ve şeraiti uygulamak isteyecektir.

    İyi güzel tamam da kendi partisini konsolide edemeyen, aynı parti mensuplarına bu millet devleti, iktidarı teslim eder mi?

    Dünyanın en büyük ihtiras sahipleri gibi davranıyorlar…

    Son yıllarda CHP etrafında yaşanan gelişmeler artık yalnızca “siyasi rekabet” başlığıyla açıklanabilecek bir noktayı geçti.

    Belediyelere yönelik operasyonlar…
    Tutuklanan başkanlar…
    Kara para ve usulsüz para trafiği iddiaları…
    Parti içindeki fişlemeler…
    Bölünmeler…

    Üstelik bu tablo yalnızca söylemlerle oluşmadı.
    Birçoğu, CHP’nin kendi içinden çıkan insanların başlattığı tartışmalarla büyüdü.

    Ben açıkçası artık bu yaşananları sadece “iktidar-muhalefet çekişmesi” olarak görmüyorum.

    Daha önce de defalarca buradan söylediğim gibi, son dönemde belediyeler üzerinden yürüyen tartışmaların bu kadar yoğunlaşması tesadüf değil.

    CHP olumsuz gördüğü her durumda “siyasi operasyon” vurgusu yapıyor ama diğer tarafta 4K kalitede izlediğimiz bavullarla para sayma görüntüleri…
    İhale iddiaları…
    Ve belediye iştirakleri üzerinden konuşulan ilişkiler ağı insanların kafasını karıştırıyor.

    Mesela;
    Neden sürekli aynı çevreler etrafında benzer iddialar ortaya çıkıyor?
    Neden her hafta başka bir CHP’li belediye ya da isim gündeme geliyor?

    Geçtiğimiz hafta siyasetin kulislerinde konuşulan CHP’den AK Parti’ye olası geçiş iddiaları da bence bu sürecin ayrı bir yerden bakılması gereken parçası.

    Özellikle bazı belediye meclis üyeleri ve yerel siyasetçiler üzerinden yapılan değerlendirmeler, parti içinde ciddi bir çözülme ihtimalinin konuşulduğunu gösteriyor.

    Daha önce de farklı dönemlerde CHP’den istifa eden bazı isimlerin, “Parti yönetiminin halktan koptuğu, marjinalleştiği” yönünde açıklamalar yaptığını gördük.

    Hatta bazı eski CHP’li isimlerin AK Parti’ye katılırken yaptığı “hizmet siyaseti” vurgusu yeniden gündeme taşındı.

    Acaba son dönemde peş peşe servis edilen haberler, parti içindeki yeni kopuşların psikolojik zeminini hazırlayan bir sürecin parçası mıydı?

    Zaman gösterir elbette…

    Çünkü siyasette algı yönetimi dediğimiz şey artık en az gerçek gelişmeler kadar etkili hâle geldi.

    CHP’de kriz büyüyor ve aynı anda o partiden ayrılmak isteyen isimlerin hareket alanı da o kadar genişliyor.

    Özellikle yerel seçimlerden sonra CHP içinde başlayan “değişim” tartışmalarının bugün başka bir noktaya evrildiğini görüyoruz.

    Bir dönem başarı hikâyesi olarak anlatılan belediyeler, şimdi soruşturmalar ve iç çekişmelerle, havlularla anılıyor.

    Bu da doğal olarak seçmenin güvenini zedeliyor.

    Bu durum, Ekrem İmamoğlu süreciyle iyice kendini belli etti.
    Zaman geçtikçe de adı “mağduriyet siyaseti” oldu.

    Ama bu mağduriyet dili, aynı cenahta dönen iddiaların üzerini örtmeye yetmedi.

    Kesinleşmiş yargı kararları olmadan kimse suçlu ilan edilemez elbette.

    Fakat bizzat CHP delegelerinin ve tabanının bile yüksek sesle sormaya başladığı “Bu paralar nereden geldi, nereye gitti?” sorusu, genel merkezin siyasi savunma kalkanını içeriden kırmaya yetti.

    Burada durup CHP seçmeninin yaşadığı kırılmayı doğru okumak gerekiyor.

    CHP’nin ne olursa olsun, tabiri caizse “ölümüne ve koşulsuz” partisine sahip çıkan kemik bir seçmen kitlesi var.

    Ve bu kitle için yıllardır işletilen o meşhur “Önümüze sandalyeyi koysalar yine CHP’ye oy veririz” mantığı, siyasetin en güçlü ezberlerinden biri oldu.

    Tam da anlatmaya çalıştığım şey bu aslında.

    Bugün ortaya çıkan bunca tartışmaya rağmen hâlâ otomatik reflekslerle aynı savunmaların yapılması, sorgusuz siyasi aidiyet kültürünün hâlâ güçlü biçimde devam ettiğini gösteriyor.

    Oysa bir siyasi partiye koşulsuz bağlılık, bir süre sonra denetim mekanizmasını tamamen ortadan kaldırıyor.

    Çünkü siyaset biraz da seçmenin çizdiği sınırlar kadar temiz kalabiliyor.

    Yanlış yapanın karşısında değil de yanında durduğunuzda, bir süre sonra yanlış normalleşmeye başlıyor.

    Aidiyet duygusu, hizmet tartışmasının önüne geçtiğinde ortaya bu tuhaf tablo çıkıyor.

    İnsanlar kızıyor ama kopamıyor…
    Eleştiriyor ama aynı davranışı göstermeye devam ediyor.

    CHP tabanında görülen asıl duygu tam olarak bu: kırgınlık, mecburiyet ve sessiz öfke.

    Para kuleleri konuşuluyor…
    Kurultay tartışmaları yaşanıyor…
    Parti içinden gelen ağır ithamlar havada uçuşuyor…
    Birbirlerini yıllarca destekleyen isimler bugün ekranlarda birbirlerine sandalye fırlatacak noktaya geliyor…

    Ama bütün bunlara rağmen her şeyi tek bir kişinin üzerine yıkıp geri kalan yapıyı hiç sorgulamayan siyasi yaklaşım devam ediyor.

    Bugün CHP’nin yaşadığı kriz biraz da bunun sonucu.

    Yıllarca “Onlar yapmaz” denildi.
    “Bunlar temiz çocuklar” denildi.

    Ama bunca şey yaşanırken kimse dönüp “Biz nerede yanlış yaptık?” diye sormadı.

    Siyasetteki kör sadakat, partileri düzeltmedi; aksine onları rahatlattı.

    Giden de gelen de aynı düzende kaldığı yerden devam etti.

    Daha birkaç yıl önce Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı olması için gece gündüz kampanya yapanların, bugün aynı Kılıçdaroğlu’nu neredeyse siyasi yük gibi göstermesi de ayrıca düşünülmeli.

    Neye göre değişti her şey?
    Dün doğru olan bugün neden yanlış oldu?
    Kim kimi kullandı?
    Kim kimi bugün tasfiye etmeye çalışıyor?

    Bir tarafta Özgür Özel ekibi…
    Diğer tarafta Kılıçdaroğlu’na yakın isimler…
    Başka tarafta ise İmamoğlu çevresi…

    Herkes birbirine mesafeli.
    Herkes birbirinin açığını kolluyor.

    Bazı CHP’li eski yöneticilerin televizyon programlarında yaptığı, “Parti kurumsal kimliğini kaybetti, finansal ilişkiler siyasetin önüne geçti” şeklindeki açıklamalar bile içerideki çatlağın ne kadar derin olduğunu gösteriyor.

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun süreç boyunca sergilediği tavır da ayrıca dikkat çekiyor.

    Uzun süre sessiz kalması, “Neyi bekledi?” sorusunu da beraberinde getiriyor.

    Kılıçdaroğlu’nun geçmişte söylediği “Bir gün acı acı bir telefon çalacak” sözleri, “temcit kaseti” gibi çalıp duruyor.

    Seçmen demişken yeniden hatırlatmakta fayda var.

    AK Parti tarafında da “kaymak tabaka”nın onca tartışma karşısındaki sessizliği sorgulanmayı hak ediyor.

    CHP seçmeninin yıllarca ürettiği “Onlar da yapıyor ama…” savunmasının bir benzeri bugün başka yerlerde de görülüyor.

    Yoksa mesele herkesin kendi siyasi konfor alanını korumaya çalışması mı?

    Ne zamana kadar seçmen kendi tarafının yanlışını görmezden gelecek?
    Ne zamana kadar siyasi aidiyet sorgulamanın önüne geçecek?

    Selametle.

  • “Fırtına gerçek lideri ortaya çıkarır”

    Sakin denizlerde herkes kaptan kesilebilir; ancak fırtına çıktığında kimin gerçekten lider olduğu ortaya çıkar. Kriz anları, makamların değil karakterlerin sınandığı en büyük imtihandır. Çünkü gerçek lider, zorluk karşısında yönünü kaybetmeyen, sorumluluktan kaçmayan ve en ağır yükü omuzlayabilen insandır.

    Yıllarca “Lider doğulur mu, lider olunur mu, yoksa sonradan mı kazanılır böylesine bir özellik?” diye düşündüm.
    Eğitim, öğretim, diploma ve sertifika insanı lider yapar mı diye sorguluyorum.
    Liderlik anneden babadan, genlerle mi geçer diye mevzu bahis ediyorum.

    Liderlik, herkesin omuzlayabileceği sıradan bir yük değildir; bilakis sahibini arayan ağır bir emanettir.
    Sakin sularda her dümenci kaptan görünür, asıl mesele fırtınanın koptuğu andır.

    Kriz anları, insanın gerçek kumaşını ortaya çıkaran bir mihenk taşı gibidir; o ana kadar gizlenen ne varsa, o ana kadar parlatılan ne varsa dökülür gider.
    Makama layık olmayanlar, o boşluğu algı ve imajla kapatmaya çalışır; vakar yerine cilayı, hakikat yerine süslü cümleleri tercih ederler.

    Lakin öyle bir eşik gelir ki ne imaj ne de algı dayanır; maskeler birer birer iner ve içeride saklanan asıl yüz bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.
    İşte o an, insanı tarttığımız asıl terazidir.

    Bir insanı değerlendirirken, göründüğü vitrine değil; kriz anındaki duruşuna bakmak gerekir. Çünkü renkler en çok da basıncın yükseldiği yerde ele verir kendini.
    Sözün gümbürtüsü değil, sorumluluğun ağırlığı altındaki dik duruş gösterir liderin kim olduğunu.

    Kadim bir düstur vardır; iş ehline verilirse bereket olur, ehil olmayana teslim edilirse keşmekeş kapıyı çalar.
    Peygamber Efendimiz de (s.a.v.), emanetin ehline verilmediği zamanı kıyametin alametlerinden saymıştır.

    Modern zaman, liderliği bir koltuk meselesine indirgemiştir. Oysa liderlik; koltuğun değil, kalbin ve karakterin meselesidir.
    Pazarlama dili, sosyal medya parlaklığı ve imaj mühendisliği; çağımızın sahte liderler ürettiği üç büyük fabrikadır.

    Bu fabrikalardan çıkanlar, rüzgâr estiğinde bunu belki göze alır; fakat fırtına koptuğunda en önce onlar savrulur.
    Hakiki lider ise sorumluluğu topyekûn üstlenebilen, hata anında parmağını ekip arkadaşına değil, kendi göğsüne çeviren insandır.

    Başarıyı tek başına sahiplenmez; onu paylaştıkça çoğalan bir nimet olarak görür ve beraber yürüdüklerine bunu bir vefa borcu bilir.
    Anadolu irfanı bu meseleyi tek bir cümleyle özetlemiştir: “Baş olmak hizmet etmektir, hizmet edemeyene baş denmez.”

    Lider ruhlu insan; kendisini değil davayı, koltuğunu değil emaneti, imajını değil hakikati önceler.
    Onun zırhı tevazudur, pusulası adalettir, yelkeni ise istişareyle dolan sakin bir rüzgârdır.

    Bugün dünyanın en çok muhtaç olduğu şey; ne para, ne teknoloji ne de stratejidir. Asıl muamma, lider ruhlu insanların yokluğudur.
    Çünkü kumaşı sağlam tek bir lider, çürümüş bin koltuğa bedeldir.

    Selametle.

     

  • “Butlan Kararı CHP’de dengeleri altüst etti”

    CHP kurultayı iptal edildi. İptal davasını açanlar da CHP delegeleriydi. Anlaşılan o ki bu iş daha çok su kaldıracak.
    CHP kendi iç meseleleriyle uğraşırken, ülke gündemine seçimin geleceğini düşünüyorum.

    Adını bu yaşımızda duyduğumuz “butlan”; şutlan, katlan, patlan derken mahkeme kararını verdi: “Mutlak butlan.” Ve CHP’de çadır karıştı.

    Ekrem İmamoğlu–Özgür Özel ikilisi, mahkeme kararına direneceklerini açıkladı. Nasıl olacaksa…

    Halk TV’ye çıkan İmamoğlu taraftarı milletvekilleri, mahkeme kararını “saray darbesi” diye yaftalıyor.
    Bu hesaba göre Kemal Kılıçdaroğlu ve butlan davasını açan tüm CHP’liler, “sarayın adamı” oluyor.

    Mahkemenin kararı; milletin parasıyla delege ayartarak bir partiye çökme eylemine hukukun cevaz vermeyeceğini teyit etti.

    Peki, bu saatten sonra ne olacak?

    Özgür Özel ve destekçileri, Kılıçdaroğlu ve ekibinin CHP Genel Merkezi’ne girmesini engellemeye çalışacak. Özel, binayı terk etmeyeceklerini söyledi.

    Fakat bu hukuksuzluğu İstanbul İl Başkanlığı’nda denediler. İl binasını ablukaya aldılar. Ama mahkemenin görevlendirdiği Gürsel Tekin, birkaç gün sonra gidip İl Başkanlığı binasını teslim aldı.

    Şimdi CHP Genel Merkezi için de benzer bir sürecin yaşanması kuvvetli ihtimaldir.

    Esas mesele, bundan sonra İmamoğlu–Özel ikilisi ve destekçilerinin nasıl bir yol izleyeceğidir.

    Ayrılıp başka bir partiyle siyasete devam edebilirler. Nitekim Özgür Özel, yedek parti kurduklarını duyurmuştu.

    İkinci ihtimal ise; butlanla görevden uzaklaştırılan ekibin, Kemal Kılıçdaroğlu’na biat edip uslu uslu oturmaya devam etmesidir. Ki bu, zayıf bir ihtimaldir.

    Çünkü CHP’de testi çatladı, araya “kin” girdi.

    Birileri çıkıp, “Kılıçdaroğlu mahkeme kararıyla Genel Başkanlığı kabul ederse yüzüne tükürülür.” diyebildi.
    Kılıçdaroğlu’nun cevabı ise şu oldu: “Ben çalmadım ki… Hırsızın yüzüne tükürülür…”

    Özgür Özel, butlan kararının çıktığı gün, Kemal Kılıçdaroğlu destekçisi Gaziantep Milletvekili Hasan Öztürkmen’i kesin ihraç talebiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk etti. Öncesinde de CHP yönetimi; Gürsel Tekin ve Berhan Şimşek başta olmak üzere, yaklaşık 900 üyeyi “Kılıçdaroğlu destekçisi oldukları” gerekçesiyle partiden atmıştı.

    Butlan kararı sonrasında bu ihraç kararları da muhtemelen yok sayılacak.

    Bu durumda tarafların CHP içinde bir arada siyaset yapması, aynı havayı soluyup yüz yüze bakması mümkün olacak mı?

    Bu arada Kemal Kılıçdaroğlu, butlan kararından 24 saat önce yayımladığı videoda; CHP’nin “harama bulaşanların sığınağı” olamayacağını ve “arınması gerektiğini” söylemişti.

    Şimdi bu arındırma görevi, Kılıçdaroğlu’nun kucağına düştü.

    Yani CHP’de ciddi bir tasfiye süreci beklenebilir.

    Başta Ekrem İmamoğlu, Muhittin Böcek, Tanju Özcan, Rıza Akpolat ve Murat Çalık gibi görevden alınan belediye başkanları olmak üzere; hakkında dava açılmış, hatta tutuklanmış isimlere, “Gidin, aklanın da gelin…” denilmesi sürpriz olmaz.

    Dolayısıyla İmamoğlu’nun gayrimeşru Cumhurbaşkanı adaylığı da butlanla batıl oldu. Herhalde “Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi” de yakında kapıya kilit vurur.

    Bir de Mansur Yavaş’ın “bir türlü beyan edilemeyen” Cumhurbaşkanı adaylığı sorunsalı var. Gelinen noktada, o iş de butlanla batıl olmuşa benziyor.

    Mutlak butlana uğrayan 38. Kurultay’da, Özgür Özel’e oy verme karşılığında delege veya yakınlarını belediyelerde işe yerleştiren CHP’li belediye başkanları bundan böyle CHP’de kalabilecek mi?

    Şahsen merak ettiğim hususlardan biri de; başta Halk TV olmak üzere, İmamoğlu–Özel ikilisiyle organik ve maddi ilişkileri olduğu öne sürülen CHP medyasının bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğidir.

    Öyle ya; Kemal Bey, “Kimlerin kaç para maaşa bağlandığını bildiğini” söylemişti.

    Herhalde Kılıçdaroğlu; Kanadıkırık Mine’nin, üstü kapalı şekilde Dersim Olayı’na atıf yaparak kendisini “kılıç artığı” diye nitelendirmesini de “görülecek hesaplar defteri”ne işlemiştir.

    Bir de Kılıçdaroğlu döneminde CHP’den ayrılıp yeni bir parti macerası yaşadıktan ve Cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra, Özgür Özel yönetimindeki CHP’ye geri dönen Muharrem İnce’nin ne yapacağı da merak edilmeye değer bir husustur.

    Evet… CHP’de testi çatladı. Bundan böyle su tutması pek mümkün görünmüyor.

  • “Kolay para, ağır bedel ödetir”

    Kolay yoldan para kazanma hayali, özellikle son yıllarda milyonlarca insanı sanal bahis ve kumar sistemlerinin içine çekiyor. Ancak büyük kazanç vaat eden bu karanlık düzen, çoğu zaman insanların sadece parasını değil; huzurunu, ailesini ve geleceğini de elinden alıyor.

    Yaşına, başına, cinsiyetine bakılmaksızın çok büyük bir felaketin tam ortasındayız:
    Sanal kumar ve bahis oyunları…

    Elinde telefon olan herkes bu şenaatin yanında, yakınında geziniyor.
    Öyle bir hâl aldı ki her gün bu konuyla ilgili, yakın çevremizde bu işten yara almış insanların hikâyelerini dinliyoruz.

    Harammış, gayrimeşruymuş, suçmuş; hiç kimsenin umurunda değil.
    Kolay ve hızlı zenginlik vadeden bu sistem ağlarını ördü…

    Bahis oynayanların partisi, cemaati, tarikatı, STK’sı kalmadı.
    Parası olan oynuyor, parası olmayan borçlanıp yine oynuyor.

    Gelelim meramımızı anlatmaya…

    Bahis kelimesi dilimize Arapçadan geçmiş olup; araştırma, tartışma konusu, bahsetme ve iddialaşma anlamlarına gelir. Biz bugün bahsin özellikle “iddialaşma” kısmını ele alacak ve başına “yasa dışı” ifadesini ekleyerek klasik anlamından ayıracağız. Daha doğru bir ifadeyle konuyu, spor müsabakaları üzerinden oynanan şans oyunları ekseninde değerlendireceğiz.

    Normal şartlarda ülkemizde bahis ve şans oyunları, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı tarafından lisanslandırılmış şirketler ve platformlar üzerinden yasal olarak yürütülmektedir. Ancak yasal oranların düşük görülmesi, insanların kısa sürede yüksek kazanç elde etme arzusu ve kazanılan paraların vergilendirilmesi gibi nedenler; birçok kişiyi daha yüksek kazanç vaat eden kayıt dışı bahis sitelerine yöneltmektedir. İşte asıl kırılma noktası da burada başlamaktadır.

    Bahis oynayan kişiler, daha fazla para kazanma hırsıyla bu yasa dışı kulvara geçtiklerinde farkında olmadan suç dünyasının bir parçası hâline gelirler. İlk etapta masum bir kazanma isteği gibi görünen durum, zamanla kişinin yasa dışı bahis sistemine girişinin tescili olur. İnsanlar bu dünyaya umutlarla adım atarken, bir anda madalyonun karanlık yüzüyle karşı karşıya kalırlar.

    Peki bu karanlık dünyanın içinde ne vardır?

    Öncelikle kişinin kendisini bağımlı hâle getirmesi vardır. Kazanma hissiyle tetiklenen kumar alışkanlığı, bireyin yaşam alanını daraltır, psikolojik çöküşe sürükler ve kişiyi adeta bir yankı odasında yalnız bırakır. Ardından ekonomik çöküş başlar. Bu ekonomik yıkım; evli bireylerde aile düzeninin bozulmasına, çatışmalara ve boşanmalara kadar uzanabilir. Genç bireylerde ise aile fertlerinin maddi ve manevi olarak yıpranmasına neden olur. Yani yasa dışı bahis yalnızca bireyi değil, bireyin çevresindeki tüm sosyal halkayı etkiler.

    Ancak mesele yalnızca bağımlılık değildir.

    Kişi yasa dışı bahis sistemine girdikten sonra, kazanılan ve kaybedilen paraların trafiği içerisinde çok daha ağır suç mekanizmalarıyla karşı karşıya kalır.

    Bunların başında kara para aklama suçu gelir. Yasa dışı bahis sistemleri çoğu zaman organize suç örgütleriyle iç içe çalışır. Böylece kişi, farkında olmadan yasa dışı para hareketlerinin bir parçası hâline gelir ve organize suç ağlarının içerisine çekilir.

    Bundan daha tehlikeli olan ise terörün finansmanı boyutudur. İlk bakışta kolay kazanç gibi görünen yasa dışı bahis sistemi, kişiyi bir anda terör suçlarıyla bağlantılı bir yapının içerisine sürükleyebilir. “Bu kadar kolay mı?” sorusu akla gelebilir. Evet, maalesef bu kadar kolaydır.

    Çünkü terör örgütleri ile organize suç örgütleri çoğu zaman ortak çıkar alanlarında buluşurlar. Bunun en somut örneği narkotik suçlardır. Uyuşturucu ticareti genellikle organize suç örgütlerinin kontrolündedir. Ancak üretim alanları çoğunlukla Ortadoğu, Güney Amerika, Afrika ve bazı Uzak Doğu bölgeleri gibi siyasi ve ekonomik açıdan kırılgan coğrafyalardır. Bu alanlarda çoğu zaman ideolojik veya etnik temelli terör örgütleri etkin durumdadır.

    Ortaklık tam da burada başlar.

    Terör örgütleri, organize suç yapılarına koruma, lojistik ve güvenli geçiş imkânı sağlarken; organize suç örgütleri de bunun karşılığında para, silah ve finans desteği sunar. Küresel ölçekte işleyen bu yapı, yerel düzeyde de benzer şekilde karşımıza çıkar. Mahalle arasında faaliyet gösteren suç ağları dahi belirli yapılar tarafından korunur ve yönlendirilir. Böylece suç, yalnızca ekran başında oynanan bir oyun olmaktan çıkar; kişinin yaşadığı sokağa, mahallesine ve toplumun tamamına sirayet eder.

    Yasa dışı bahis siteleri, doğaları gereği yasa dışı yapılar olduklarından dolayı kullanıcıların kişisel verilerini de büyük bir risk altına sokmaktadır. Bu sistemlerde bilgiler her an üçüncü kişilere pazarlanabilir. Özellikle “mule” olarak adlandırılan yapı burada devreye girer. İngilizce bir kelime olan “mule”, yani “katır”; yasa dışı finans sistemlerinde taşıyıcı veya kiralık hesap anlamında kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle kişiler, farkında olarak ya da olmayarak banka hesaplarını bu suç ağlarının kullanımına açabilmektedir. Böylece yalnızca bahis oynayan değil, hesabını kullandıran kişi de suç zincirinin halkası hâline gelir.

    Konunun bir de ekonomik ve toplumsal boyutu vardır.

    Dünya genelinde kontrolsüz ve lisanssız bahis piyasasının toplam cirosunun yaklaşık 5,9 trilyon dolar olduğu değerlendirilmektedir. Küresel Kumar Oynama Raporu verilerine göre bu devasa finansal büyüklük, yasa dışı bahis ekonomisini; Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’in ardından dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri hâline getirmektedir.

    Dünya genelindeki çevrim içi kumar gelirlerinin yaklaşık yüzde 78’i tamamen denetimsiz ve yasa dışı operatörlerin kontrolündedir. Yasal sistemlerin payı ise yalnızca yüzde 22 seviyesindedir.

    18 Mayıs 2026 tarihinde yayımlanan sektör raporlarına göre küresel yasa dışı kumar karaborsası, 2025 yılında 5,9 trilyon dolara ulaşmıştır. 2024 yılında 5,7 trilyon dolar seviyesinde olan bu büyüklük, yalnızca bir yılda yaklaşık yüzde 4 oranında artış göstermiştir. Aynı raporlarda, kripto para bağlantılı kumar sistemleri ve tahmin piyasalarının da süreci daha karmaşık ve kontrol edilmesi zor bir hâle getirdiği vurgulanmaktadır.

    Türkiye açısından bakıldığında ise tablo daha da düşündürücüdür. Yasa dışı bahis ve sanal kumar nedeniyle ülkemizin yıllık ekonomik kaybının 20 ila 60 milyar dolar arasında değiştiği değerlendirilmektedir. Bu rakam, Türkiye’nin cari açığının önemli bir bölümüne karşılık gelecek büyüklüktedir.

    Sonuç olarak; sabah kuşağı programlarında veya akşam haberlerinde ünlülere yönelik gerçekleştirilen yasa dışı bahis operasyonlarını yalnızca magazinsel olaylar gibi değerlendirmek, topluma yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.

    Çünkü yasa dışı bahis ve sanal kumar; insanın kendisini, ailesini ve geleceğini hedef alan görünmez bir kapan hâline dönüşmüştür. Bu kapana düşmemek için kolay para kazanma hırsının kontrol altına alınması, özellikle sosyal medya üzerinden pompalanan sahte başarı hikâyelerine ve fenomen reklamlarına karşı toplumsal farkındalık oluşturulması gerekmektedir.

    Aksi hâlde yasa dışı bahis ve sanal kumar; yalnızca bireysel bir bağımlılık değil, ekonomik, sosyal ve ulusal güvenlik boyutu taşıyan büyük bir toplumsal çöküş tehdidine dönüşecektir.

    Selametle…

  • Algı krallıkları çöküyor

    Dijital çağın görünmeyen savaşları artık yalnızca sosyal medyada değil, insanların itibarı, emeği ve geleceği üzerinde de ağır izler bırakıyor. Gerçeğin yerini algının, liyakatin yerini ise organize dijital operasyonların almaya başladığı bir dönemde; sahte etkileşimlerle büyütülen sanal krallıkların ardındaki kirli düzen giderek daha net ortaya çıkıyor.

    Yozgat’ta elinde telefonu olan herkes, çok kolayca istediği makama, istediği insana; önünü sonunu düşünmeden, helal haram demeden, doğrusuna yanlışına bakmadan saldırıyor.

    Uzun süredir bu işleri iyi bildiğine inandığım bir beyefendinin peşindeydim. Bilgi almak, bazı hesapların hangi kinlerin ürünü olduğunu öğrenmek istiyordum.

    Dün bu amacıma ulaştım. Sosyal medya dünyasının derinliklerine vakıf bir dostumla bir araya geldim.

    Anlattıklarını dinledikçe, modern zamanın “dijital giyotinleri” karşısında küçük dilimi yutacak duruma geldim. Meğer Yozgat siyasi kulislerinden iş dünyasına kadar uzanan o parıltılı koridorlarda ne kirli işler dönüyormuş.

    Piyasada “itibarlı” diye bilinen, vitrini süslü bazı isimlerin; rakip gördükleri liyakatli insanları yönetim katlarından tasfiye etmek için nasıl film fırıldak işlere tenezzül ettiğini duyunca hem şaşırdım hem de derin bir üzüntü duydum.

    İnsan ilişkileri, dijital bir pusu kurma sanatına mı dönüştü?

    Birini sevmeyebilirsiniz, vizyonunuz uyuşmayabilir; ancak bir insanı ekmeğinden etmek, itibarını sosyal medya algısıyla yerle bir etmek hangi vicdana sığar?

    Liyakat, Savunma Hattıdır

    Her zaman savunduğum bir gerçeği tekrar etmekte fayda görüyorum.

    Bir kurumda, siyasette, şirkette veya toplulukta yönetici koltuğu; o işin mutfağından gelen, liyakatli insanlara teslim edilmelidir.

    Çünkü liyakatin olmadığı yerde koltuğu korumanın tek yolu “algı yönetimi” hâline gelir. İş üretemeyenler, yalan ve iftira üretmeye başlar. O koltukları altında tutabilmek için dağıtılan milyonlarca liralık reklam bütçeleri, aslında birer “itibar suikastı” fonuna dönüşmüş durumda.

    Yazıktır, günahtır.

    Şimdilik bu karanlık dosyanın kapağını burada kapatalım; ama bilin ki o gayya kuyusu çok derin ve çok kirli.

    Bu kirli savaşların beslendiği ana damar ise kontrolsüz bir sosyal medya pazarıdır.

    Kökü dışarıda olan sosyal medya platformları, zaten kısıtlı olan yerli reklam pastamızın neredeyse yüzde 75’ini adeta yutup götürüyor. Sonrası malum; parayla alınan sahte takipçiler, bot hesaplar üzerinden şişirilen etkileşim rakamları ve manipüle edilmiş veriler…

    Bugün dijital dünyada karşımıza çıkan verilerin çoğu, maalesef üzerinde oynanmış birer illüzyondan ibaret. Dedikodunun, çarpıtmanın ve manipülasyonun merkezi hâline gelen bu mecralar; gerçekte etki güçleri çok zayıf olmasına rağmen, sanal rakamlarla kendilerini dev aynasında gösteriyorlar.

    Hâlâ bu işin profesyonelleri şu konuda hemfikir: Konvansiyonel medyanın güvenilirliği, dijitalin kaosuyla kıyas kabul etmez.

    Kontrolden geçen haberler, süzülen görüntüler ve gerçek uzmanların görüşleri; doğru bilgiye ulaşmak için hâlâ en sağlam kalemizdir. Gerisi ise çoğu zaman “tık” uğruna satılan yalan dolanlardan ibaret.

    Gazetelerin, özellikle de yazar kadrosuyla ve ilkeli duruşuyla Yeni Ufuk ve Yozgat Haber gazetelerinin bu süreçteki performansının gerçekten takdire şayan olduğunu söylemeliyim. Kamuoyu, dezenformasyon yağmuru altında ıslanmamak için hâlâ geleneksel medyanın saçakları altına sığınıyor.

    Sosyal medya reklamlarına kanıp mağdur olanların hikâyelerini her gün dinliyoruz.

    Toplumsal bir “kazıklanma” sarmalına girmemek için bu mecraların ışıltılı ama içi boş vaatlerine karşı uyanık olmalıyız.

    Şahsen ben, doğruluğu teyit edilmemiş hiçbir dijital rüzgâra yelken açmıyorum.

    Yazımın başında bahsettiğim; sosyal medya yalanlarıyla dürüst insanları koltuğundan etmeye çalışan sahtekârlarla, milleti sanal vaatlerle kandıran reklam avcıları aslında aynı familyanın üyeleridir. İkisi de liyakatin değil, algının peşindedir. İkisi de liyakati değil, algıyı kutsar.

    Unutmayın; algılarla kurulan krallıklar, hakikat güneşini gördüğü ilk saniyede eriyip gider.

    Selametle.

  • “İnsan neden görünmeyeni arar?”

    İnsan, her ne kadar objektif, reel ve gerçekler üzerine kurulu bir yaşam arayışı içinde olsa da; insanı “insan-ı kâmil” yapan şey, hayal dünyası ile gerçekleri birleştirebilmesidir.

    Allah insana hem akıl, hem gönül, hem de kalp vermiştir.

    Bunların bir araya getirdiği şeyler; dilimizden kelime, cümle, şiir, müzik, hikâye ve roman olarak ortaya çıkar.

    İnsanlar arasında bazılarına hitaben “maneviyatı güçlü”, “kalp gözü açık”, “gönülden ve samimi” gibi ifadeler yer alır.

    İşte bugünkü yazımda da elimden geldiğince, aklımın yettiğince; kalbimin ve gönlümün derinliklerinden gelen bir yazı paylaşmak istiyorum…

    Bazı kelimeler vardır…
    Sadece bir bilgi alanını değil, insanın bilinmeyene duyduğu eski özlemi de taşır.

    “Metafizik” tam olarak böyle bir kelimedir.

    Bugün birçok insan metafiziği yalnızca gizemli ritüeller, enerji çalışmaları ya da görünmeyen varlıklarla ilişkilendiriyor. Oysa metafizik, insanlık tarihinin en eski düşünce alanlarından biridir. Çünkü insan sadece gördüğü dünyayı değil, görünmeyen düzeni de anlamak ister.

    Bir ağacın neden büyüdüğünü bilim açıklayabilir.
    Ama insanın neden bazen aynı acıları tekrar yaşadığını, neden bazı mekânlarda huzur bulduğunu ya da bazı insanların yanında içinin daraldığını açıklamak her zaman kolay değildir.

    İşte metafizik tam da burada başlar.

    Kelime kökeni eski Yunan’a dayanır.
    “Meta” ötesi, “fizik” ise madde ve görünen dünya anlamına gelir.

    Yani metafizik;
    “Madde ötesini anlama çabasıdır.”

    Bu bazen ruh üzerine düşünmektir…
    Bazen kader kavramını sorgulamaktır…
    Bazen de insanın görünmeyen yönlerini anlamaya çalışmasıdır.

    Tasavvufta buna “batın” denir.
    Doğu öğretilerinde “enerji alanı”…
    Modern dünyada ise bazen bilinç çalışmaları, frekans araştırmaları veya kuantum yorumlarıyla karşımıza çıkar.

    İsimler değişir ama insanın arayışı değişmez.

    Geçmişte Krallar da Metafizikle İlgilenirdi

    Bugün metafizik denince birçok kişinin aklına sadece bireysel çalışmalar geliyor. Fakat tarihe bakıldığında durum çok farklıdır.

    Eski Mısır’da rahipler gökyüzünü yalnızca astronomi için izlemezdi. Göksel döngülerin insan psikolojisini ve toplumsal düzeni etkilediğine inanılırdı.

    Osmanlı döneminde bazı padişahların özel müneccimleri vardı. Savaş zamanları, yolculuklar ve devlet kararları bazen gökyüzü hesaplarına göre yorumlanırdı.

    Çin’de ise enerji dengesi yalnızca insan bedeni için değil, şehir planlaması için bile kullanıldı. Bugün “Feng Shui” olarak bilinen yaklaşımın temelinde de görünmeyen akışları dengeleme düşüncesi vardır.

    Yani metafizik hiçbir zaman sadece bireysel bir alan olmadı. Toplumlar, devletler ve medeniyetler de görünmeyen düzeni anlamaya çalıştı.

    Bugün teknoloji çağında yaşıyoruz. Yapay zekâ, uzay çalışmaları, nörobilim, veri analizleri…

    Ama buna rağmen dünya, metafizik kavramına yeniden ilgi göstermeye başladı. Çünkü modern insan bilgiye ulaştı ama huzura aynı hızda ulaşamadı.

    Birçok ülke artık şu alanlara ciddi yatırım yapıyor:

    Meditasyon ve nefes teknikleri

    Bilinç araştırmaları

    İnsan psikolojisi ve frekans çalışmaları

    Travma çözümleme sistemleri

    Sessizlik kampları ve zihinsel detoks programları

    Sinir sistemi dengeleme teknikleri

    Enerji temelli alternatif uygulamalar

    Özellikle Amerika, Japonya, Hindistan ve bazı Avrupa ülkelerinde büyük şirketler bile çalışanlarına meditasyon alanları hazırlıyor. Çünkü artık şunu fark etmeye başladılar:

    Yorgun olan sadece beden değil…
    Zihin de yoruluyor.
    Hatta bazen ruh bile.

    Aslında burada önemli olan niyettir. Metafizik; insanı korkuya sürüklemek için değil, insanın kendini tanımasına yardımcı olmak için kullanıldığında anlam kazanır.

    Bir nefes çalışması…
    Bir içsel farkındalık anı…
    Bir dua…
    Bir sessizlik hâli…

    Bazen insanın yıllardır taşıdığı yükü hafifletebilir. Çünkü insan sadece etten ve kemikten oluşmaz.

    Hatıraları vardır.
    Duyguları vardır.
    Kırgınlıkları vardır.
    Taşıdığı görünmeyen ağırlıkları vardır.

    Ve bazen iyileşme, önce görünmeyen yerde başlar.

    Yeni Dönemde İnsanlık Neyi Arıyor?

    Bugün insanlar sadece para kazanmak istemiyor. Daha huzurlu hissetmek istiyor. Daha hafif yaşamak istiyor. Daha gerçek bağlar kurmak istiyor.

    Belki de metafiziğe olan ilginin yeniden artmasının nedeni tam olarak budur…

    İnsan yeniden kendini arıyor.

    Teknoloji büyüyor ama insanın iç sesi hâlâ aynı soruyu soruyor:
    “Ben gerçekten kimim?”

    Ve bazen bütün yolculuk, bu sorunun cevabını aramakla başlıyor.

    Selametle.