Kategori: Köşe Yazıları

  • “Olan oldu çaresine bakalım..!”

    Haz ve hız çağındayız.100 yıl öncesinde yaşayan bir insanın bir yılda yaşadığı hayatı bir günde yaşıyoruz..

    Hem de ne yaşama, nasıl yaşama…

    Sabah yerimizden kalkıp akşam saat 11’de yatağımıza girene kadar yarım günlük veya biraz fazla hayatın içinde neler var neler..

    Yeme içme, dünya gündemi, ülke gündemi, Yozgat gündemi, ailemizin gündemi, ekonomik sorunlarımız… Daha neler neler..

    Tarih, felsefe, tıp, astronomi, tasavvuf, ibadet, sağlık gibi konularda artık herkes yarım yamalak uzmanlaştı..

    İşte problem tam da burada başlıyor maalesef..

    Eskiden bir albümü dinlemek bir ritüeldi. Kartonetini açar, şarkı sözlerini okur, sırasıyla dinlerdik. Bir kitabı bitirmek günler sürer, karakterler zihnimizde bizimle birlikte yaşardı. Şimdilerde ise parmak uçlarımızda tehlikeli bir hız var: “Kaydır, geç, beğen, sonraki.”

    Dijital çağın bize sunduğu sonsuz büfe, ne yazık ki iştahımızı artırırken tat alma duyumuzu köreltiyor. Artık filmleri “izlemiyor”, onları “tüketiyoruz”. Hatta bazen sıkılıp 1.5x hızında, sadece sonunu görmek için izliyoruz. Peki, bir sanat eserinin amacı sadece bitiş çizgisine varmak mıdır? Yoksa yolculuğun kendisi mi?

    Hız Tuzağı ve Odaklanma Kıtlığı

    Kültürel bir oburluk içindeyiz ama manevi bir açlık çekiyoruz. Çünkü kültür; maruz kalmakla değil, nüfuz etmekle ilgili bir şeydir. Bir şiirin tek bir dizesinin boğazınızda düğümlenmesi için durmanız gerekir. Bir tablonun detayında kaybolmak için bildirim seslerini susturmanız gerekir.

    Bugünün “hap bilgi” kültürü, bize her şeyden biraz bilmeyi ama hiçbir şeyi gerçekten bilmemeyi öğretiyor.

    • Özetleri okuyoruz, romanları değil.
    • Listeleri inceliyoruz, içerikleri değil.
    • Fotoğraf çekiyoruz, manzarayı izlemiyoruz.

    Bu durum, toplumda garip bir “yüzeysellik uzlaşısı” yarattı. Herkesin her konuda fikri var ancak çok az kişinin o konuda derin bir birikimi var.

    “Demlenme” İhtiyacı

    Bizim coğrafyamızın en güzel metaforlarından biri “demlenmek”tir. Çay demlenir, sohbet demlenir, insan demlenir. Demlenmek zaman ister, sabır ister, ateşle suyun yavaş yavaş hemhâl olmasını beklemeyi gerektirir.

    Bugün kültür dünyamızın en büyük eksiği bu: Demlenmeye vakit ayırmıyoruz.

    Bir sergiyi gezerken o eserin önünde 10 dakika durmak, o an için lükstür ama ruh için ihtiyaçtır. Bir köşe yazısını (belki de şu an okuduğunuz gibi) sonuna kadar sindirerek okumak, zihne bir saygı duruşudur.

    Sonuç: Bir “Yavaşlama” Çağrısı

    Belki de modern çağın en büyük devrimci hareketi durmaktır. Akıntıya karşı kürek çekip, “Ben bu içeriği hemen tüketmeyeceğim, onunla vakit geçireceğim” diyebilmektir.

    Gelin bu hafta kendimize küçük bir ödev verelim:

    1. Bir şarkıyı, başka hiçbir işle uğraşmadan, sadece gözlerimizi kapatarak dinleyelim.
    2. Bir filmi, telefonumuz elimizde olmadan, her sahnesine odaklanarak izleyelim.
    3. Beğendiğimiz bir cümleyi not edip gün boyu üzerinde düşünelim.

    Göreceksiniz ki; yavaşladıkça dünya daha netleşecek, kültür bir “tüketim maddesi” olmaktan çıkıp yeniden ruhu besleyen bir “gıda”ya dönüşecek.

    Hız çağına inat; demli sohbetleriniz, derin okumalarınız bol olsun.

    Selametle.

  • “Evlilikten kaçan bir nesil yetişiyor “

    15-25 yaş arası gençlere hitap edecek hiçbir ideoloji kalmadı.
    Siyasi partilerin, vakıfların, derneklerin, tarikatların, cemaatlerin ve sendikaların hiçbirinin 15-25 yaş arası gençlere verebileceği bir şey yok.

    Dijitalleşmenin en ağır ve yıkıcı döneminin en ağır faturasını bu yaş grubu ödüyor.
    Ailelerin bu yaş grubuna verebildiği iaşe, ibate ve ihata ise ancak bu kadar…

    Bu açıklamadan mülhem, gençlerle birlikte aile kurumumuz da uçurumun eşiğinde…

    Türkiye ve Yozgat uzun zamandır yalnızca ekonomik krizleri, siyasi gerilimleri ya da güvenlik meselelerini tartışmıyor. Sessiz ama çok daha derin bir dönüşümün içinden geçiyoruz: demografik ve sosyolojik çözülme.

    Doğum oranları düşüyor.
    Evlilik yaşı yükseliyor.
    Boşanmalar artıyor.
    Tek kişilik yaşam biçimi sıradanlaşıyor.

    Bir zamanlar “kalabalık aileler ülkesi” olan memleketimiz, giderek yalnız bireyler toplumuna dönüşüyor.

    Tam da bu nedenle son dönemde sıkça dile getirilen “Aile ve Nüfus On Yılı” vurgusu yalnızca bir sosyal politika başlığı değildir. Bu mesele; Türkiye’nin kültürel devamlılığı, toplumsal hafızası ve medeniyet iddiasıyla doğrudan ilgilidir.

    Çünkü mesele sadece nüfus değildir.

    Mesele; aidiyetin, dayanışmanın, aile bağlarının ve insanı insan yapan manevi omurganın korunup korunamayacağıdır.

    Bir zamanlar bu coğrafyada evler küçüktü ama hayat büyüktü.
    Aynı sofrada üç kuşak otururdu.
    Dedeler evin hafızasıydı, nineler bereketiydi.

    Çocuklar avlularda büyür, komşular birbirinin kapısını çalmadan içeri girerdi.

    Bugün ise evler büyüdü ama hayat küçüldü.
    Rezidanslar yükseldi.
    Salonlar genişledi.
    Teknoloji arttı.
    Ama sofralar küçüldü.

    Evler sessizleşti.
    İnsanlar birbirinden uzaklaştı.

    Eskiden fakirlik vardı ama yalnızlık bugünkü kadar yaygın değildi. Çünkü eski aile yapısının, kusurlarına rağmen, çok güçlü bir tarafı vardı: aidiyet duygusu.

    Evet…

    Mahremiyet sınırlıydı.

    Kadınların yükü ağırdı.

    Bireysel alan bugünkü kadar geniş değildi.

    Ama insan kendini sahipsiz hissetmezdi.

    Bir çocuk sadece anne babanın değil; halenin, teyzenin, amcanın, dedenin ve komşunun elinde büyürdü.

    Bugün ise milyonlarca insan, kalabalık şehirlerin ortasında yapayalnız yaşıyor.

    Modern hayat bireyi özgürleştirdi ama aynı zamanda yalnızlaştırdı.

    İşte gençlerin evlilikten uzaklaşmasının temelinde de yalnızca ekonomi yok.

    Elbette yüksek kiralar, işsizlik kaygısı, düğün maliyetleri ve güvencesiz yaşam büyük etkenler. Fakat daha derinde başka bir kırılma yaşanıyor.

    Modern kültür artık aileyi değil, bireysel yaşamı kutsuyor.
    Fedakârlık çağ dışı görülüyor.
    Sabır zayıflık sayılıyor.
    Tahammül yerine vazgeçmek teşvik ediliyor.

    Sosyal medya ise insanlara gerçek hayatı değil, vitrini gösteriyor. Herkes kusursuz ilişki istiyor ama kimse emek vermek istemiyor.

    Bir dönem insanlar bir yastık, bir soba ve umutla yuva kurabiliyordu. Bugün ise evlilik; kredi, tüketim ve sosyal statü baskısı altında ertelenen bir projeye dönüştü.

    Benzer bir dönüşüm çocuk meselesinde de yaşanıyor.

    Bugün birçok genç çift açıkça şunu söylüyor:

    “Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyoruz.”

    Bu cümle yalnızca ekonomik kaygıyı değil, çağın ruh hâlini anlatıyor.

    İnsanlar artık geleceğe güven duymuyor. Savaşlar, krizler, ahlaki çözülme, dijital yalnızlık ve gelecek korkusu; çocuk fikrini umut değil, yük gibi gösteriyor.

    Oysa çocuk yalnızca bireysel bir tercih değildir.
    Çocuk; bir toplumun yarına bıraktığı nefes, kültürün devamı ve medeniyetin imzasıdır.

    Toplumlar çocuk sesini kaybetmeye başladığında yalnızca nüfus azalmaz; hayat enerjisi de azalır.

    Fakat çağımızın en dikkat çekici kırılmalarından biri başka bir yerde yaşanıyor.

    İnsanlar artık aile kurma, anne-baba olma ve aidiyet ihtiyacını giderek başka alanlarda karşılamaya çalışıyor.

    Özellikle büyük şehirlerde yeni bir yaşam biçimi oluşuyor:

    Yalnız yaşayan bireyler,

    evlilikten uzak duran ilişkiler,

    çocuksuz hayat tercihi,

    evcil hayvan merkezli duygusal dünyalar…

    Elbette bir hayvana merhamet göstermek insanlığın gereğidir. Bir canlıya şefkat duymak vicdandır.

    Ancak bugün mesele yalnızca hayvan sevgisi değil.

    Modern dünyanın yalnızlaştırdığı insan, anne-babalık duygusunu giderek evcil hayvanlar üzerinden yaşamaya başlıyor.

    Bugün bazı insanlar:

    Anne babasını ayda bir aramıyor,

    yaşlı ailesini yalnız bırakıyor,

    çocuk sahibi olmak istemiyor…

    Ama kedisine, köpeğine “oğlum”, “kızım” diyerek yeni bir aidiyet alanı kuruyor.

    Çünkü insanın içinde sevme, korunma ve ait olma ihtiyacı vardır.

    Sorun şu ki modern hayat bu ihtiyacı gerçek aile bağlarından koparıp başka alanlara yönlendiriyor.

    Bu durum aslında çağın yalnızlık fotoğrafıdır.

    İnsan artık:

    Eş yerine geçici ilişkilerle,

    aile yerine dijital çevrelerle,

    çocuk yerine evcil bağlarla

    duygusal boşluğunu doldurmaya çalışıyor.

    Fakat hiçbir yapay ilişki, gerçek bir ailenin sıcaklığını tamamen ikame edemiyor.

    Bugün kadın meselesi etrafında yürüyen tartışmalar da bu büyük dönüşümün parçasıdır.

    Kadının eğitim alması, üretime katılması ve ekonomik özgürlüğe sahip olması elbette kıymetlidir. Ancak modern sistem zamanla anneliği ve aile kuruculuğunu küçümseyen başka bir noktaya savruldu.

    Bugün bazı çevreler için başarılı kadın tanımı yalnızca kariyer üzerinden yapılıyor.

    Oysa bir nesli yetiştirmek, bir aileyi ayakta tutmak, toplumun ahlaki omurgasını korumak küçümsenecek işler değildir.

    Bir anne yalnızca çocuk büyütmez; karakter, vicdan ve toplum inşa eder.

    Fakat modern dünya bunu görünmez hâle getiriyor.

    Kadını yalnızca üretim çarkının sınırsız iş gücü olarak görmek, her ağır çalışma modelini “ilerleme” diye sunmak da ayrıca tartışılması gereken bir meseledir.

    Çünkü mesele kadın düşmanlığı değil; insanın doğasına uygun bir toplumsal denge kurabilmektir.

    Bugün Avrupa’nın en büyük korkularından biri nüfus çöküşü ve yaşlanan toplum gerçeği.

    Aile kurumu zayıflıyor.
    Yalnızlık büyüyor.
    Tek kişilik evler artıyor.

    Ve Batı şimdi kaybettiği aileyi yeniden tartışıyor.

    Türkiye ise tam bir yol ayrımında.

    Ya tüketim kültürünün yalnız bireylerine dönüşeceğiz…
    Ya da yeniden aileyi, dayanışmayı, kalabalık sofraları ve toplumsal aidiyeti merkeze alan bir denge kuracağız.

    Çünkü güçlü devlet yalnızca ekonomiyle, teknolojiyle ya da savunma sanayisiyle kurulmaz.

    Güçlü ;

    Sağlam ailelerle,

    çocuk sesleriyle,

    yaşlısını terk etmeyen evlatlarla,

    fedakârlık duygusunu kaybetmemiş toplumlarla ayakta kalır.

    Bir toplumun gerçek sigortası yalnızca bankaları değil, güçlü aile yapısıdır.

    Ve aile çökmeye başladığında toplum da sessizce çözülmeye başlar.

    Selametle…

    Formun Üstü

     

  • “Rekabet ve başarı”

    Hâlihayatımızda, kemali sıhhatimizde bir insan ömrüne sığmayacak kadar tecrübe edindik.
    Hayatta her şey zıddı ile kaimdir.

    Doğru / yanlış
    Helal / haram
    Zengin / fakir
    Başarı / başarısızlık
    Galatasaray / Fenerbahçe

    Yani demem o ki; biri diğerinin mütemmim cüzüdür.

    Peki, bunlar arasındaki fark hayata nasıl ve ne şekilde yansır, yansımalıdır?

    İyi de, güzel de; başarı, yarışmakla mümkündür…

    Siyaset, Barış ve Şampiyonluk…

    Hayatın her alanında geçerli olan altın bir kural vardır: Rekabet, kaliteyi artırır.

    Bu kural sadece serbest piyasa ekonomisi için geçerli değildir. Teknolojiden spora, sanattan siyasete kadar her mekanizma bu yakıtla çalışır. Teknolojide devleşen şirketlerin yanında tutunamayıp silinenler, müzik dünyasında bir mevsim parlayıp sönen yıldızlar veya sahada devleşen takımlar…

    Hepsi aynı döngünün parçasıdır. İnenler ve çıkanlar arasındaki tek fark, rekabetin getirdiği dinamizme ne kadar uyum sağlayabildikleridir.

    Siyasetin Değişmez Formülü

    Bu formülü siyasete uyguladığımızda karşımıza ders niteliğinde tablolar çıkar. Türk siyasi tarihi; bir dönem rüzgârı arkasına alıp iktidar olan, ancak halkın beklentilerine cevap veremeyince kapısına kilit vuran “lider partiler” ile doludur.

    Günümüze baktığımızda ise bu denklemin hâlâ hayati olduğunu görüyoruz.

    Normal şartlarda sistem şöyle işlemelidir: İktidar (Cumhur İttifakı), kendi bilgi ve tecrübesiyle vizyon koyar; muhalefet (CHP ve diğerleri) ise daha iyi bir alternatif üreterek çıtayı yukarı taşır.

    Ancak bugünkü tabloda bir tıkanıklık söz konusu. Muhalefet, kendi iç meselelerine odaklanmaktan güçlü bir siyaset üretemiyor. İktidar ise karşısında dişli bir rakip bulamamanın verdiği rahatlıkla hizmet kalitesini maksimize etmekte zorlanıyor.

    Eğer yapılan bunca hizmete ve projeye rağmen kamuoyu araştırmaları hâlâ “ezici bir başarı” puanı göstermiyorsa, burada durup düşünmek gerekir. Rekabetin eksikliği, siyasetin de enerjisini tüketiyor.

    Terörsüz Türkiye; Cesaret ve Engeller

    Bu durağanlığın en kritik hissedildiği alanlardan biri de “Terörsüz Türkiye” vizyonu.

    Sayın Devlet Bahçeli’nin Meclis kürsüsünden yaptığı tarihi çağrıyla başlayan süreç; Öcalan’dan gelen çağrı, silah bırakma töreni ve partilerin ortak komisyon kurma aşamasıyla devam etti.

    Peki, neden hâlâ kanunlaşma aşamasına geçilemiyor?

    Sayın Bahçeli, her grup toplantısında bu konunun hayatiyetini vurgulayarak ezber bozuyor. Son olarak önerdiği “Barış Koordinatörlüğü” teklifi, Türkiye’nin prangalarından kurtulması için atılmış cesur bir adımdır.

    Ancak madalyonun diğer yüzünde, ellerini ovuşturarak bu sürecin başarısız olmasını bekleyen “akbabalar” var. Legal görünümlü bazı STK’lardan tutun da siyasi partilerin içinde puslu hava bekleyenlere kadar geniş bir cephe, bu barış ivmesini yavaşlatıyor.

    Oysa “Terörsüz Türkiye” ve beraberinde gelecek olan “Terörsüz Bölge”, ülkemizin her sektörde önünü açacak tek anahtardır.

    Sahadaki Gerçek;Galatasaray’ın Şampiyonluğu

    Rekabet ve istikrarın meyvesini topladığı en taze örnek ise spor camiasından geldi. Galatasaray, 2025-2026 sezonu şampiyonluğunu ilan ederek bu başarının tesadüf olmadığını kanıtladı.

    Şimdi her zaman olduğu gibi “şu hakem hatası olmasaydı”, “bu pozisyon böyle olmasaydı” gibi tartışmalar başlayacak. Ancak 90 dakikalık bir mücadeleyi ve koca bir sezonu saniyelik hatalara indirgemek, sadece başarısızlığı maskelemektir.

    Skor tabelası ne derse desin, asıl gerçek şudur: Çalışma, istikrar ve disiplin her zaman kazanır.

    Galatasaray’ın başarısı, rakiplerine mazeret üretmek yerine “Nasıl daha iyi oluruz?” sorusunu sordurmalıdır.

    Çünkü siyasette de sahada da kaliteyi artıracak olan tek şey, bahane değil; rakibini zorlayacak bir performanstır.

    Selametle.

  • Bir dokun, bin ah işit…

    Yozgat’ta kahvehanelerde okeye kim dönerse, iyi okey oynayanlar konuşulurdu.
    Bugün ise ekonomi konuşuluyor.

    Kahvehanede oturan, oyun oynayan adamı ekonomist yaptık. Artık oynadığı oyunun tadı kaçtı. Dövizi, altını, gümüşü, borsayı konuşuyor. Market fiyatlarını, et ve süt fiyatlarını konuşuyor; hangi markette hangi ürün ucuz, onun tartışmasını yapıyor.

    Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e teşekkür etmemiz lazım. Ekonomi, iktisat ve maliye bölümlerini okumadan herkesi ekonomist yaptı. Kahvehane hayatın özetidir. Toplumun aynasıdır. Siyasilere tavsiyem; bilginiz, görgünüz eksik ise ara sıra uğrayın…
    Çok faydasını görürsünüz.

    Sadece kahvehanedekiler değil…

    Esnaf soruyor.
    Çiftçi soruyor.
    İşçi soruyor.
    Emekli soruyor.
    Memur soruyor.
    Sağlık çalışanı soruyor.
    Okuyup atanamayan gençler soruyor:

    “Biz ne olacağız?”

    Ülkenin gündemi her gün değişiyor.
    Ekranlarda tartışmalar sürüyor.
    Ama hayat beklemiyor.
    Vatandaş artık tartışma istemiyor; ay sonunu hesaplıyor.

    İnsanlar büyük sözler değil, uygulanabilir çözümler duymak istiyor.

    Esnaf vitrini değil, faturayı düşünüyor.
    Çiftçi açıklama değil, üretim güvencesi arıyor.
    İşçi emeğinin karşılığını almak istiyor.

    Hayat pahalılığı ve alım gücünün dip seviyelere düşmesi aşikâr…

    Emekli geçinmek, memur ise yoksullaşmamak derdinde.
    Sağlık çalışanı alkıştan fazlasını, adil çalışma şartlarını bekliyor.

    Gençler ise tek bir şey söylüyor;

    “Hayata başlayabilmek istiyoruz.”

    Sokakta sloganların karşılığı kalmadı.
    Seçmen artık vaat değil, plan görmek istiyor.
    Takvimi belli, kaynağı hesaplanmış çözümler bekliyor.

    Siyasetin önünde yeni bir eşik var.
    Eleştirmek kolay, güven vermek zor.
    Çünkü güven artık sözle değil; eylemle, aksiyon almakla ve hazırlıkla kuruluyor.

    Belki de bu yüzden kararsız seçmen büyüyor.
    İnsanlar siyasetten uzaklaşmıyor; kendisini görmeyen siyaseti beklemeye alıyor.

    Bugün sokakta en çok duyulan cümle şu:

    “Her şeyi konuşuyorsunuz… Peki bizim hayatımız ne zaman konuşulacak?”

    Mesele artık nettir.
    Memleketin gündemi kürsüler değil, mutfak masasıdır.
    Tartışma değil, geçim hesabıdır.

    Kim kazanacak sorusu önemini yitirdi.
    Asıl soru hâlâ aynı;

    “Bu ülkenin insanı nasıl yaşayacak?”

    Ve herkesin dilinde tek cümle var:

    “Biz ne olacağız?”

    Selametle…

  • “CHP’nin şirazesi kaydı”

    Sayın Kemal Kılıçdaroğlu beyefendiye öykünerek yazı yazacağım, aklımın ucundan bile geçmezdi..

    Beyefendi, CHP’nin başında 13 yıl kaldı. Parti içi dengeleri ve CHP’nin kamuoyuna karşı tutumunu hep dengede ve şeffaf yürüttü..

    Partisini; yolsuzluk, rüşvet ve özel hayattaki zaafları olan adamlara kapattı. O kapının başında çok iyi bekçilik yaptı..

    Mesela Yozgat’ta Ali Keven beyefendi, ömrünü CHP siyasetine adamış bir insan olarak hep rol model oldu..

    Yıllarca siyasetin içinde kaldı, ticaret yaptı, kooperatifçilik yaptı. Yozgat kamuoyu CHP’yi onunla bildi, tanıdı, sevdi. Tertemiz kalmayı başardı…

    Yozgatlı da onu ödüllendirdi, milletvekili yaptı.

    Bunları niye yazıyorum konusuna gelince…

    CHP’nin endazesi, şirazesi kaydı, kaçtı. Ölçü kayboldu.

    Ana muhalefet partisinin böylesine savrulmasına benim de gönlüm razı değil.

    Kâinatta her şey zıddı ile kaimdir.

    Kötü olmazsa iyinin değeri anlaşılamaz.

    Fenerbahçe olmazsa Galatasaray’ın değeri anlaşılamaz.

    Çirkin olmazsa güzelin değeri anlaşılamaz.

    CHP’nin bu hâlini gören seçmen de AK Parti’nin değerini, kıymetini anlıyor veya anladı, anlayacak zannediyorum..

    Suç duyurusunda bulunan CHP’li, davayı açan CHP’li…

    CHP’nin açık ve gizli tanıkları… Devletin MASAK raporlarını… HTS ve baz kayıtlarını… Tapu devirlerini… Banka hesap hareketlerini… Hepsini bir kenara bırakın. Ortada 70 küsur tane itirafçı var.

    Nedir bu? “Yok, onlar itirafçı değil, iftiracı…”

    Nasıl yani? Adam, cezasının hafifletilmesi için etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanıyor. Nasıl çaldıklarını, kime rüşvet verdiğini, kimden rüşvet aldığını, suç ortaklarının kimler olduğunu; tarih, yer, belge ve olayların doğal akışı kapsamında itiraf ediyor.

    Peki, itirafçı olan kişi kendisine mi iftira ediyor? Öyle ya… İtiraf dediğin, kişinin kendi işlediği suç ve kusurları kabul ve ikrar etmesidir.

    Ama olmaz… Söz konusu CHP ve yönetimiyse, yargılanan kişi kendi suçlarını itiraf ederken suç ortaklarını da ifşa etmişse, kesinlikle “iftiracı”dır.

    Peştamalla basılan zat, CHP’den ihraç edilinceye kadar sustu. Ağır yük altından kalkılamaz hâle gelince partiden atıldı. Ve itirafçı oldu.

    Peştamalcı, CHP Genel Başkanı’na 1 milyon 200 bin TL verdiğini söylüyor. Özgür Özel için yaptırılan süper lüks aracın 170 bin avro + KDV olan tasarım masrafını Uşak Belediyesi’nden ödediğini itiraf ediyor.

    Fakat Özgür Bey, çifte kavruk Çorum leblebisi gibi… Çıkmış fondaş medyasının televizyonuna… Besleme, emme-basma tulumbaların çanak sorularına, “Ne var yani buncağız paracıkta? Biz de bir kamu kurumu sayılırız. Devletin bir cebinden çıkmış, öbür cebine girmiş. Kamu zararı varsa öderiz, olur biter…” diyor.

    Yahu, siz şaka mısınız? Eğer mantık böyle kurgulanıyorsa, yakalanmayan her hırsız masumdur. Yakalanınca da çaldığını geri öder, pirüpak aklanmış olur.

    Galiba; hırsızlık, kamu malını çırpma, zimmet, suiistimal, beytülmale el uzatma gibi kavramları yeniden tarif etmek gerekecek. Bence Türk Dil Kurumu, bu yeniden tanımlama işini Özgür Özel’e vermeli. Tabii, fiyat konusu netleştirilmeli ve banka üzerinden ödeme yapılmalı. Öyle bahçe duvarına poşetle para tomarı, para kulesi, avro baklavası gibi ödeme araçları her zaman itirafçılığa açıktır.

    Peştamalcının otelinde CHP üst yöneticileri ve milletvekilleri “kayıt dışı” konaklıyor. Elbette bedava… Herhangi bir otel yapsa suçtur. Herhangi bir vatandaş bu şekilde konaklasa bu da suçtur. Ama fail CHP yöneticisiyse, her durumda “suçtan vareste”dir.

    Peki, bu beleş ve kayıt dışı konaklamaların “bedeli” nasıl ödeniyor?

    Şimdi bu da soru mu yani? Özgür Özel’e hediye diye verilen saatler, kadın çantaları gibi değerli malların bedeli nasıl ödeniyorsa, kayıt dışı otel hizmetlerinin bedeli de öyle ödenir.

    Peştamalcı bir yığın metres tutmuş; bedelini de Uşak Belediyesi’ne ödetmiş. Ve bunu itiraf etmiş.

    Ama CHP’nin bu “metres maliyetlerine” dair söyleyeceği bir söz yok. Nasıl olsun ki? Peştamalcının elinde Epstein dosyalarının yerli türevlerinin olmadığından kimse emin olamaz.

    Öyle ya… Oteldeki beleş ve kayıt dışı konaklamaların “kayıtları” olmadığından nasıl emin olunabilir? Her kamera bantlanmıyor ya…

    Antalya’daki failler toptan çözüldü. Aile boyu itirafçılar… Antalya’dan uzanan rüşvet itiraflarının ucu, CHP’nin 6’ncı katına kadar ulaşmış. Acaba Genel Başkan’ın oturduğu “Oval Ofis”e ulaşmasına kaç kat kaldı?

    Oğul Böcek ötünce, 1 milyon avronun teslimünü yaptığı iddia edilen kişi, “Tanımam…” dedi. “Kameraları kontrol ettik, CHP’ye uğramamış…” yalanına sarıldı.

    Lakin üzerinden 24 saat geçmeden baz kayıtları da, uçak biletleri de ortalığa saçıldı.

    İstanbul, Antalya ve Uşak’tan Ankara’daki CHP Genel Merkezi’ne kadar uzanan “ağır itiraflar” ortalığı toza dumana boğmuşken, bu kez Afyonkarahisar bombası patlıyor.

    Hani “bomba” dediysek, bu seferki yolsuzluk-hırsızlık-rüşvet-peştamal mevzusu değil.

    Aslında olayın arka planı incelense, Belediye Başkanı hanımefendi ile CHP üst yönetiminin arasının niye açıldığı belki anlaşılır.

    Mesela, “Topuklu Efe”nin CHP’den ayrılıp AK Parti’ye geçmesini tetikleyen usulsüz imar rantı taleplerinin karşılanmaması gibi sebepler ortaya çıkabilir mi?

    Özgür Özel’in, “bazı duyumlar” üzerinden Belediye Başkanı hanımefendinin eşini ileri sürerek, “Aklan da gelin…” yerine, “Boşan da gel…” demesi, herhalde “siyasi çarpıtmalar tarihinin” en nadide örneklerinden birisi olsa gerek.

    Sayın Özel, madem hakkında “eşinin yolsuzluk söylentileri” olan belediye başkanlarının “boşanarak aklanmasını” akıl edebiliyorsun… Hakkında davalar açılmış, tutuklanmış, en yakınındaki “çaldaşları” itirafçı olmuş zatlara niye “Kop da gel…” diyemiyorsun?

    Özgür Bey’in; hırsızlık suçlamasıyla tutuklanan bazı belediye başkanlarını partiden atmaya cesaret edemezken, telefonuna çıkmayan başkanları kovmadaki sürati neye yorulmalı?

    Hâsılıkelam, ortalığa saçılan rezillikler, “İktidar bize kumpas kuruyor…” lagalugasıyla örtülecek gibi değil.

    Acaba Ekrem İmamoğlu da itirafçı olup, “Suç ortaklarım da en tepedeki yöneticilerimiz…” diyecek olursa… Ona da “iftiracı-kumpasçı-sarayın adamı” diyebilecek misiniz?

    Selametle…

  • “Bürokrasi, siyaset ve dengeler”

    Yozgat’ta Cumhur İttifakı’nda bulunan partilerin tabanları, her ne kadar bir araya geldiklerinde birlikte görüntü verseler de kendi tabanlarıyla olduklarında şahıslar üzerinden zaman zaman kıyasıya eleştiriler yapabiliyorlar.
    Bunu en çok, sessiz sedasız il bürokrasisiyle yapılan sohbetlerde daha net hissediyorsunuz.

    Siyaseti esasen siyasetçiler yapar, ancak her zaman en son sözü bürokrasi söyler ve neticeyi de çoğu zaman bürokrasi tayin eder. Yozgat’ta da durum büyük ölçüde böyledir.

    Elbette her partinin kendi hedefleri, hedef kitleleri ve toplumda daha görünür olma gayretleri vardır.

    Siyaset, toplumların geleceğini şekillendiren en önemli alanlardan biridir. Ancak son yıllarda yalnızca Türkiye’de değil, Yozgat’ta ve birçok yerde siyasetin dili giderek daha sert, daha keskin ve daha yorucu bir hâle gelmiştir. Yapılan açıklamalar çoğu zaman çözüm üretmekten çok yeni tartışmalar doğurmaktadır.

    Derdimiz bir şeyleri kaşımak, didiklemek ya da buradan bir kazanç elde etmek değildir. Cumhur İttifakı partilerini zem etmek ya da zan altında bırakmak da değildir.
    Meramımız, siyasette kullanılan ve her geçen gün sertleşen dil ve üsluba dikkat çekmektir.

    Mesela; İsrail hakkında yapılan açıklamalar, Cumhur İttifakı partilerinin en kolay ve en çok birleştirici unsuru haline gelebiliyor. Özellikle Ortadoğu’daki gerilimlerin arttığı bir dönemde yapılan her açıklama yalnızca iç kamuoyunda değil, ulusal ve uluslararası arenada da büyük yankı uyandırıyor. Çünkü artık dünya, tek bir cümlenin bile milyonlarca insana saniyeler içinde ulaştığı bir çağda yaşıyor.

    Ortadoğu yıllardır çatışmaların, krizlerin ve belirsizliklerin merkezi hâline gelmiş durumda. Her yeni gerilim ise en çok sivilleri etkiliyor. Televizyon ekranlarında izlediğimiz görüntüler, aslında binlerce insanın gerçek hayatı. Bu nedenle siyasilerin kullandığı dil, bazen tahmin edilenden çok daha büyük sonuçlar doğurabiliyor.

    Toplumların bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri sağduyudur. İnsanlar artık sürekli kriz görmek değil, umut veren açıklamalar duymak istiyor. Sert söylemler kısa vadede dikkat çekebilir; ancak uzun vadede toplumsal kutuplaşmayı artırma riski taşır. Özellikle sosyal medyanın etkisiyle birlikte her açıklama saniyeler içinde büyüyor, yorumlanıyor ve farklı tartışmalara dönüşüyor.

    Siyaset elbette eleştiri ve fikir ayrılığı barındırır. Ancak önemli olan, bu farklılıkların toplumdaki gerilimi artırmadan yönetilebilmesidir. Çünkü dünyanın birçok bölgesinde insanlar savaşın, ekonomik sıkıntıların ve belirsizliklerin yükünü zaten fazlasıyla hissediyor.

    Belki de artık siyasette en güçlü şey, en sert cümleler değil; insanlara biraz olsun güven ve umut verebilen sözlerdir.

    Cumhur İttifakı bileşenleri bir koalisyon hükümeti olmasalar da birlikte bu yolu sonuna kadar yürümek zorundadırlar.
    Öyleyse herkesin bir adım geri atıp, birlikte oluşturdukları Cumhuriyet siyaset tarihinin en büyük gücü olduklarını tabanlarına anlatmaları gerekir.

    Selametle.

  • “Önce aynaya bakalım”

    Bazı aynalar vardır; insanın yüzünü değil, niyetini gösterir. Ama o aynaların karşısına geçmek cesaret ister. Çünkü orada makyaj tutmaz, poz verilmez, filtre çalışmaz.

    İnsan bu zamanda tuhaf bir dönemden geçiyor. Herkes konuşuyor. Herkes ölçüyor, biçiyor, hüküm veriyor. Bir masa etrafında oturan beş kişiden altıncısı stratejist, yedincisi finans uzmanı, sekizincisi karakter analisti kesiliyor. Lakin kimse kendi defterini açmıyor. Çünkü kendi defteri sessizdir; alkış istemez ama hesap ister.

    Bir insanın en zor yaptığı şey, kendi terazisini kurmaktır. Başkasının terazisiyle tartmak kolaydır. O terazide ağırlık hep karşı taraftadır. Oysa gerçek adalet, önce kendi omzundaki yükü görmeyi gerektirir. Kendini tartmayanın başkasını tartması, terazinin ayarını bozmak gibidir; sonuç çıkar ama hakikat çıkmaz.

    Dostluk dediğimiz şey de böyledir. Dostluk, kalabalık önünde omuz omuza görünmek değil; yoklukta da aynı hizayı koruyabilmektir. Bir dostu, başka bir ortamın rüzgârına göre şekillendirmek; aslında kendi pusulasının bozuk olduğunu ilan etmektir. Fakat bu ilan çoğu zaman çok kibar yapılır. Cümleler düzgündür, ton sakindir, yüz gülüyordur. Sadece kalbin yönü değişmiştir.

    Bazen bir sohbet, masum bir çay eşliğinde başlar; kelimeler hafif, ses tonu yumuşaktır. Fakat cümlelerin arasına görünmez bir toz karışır. Adı konmaz ama herkes bilir. İnsan, kendi eksikliğini örtmek için başkasının hikâyesini süsleyerek anlatır. Oysa her eklenen ayrıntı, aslında anlatanın iç dünyasından bir parçadır.

    İnsanın kendini en çok ele verdiği yer, başkasını anlatırken seçtiği kelimelerdir. Çünkü insan, başkasını anlatırken aslında kendi bakış açısını ifşa eder. Başkasında eksik görülen yerler, çoğu zaman kendi korkularının izdüşümüdür. Bir duvarda gördüğümüz çatlak, bazen kendi içimizdeki sarsıntının yankısıdır.

    İş dünyasında da bu böyledir, mahallenin sohbetinde de. Gürültü arttıkça kalite artmaz. Tam tersine, sağlam olan susarak büyür. Gerçek güç, başkasını küçülterek değil, kendi alanını derinleştirerek ortaya çıkar. Yüksek sesle eleştirmek, yüksek bir konum anlamına gelmez. Bazen sadece iç boşluğun yankısıdır.

    Asıl mesele şudur: İnsan kendi muhasebesini yapmadan başkasının bilançosunu okumaya kalktığında, satırları yanlış yerden başlar. Oysa her bilançonun en üstünde görünmeyen bir kalem vardır: niyet.

    Niyet temizse söz ağır olmaz. Niyet bulanıksa, cümle ne kadar zarif olursa olsun bir yerden sızar.

    Bu çağın en büyük ihtiyacı daha fazla konuşmak değil, daha fazla içe bakmaktır. Çünkü dışarıdaki kavga çoğu zaman içerideki eksikliği örtmek için çıkarılır. İnsan önce kendi odasını toplarsa, başkasının dağınıklığı gözüne bu kadar batmaz.

    Ve şunu unutmamak gerekir: İnsan, en çok sakladığı yerden görünür olur. Hakikat acele etmez ama mutlaka ortaya çıkar.

    Selametle…

  • “Toplumun temel taşı ailedir”

    Aile kurmak, evlenmek, yuva sahibi olmak ve uygun eş seçimi; ne yazık ki günümüz gençlerinin gündeminde artık arka sıralarda yer alıyor. Anne babanın bu devirde ne oğluna ne de kızına gücü, aklı ve sözü yetiyor.

    Aile oluşturmak için toplumsal destek, mahalle baskısı ile coğrafi ve ekonomik şartları değerlendireceğim inşallah.

    Bu yazımda güncel toplumsal durumumuzun panoramasına ayna tutmak istiyorum.

    2025 yılının “Aile Yılı”, mayıs ayının son haftasının da “Milli Aile Haftası” ilan edilmesi yerinde, uygun ve güzel bir davranıştır. Ancak günümüzdeki realiteye baktığımızda bu güzel davranışların çok da mutluluk verici olmadığını görüyoruz. Bunun nedenlerini şöyle sıralamak mümkündür:

    Gençlere verilen evlilik desteğinde yaş koşulunun olması olumsuz bir karardır. Bu koşullar belirlenirken şunlar düşünülmedi mi? 30 yaşını geçmiş olanlar “genç” değil mi? Bu gençler evlenmesin mi? Evlendiklerinde çocuk sahibi olmayacaklar mı? Yani anne baba olacak yaşta değiller mi?

    Asgari ücretle çalışan gençler, çocuk sahibi olduklarında çocuğa nasıl ve hangi parayla bakacaklar? Çalıştıkları için çocuklarına bakamayacaklar, parasızlıktan da bakıcı tutamayacaklar! Soruyorum; bu durumda nasıl çok çocuk sahibi olunacak? Bir de genç işsizse… O zaman siz düşünün zorluğu!

    Sevindirici bir gelişme de doğum izninin yetersiz olduğunun fark edilip kısmen düzeltilmesidir. “Kısmen” diyorum; çünkü bu değişiklik de yeterli değildir. İnsanî, İslami ve sağlık açısından çocuğun iki yıl süt emmesi gerektiğinden, doğum izninin en az iki yıl olması gerekir.

    Bir başka problem de yer değiştirme nedeniyle yapılan atamalarda aile birliğinin sağlanamamasıdır. Kamu görevlisi olan eşler, aile birliğini bozan tayinlerle mağdur oluyorlar. Oysa aile birliğinin korunması yasalarla güvence altındadır. Parçalanmış bir ailede genç kamu görevlileri hangi imkânla çok çocuk sahibi olacak? Gençlerimiz illa mahkemeye mi başvuracak ki aile birlikleri sağlansın ve çocuk sahibi olma imkânına kavuşsunlar?

    Bir başka sorun da kamu görevlilerine aile yardımı olarak ödenen paranın yetersiz olmasıdır. Çocuğun okul, kıyafet ve servis giderleri bu ekonomik koşullarda anne babaları zorluyor.

    Özel sektörde asgari ücretle çalışan gençlerimizin geçim sıkıntısı içinde bocaladığı bir ortamda nasıl çok çocuk sahibi olacaklarını düşünen var mı? Hayatın gerçeklerini görmezden gelerek yapılan tavsiyeler etkisiz kalır. Gerçeklere kulak kapatmakla problemler çözülmez. Asgari ücretle çalışan gençler; düğün, ev eşyası ve konut ihtiyacı için gerekli parayı bulmakta zorlanıyor, bu durum da onları bunalıma sürüklüyor.

    Çarşı pazardaki fahiş fiyatların vatandaşın belini büktüğü bir ortamda gençler evlenmekten korkuyor, cesaretleri kırılıyor. Çarşı pazardaki fiyatların acilen sıkı bir şekilde denetlenmesi gerekir. Serbest piyasa ekonomisi kurallarına göre yapılan fiyatlandırmalara kimsenin itirazı olmaz; ancak burada söz konusu olan olağanüstü fahiş fiyatlardır. Piyasa kontrol altına alınmazsa nüfustaki olumsuz gidişat düzelmez.

    Ülkemizde yaşlı nüfusun giderek arttığı, genç nüfusun ise azaldığı gerçeği karşısında alınması gereken önlemler yukarıda belirtilen hususlar dikkate alınarak uygulanırsa ancak istenilen sonuca ulaşılabilir.

    Selametle…

  • Unutmadım, unutturmayacağım…

    “Zalimin zulmünü ifşa etmek, mümine şifadır.”
    “Edepsize had bildirmek, kırk yetime kaftan giydirmektir.”

    İnsan olmak, zulme rıza göstermemektir.

    Masumları, çocukları hedef alan anlayış ve zihniyet sahipleri en büyük teröristlerdir.

    Allah’ın verdiği canı, elindeki silahı ve teknolojiyi kullanarak almak; hem de orantısız güç kullanarak almak cinayettir.

    Gazze ve Ortadoğu’da bu kadar çok çocuk katledilirken, insanlar öldürülürken kalemim başka şeyler yazmaya direndi, yanaşmadı.

    Her şeyi bir kenara bırakıp tek yürek, tek ağız olarak; tüm dünya insanları şimdi aynı şeyi haykırmazsak yaşayacak bir yarınımız olmayacak. Çünkü yarının haykıracak büyükleri daha çocukken, daha gençken katlediliyor.

    UNRWA Genel Komiseri Philippe Lazzarini, “Bu savaş çocuklara karşı bir savaş. Çocukluklarına ve geleceklerine karşı bir savaş.” dedi. Gazze’deki sağlık otoritesinin son dört ayda en az 12 bin 300 gencin öldüğünü, bu rakamın ise 2019-2022 yılları arasında dünya genelinde 12 bin 193 olduğunu gösteren verileri “sarsıcı” olarak nitelendirdi.

    Çocuk ne demek?

    Gelecek demek… Çocuk demek, geleceğin her şeyi demek. Ne kadar çocuk zarar görür, ne kadarı yok edilirse; o ülkenin geleceği de o kadar kararır, yok olur.

    Son yıllarda, hatta son günlerde ülkemizdeki çocukların ve gençliğin dijital dünya ve başka argümanlarla kirletilip başkalaştırıldığı; zarar veren bireylere dönüştürüldüğü, yani özünde gençliğin yok edilmesine yönelik ne varsa devreye sokulduğu süreçlerden geçiyoruz.

    Başta Gazze olmak üzere savaşın gölgesine mahkûm edilmiş birçok bölgede binlerce çocuk hayatını kaybetti. Henüz oyun oynaması gereken yaşta, hayal kurmayı yeni öğrenmişken, “gelecek” kelimesinin ne demek olduğunu bile tam kavrayamamışken… Susturuluyor çocuklar. Yok ediliyorlar.

    Ağızlarını açtıklarında güvenlik, sınır, ideoloji, tarih gibi birçok mazeret sıralıyor; geleceği yok eden bu ucubeler kendilerine kılıf uydurmaya çalışıyor. Oysa hiçbir gerekçe, toprağa düşen bir çocuğun bedenini açıklayamaz. Hiçbir strateji, bir annenin kucağındaki cansız bedenin ağırlığını hafifletemez. Ve hiçbir siyasi söylem, bir çocuğun gözlerindeki korkuyu meşrulaştıramaz.

    Daha vahim olan ise dünyanın bu görüntülere alışıyor olması… Bir çocuğun cansız bedeni artık sıradan bir haber akışı gibi görülüyor.

    Geldiğimiz noktada birkaç saniye üzülüp sonra hayatımıza devam ediyoruz. Çocukların öldürülmesi kadar büyük bir başka sorun da çocukların böylesine hedef hâline geldiği bir dünyanın normalleşmesidir.

    Okulların vurulduğu, hastanelerin bombalandığı, oyun parklarının savaş alanına döndüğü bir çağdayız. Bu artık sadece savaş değil; geleceğin yok edilmesidir. Çünkü çocuklar yalnızca bugünün masumları değil, yarının ihtimalleridir.

    Bir çocuğu öldürerek geleceği yok ediyorlar. Gelecekteki bir öğretmeni, bir doktoru, bir sanatçıyı, bir umudu, bir ihtimali yok ediyorlar.

    “Neden öldürüyorsunuz günahsız çocukları?” sorusuna verilecek hiçbir cevap vicdanın önünde ayakta kalamaz.

    Çocuklar ölüyor, yarınlarımız yok ediliyor. Ama toplumların gücü bunu durdurmaya yetmiyorsa, tüm sözlerin bittiği yerdeyiz demektir. Demek ki mesele toplumların özgürlüğü ve yaşaması değil; mesele, dünyayı yöneten kan emicilerin insanlık karşısında galip gelmesidir. Milyarlarca insanın, 8-10 kan emiciye mağlup olma acizliğidir mesele.

    Daha nasıl bir savaş olmasını bekliyoruz ki? Çocuklarımızın, yarınlarımızın yok edilmesinden daha büyük bir savaş olabilir mi? En büyüğü budur…

    Önümüze dayatılan başka gündemlere dalıp bu savaşa sıradan ve normalmiş gibi davranmak, ancak yok oluşumuzu hızlandırır.

    Bırakın sosyal medyada “Ne yedik?”, “Bugün ne giyelim?”, “Kime ne gösterelim?” paylaşımlarını… Katledilen yarınlarımız için hep bir ağızdan tepki haykıralım.

    Hem de en acilinden…

    En acil şekilde, ülkemizde yarına yönelik güçlü öngörülerle atılan adımların kıymetini bilmeliyiz.

    Düşünsenize; biz tam da olması gereken zamanda savunma sanayiinde bu hamleleri yapmamış olsaydık, Türk Silahlı Kuvvetleri ve ülke güvenliği konusunda bu kadar güçlü olmasaydık… Fırsat kollayan, asıl emeli bize saldırmak ve topraklarımızı ele geçirmek olan Benjamin Netanyahu denilen iblisin bize saldırdığını düşünün.

    Tıpkı Gazze’deki insanları ve çocukları katlettiği gibi bizim insanımızın, bizim çocuklarımızın katledildiğini düşünün…

    Bir de buna karşılık verecek gücümüzün ve dirayetimizin olmadığını, çaresiz kaldığımızı düşünün…

    Düşünün…

    Düşünmesi bile ürkütücü olanı yıllardır Ortadoğu’da çocuklar yaşıyor.

    İnsan ancak bunları düşününce ülkemizde yapılan hamlelerin kıymetini anlayabiliyor.

    “Savaş, ölünce değil; düşmana benzeyince kaybedilir.” – Alija Izetbegović

    Selametle…

  • Eksiltmeden Hatırlamak: Anneler Günü

    Anneler Günü yaklaşırken şehirde tanıdık bir atmosfer oluşuyor. Çiçekler çoğalıyor, mesajlar artıyor, cümleler güzelleşiyor. Yine de tüm bu yoğunluğun içinde daha sessiz, daha derin bir yer var. Çünkü annelik, sadece söylenenlerle değil, hissedilenlerle var olan bir şey.

    Annelik; bir çocuğun hayatına sadece varlığıyla değil, duygusuyla da dokunabilme hâlidir. Birini büyütmekten çok, birini anlamaya çalışmak, onun dünyasında güvenli bir yer açabilmektir. Bazen bir bakışın içini okuyabilmek, bazen bir suskunluğu fark edebilmektir. En çok da sabırla ve süreklilikle var olabilmektir.

    Her anne aynı yerde durmaz hayatın içinde. Kimisi çocuğunun yanında her gün vardır. Kimisi artık fiziksel olarak yanında değildir ama adı her anının içinde yaşamaya devam eder. Kimisi ise çeşitli sebeplerle çocuğundan uzakta kalmıştır; buna rağmen kalbi hâlâ aynı bağın içinde atar. Bir de annesini kaybetmiş çocuklar vardır; yokluğu büyüten, özlemi öğrenerek yaşayan…

    Annelik sadece varlıkla açıklanabilecek bir şey değildir. Yokluğun bile şekillendirdiği, eksikliğin bile anlam kattığı bir bağdır. O yüzden annelik dediğimiz şey, bazen bir ses, bazen bir hatıra, bazen de hiç dinmeyen bir özlem olarak yaşar insanın içinde.

    Annelik edenler de vardır hayatın içinde. Bir çocuğun yalnızca ihtiyacını karşılayan değil, duygusunu taşıyan, yanında kalabilen insanlar… Bazen bir baba, bazen bir öğretmen, bazen bir büyükanne ya da sadece kalbi şefkatle bakan biri… Hepsinin ortak noktası, bir çocuğun dünyasında “güvende olma” hissini kurabilmeleridir.

    Annelik, aslında insanın insana bırakabildiği en yumuşak ama en güçlü izlerden biridir. Görünmezdir ama kalıcıdır. Sessizdir ama belirleyicidir. Bir çocuğun hayatında bu iz varsa, orada güven de vardır, sevgi de vardır.

    Anneler Günü’nü kutlarken bütün bu geniş anlamı unutmamak gerekir. Herkes için aynı duyguyu taşımayan bir gün olabilir. Annesini kaybetmiş bir çocuk için, annesinden uzak kalan biri için ya da annelikle imtihanı farklı yaşanmış insanlar için daha hassas bir zamandır. Bu yüzden bu günü biraz daha dikkatle, biraz daha içten ve biraz daha sessiz bir yerden yaşamak gerekir.

    Anneler Günü, sadece bir kutlama değil; bir hatırlamadır. Kimlerin emek verdiğini, kimlerin yokluğunun hissedildiğini, kimlerin sevgiyi büyüttüğünü birlikte düşünme günüdür.

    Tüm annelerin, evladını yüreğinde taşıyanların, çocuğuna hem anne hem baba olabilenlerin, evladından ayrı düşse de sevgisi eksilmeyenlerin ve şefkati hayatına yerleştiren herkesin Anneler Günü kutlu olsun.

    En çok da kimseyi dışarıda bırakmadan, kimseyi incitmeden, sessizce ve hissederek kutlu olsun.

  • “Bu cadde çıkmaz sokak”

    Yozgat caddelerinde, sokaklarında öyle şeylere şahit oluyoruz ki “Bunu da mı görecektik, bunu da mı duyacaktık?” diye kendi kendimize hayıflanıyoruz.

    Toplumun temelini oluşturan ailelere ve geleceğimizin teminatı gençlere bir nebze olumlu katkımız olsun diye böyle bir yazı yazmak elzem oldu.

    Özgürlüğün sınırlarını, toplumun değer yargılarını, birbirlerimize karşı olan sorumluluklarımızı hem hatırlatmak hem de tarihe not düşmek istedim.

    Bir toplum bir günde çökmez. Ahlâk bir gecede yıkılmaz. Nesiller bir anda bozulmaz. Çürüme evin içinde başlar, sofrada büyür, anne babanın dilinde kök salar, sonra sokağa taşar. Bugün gençliğin savruluşundan, iffetin hafife alınışından, haramın normalleşmesinden şikâyet eden nice insan, önce aynaya bakmalıdır. Çünkü bu yangının ilk kıvılcımı çoğu zaman evde yakılmıştır.

    “Erkektir yapar…”

    Ne kadar ağır, ne kadar zehirli bir cümledir bu. Günahı cinsiyete göre meşrulaştıran, zinayı erkek için hafifleten, hayasızlığı delikanlılık sanan bir zihniyetin özetidir. Oysa Allah’ın haramı kadın için ayrı, erkek için ayrı değildir. Rabbimiz buyurur:

    “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”
    (İsrâ Suresi, 32. ayet)

    Dikkat ediniz: “Kadınlar yaklaşmasın” demiyor. “Kızlar yapmasın” demiyor. “Zinaya yaklaşmayın” buyuruyor. Hitap herkese. Erkek de muhatap, kadın da muhatap.

    Ama bazı babalar, oğlunun günahını marifet gibi anlatıyor. Kumar oynasa “erkektir”, içki içse “gençliktir”, flört etse “delikanlılıktır”, gece hayatına düşse “kan kaynıyor” deniyor. Sonra aynı baba kızına namustan, edepten, tesettürden söz ediyor. Bu çifte standardın yetiştirdiği evlat, adalet duygusunu kaybeder.

    Allah Teâlâ buyurur:

    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
    (Tahrîm Suresi, 6. ayet)

    Baba sadece ekmek getiren değil; evladını haramdan koruyan, doğruyu öğreten, örnek olan kişidir. Oğlunu nefsine teslim eden baba, görevini yapmamıştır.

    Bir de öteki cephe var:

    “Ben yaşamadım, kızım yaşasın…”

    Bu cümle de modern zamanın zehiridir. Anne, kendi gençliğinde görmediği rahatlığı, ölçüsüz özgürlüğü, sınırsız serbestliği kızında telafi etmeye çalışıyor. Tesettürü baskı sayıyor, mahremiyeti gericilik sanıyor, flörtü çağdaşlık görüyor, gece hayatını özgürlük diye pazarlıyor.

    Oysa gerçek özgürlük; nefsin kölesi olmamak, modanın esiri olmamak, şehvet pazarına malzeme olmamaktır.

    Peygamber Efendimiz buyurdu;

    “Hepiniz çobansınız ve hepiniz emriniz altındakilerden sorumlusunuz.”
    (Buhârî, Ahkâm, 1)

    Anne de sorumludur. Baba da sorumludur. Evlat emanettir, oyuncak değildir. Onların üzerinden kendi ukdelerimizi tatmin etmek, yaşayamadığımız hayatı onlara yaşatmak emanete ihanettir.

    Bugün neden nikâh zor, haram ilişki kolay?
    Neden hayâ alay konusu, arsızlık cesaret sayılıyor?
    Neden anne baba evladının namazını değil, telefonunu düşünüyor?
    Neden Kur’an sesi azaldı da eğlence sesi çoğaldı?

    Çünkü ölçü değişti. Allah’ın rızası yerine insanların alkışı tercih edildi.

    Resûlullah buyurdu;

    “Utanmıyorsan dilediğini yap.”
    (Buhârî, Edeb, 78)

    Hayâ gidince geriye ne kalır? Beden kalır ama ruh çürür. Kalabalık kalır ama aile dağılır. Eğlence kalır ama huzur kaybolur.

    Ey babalar! Oğlunuza haramı erkeklik diye öğretmeyin.
    Ey anneler! Kızınıza iffetsizliği özgürlük diye sunmayın.
    Ey ebeveynler! Çocuğunuza dünya hazırlarken ahireti yıkmayın.

    Çünkü bugün alkışladığınız yanlış, yarın kapınızı felaket olarak çalabilir.

    Unutmayın;
    Şımartılan nefis, sonunda sahibini yer.
    Serbest bırakılan heva, sonunda evi yıkar.
    Terbiyesiz bırakılan çocuk, yaşlandığınızda size yabancı olur.

    Bu ümmetin yeniden dirilişi saraylarla değil, salih evlerle olacaktır.
    Yeni nesil telefonla değil, terbiye ile kurtulacaktır.
    Toplum kanunla değil, önce vicdanla düzelecektir.

    Geliniz, çocuklarımıza miras olarak ev, araba, arsa değil; iman, edep, hayâ ve helal lokma bırakalım. Çünkü mal mezara kadardır ama terbiye nesilden nesile yürür.

    Selametle

     

  • “Yozgat basınında güçlü kadro”

    Yeniufuk ve Yozgat Haber gazeteleri, yeni yerinde, yeni adresinde oldukça yetkin ve tecrübeli bir kadro ile yayın hayatına devam ediyor.

    Gazetelerin sahibi Suat Tinel Bey’in koordinasyonunda yürütülen gazetecilik faaliyeti, Yozgat kamuoyunda oldukça sevilen, beğenilen ve takip edilen bir yayın grubu hâline geldi.

    Evet, teknik direktörümüz Suat Bey gerçek bir oyun kurucu ve sektör konusunda oldukça geniş bir tecrübeye sahip.

    Genel Yayın Yönetmenimiz Ferhat Özer Beyefendi ise tam bir orkestra şefi. Yayın politikalarının oluşturulmasında, hedef kitlenin belirlenmesinde ve gazetelerin haber ile içerik kalitesinde son derece hâkim bir gazeteci. Güncel ve aktüel konularda hızlı; eğriye eğri, doğruya doğru diyebilecek bir kabiliyete sahip.

    Gazetecilikte teraziyi doğru tutanlardan Ferhat Bey. “Ne şiş yansın ne kebap sönsün” anlayışından oldukça uzak birisi. Bağımsız ve tarafsız gazeteciliğin hem gereklerini hem de şartlarını tam anlamıyla yerine getirebilmesi her türlü takdirin üzerinde.

    Dedikodudan uzak; sakin, sabırlı, anlayışlı… Hata yapana tahammüllü ve toleranslı; ancak kasıtlı yapılan işlere anında müdahale edip tepkisini en üst düzeyden koyabilen akil bir insan.

    Ayrıca Ömer Ertuğrul, gazetelerin etkin, verimli ve uzun ömürlü olması açısından ekibin en güzide isimlerinden biri.

    Sayfa hazırlayan Tolga Bey ise gazetelerin mutfağında; hamarat, elinden her iş gelen, sessiz bir güç. Ortalıkta görünmeyi sevmeyen, “Ben işimi yaparım, kimseyle uğraşamam” modunda ama gazetelere büyük katkı sağlıyor.

    Cemil Mermertaş Beyefendi de hiçbirimizin göremediği eksik ve kusurları gören; gazetelerin her türlü tedarik işlerini büyük bir dürüstlük ve samimiyetle yürütmeye devam ediyor.

    Yeniufuk ve Yozgat Haber gazetelerinin her gün yapılan bilgilendirme ve değerlendirme toplantılarından aklımda kalanları yazdım.

    Yozgat’ta Suat Tinel Bey başkanlığında yaptığımız günlük toplantılar; büyük bir ciddiyetle, herkesin yerini, yurdunu, makamını ve mevkiini bildiği; ortak akıl ve istişareye dayalı, son derece değerli ve önemli toplantılar oluyor.

    Her konuyu, her haberi en ince detayına kadar masaya yatırıyor ve empati yaparak gazeteye taşıyoruz.

    Mesleki rakiplerimizi enine boyuna inceliyor ve büyük bir yarışın önemli bir oyuncusu olduğumuz bilinciyle hareket ediyoruz.

    Yozgat’ta oluşan bu yapı ve anlayışın; gazetelerin gelişmesi, görünürlüğü ve takip sayısı bakımından her geçen gün daha iyi noktalara ulaştığını görmek bizi mutlu ediyor.

    Suat Bey’in ziyaretçilerinin ardı arkası kesilmiyor. Yozgat kamuoyu oluşturulmasında son derece önemli bir yer edindiğini gözlemlediğim Yeniufuk ve Yozgat Haber gazeteleri, uzun yıllar basın ve medya sektöründe varlığını sürdürecektir.

    Bir başka önemli konu da şu: Lise Caddesi Beşel Apartmanı 1. kattaki yerinde, gazetelerin sokak röportajları ve internet gazeteciliği alanında da faaliyet göstermesi için gerekli tüm altyapı ve veri hazırlıkları tamamlanmış durumda. Bu güzel gelişmeyi de Suat Bey bizlere müjdeledi.

    Üç aşağı beş yukarı gazetecilik ve basın hayatını anlamaya çalışan biri olarak gördüklerimi değerli okuyucularımla paylaşmak istedim.

    “Uzaktan davulun sesi hoş gelirmiş” misali, böylesine zor ve meşakkatli bir sektörde; işin ticaretine, kârına zararına bakmadan kamu yararına yapılan bu hizmet, her babayiğidin altından kalkabileceği bir iş değildir.

    Bu sektörde bir dala basınca kırk dal oynuyor. Yaptığınız her haber, paylaştığınız her fotoğraf fincancı katırlarını ürkütebiliyor.

    O zaman Yozgatlıca bir veciz sözle bitirelim:

    “Doha var, zelveyi kırdırır.”
    “Doha var, öküzü durdurur.”

    Gazetecilikte asıl olan, zelveyi kırdırmamaktır.

    Selametle.

     

  • “AK Parti’nin dünden bugüne siyaset serüveni”

    Ak Parti, sokağı, sahayı ve alanı her hâliyle dikkate alan ve siyasetinin temelini bunun üzerine kuran bir parti olmuştur. Recep Tayyip Erdoğan’ın başarısının sırrı da burada yatıyor. Anketler, ölçme-değerlendirmeler hep buna müzahir şekilde yapılıyor AK Parti’de.

    CHP 107. mitingini yaptı. Yaptığı mitinglerin doğrusu yanlışı bugün konumuz değil!

    AK Parti eskisi gibi miting yapmıyor… Neden?

    Genel değerlendirmeler, resmi açıklamalar, parti sözcüsünün haftalık bilgilendirme toplantıları ve en önemlisi TBMM grup toplantısı… Bu kadar.

    AK Parti Genel Merkezi siyasette gündem oluşturmaktan hayli uzaklaştı. Vatandaşın nabzını, yanını, yönünü, tarafını, hissiyatını biliyor da mı ses çıkarmıyor? Yoksa “Nasıl olsa oyu Tayyip Bey alıyor, seçimlere yakın gereğini yapar” diyerek mi rahat davranıyor, anlamış değilim.

    Bu tespitleri yaptıktan sonra gelelim kendi değerlendirmelerime.

    AK Parti iktidarını sürdürmek istiyorsa ki elbette istiyor, o zaman kim ne diyorsa, söylüyorsa, yazıp çiziyorsa dikkate almalıdır. AK Parti’yi bildiğimi, siyasetini anladığımı ve siyaset yapma tekniğini bilen birisi olarak yazıyorum. AK Parti şu üç şeyden korkar, çekinir.

    Sessiz seçmen

    Mağdurun yanında olma psikolojisi

    Ekonomik kriz

    Bu yazdıklarım elbette ana başlıklardır. AK Parti, sessiz seçmenin gazabını bilir; sandıkta aleyhine bir durum gelişeceğini anlar.

    AK Parti, cezaevine her ne sebeple girerse girsin, orada yatan insana karşı vicdanen bir sorumluluk hisseder ve merhamet eder. Bu mağdurun yanında olan seçmen de AK Parti’nin karşısına dikilir. AK Parti bu endişeyi de taşır.

    Üçüncüsü; ekonomik kriz… Vatandaşın içinde bulunduğu durumu yıllarca siyasetinin başlıca argümanı hâline getiren AK Parti, son yıllarda “Her şeyi yaptık, daha ne istiyorsunuz?” diyen ya da demeye çalışan, bunu ağzının içinde mırıltı hâlinde siyaset malzemesi yapan bir grupla kendi içinde mücadele ediyor.

    Mesela; Cumhurbaşkanı yardımcısı kişi başı millî gelirden bahsediyor ve diyor ki: “Kişi başı gayrisafi millî hasılamız 17 bin dolar.” İyi, güzel… Eğer böyleyse…

    Ama sokak, saha bunu böyle söylemiyor. Emekli 20 bin lira ile geçinmeye çalışıyor. Asgari ücretli 28 bin lira ile geçinmeye çalışıyor. E, 17 bin dolar nerede? Ya da kim 17 bin dolar gelire sahip?

    85 milyonun yarısı ya asgari ücretli ya da emekli.

    Yani demem o ki; bu tür açıklamaların sokakta, seçmende bir karşılığı yok. Anlamsız ve işlevsiz geliyor. Bilmem anlatabildim mi!

    AK Parti, CHP’yi kendi içinde tartışmalı bir parti konumunda tutmak istiyor. Esasen bunu da başarıyor. Lakin bu tür siyaset anlayışları AK Parti’ye oy getirmiyor. Bunu iyi anlamak lazım.

    AK Parti’nin ilk yıllarını bilen bir insan olarak; Tayyip Bey’e başka siyasi partilerin yapıp yapamadıkları sorulunca cevaben, “Biz onlara bakmayız, kendi gündemimize ve çalışmalarımıza odaklanırız” derdi. Şimdi ise başka siyasi partilerin hata ve yanlışlarından kendilerine siyaset yapma alanı yakalama peşindeler.

    Bu son derece yanlıştır.

    AK Parti’nin korkuları yersiz değil ama çözülmesi de mümkün. Akl-ı selim galip gelecektir. Cumhurbaşkanlığı istişare kurulunda son derece ehil, yetkin ve siyasetin duayeni kişiler vardır.

    Bizden hatırlatması…

    Selametle…

  • “En büyük parti kararsızlar…”

    Kararsızların sayısının her geçen gün arttığını söylersek, tam isabet kaydetmiş oluruz.

    Siyaset kurumu, sadece söylemle veya eylemle seçmeni ikna edemiyor. Çok değişik bir ortamdayız. Proje anlatıyorsun, ufuk çiziyorsun, hamaset yapıyorsun, popülizm yapıyorsun, mağdura oynuyorsun, cezaevindeki isimlere öykünüyorsun, hedefi sadece içeridekileri çıkartmak üzerine senaryolar yazıyorsun; seçmende hiçbir karşılığı olmuyor…

    Türkiye’de ve Yozgat’ta siyaset uzun süredir bir ikna faaliyeti olmaktan çok, karşı tarafı itibarsızlaştırma yarışına dönüşmüş durumda. Her gün yeni bir “kirlenme” iddiası, yeni bir dosya, yeni bir ifşa kamuoyunun önüne sürülüyor. Ancak bu ifşaların önemli bir kısmı, aslında hedef kitlenin tamamını değil, çok daha sınırlı bir alanı etkiliyor. Çünkü seçmen davranışı, rasyonel bir değerlendirme sürecinden ziyade aidiyetler üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle, bir seçmenin “karşı tarafın kirli olduğuna” ikna edilmesine çoğu zaman gerek kalmıyor; o zaten buna hazır, hatta buna ihtiyaç duyuyor.

    Asıl sorun, siyasal aktörlerin kendi seçmenlerini “temiz olduklarına” ikna etmekte yaşadıkları zorlukta ortaya çıkıyor. Negatif kampanyanın doğası gereği, sürekli başkalarının hatalarını anlatan bir dil, kaçınılmaz olarak seçmenin zihninde şu soruyu doğuruyor: “Peki ya siz?” Bu soru, doğrudan sorulmasa bile bir şüphe olarak yerleşiyor. Çünkü kirlenmenin bu kadar yaygın ve sıradan bir tema hâline geldiği bir ortamda, seçmen bilinçli ya da bilinçsiz şekilde genelleme yapıyor: “Herkes kirli.”

    İşte tam bu noktada “kararsız yükseliş” dediğimiz olgu, yalnızca bir tercih belirsizliği değil, aynı zamanda bir güven krizinin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Seçmen, aktif bir tercih yapmaktan ziyade pasif bir geri çekilme eğilimi gösteriyor. Oy vermeme isteği, protest bir tavırdan çok, bir tür korunma refleksi hâline geliyor. Çünkü tercih yapmak, sorumluluk almak anlamına geliyor; oysa güven duyulmayan bir sistemde sorumluluk almak riskli bir davranış olarak algılanıyor.

    Ancak bu geri çekilme kalıcı olmuyor. Türkiye’de seçmen davranışının en dikkat çekici özelliklerinden biri, son anda tekrar alışkanlıklara dönme eğilimi. Bu durum ilk bakışta çelişkili görünebilir: Güvenmeyen, şüphe duyan, hatta oy vermemeyi düşünen seçmen neden tekrar sandığa gidip tanıdık bir tercihte bulunur? Bunun cevabı, siyasal kültürün derinlerinde yatıyor.

    Türkiye’de oy vermek yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda bir kimlik beyanıdır. Bu nedenle seçmen, ne kadar eleştirel olursa olsun tamamen kopmakta zorlanıyor. Kararsızlık bir tür ara durak hâline geliyor; nihai varış noktası değil. Bu da siyasetçilerin işini kolaylaştırıyor. Çünkü seçmeni gerçekten ikna etmek yerine, onu mevcut aidiyetinde tutmak yeterli oluyor.

    Fakat bu döngünün uzun vadede ciddi bir maliyeti var. Siyasetin sürekli olarak “diğerinin kötülüğü” üzerinden yürütülmesi, yalnızca söylem seviyesini düşürmekle kalmıyor; aynı zamanda beklenti eşiğini de aşağı çekiyor. Seçmen artık “iyi” bir yönetim beklemekten vazgeçip, “daha az kötü” olanı tercih etmeye başlıyor. Bu ise siyasetin kalite standardını sistematik olarak düşüren bir mekanizma oluşturuyor.

    Daha da önemlisi, bu süreç seçmenin psikolojisini dönüştürüyor. Umut etmek, yerini uyum sağlamaya bırakıyor. Bu çok kritik bir kırılma noktasıdır. Çünkü umut, siyasal katılımın en temel motivasyonlarından biridir. Umudunu kaybeden seçmen, değişim talep etmek yerine mevcut duruma adapte olmaya çalışır. Bu adaptasyon ise çoğu zaman edilgen bir kabulleniş şeklinde gerçekleşir.

    Bu noktada ortaya çıkan seçmen tipi, klasik anlamda ne sadık seçmendir ne de kararsız seçmen. Daha çok “alışkanlıkla oy veren”, ama zihinsel olarak mesafeli bir kitle söz konusudur. Bu kitle, siyaseti bir çözüm alanı olarak değil, kaçınılmaz bir gerçeklik olarak görür. Dolayısıyla siyasal rekabetin niteliği ne kadar düşerse düşsün, bu durum onları şaşırtmaz; çünkü beklentileri zaten düşüktür.

    Bu tabloyu değiştirmek için öncelikle siyasal dilin dönüşmesi gerekiyor. Sürekli olarak karşı tarafın hatalarını anlatan bir siyaset, kısa vadede mobilizasyon sağlayabilir; ancak uzun vadede güven erozyonunu derinleştirir. Seçmen artık yalnızca neye karşı olduğunu değil, neye inandığını da görmek istiyor. Bu ise daha zor, daha zahmetli ama çok daha sürdürülebilir bir siyaset anlayışını gerektiriyor.

    Ayrıca şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi kavramların yeniden anlam kazanması şart. Çünkü kirlenme iddialarının bu kadar yaygın olduğu bir ortamda, sessizlik ya da geçiştirme stratejisi artık işe yaramıyor. Seçmen, doğrudan ve ikna edici cevaplar bekliyor. Bu cevaplar verilmediğinde ise şüphe kalıcı hâle geliyor ve zamanla genelleşiyor.

    Son olarak, seçmenin kendi rolünü de yeniden düşünmesi gerekiyor. Sürekli olarak “daha az kötü” olanı seçmek, aslında bu sistemin devam etmesine katkı sağlıyor. Bu noktada seçmenin talepkâr olması, beklenti eşiğini yükseltmesi kritik önem taşıyor. Çünkü siyaset, büyük ölçüde seçmenin beklentileri doğrultusunda şekillenir. Beklenti ne kadar düşükse, sunulan kalite de o kadar düşük olur.

    Özetle, Türkiye’de siyaset bir süredir negatif kampanya ve karşılıklı suçlamalar ekseninde ilerliyor. Bu durum kısa vadede tarafları konsolide etse de uzun vadede seçmenin sisteme olan güvenini aşındırıyor. Kararsızlık, bu aşınmanın en görünür sonucu olarak ortaya çıkıyor; ancak kalıcı bir kopuşa dönüşmüyor. Seçmen, son anda alışkanlıklarına dönerek bu döngüyü yeniden üretiyor.

    Asıl kırılması gereken nokta da tam olarak burası: alışkanlık ile güven arasındaki bu kopukluk. Bu kopukluk giderilmeden ne kararsızlık azalır ne de siyaset daha nitelikli bir zemine taşınabilir.

    Ve belki de en kritik soru şudur: Seçmen yeniden umut etmeyi ne zaman ve hangi koşullarda mümkün görecek?

    Selametle.

     

  • “Hayatımızın merkezinde artık internet var”

    Her hafta bana kullanım süresi uyarısı geliyor. Bir de ne göreyim; 4 saat 46 dakika günlük kullanım ve çevrim içi kalmışım.

    Kendi kendime bu kadar büyük zamanda ne kazandım, ne kaybettim muhasebesi yaptım.
    Bu olayı birkaç arkadaşımla da paylaştım. Bir de ne göreyim… 7 saat, 8 saat hatta günlük 9 saat çevrim içi olanlar varmış.

    Ben de kendi kendime üzülüyordum. Zamanımın en önemli ve en büyük kısmını internette harcıyorum diye hayıflanıyordum.
    Bugünkü yazımı da bu konuya ayırmak istedim. Günümüz dünyasında internet, artık yalnızca bir araç değil, yaşamın kendisiyle iç içe geçmiş bir gerçeklik. Sabah gözümüzü açtığımız andan gece uyuyana kadar ekranlarla kurduğumuz temas, fark edilmeden alışkanlıkların ötesine geçebiliyor. Peki bu durum bir “bağımlılık” mıdır, yoksa çağın kaçınılmaz bir parçası mı?

    Psikoloji literatüründe internet bağımlılığı, henüz tüm yönleriyle uzlaşılmış bir klinik tanı çerçevesinde değerlendirilmese de ciddi bir ruh sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Özellikle kontrol kaybı, kullanım süresinin giderek artması, sosyal ve akademik işlevsellikte bozulma gibi belirtiler, bağımlılık kavramının temel kriterleriyle örtüşmektedir. Kişi, ekran başında geçirdiği süreyi azaltmak istese bile bunu başaramaz ve gerçek hayat sorumluluklarını geri plana iter.

    Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir.  İnternetin kendisi değil, onunla kurulan ilişki problemli hale gelir. Yani mesele çok kullanmak değil, kontrolsüz ve işlev bozucu kullanımdır. Bir genç saatlerce ders çalışmak için interneti kullanıyorsa bu bağımlılık değildir. Ancak sosyal medyada geçirilen saatler nedeniyle uyku düzeni bozuluyor, ders başarısı düşüyor ve kişi bundan rahatsızlık duyduğu hâlde duramıyorsa, burada psikolojik bir problemden söz edilebilir.

    İnternet bağımlılığı çoğu zaman tek başına ortaya çıkmaz. Altında yatan yalnızlık, değersizlik hissi, kaygı bozuklukları veya depresif eğilimler bu davranışı besleyebilir. Sanal dünya kişiye geçici bir rahatlama alanı sunar, gerçek hayatta karşılaşılan zorluklardan kaçış sağlar. Ancak bu kaçış, uzun vadede sorunu çözmek yerine derinleştirir. Kişi kendini iyi hissetmek için daha fazla çevrim içi olur. Bu da bir kısır döngüye neden olur.

    Özellikle ergenlik döneminde bu risk daha belirgindir. Kimlik arayışı içinde olan gençler, sosyal medyada gördükleri idealize edilmiş hayatlarla kendilerini kıyaslayarak yetersizlik hissine kapılabilir. Beğeni ve onay ihtiyacı ekran başında geçirilen süreyi artırırken, gerçek sosyal ilişkiler zayıflayabilir.

    Toplumsal düzeyde bakıldığında internet bağımlılığı bireysel bir zayıflık değil, modern yaşamın bir yan etkisidir. Hız, erişilebilirlik ve sürekli uyarılma hali, insan beyninin doğal sınırlarını zorlar. Bildirimler, algoritmalar ve sonsuz kaydırma özelliği kullanıcıyı daha uzun süre platformda tutmak üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle sorunu yalnızca bireyin iradesine indirgemek eksik bir yaklaşım olur.

    İnternet bağımlılığı yalnızca uzun süre çevrim içi olmak değil, kullanımın kontrol edilememesi ve günlük yaşamın olumsuz etkilenmesiyle tanımlanan bir davranış sorunudur. Bu nedenle tedavi, interneti tamamen ortadan kaldırmayı değil, onunla kurulan ilişkiyi yeniden düzenlemeyi hedefler.

    İlk adım farkındalıktır. Bireyin ne kadar süreyi, hangi duygularla ve hangi amaçlarla çevrim içi geçirdiğini fark etmesi değişimin başlangıcını oluşturur. Bu farkındalığın ardından kullanım süresine yönelik somut sınırlar koymak gerekir. Özellikle uyku öncesi ekran kullanımını azaltmak, bildirimleri sınırlamak ve belirli saatlerde interneti kapatmak kontrolün yeniden kazanılmasına yardımcı olur.

    Ancak yalnızca sınır koymak yeterli değildir. İnternet kullanımının yerini alacak alternatif faaliyetlerin oluşturulması önemlidir. Fiziksel aktiviteler, yüz yüze sosyal ilişkiler ve bireysel hobiler kişinin dijital dünyaya yönelme ihtiyacını azaltır. Bu süreçte temel amaç ekran dışında da tatmin edici bir yaşam alanı kurabilmektir. Ayrıca sosyal destek, yani aile ve yakın çevrenin sürece dahil olması bireyin motivasyonunu güçlendirir.

    Duygusal ihtiyaçların fark edilmesi ve gerektiğinde profesyonel destek alınması, bağımlılık döngüsünü kırmada önemli bir rol oynar.

    Sonuç olarak internet bağımlılığı günümüzün görünmez ama etkili psikolojik sorunlarından biridir. Hastalık olarak etiketlenip etiketlenmemesinden bağımsız olarak, bireyin yaşam kalitesini düşürdüğü noktada ciddiye alınması gereken bir durumdur. Çünkü mesele yalnızca ekran süresi değil, insanın kendisiyle, çevresiyle ve gerçek hayatla kurduğu bağın zayıflamasıdır. Bu bağı yeniden güçlendirmek ise farkındalıkla başlar.

    İnternet bağımlılığı yasaklarla değil, farkındalık, denge ve psikolojik destekle çözülebilecek bir sorundur. Amaç, interneti hayatın merkezinden çıkararak onu sağlıklı ve kontrollü bir araç haline getirmektir.

    Selametle.

  • “Ömür Sermayesi;”

    İnsan hâli… Hayatında kemâl-i sıhhatinde, benim gibi ömrünün önemli bir kısmını geride bırakınca, hayatının kalan kısmını daha iyi, daha güzel, daha faydalı geçirmeliyim telaşı kaplıyor.

    Okuduğumuz, takip ettiğimiz şeyler daha çok hatıratlar, biyografiler olmaya başlıyor. Hayat hikâyeleri, yaşanmışlıklar dinlemeyi daha dikkat çekici buluyoruz.

    İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının üzerinden yedi sene kadar bir süre geçtikten sonra, talebeleri Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine bu konuyla ilgili neden pek bir şey söylemediğini sorduklarında, dilimize pelesenk, kulağımıza küpe olacak şu sözü söylemiştir:
    “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.”

    Bu söz yalnızca bir cümleden ibaret değildir; insanın içinde bulunduğu duruma tutulan aynadır. O aynaya bakmaya cesaret edebilenler, yüzlerinde zamanın izini değil, pişmanlıkların gölgesini görürler.

    Ben de bu sözü ilk duyduğumda, hayatımı bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirerek kendimi yoklamaya çalıştım. Son yirmi dört saatimin ne kadarını gerekli, ne kadarını gereksiz işlerle harcadığımı düşündüm. Cevap, kendim için pek de iç açıcı değildi. Çünkü insan, kendini en iyi tanımasına rağmen en çok kendine karşı dürüst olmakta zorlanır.

    Kısa olan ömrümüzü nelerle doldurduğumuz gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor sanırım. Sabah ekmek kaygısıyla uyanıp yola revan olduktan sonra, bitmez tükenmez sandığımız trafik çilesiyle cebelleşmek; ardından iş yerinde geçen saatler, dönüş yolu, ev telaşı, vadesi gelen borçlar, bitmek tükenmek bilmeyen istekler… Günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda elimizde kalan nedir? Biriktirdiğimiz nedir? Çoğumuzun cevabı sanırım aynı: stres.

    Uyku stresi, trafik stresi, iş stresi, gelecek stresi… İnsan, kendi kurduğu çarkın dişlilerinde ezilmiş durumda. Oysa hayat, ezilmek için değil; anlam bulmak ve yaşamak için verilmişti.

    Bunca stresin ortasında durup kendimize sormamız gereken o temel soruyu genellikle erteliyoruz: “Ben neyi önemsiyorum?”

    Ana önceliğimiz olması gereken insan olma ve insan kalabilme meselesinde, niyetlerimizle eylemlerimiz arasındaki uçurum büyüdükçe büyüyor. Söylediklerimiz başka, yaptıklarımız başka… İnandığımızı iddia ettiğimiz değerlerle yaşadığımız hayat arasında derin bir mesafe var.

    Yaratılış gayesi kulluk olan bizler, ömür sınırlı olduğu hâlde onu sınırsız zannederek yaşıyoruz. Bu yanılgı, kalbimizde düğümler oluşturuyor. Fakat o düğümleri çözmeye değil, üzerini örtmeye çalışıyoruz. Böyle yaptıkça özümüzden uzaklaşıyor, manasız işlerin peşinde iz sürüp ömrümüzü tüketiyoruz.

    Kendinden başka herkes olmaya çalışan bir çağın içinde yaşıyoruz. Dünya; kendinden başka herkes olmaya yeminli, kendinden başka herkes olmaya gayretli, lakin bir türlü “kendi” olamamışlar ülkesidir. Herkes bir başkasının hayatına özeniyor, bir başkasının kimliğini taşımaya çalışıyor. Ama kimse kendi olmaya cesaret edemiyor. Oysa insanın en büyük kaybı, kendini kaybetmesidir.

    Kendi kalabilmek… İşte meselenin özü burada gizli. İnsan, kendine dönebildiği ölçüde Rabbine yaklaşır. Kendi hakikatini bulan, hayatın anlamını da bulur. Lüzumlu işler dediğimiz şey, aslında bu yolculuğun ilk adımıdır.

    Kaybetmekten korkuyoruz; ama neyi kaybettiğimizi bilmiyoruz. Kazanmayı istiyoruz; ama neyi kazanmamız gerektiğini unutmuşuz. Bu bilinç kaybı, bizi stresin, kaygının ve nihayetinde içsel boşluğun içine sürüklüyor.

    Kendimizi bulamadığımız gibi, başkalarını da yargılamaktan geri durmuyoruz. Bütün bu karmaşanın içinde, başkalarının günahlarıyla kendimize teselli buluyoruz. Ancak şunu unutuyoruz: Hepimiz günahkârız… Sadece günahlarımızın rengi farklı.

    Kimi kibirle, kimi ihmalle, kimi gafletle, kimi hırsla… Ama neticede aynı kapıya çıkan farklı yolların yolcularıyız.

    İşte bu yüzden, bu kadar koşuşturmanın, bu kadar telaşın, bu kadar yorgunluğun ardından insanın söyleyebileceği en sahici söz şudur:
    Allah’ım, affet! Ömür sermayemizi tükettik.

    Selametle.

  • Ebeveynliğin En Zor Kelimesi: Hayır

    zannediliyor, hatta sevgisizlikle karıştırılıyor. Gerçek şu ki sınır koymamak, çocuğu hayata hazırlamamaktır.

    Bugün ebeveynlerin zihninde çok güçlü bir başka duygu daha var: “Çocuğuma zarar verir miyim?” kaygısı. Daha açık haliyle, “Travma bırakır mıyım?” korkusu. Bu korku sandığımızdan çok daha yaygın. Birçok anne-baba sınır koyması gerektiğini biliyor ama tam o anda geri çekiliyor. Çünkü çocuğun ağlaması, üzülmesi ya da hayal kırıklığı yaşaması hemen aynı yere bağlanıyor: “Acaba ona bir şey mi yapıyorum?” Oysa burada kritik bir ayrım var. Her zorlanma travma değildir, her hayal kırıklığı zarar değildir, her “hayır” çocuğun ruhunda kalıcı bir iz bırakmaz. Travma; çocuğun duygusunun görülmediği, yalnız bırakıldığı, anlamlandıramadığı ve tekrar eden yoğun yaşantıların içinde sıkıştığı durumlardır. Yani mesele sınırın kendisi değil, o sınırın içinde çocuğun yalnız bırakılıp bırakılmadığıdır.

    Bir çocuk “hayır” duyduğunda üzülür, bu çok doğaldır. Ama o anda yanında bir yetişkin varsa, duygusu görülüyorsa, “şu an kızdığını biliyorum” diyen bir ses varsa, orada travma değil öğrenme vardır. Asıl zorlayıcı olan ise hiç sınırla karşılaşmamış bir çocuğun, hayatın gerçek sınırlarıyla bir anda yüzleşmesidir. Çünkü hayatın kendisi sınırlarla örülüdür; zamanın, mekânın, ilişkilerin bir çerçevesi vardır. Başka insanların olduğu her yerde sınırlar vardır ve çocuk bu gerçekle ilk kez karşılaştığında eğer daha önce hiç deneyimlememişse, bunu öğretim olarak değil duygusal bir sarsıntı olarak yaşar. Bu yüzden “okula gidince öğrenir” düşüncesi çoğu zaman yanıltıcıdır. Okul öğretmekten çok karşılaştırır ve çocuk ilk kez sınırla orada karşılaştığında bunu anlamlandırmakta zorlanır. Sınırsız özgürlük fikri kulağa romantik gelse de gerçek hayat bir dağ başı değildir. Başka insanlarla temasın olduğu her yerde sınır vardır ve sınırların olmadığı bir yerde sağlıklı bir ilişki de kurulamaz.

    Burada belirleyici olan şey yalnızca sınır koymak değil, o sınırın nasıl konulduğudur. Çocuğa sınır koyarken temas koparsa bu bir güç mücadelesine dönüşür. Ama sınırın nedeni anlatılırsa, çocuğun duygusu görülürse ve ebeveyn kendi deneyimini paylaşırsa, ortaya bambaşka bir süreç çıkar. Aslında ebeveynin yaptığı şey kendi düşünme becerisini, kendi değerlendirme gücünü yani bir anlamda “frontal korteksini” çocuğa ödünç vermektir. Bu sayede çocuk henüz tek başına yapamadığı şeyleri ilişki içinde yapabilmeye başlar: dürtüyü ertelemek, duyguyu düzenlemek, sonucu öngörebilmek… Bunların hiçbiri kendiliğinden değil, ilişki içinde öğrenilir.

    Günümüzde sık karşılaşılan bir başka durum ise çocuğa her şeyin verilmesi, isteklerin anında karşılanması ve hayal kırıklığının neredeyse hiç yaşatılmamasıdır. Bu dışarıdan bakıldığında sevgi gibi görünse de aslında çocuğun gelişimini yavaşlatan bir durumdur. Çünkü gelişim biraz da beklemekle, eksiklikle ve çabalamakla mümkün olur. Her istediği yapılan çocuk büyümez, sadece yaşı ilerler. Tam bu noktada ebeveynin kurabileceği en güçlü cümlelerden biri devreye girer: “Ben hata yapabilirim.” Bu cümle bir zayıflık değil, aksine ilişkisel bir güçtür. Çünkü hata yapan ama sonra durup düşünen, duygusunu düzenleyen ve ilişkiyi onaran bir ebeveyn çocuğa çok kıymetli bir şey öğretir: ilişkiler bozulabilir ama onarılabilir. Hatta çoğu zaman onarılan ilişki, hiç bozulmamış bir ilişkiden daha güçlü hale gelir. Bu yüzden mesele kusursuz ebeveyn olmak değildir. Mesele; tutarlı, temas halinde ve açıklayıcı bir ebeveyn olabilmektir. Sınır koyan ama koparmayan, durduran ama açıklayan, hata yapan ama onaran ve çocuğunu üzmekten korktuğu kadar onu hayata hazırlayamamaktan da çekinen bir ebeveyn… Çocuğu hayata hazırlayan şey tam olarak budur. Çünkü hayat sınırsız bir alan değil. Ama doğru öğrenildiğinde, insan sınırların içinde de kendine geniş bir yer açabilir. Ve belki de en önemlisi şu: Çocuklarımıza her şeyi veremeyiz ama onlara hayatla baş edebilme becerisini verebiliriz. Gerisi zaten yolunu bulur.

  • Devletin gücü milletin umududur

    Her şeyi devletten beklemek gibi tarihsel ve toplumsal bir gerçeğimiz var.
    Çünkü vatandaşın “hacet” kapısı devlettir.

    Ülkemizde yaşayan vatandaşların hayalleri, devletten beklenti üzerine kuruludur. Bizim insanımız, devlet denilen sistematik ve metodolojik yönetimi kutsal bir yapı olarak bilir, görür ve değerlendirir.

    Dünyaya baktığımızda ülkelerin savunma bütçelerini artırdığını, güvenliklerini güçlendirmeye çalıştığını görüyoruz. Devletler geleceğe hazırlanıyor. Ancak güçlü devlet yalnızca askerî imkânlarla değil, milletinin umuduyla ayakta kalır. Toplumun geleceğe güvenle bakması, devlet gücünün en sağlam temelidir.

    Bu ülkenin ekonomik omurgasını, Ahi Evran geleneğinden gelen esnaf oluşturur. Sabah dükkânını açan, akşam emeğinin hesabını yapan, vergisini ödeyen ve istihdam sağlayan esnaf, ekonominin canlılığını temsil eder.

    Ekonomik dalgalanmaların yaşandığı dönemlerde esnafın ayakta kalması yalnızca ticaret açısından değil, toplumsal denge açısından da önem taşır. Esnaf güçlü olduğunda ekonomi canlı kalır; ekonomi canlı kaldığında devlet yapısı daha sağlam olur.

    Esnafın yanında üretici ve çiftçi bulunur. Toprağın üretimde kalması, şehirlerin geleceğinin güvencesidir. Üretimin devamlılığı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir meseledir.

    Bir diğer temel alan eğitimdir. Eğitim, devletin geleceğe yaptığı en büyük yatırımdır. Fırsat eşitliğinin korunduğu, nitelikli insan yetiştiren bir eğitim sistemi, ülkelerin gerçek gücünü oluşturur. Güvenliğin kalıcı temeli, iyi yetişmiş insan kaynağıdır.

    Sağlık sistemi de güçlü toplumun vazgeçilmez unsurudur. Sağlığa erişimin sürdürülebilir olması, toplum huzurunun ve üretim gücünün devamını sağlar. Güçlü devlet anlayışı, insan sağlığını koruyan yapılarla tamamlanır.

    Elbette ordu, devletin güvenliğinin temel direğidir. Ancak güvenlik; üretimin, bilginin, emeğin ve toplumsal dayanıklılığın üzerinde yükseldiğinde kalıcı olur.

    Son dönemde sıkça dile getirilen tasarruf kavramı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Tasarruf anlayışı, toplumun yükünü artırarak değil; kamu yönetiminde verimliliği güçlendirerek anlam kazanır.

    Millet zaten imkânları ölçüsünde dikkatli yaşamayı öğrenmiştir. Kamu yönetiminde sadeleşme, kaynakların etkin kullanımı ve israfın azaltılması, devlet gücünü daha da artıracaktır.

    Türkiye’nin ihtiyacı tartışmaların büyümesi değil; üretimi destekleyen, esnafı güçlendiren, eğitimi geliştiren, sağlığı koruyan ve toplumsal güveni besleyen bir yönetim anlayışının güçlenmesidir.

    Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca ekonomik göstergeler değil, milletin geleceğe duyduğu inançtır.

    Umut korunduğunda devlet güçlenir. Toplum geleceğe güvenle baktığında yarınlar daha sağlam kurulur.

    Selametle.

  • Samimiyet mi menfaat mi?

    AK Parti her geçen gün seçimlere yaklaşıyor. Seçim kapıya dayanmadan, zaman kaybetmeden iç denetimini yapmalı ve teşkilat içi yönetmeliğini uygulamalıdır. Siyasi partilerin en önemli görevi, kendisine oy veren insan sayısını gözle görülür biçimde artırmak olmalıdır. Bu da ancak muhasebe yapmakla mümkündür.

    Evet, Tayyip Bey’in omuzlarında AK Parti buraya kadar geldi. Ancak bundan sonra yük olanlarla yük alanların ayrımını iyi yapmalıdır.

    Siyasi tarihimizde partilerin zayıflaması, başka partilerin ortaya koydukları politikalardan değildir. Partiler, ağacı kemiren kurt misali, kendi iç denetimlerini yapmamaları yüzünden içten verilen zararlar ve zaaflar nedeniyle güç kaybeder.

    Bunu yapmanın tam zamanı gelmiştir ve geçmektedir.

    Esasen konuyu bir cümle ile ortaya koymak mümkündür. “AK Parti seçimi kaybeder, muhalefete düşerse başımıza neler gelir ve AK Parti’nin durumu ne olur?”
    Stratejiyi bu sorunun üzerine bina ettiğimizde, fotoğraf zaten net biçimde gözümüzün önüne gelir.

    İlerleyen günlerde yayımlayacağım ve bu konuyu daha derinlemesine ele aldığım bir yazım hazır bekliyor. Başlığı şudur:
    “AK Parti ile AKP seçime girse kim kazanır?”
    Orada daha çok detay vereceğim. Bugün biraz daha nazik, kibar ve kapalı yazmaya gayret ettim.

    Bir davanın omuzlarda taşınmasıyla, sırtından geçinilmesi arasında ince ama derin bir fark vardır. Kimi insanlar vardır; inandığı değerleri bir yük gibi değil, bir emanet gibi taşır. Bedel öder, yalnızlaşır, dışlanır ama yine de geri adım atmaz. Çünkü onun için dava; makamdan, imkândan ve görünür olmaktan önce gelir.

    Ve bir de diğerleri vardır…

    Onlar için dava yalnızca bir fırsattır. Rüzgâr nereden eserse o yöne dönen, bulunduğu ortama göre renk alan, hiçbir risk almayan ama her nimetten payını isteyen bir zihniyet… “Külfet başkasına, nimet kendine” düsturuyla hareket eden bu tipler, yıllardır aynı hikâyenin farklı yüzleri olarak karşımıza çıkıyor.

    AK Parti’nin kuruluşundan bu yana iki farklı tip hep var oldu.

    Biri; inandığı değerler uğruna bedel ödeyen, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alan, hiçbir karşılık beklemeden mücadele eden samimi insanlar…

    Diğeri ise; bu mücadelenin meyvelerini toplamaya odaklanan, hiçbir bedel ödemeden en ön saflarda görünmeye çalışan fırsatçı bir kesim…

    İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü bu ikinci grup, sadece nimetlerden faydalanmakla kalmadı; aynı zamanda samimi insanların önüne set çekti. Onları görmezden geldi, dışladı, hatta çoğu zaman mağdur etti. Partinin gerçek yükünü çeken insanları geri plana itip, kendi konfor alanlarını genişletmek için her yolu denediler. Sadakati değil, menfaati ölçü aldılar.

    Daha da acısı şu; Bu insanlar hiçbir zaman risk almadıkları gibi, gemiyi ilk terk edecek olanlar da yine onlar olacak. Bugün burada olan, yarın daha büyük bir çıkar gördüğünde en zıt kutba geçmekte tereddüt etmeyecek olanlar… Çünkü onların bağlılığı fikre değil, faydayadır.

    Gemiyi en son terk edenler değil, ilk kaçanlar olacaklar. Ama buna rağmen en görünür olanlar yine onlar. Parmak uçlarında yükselip kendilerini vitrine koymayı iyi biliyorlar. Riya ile süslenmiş bir görünürlük, gösterişle beslenen bir varlık… Samimi insanları merdiven yaparak yükselen, ama o merdiveni tekmelemekten de çekinmeyen bir anlayış…

    Bu tablo sürdürülebilir değil.Çünkü her şeyin bir sınırı var. Sabır da dâhil.

    Samimiyetin sürekli örselendiği, fedakârlığın değersizleştirildiği bir yerde çürüme başlar. Ve bu çürüme en çok da davanın kendisine zarar verir. Çünkü bir hareketi ayakta tutan şey sadece söylem değil, o söylemi taşıyan insanların ahlakıdır.

    Bugün gelinen noktada asıl soru şudur:

    Nimetle büyüyenler mi kazanacak, yoksa külfeti omuzlayanlar mı?

    Tarih bize şunu öğretir;

    Bedel ödemeyenler hikâye yazamaz. Sadece yazılan hikâyenin içinde kısa süreli figüran olurlar.

    Ve o hikâye bir gün mutlaka gerçek sahiplerine geri döner.

    Selametle…

  • “Güç, rant ve tasfiye süreci”

    Gündemi takip etmek ve yorumlamak oldukça zahmetli bir iş..

    Yazdığımız ve yazacağımız yazı hem güncel ve aktüel konular olsun çabasındayım, hem de olabildiğince okunsun arzusundayım.

    Sonuçta böyle bir yazı ortaya çıktı.

    Türkiye son günlerde yalnızca bazı gözaltı ve tutuklama haberlerini konuşmuyor. Aslında çok daha derin bir dönüşümün işaretlerini görüyor. Bir tarafta yıllarca dokunulmaz sanılan isimler, diğer tarafta yeniden açılan dosyalar, ihale soruşturmaları, kayıp vakaları, karartıldığı düşünülen süreçler… Bunların her biri tek tek adli olay gibi görünse de toplamda bize başka bir şey anlatıyor: Devlet, kendi bünyesinde birikmiş tortuyla yüzleşmeye başlamıştır.

    Bu tabloyu sadece “operasyon yapılıyor” cümlesiyle okumak eksik olur. Çünkü mesele birkaç kişinin gözaltına alınması değil; Türkiye’de iktidar, bürokrasi, yerel yönetim, sermaye ve toplumsal meşruiyet ilişkilerinin yeniden düzenlenmesidir.

    Siyaset biliminin temel gerçeklerinden biri şudur; Uzun süre iktidarda kalan her yapı, zamanla iki ayrı kadro üretir.

    Birincisi; davaya inanan, hizmet etmeye çalışan, sistem kuran insanlar.

    İkincisi; iktidarın gölgesine sığınıp kişisel çıkar devşirenler.

    Bu sadece Türkiye’ye özgü değildir. Latin Amerika’da da böyledir, Avrupa’da da, Ortadoğu’da da. Süre uzadıkça iktidarın etrafında bir “fırsat sınıfı” oluşur. Bunlar ideolojik değil pragmatiktir. Sadakatleri ilkeye değil menfaatedir. Devleti hizmet alanı değil rant alanı olarak görürler.

    Türkiye’de 24 yıllık iktidar pratiği içinde de benzer bir tablo oluşması şaşırtıcı değildir. Belediyelerde, taşra bürokrasisinde, bazı ihale ağlarında, kimi yerel güç odaklarında; siyasetin adını kullanarak şahsi alan açan insanlar ortaya çıkmıştır.

    Bugün yapılan müdahaleleri sadece hukuki süreç olarak değil, iktidarın kendi etrafında oluşmuş asalak tabakayı tasfiye etme çabası olarak okumak gerekir.

    Türkiye’de merkezi iktidar çoğu zaman Ankara’dan okunur. Oysa gerçek güç ilişkileri çoğu zaman taşrada şekillenir.

    Bir belediye başkanı sadece asfalt yapan kişi değildir.

    İhale yapar

    İstihdam sağlar.

    Yerel medyayı etkiler.

    Kanaat ağları kurar.

    Akrabalık ve kanaat önderleri dengelerine temas eder.

    Sosyal yardımı yönetir.

    Bu yüzden belediyeler sadece hizmet kurumları değil, aynı zamanda yerel hegemonya merkezleridir.

    Eğer bir belediye başkanı veya yerel yönetici yıllarca denetimsiz kalırsa, küçük bir kamu yöneticisinden yarı-feodal güç odağına dönüşebilir. Türkiye’de bazı bölgelerde belediyeler bu nedenle siyasal sembolden daha fazlası olmuştur: ekonomik ağ, sadakat üretim merkezi ve dokunulmazlık alanı.

    Bugün bu alanlara yönelik soruşturmalar, aslında devletin “yerel derebeyliklere” müdahalesi anlamına da gelir.

    Vatandaşın adalet talebi ideolojik değildir. Çok daha somuttur.

    Bir esnaf şunu sorar: Vergimi ben ödüyorsam, biri neden kamu malını çalsın?

    Bir anne şunu sorar: Kayıp bir kızın dosyası neden yıllarca kararsın?

    Bir genç şunu sorar: Torpilsiz neden iş bulamıyorum?

    Bir memur şunu sorar: Dürüst çalışan niye cezalandırılırken kirli olan korunuyor?

    Bu sorular biriktiğinde toplumda sessiz öfke oluşur.

    Siyasi iktidarlar için en büyük risk muhalefetin yükselmesi değil, kendi seçmeninde adalet duygusunun aşınmasıdır. Çünkü seçmen ekonomik zorluğa bir süre sabreder, dış politika gerilimini tolere eder; fakat haksızlığa uğradığını düşündüğünde aidiyet çözülmeye başlar

    Bu nedenle temizlik operasyonları sadece hukuk işi değil, toplumsal rıza onarımıdır.

    Bir toplumun ahlaki seviyesi, güçlüleri nasıl koruduğuyla değil, zayıfları nasıl koruduğuyla ölçülür.

    Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, kayıp dosyaları, faili meçhul vakalar… Bunlar yalnızca ceza hukukunun konusu değildir. Devlet kapasitesinin ve toplumsal vicdanın test alanıdır.

    Eğer bir ülkede kadın öldürülüyor, çocuk istismar ediliyor, insanlar kayboluyor ve dosyalar sürüncemede kalıyorsa vatandaşın devlete güveni sarsılır.

    Çünkü insanlar şunu düşünür;

    “Ben sıradan bir insanım. Bana bir şey olursa kim sahip çıkacak?”

    Bu nedenle son dönemde yeniden açılan veya ilerleyen dosyalar, sadece bireysel vakalar değildir. Devletin vatandaşına yeniden güven verme çabasıdır.

    İktidar açısından bu sürecin anlamı; Kim olursa olsun hesap sormak.

    Kendi çevresini de denetlemek.

    Temsil gücünü ahlakla yeniden tahkim etmek.

    Bu yol seçilirse bu yalnızca adli değil siyasal yenilenme olur.

    Çünkü halk artık sadece hizmet istemiyor.

    Temiz yönetim istiyor.

    Liyakat istiyor.

    Şeffaflık istiyor.

    Güce karşı hukuk görmek istiyor.

    Türkiye’de uzun süre bazı kesimler kendisini sistemin doğal sahibi sandı. Kimi yerde aşiret gücü, kimi yerde parti kimliği, kimi yerde bürokratik bağlantı, kimi yerde ekonomik ağ…

    Oysa modern devletin mantığı tam tersidir:

    Hiç kimse doğal sahip olarak belirleyici değildir.

    Selametle

  • “ABD, İran’da köşeye sıkıştı;”

    ABD Başkanı Trump’ın akla hayale gelmez, ipe sapa gelmez konuşmaları ve davranışları, İran savaşı sürecinde büyük bir belirsizliğe dönüşmüş durumdadır. Büyük devlet, güçlü devlet imajı yerle bir olmuştur. Dünyadaki hiçbir ülke ve insanlar düne göre daha da tedirgin ve huzursuzdur. Kısacası, dünyanın huzuruna ABD bombaları düşmüştür.

    İran savaşında gelinen nokta yeniden belirsizliğe odaklanmıştır. Lübnan’da ateşkes için verilen sürenin dolmasıyla, Pakistan’da ABD ile İran arasında yapılması öngörülen görüşme gerçekleşmemiştir. Bu durum, özellikle ABD Başkanı Trump açısından oldukça can sıkıcıdır. Zira İran, görüşmeye gelmeme kararı almıştır.

    Bu haliyle İran savaşında gelinen aşama, esasen ABD Başkanı Trump’ın daha önce de sıkça vurguladığımız açmazlarını, gelgitlerini ve giderek sıkışmışlığını ortaya koymaktadır. İnişli çıkışlı, birbiriyle çelişen, bir söylediğinin diğerini tutmadığı; İran hakkında yaptığı birçok açıklamanın İran tarafından yalanlandığı bir süreç yaşanmaktadır. Başından beri “kazandık, bitirdik, yok ettik, İran her şeyi kabul etti, uranyumu teslim etmeye razı oldu, harika bir anlaşmaya varıyoruz” gibi bugüne kadar hiçbiri gerçekleşmemiş cümleler, ABD’yi yöneten başkanın ağzından kolayca çıkmıştır.

    Bunlara bakarak her gün yapılan açıklamalardan anlamlı sonuçlar çıkarmak, tutarlı yorumlar yapmak ve atılacak adımları öngörebilmek ciddi bir çaba gerektirmektedir. Zahmete katlanmak zor değildir ancak böylesine irrasyonel bir seyirden rasyonel değerlendirmeler yapabilmek gerçekten ayrı bir maharet ister.

    Bugüne kadar bu maharete sahip olana pek rastlanmamıştır. Ancak yine de rasyonel ve tutarlı değerlendirmeler yapmak tamamen imkânsız değildir. Bu noktada ilk söylenecek şey, ABD Başkanı Trump’ın bu savaştan bir an önce kurtulma çabasıdır. Kurtulurken de her zaman yaptığı gibi yaşananları abartılı ifadelerle büyük bir başarı ve zafer hikâyesine dönüştürme isteği dikkat çekmektedir.

    Bu konuda hakkını teslim etmek gerekir ki, bugüne kadar bunu oldukça kolay başarmıştır. İran tarafı ise Trump’ın bu durumundan faydalanma çabasındadır. Bunun için zamanın kendi lehine işlediğinin farkındadır. Ancak zamana dayalı direncin de bir sınırı vardır. İran, o eşik noktasına kadar Trump’ın açmazlarından en üst düzeyde yararlanmayı hedeflemektedir.

    Son olarak Pakistan’da yapılması beklenen ikinci görüşme öncesinde İran tavrını net şekilde ortaya koymuş, ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayı kaldırmadan Pakistan’a gitmeyeceklerini ifade etmiştir.

    Bunun üzerine, Lübnan’daki ateşkes süresinin dolmasına rağmen yeni saldırıların başlaması beklenirken, Trump ateşkesin bu kez 15 gün daha uzatıldığını açıklamıştır. Bu durum, İran’ın restinin karşılık bulduğunu göstermektedir. Aynı zamanda Trump’ın anlaşmaya olan ihtiyacını da daha net ortaya koymaktadır.

    Önümüzdeki 15 günlük süreçte Pakistan yeniden devreye sokularak İran’ın masaya çekilmesi ve Trump’ın çıkışını kolaylaştıracak bir yol bulunması hedeflenecektir.

    Sonuç olarak gelinen nokta yeni belirsizlikler üretmekle birlikte, Trump’ın gelgitli ve irrasyonel tutumunun bir noktada sonuca bağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Aksi halde süreç, kalıcı ve kapsamlı bir barıştan ziyade, tıpkı Ukrayna savaşında olduğu gibi donmuş bir çatışma sürecine evrilecektir.

    Bu noktada Türkiye’ye önemli görevler düşmektedir. Aldatıcı bir barışın ötesinde, bölgenin güvenliğini ve istikrarını sürekli tehdit edecek donmuş bir çatışma ortamı, Türkiye’nin kabul edebileceği bir durum değildir.

    Selametle.

  • “Ver Mehteri”

    CHP, milletin değerlerine sırtını döndü. Bunu biliyoruz ama asıl dert edindiğimiz cehaletinizdir.

    Bizler yıldık, usandık ama siz bu konunun suratınıza vurulmasından utanmadınız.

    Neden mi bahsediyorum?

    Gaziantep’te küçük yavrularımızın kurduğu bir mehteran var ve bu mehteran 23 Nisan kapsamında gösteri düzenlerken, koca koca adamlar “Mehter sarayı çağrıştırıyor” gerekçesiyle evlatlarımıza sırtını dönüyor.

    Yahu insan o çocukların heyecanından utanır, ama sizde o haslet var mıdır?

    Neymiş efendim; “Egemenliğin saraydan alınıp halka verildiği bir günde böyle mi olurmuş?”

    İyi de, dediğiniz mutlak doğru kabul edilirse; 23 Nisan 1920’de açılan Gazi Meclis’in ana omurgası, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na seçilmiş vekillerden oluşmaktaydı. Osmanlı Meclis-i Mebusanı ise en son seçimini 1919 yılında yapmış ve İstanbul’un işgali üzerine lağvedilmişti.

    1878 yılında açılışından itibaren Osmanlı Meclis-i Mebusanı için tam yedi kez seçim yapıldı ve devlet idaresi padişah eliyle değil, bu Meclis üzerinden yürütüldü.

    Millî Mücadele’nin Ankara’da kurulacak bir Meclis üzerinden yürütülmesine karar verilince, yüze yakın vekil Meclis-i Mebusan üzerinden Ankara’ya gelerek bu kutsi görevi üstlendiler. Mustafa Kemal ise Meclis-i Mebusan’ın 1919 yılında yapılan son seçimlerinde Erzurum’dan en yüksek oyu alarak seçilmiş, fakat İstanbul işgal altında olduğu için İstanbul’a gitmemişti.

    23 Nisan 1920 tarihinde Gazi Meclis, bir cuma namazı sonrası dualarla bu şartlar altında açıldı.

    Şimdi siz bu gerçekleri bilmezseniz, gökten zembil ile inmiş olduğumuzu sanarak konforlu alanınızda sloganik cümleler kurarak hayatınıza devam edebilirsiniz. Ama artık cahil olduğunuzu yüzünüze vurmanın zamanı geldi de geçmektedir.

    Keşke Gaziantep’te birkaç cahilin yaptığı bu kabul edilemez sırt dönme eylemi istisna olsaydı, lakin değil. CHP ve teşkilatları istisnasız hemen her bayramda bu şekilde tarihimize kin kusacak açıklamalar yapmaya devam ediyorlar.

    Mesela daha bir yıl evvel yine bir 23 Nisan günü Balıkesir’in Altıeylül Belediyesi tarafından düzenlenen etkinlikte, 23 Nisan gencecik ve yarı çıplak bir evladımızın direk dansı yapmasıyla kutlanmış ve millet yine tepki koymuştu.

    O Balıkesir ki Kuvâ-yi Milliye hareketine önderlik etmiş ve 23 Nisan 1920’de açılan Gazi Meclis’e Hasan Basri Çantay gibi bir Millî Mücadele kahramanını göndermiş. Çantay’ın ruhuna bir Fatiha okumak maksadıyla gitmeyen şehir erkanı, yarı çıplak direk dansını izlemeyi ve izlettirmeyi tercih etmiş.

    CHP’nin bu zihniyet ve eylemlerle milletin değerlerini hedef almasından yıldık, usandık.

    Bu yapılanın, siyaset yapan insanların kendi ayaklarına sıkmak olduğunu görmüyorlar mı?

    Demokrasi, çağdaşlık ve sosyal anlayışları arızalı ve sakat.

    Anlaşılan o ki, mehter takımını ve söyledikleri marşları dinleyince rahatsız oluyorlar. Her birini dini ve manevi sembol ve rumuz olarak görüyorlar ve bununla mücadele edilmesi gereken bir duruş olarak değerlendiriyorlar.

    Yaptığınız bu eylem sizi çağdaş yapmaz, demokrat yapmaz.

    Yapsa yapsa muhalefet yapar.

    Selametle.

  • “ Zor mesleğin sessiz kahramanları”

    Yozgat’ta basın camiasına yıllarca hizmet etmiş, emek vermiş, alın teri dökmüş büyüklerimizi ve arkadaşlarımızı yad ederek bir vefa örneği göstermek istiyorum.

    Nazım Kayhan amcadan, Rasim Kayhan abiye, Muammer Karadeli abiye rahmet diliyorum. Serhat Ünsal abiye de rahmet diliyorum.

    Ruhi Bacanlı abiyi, Osman Hakan Kiracı abiyi; Ahmet Büyüksoy dayımı, Zafer Özışık abiyi anmak istiyorum. İnan Soyer abiyi hatırlamadan geçmek mümkün mü?

    Seyfi Çelikkaya, Ömer Ertuğrul, Harun Gökçeoğlu, Bekir Çaylak, Çetin Mermertaş, Soner Tumgan, Tarık Yılmaz, İhsan Çelikkaya beyefendiler hâlen basın mesleğine omuz veriyorlar.

    Şakir Ekinci, Hakan Ekinci kardeşler; babaları Uğur Ekinci’den devraldıkları bayrağı yere düşürmeden yollarına devam ediyorlar.

    Ayrıca Suat Tinel ve Ferhat Özer arkadaşlarımızın gazetecilik ve basın-yayın konusundaki çalışmalarını ve gayretlerini takdirle karşıladığımı belirtmek isterim.

    Yukarıda isimlerini saymaya çalıştığım insanlar; bilgisayarın, internetin olmadığı, cep telefonundan bilgiye ulaşmanın son derece zor olduğu dönemlerde, binbir türlü zahmete ve zorluğa rağmen meslek ahlakına uygun, toplumun değer yargılarını bilerek ve anlayarak gazetecilik yaptılar.

    Günümüze gelince; iletişimin ve ulaşımın bu kadar kolay olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Dünyanın öbür ucundaki haber saniyeler içerisinde bize ulaşıyor.

    Daha ismini anamadığım nice isimler Yozgat’ta basın dünyasına emek verdiler ve hâlen veriyorlar.

    Yani demem o ki; basın emekçileri Yozgat’a çok büyük hizmetler ediyorlar. Tercih ettikleri bu yol meşakkatli bir yol.

    Yozgat’ta basın işiyle uğraşmak ve bu mesleği yapmak, avuçlarının içinde kor ateş taşımaya benziyor.

    Zoru başarmak için mücadele veriyorlar.

    Ne için, niye, sebep ne?

    Bu iş bir aşk, bir sevda.

    Memleketine hizmet etmenin verdiği gönül rahatlığı.

    Kamu yararına çalışmanın manevi huzuru.

    Güncel ve aktüel olaylara olan ilgi ve merak.

    Kamuoyunda görünürlüğünü artırarak devamlı göz önünde bulunmak.

    Her gün kendini ve bilgilerini güncelleyerek paylaşma isteği.

    İnteraktif yaşam biçimini benimsemek.

    Sosyal hayata ve cemiyet hayatına katkı vermek.

    Toplumda olan biten olayları araştırmak, incelemek ve değerlendirmek.

    Vatandaşlık bilinciyle birey olarak kamu yönetimine sivil, tarafsız ve kamu yararına destek vermek.

    “Eee, bu kadar yazdın çizdin de, bu kadar zor, sıkıntılı ve mesai gerektiren bir işte senin ne işin var?” dediğinizi duyar gibiyim.

    Biz de buna bir hikâyeyle cevap verelim:

    Padişah IV. Murat döneminde, ünlü Bekri Mustafa adında bir derviş varmış. Bekri Mustafa bir gün caminin önünden geçmektedir. O sırada camide kaldırılmak üzere bekleyen bir cenaze vardır. Cemaat epeydir beklemesine karşın cami imamı ortalıkta yoktur. Cemaatten bazıları, yoldan geçmekte olan Bekri Mustafa’yı görünce; kılığına kıyafetine, sakalına, cüppesine ve heybetine bakarak; “Hoca, ne olursun gel, şu cenaze namazını kıldırtıver, cenazeyi ortada bırakmayalım” der.

    Bekri Mustafa, “Ben hoca moca değilim, benim kıldırdığım namaz da geçerli olmaz” dese de sesini duyuramaz, kimseyi inandıramaz; yaka paça musalla taşının önüne getirilir. Namaz kılınıp iş bittikten sonra Bekri Mustafa tabuta eğilir ve kimsenin duyamayacağı şekilde mırıldanarak bir şeyler söyler.

    Bu durum ilgisini çeken cemaatten biri, daha sonra Bekri Mustafa’ya sorar;  “Hoca, tabutun başında fısıltıyla neler söyledin?”

    Bekri Mustafa cevap verir; “Merhuma dedim ki; sen şimdi ahirete gidiyorsun, orada sana sorarlar, ‘Dünyanın hâli nedir, neler oluyor?’ diye… Uzun uzadıya anlatmana gerek yok; ‘Bekri Mustafa imam olmuş, namaz kıldırıyor’ dersen, onlar anlar dedim!”

    Selametle…

  • Herkesin Haklı Olduğu Bir Yanlış

    Toplumsal kriz anları, sadece olayın kendisini değil, toplumun düşünme biçimini de açığa çıkarır. Ne yazık ki biz bu anlarda çözüm üretmekten çok, hızlı ve yüzeysel açıklamalar üretmeye meyilliyiz. Üstelik bu kez konuştuğumuz şeyler, sadece “gündem” değil; hepimizi derinden sarsan, içimizi yakan, telafisi mümkün olmayan kayıplar.

    Çocukların hayatını kaybettiği, ailelerin geri dönülmez acılar yaşadığı olaylardan söz ediyoruz. Böyle zamanlarda ilk yapılması gereken, durmak, anlamaya çalışmak ve bu acının ağırlığını gerçekten hissetmektir. Ancak çoğu zaman bu duruşu gösteremeden, hızla bir tartışmanın içine savruluyoruz. Herkes kendi penceresinden bir sebep buluyor, kendi doğrusu üzerinden bir suçlu ilan ediyor.

    Bir kesim için mesele dijital oyunlar oluyor. “PUBG oynuyormuş.”, “Valorant hesabı varmış.”, “Counter-Strike oynayan çocuktan ne beklersin?” gibi cümleler hızla yayılıyor. Çözüm de aynı hızla ortaya konuyor: Yasaklayalım, ortadan kaldıralım, sorun bitsin.

    Eğitim perspektifinden bakıldığında bu yaklaşımın karşılığı yok. Çünkü karmaşık insan davranışları, tek bir değişkene indirgenemez. Dijital oyunlar bir değişkendir, evet; ancak tek başına belirleyici değildir. Aynı oyunu oynayan milyonlarca çocuk varken, yalnızca bireysel örnekler üzerinden genelleme yapmak bilimsel bir temele dayanmaz.

    Benzer bir indirgeme öğretmenler üzerinden de kuruluyor. “Bu çocuk fark edilmedi mi?” sorusu, ilk bakışta makul görünse de sahadaki gerçeklikle örtüşmez. Ortaokul çağındaki çocukların gelişim özellikleri dikkate alındığında, sıra dışı davranışlar istisna değil, çoğu zaman normdur. Sınıf içinde gözlemlenen her farklı davranışı potansiyel bir risk olarak etiketlemek, pedagojik olarak sürdürülebilir değildir. Bu noktada öğretmeni merkeze alarak tüm sorumluluğu oraya yüklemek, sistemi görünmez kılar. Eğitim, çok katmanlı bir yapıdır. Bir çocuğun davranışı; aile içi ilişkilerden sosyo-ekonomik koşullara, maruz kaldığı dijital içeriklerden akran etkileşimlerine kadar pek çok unsurun etkileşimiyle şekillenir.

    Tam da bu nedenle, bu tür olaylara tek boyutlu açıklamalarla yaklaşmak yerine çok boyutlu bir analiz gereklidir. Eğitim burada kritik bir rol üstlenir; ancak bu rol, yalnızca okulun omuzlarına bırakılamaz. Ailelerin çocuklarını tanıma ve izleme sorumluluğu, okulların akademik gelişim kadar duygusal gelişimi de takip etmesi, rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi ve dijital okuryazarlığın yaygınlaştırılması bu bütünün parçalarıdır.

    Türkiye’de sıklıkla gözlenen bir başka problem daha vardır: süreksizlik. Olaylar yaşanır, kısa süreli bir toplumsal tepki oluşur, tartışmalar yoğunlaşır ve ardından gündem değişir. Acı ise geçmez, sadece görünmez olur. Bu döngü, yapısal sorunların konuşulmasını engeller. Eğitim bağlamında bu durum, risklerin ortadan kalkmaması, yalnızca ertelenmesi anlamına gelir. Bu nedenle asıl ihtiyaç, ani tepkiler ve hızlı çözümler değil; veri temelli, sürdürülebilir ve bütüncül politikalardır. Eğitim sisteminin tüm paydaşlarının—okul, aile, yerel yönetimler, politika yapıcılar ve medya—eşgüdüm içinde hareket etmesi gerekmektedir. Aksi halde her yeni olay, yalnızca yeni bir tartışma başlatacak; ancak kalıcı bir dönüşüm sağlayamayacaktır.

    Çocuklara dair meselelerde “suçlu” arayışı, çözüm üretmenin önüne geçtiği sürece benzer acıları yaşamaya devam edeceğiz. Ve her seferinde biraz daha geç kalacağız.

    Çünkü gerçek şu: Çocuklar bir anda kaybedilmez.
    Onlar, uzun süre fark edilmeyen süreçlerin sonunda kaybedilir.