Kategori: Meltem YILMAZ

  • Hoşgeldin Rektör Amca

    Hoşgeldin Rektör Amca

    Şimdi sesinizi duyar gibiyim, hiç rektöre amca denir mi diye ? Denir denmez tartışmasını bir kenara bırakalım, takip ettiğim kadarıyla bizden biri gibi geldiği için, çalışanlar, öğrenciler arasına ışık hızıyla girip, uzaktan bizim bile gönüllerimizi fethettiği için, samimi geldiği için kullandım Rektör Amca ifadesini. Helal olsun denir ya, helal olsun valla. Özlemişiz böyle tabloları. Fakülte fakülte gezen bir rektörü, biz bile evimizin salonununda baş köşeye misafir edecek kadar samimi bulmuşuz, daha ne olsun.

    Birgün çikolata üreten bir fabrika, satışları hızlandırmak için neler yapabiliriz derken, içlerinden biri diyor ki, biz çikolataları çocuklara satıyoruz, onları fabrikaya davet edelim ve  çikolataları yesinler, önerilerini dikkate alalım. Herkesin mantığına yatıyor ve çocukları davet ediyorlar. Çocuklar yedikçe önerilerde bulunuyor, az fındık daha olabilir ya da fıstık, biraz acı gibi derken, çocukların istediği şekilde hazırlanan çikolatalar üretiliyor ve sonuç, satışta oldukça başarılı bir fabrika çıkıyor.

    Belki de biz de burayı kaçırıyoruz, işi iş yapmak için yapıyoruz, oysa ki çalışanların istekleri hep göz ardı ediliyor ya da biz halkın. Bozok Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Ahmet Karadağ da sanırım bu durumun farkında ki, öğrencilerin ve çalışanların arasına girip, dinliyor, önemsediğini sadece  sözlerine  değil, davranışlarına döküyor. Takdir etmemek elde değil. Çizdiği bu çizdiği umarım hep devam ettirir.

    Sağlık Hizmetlerinde İletişim Uzmanı olsam da, iletişim üzerine  bir çok sertifikaya da sahibim. Bu yüzdendir ki, iletişim ve beden dili oldukça ilgimi çeker. Karadağ beden dili ile ılımlı bir portreye sahip gibi duruyor. Kendisi ile yüz yüze tanışma fırsatım olmasa da az bir tarafı da sert durmuyor gibi değil. Bilemem. Öyle olsa bile beni yaptıkları ilgilendiriyor  Yozgat İçin. Gerçi ne demiş Hz.Ali; “Çok sert olma, kırılırsın. Çok yumuşak olma, ezilirsin” . Tam da anlatmak istdiğim bu, on numara kıvamında giden rektörümüz umarım bizi yanıltmaz.

    Bir de gelir gelmez sağlık hizmetlerinde de çalışma yapması sizce görülmeyecek bir durum mu? Eski üniversite hastanesinde kent poliklinikleri açılması, hastaneye dair haberlerin de basında yer almasını da oldukça başarılı buldum. Lakin üniversite hastanesinin haberlerini pek göremezdik, nedendir bilinmez.

    Şahsen ben beğendim, ayağının tozuyla farkındalık çalışması yapan, bir ivme ile başlayan rektörümüz, eminim ki çok güzel çalışmalar da yapacak Yozgat için, öğrenciler, çalışanları için. Başarılarının devamını diiyorum ve teşekkür , Yozgat’a gelmeyi kabul ettiği için, bizden biri olduğu için. Yolunuz açık olsun… Saygılarımla…

  • Hayatın Penceresinden Narin Işık

    Hayatın Penceresinden Narin Işık

    Narin’le tanışma fırsatınız oldu mu bilmiyoum, ben onunla tanışığım için kendimi oldukça şanslı hissediyorum. Reabilitasyon merkezinde kalan Narinimi ara ara ziyaret ederim. İki gün önceki ziyaretimde, ikimiz daha da samimi olmuşuz farkettim. Kah güldük, kah ağladık birlikte.

    Narinim küçükken geçirdiği bir kaza sonrası kollarında ve bacaklarında hissizlik durumu oluşuyor. Kocaman yüreğini tekerlekli sandalyede taşıyor benim kuzum. Elli yaşında olmasına rağmen Narin dememi ister hep, ruhum genç der benim.

    Narinimin eli ayağı tutmasa da, ağzıyla yaptığı resimler, aslında bizim elimiz ve ayağımızın olmadığının kanıtı. Sendeki hayat enerjisi hepimize bulaşsın. Senin ruhunun eli, kolu, ayağı var ve sen bizden önde yürüyorsun kuzum.

    Evet Narin herşeye rağmen hayata küsmemiş ve demiş ki ben ağzımla ne yapabilirim. Fırça tutabilirim demiş ve başlamış,resim yapmaya. Atölyeye  gidip, yaptığı tabloları görme şansım oldu. İnanamadım, bizim ellerimizle yapamadığımız tablolar karşımdaydı. Kocaman sarıldım Narin’e, sen ne güzel insansın ve ben utanıyorum dedim. Hocam yapma dedi, sizin eliniz var, daha iyisini yaparsınız. Hayır dedim Narin o zaman herkes ressam olurdu. Rabbimin sana verdiği bir nimet bu. Seni hayatta ayakta tutabilme nimeti.

    Konuştukça Narin’ e hayran olmamak elde değil. Ondaki yaşam sevinci inanın biz de yok. Şükürsüzüz dostlarız, şükür etmeyi öğrenemedik nedense bir türlü. Kalbimiz mi mühürlü, gözümüze perde mi inmiş bilmiyorum. Ancak Narin’in başarı öyküsü hepimize örnek olmalı. Eğer Narin’le tanışmadıysanız mutlaka ziyaret edin. Birbirimizden esirgediğimiz güler yüzü onda göreceksiniz. Gözlerindeki hayat enerjisi sizin de ruhunuza iyi gelecek inanın.

    Hayat kısa… Ve bu hayatta mutlaka bir hobiniz olsun, sizi ayakta tutan. Torunlarınıza miras bırakabileceğiniz ürünler üretin. Yeryüzüne iz bırakın. Adınız hep anılsın… Mesele yemek yemek değil bu hayatta azizim. Saygılar…

  • Üniversite ve Sanat…Kabare Sanat Topluluğu

    Üniversite ve Sanat…Kabare Sanat Topluluğu

    Bir şehri, üniversitenin de geliştirdiğini kimse inkar edemez. Farklı kültürden gelen öğrenciler ve hocalar şehre ayrı bir değer katıp, bambaşka bir pencere açarlar bize, şayet etkili kullanabilirsek… Onlarn yapması da yetmiyor, bizim onlara destek vermemiz gerekiyor. Hep Yozgat’ı eleştiriyoruz da, biz Yozgatlı olarak Yozgat için ne yapıyoruz kendimize demiyoruz nedense. Herşeyin hazırana alışmak mı bu, yoksa eleştirmek mi daha kolay?

    Neme lazım yazımıza dönelim, arada isyan bayrakları çıkarsam da memketim için kızıyorum siz de eminim bana hak veriyorsunuzdur. Yine söze giremedim bir türlü, o kadar sitem edecek durum varken, güzelliklere bir türlü sıra gelmiyor, neden mi beynimiz hep olumsuzluklardan besleiyor. Bize biri doksan kere iltifat etse, teşekkür etmeyiz de, söylediği bir kırıcı söze doksan sözü siler geçeriz. Olumsuz haberler de bu yüzden çok okunur. Lakin size bir sır vereyim mi, beyin hem olumlu hem olumsuz düşünceyi aynı anda düşünemezmiş, olumlu düşünmeyi öğrendiğimizde enerjimiz de değişecek. Herşey yine bizim elimizde. Asolan insanın özüdür. Happola yaz yaz bitmedi yine…

    Tamam tamam uzatmadan konuya giriyorum… Bayramdan önce  üniversitemizin mimarlık öğrencilerinin kurduğu Kabare Sanat Topluluğunun tiyatrosu vardı, davet ettiler, gittim hatta koşa koşa gittim. Yozgat’ta tiyatroları kaçırmamaya dikkat ederim. Gençleri desteklemek gerekiyor. Açıkçası performanslarna hayran kaldım. Bu kadar kaliteli bir oyun beklemiyordum. Hem düşündüren, hem bizi gülmekten kırıp geçen bir oyundu. Tebrikler çocuklar. Sizler gibi başarılı, yetenekli öğrencileri Yozgat’ta görmek ne güzel. Onların bu başarısını kaleme almak istedim. Sessiz kalmamalı bu başarı. Oyunun sonunda salonda ayakta alkışladık. Ve bu oyunu kaçırmadığım içinse bir kez daha mutlu oldum. Sanki kendi başarımmış gibi de gözlerİm doldu. Yozgat dedim sen ne güzel cevherler saklıyorsun koynunda.

    Üniversiteli bu gençlere destek çıkmak da bize düşüyor. Onların etkinliklerine katılmaya özen göstermeliyiz. Her profesyonelliğin bir amatörlüğü vardır. Beğenmeyiz deyip ertelemeyelim. Ben Kabare Sanat Topluğunun “Bir Deli Dünya”oyununu bu sene en iyi oyun seçiyorum. Derslerinin arasında, kendi imkanlarıyla hazırladıkları dekorla, muhteşem bir performansla bize bu oyunu sundukları, bu şehre bir değer kattıkları için. Dışarda cafe köşelerinde oturmaktansa, sanat dedikleri için. Seviyorum sizi çocuklar. Perdeniz hiç kapanmasın…

  • Teşekkür Etmeyi Bilmiyoruz, Ben Belediye Zabıta ve Fen İşleri Müdürlüğüne Teşekkürlerimi Sunuyorum

    Teşekkür Etmeyi Bilmiyoruz, Ben Belediye Zabıta ve Fen İşleri Müdürlüğüne Teşekkürlerimi Sunuyorum

    Toplum olarak eleştiri yapmaya bayılıyoruz, susturabilirse biri bizi aşk olsun . İş bir de teşekkür etmeye gelince bıçak açmıyor ağzımızı. Teşekkür edince değer kaybetmeyoruz korkmayın. Ben teşekkür etmeyi severim ki bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Hatta ben teşekkür ettiğimde garip garip bakan yüzler gördüm, şaşkınlık ifadesi, çünkü alışık değiliz teşekkür eden birine.

    Geçenlerde talihsiz bir kaza yaşadım. Olay sabahını anlatayım, Teknosa karşısındaki yolu biliyorsunuz, dar olan hani. Sabah arabayla giderken zabıtanın yolu kesmek için kullandıkları demir bariyerleri gördüm kaldırımdan biraz dışardaydı ayakları, kesin dedim biri çarpacak, yol çok dar. Demez olaydım akşam bir yağmur, tam orada bir çukur var ızgaranın hemen yanı, diğer yanda bariyer ayakları, çukurdan yavaşça geçeyim derken ben dokundum bariyerin ayaklarına ve arabamın üstüne düştü. Onu dert etmedim de o an biri geçseydi ve demir bariyer o insanın üstüne düşüverseydi, vicdan azabından ölürdüm, suç ben de olmasa bile…

    Duramadım aradım belediyenin çağrı merkezini ve durumu izah ettim, arabamın hasarında değilim ben hallederim, siz o çukuru doldurun, yol dar oraya girmemek mümkün değil, bir de o bariyerleri duvara yaslabilir miziniz, ya birinin başına düşse, illa biri zarar mı görmeli dedim. 10 dakika geçemeden beni aradılar, ilgileneceklerini söylediler sağolsunlar. Ertesi gün baktım bariyerler duvara çekilmiş, çukur doldurulmuş, hatta üst yoldakileri de yapmışlar sağolsunlar. Durumu görünce yeniden aradım çağrı merkezini ve teşekkürlerimi ilettim. Kadın arkadaşın sesi bile değişti, hissettim motive olduğunu. Yaptığım ne hiçbirşey bir iki kuru söz, onu da esirgemeyelim birbirimizden.

    Yozgat Belediyesi Zabıta Müdürlüğü ve Fen İşleri Müdürlüğüne yeniden teşekkürlerimi bildiriyorum. bu kadar kısa sürede çözüm getireceklerini düşünmememiştim açıkçası.

    Teşekkür ettiğim için, bir yerim eksilmedi, çoğalmadı da, ancak çalışan kim olursa olsun bir teşekkür çok kıymetli. İşlerini daha iyi yapmaya çalışacaklar, önemli olan da bu.

    Yazımı şu sözle bitirmek istiyorum, herkes de üzerine alınsın. Ciddiyet prensiplerle olur, surattaki ciddiyet suratsızlıktır. Saygılarımla…

  • Minik Eller Çevreci Akdağmadeni Melikli Köyü

    Minik Eller Çevreci Akdağmadeni Melikli Köyü

    Ah derim hep, çevreye sahip çıkalım da, çevre temizliği için çevre dostu olmak zorunda olmayalım. Herkes çöpünü çöp kutusuna atsa zaten sorun kalmayacak. Ama nerde, umrumuzda mı ki. Bir plastik 1000 yıl doğada kalabiliyor, attığımız sakızları kuşlar yiyecek sanıp, yemeğe çalışırken gagalarına yapışıyor vs.. Umrumuzda mı ? Tabi ki hayır…

    Çevre temizlik çalışmaları da sosyal medyada fenomen oldu.Öncesi  ve sonrası paylaşımlar, Kim bulduysa, Allah ondan razı olsun. Sayesinde bir çok nsan da harakete geçti azizim. Sanki bir ivme bekliyormuşuz gibi… Ne de güzel oldu valla.

    Bir iki gün önce lise arkadaşım okuluları için sosyla medya hesabı açacaklarmış yardım istedi. Fotoğraflarını attı bana doğal olarak. Okul Akdağmadeni Melikli Köyünde, Melikli İlkokulu ve Melikli İmam Hatip Ortaokulu. Tüm öğrenciler seferber olmuş, öğretmenleriyle köyde çevre temizliği yapmışlar, ellerine sağlık. Onları da bu konuda yönlendiren ilk başta lise arkadaşım Yeliz Öğretmenin ve diğer öğretmenlerin de yüreklerine sağlık. Köy okulları benim için çok kıymetlidir. Belki de o köyden başka bir yere gidemeyecek ve okul hayatları o köyden ibaret olan çocuklarımız var. Ne kadar üzücü bir durum olsa da gerçek bu. Bu yüzden o çocuklara ne verebilirsek kıymetli. Bakış açılarını değiştirebilirsek hem öğrencinin hem de velinin, köyden ayrılıp öğrenim hayatına devam etme şansları da o kadar büyük olacaktır. Öğretmenlerimize çok iş düşüyor. Ben de Melikli Köyünde bu ışığı gördüğüm için köşe yazımda yer vermek istedim. Hem öğrenci dostlarımıza hem de öğretmelerimize belki bir moral olur diye düşündüm açıkçası.

    Çevre temizliği belki basit bir etkinlik ancak, köy okulunda olunca kıymetli. Ben inanıyorum ki orada öğretmenlerimiz daha güzel projelere el atacak ve o pırıl pırıl çocuklarımızın dünyasına renk katacaklar. Bize düşen ne varsa biz de elimizden geldiğince yardım etmeye hazırız. Yeni öğretim döneminde mutlaka ziyaretinize geleceğim çocuklar. Kıymetli öğretmelnlerim, yaşınız kaç olursa olsun öğretme eylemini yaptığınızdan dolayı benim büyüyüğüm sayılırsınız, ellerinizden öperim, yavrularımız size emanet. Yeni öğretim yılında görüşmek dileğiyle…

  • 23. Yaşımızda Hala Güzel Dostlarla Birlikte Yeni Ufuk Gazetesi

    23. Yaşımızda Hala Güzel Dostlarla Birlikte Yeni Ufuk Gazetesi

    Tamı tamına 23 yıl olmuş, Yeni Ufuk Gazetesi kurulalı. Benim de bu güzel aileye katılmamın tam 3. Yılı. Zaman ne çabuk geçiyor, daha dün gibi hatırlıyorum. Basın danışmanlığı yaptığım sıralarda gazetemizin değerli kalemlerinden Ferhat Bey öncülük etmişti bana, köşe yazarlığı konusunda. Dokuz yıl önce Siirt’te başladığım köşe yazarlığına, memleketimde de devam edecek olmak, beni çok heyecanlandırmıştı açıkçası, gerçi hala yazarken heyecanlıyım o başka.

    Ve sonra Yeni Ufuk Gazetesi ailesiyle tanıştım. Bekir Çaylak Ağabeyimiz… Yozgat üzerine  çok sohbet ettik, amacımız hep aynı oldu, bir adım  ilerisi için, Yozgat için. Yozgat’ta bir ailem daha oldu. Aile demek, derdi, kederi, mutluluğu paylaşmak da demekti. Nitekim  öyle de oldu. Kadromuza sonradan Alparslan Bey de katıldı. Bana matbaa makinesini gösteren Cemil Ağabeyimize de buradan selamlar. Velhasıl güzel bir ekibin içinde yer alıyor olmak, hep yüzümü güldürdü ve gurur duydum. Onlarla Yozgat’ı konuşmak inanın başka bir keyif benim için.

    Bu köklü aile 23 yıldır Yozgat’ta halkın sesi kulağı. Tüm basın mensubu arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum Yozgat’ımıza hizmet ettikleri için. Gece gündüz demeden, fedakârlık yaparak çalıştıklarını çok iyi biliyorum. Haber yazmanın sadece bir fotoğraf çekmekten ibaret olmadığını da çok iyi biliyorum. Bu güne özel Yeni Ufuk Gazetemizin 23. Yıl şerefine bir güzellik yapmam gerek değil mi? Nice başarılı yıllar diliyorum. Birlikte Yozgat için yine güzel çalışmalara inşallah.

    23 yaşınca çiçeği burnunda, gençliğin baharında derler ya, öyle bir yaşta gazetemiz. Ben de gazetede, 3 yaşında,  daha yeni yürümeyi öğrenmiş biri olarak, küçük bir anımı paylaşmak isterim. Bekir Amca bir gün beni aradı. Hayrola dedim içimden, açtım. Sonra bana dedi ki ne yaptın Meltem. Ben bir korktum kötü bir şey yapmadım ama birinin kalbini mi kırdım acaba dedim kendi kendime. Sonra güldü korkma dedi, sen ne güzel bir yazar olmuşsun, Zonguldak’ta bir beyefendi arayarak köşe yazılarını takip ettiğini söyledi ve teşekkür etti dedi. Mutlu oldum ve gurur duydum diye de ekledi. Utandım, alışık değilim iltifatlara, insanoğluyuz, hoş da gelmedi değil. Sonra dedi ki, yazmaya devam bırakma…

    Ben de elimden geldiğince, mürekkebim yettiğince yazmaya gayret ediyorum. Sizleri seviyorum Yeni Ufuk Ailesi Sağlıcakla kalın…

  • Bana Herkese Baktığın Gibi Bak Gözlerinle

    Bana Herkese Baktığın Gibi Bak Gözlerinle

    Hafta içi sosyal medyada, gezinirken bir videoya denk geldim. Hasta olan bir çocuğun okulda yaşadığı sorunları gündeme getiren bir filmden kesitti. Çevredeki seslere hassas olan karakter, garip sesler çıkarıyor ve herkes ona uzaylı gibi bakıp, dışlıyor. Okulun konserine müdürün zoruyla katılmak zorunda kalıyor, tabi ki müzik sesleri onu oldukça rahatsız ediyor, garip sesler çıkarmaya başlıyor. Müdür onu sahneye davet ediyor ve neden garip sesler çıkardığını soruyor tüm okulun karşısında, hasta olduğunu, beynindeki sağlık problemlerinden dolayı olduğunu, seslere karşı duyarlı olduğunu, strese girip, garip sesler çıkardığını ve tedavi edilemediğini söylüyor. Duruma üzülen müdür senin için ne yapabiliriz diye soruyor,  çocuk bana herkese baktığınız gibi bakın ve davranın, sizler bana tuhafmışım gibi baktığınızda strese giriyorum ve garip seslerim arttıyor diyor çocuk. Okul ayağa kalkıp, alkışlıyor onu, bu cümlelerinden sonra… Sonrasını ben de bilmiyorum filmden kesit bu kadardı. İlk fırsatımda seyredeceğim tamamını.

    Velhasıl gelelim asıl meseleye, bu konuşmanın evet okulun tamamının önünde yapılması duyarlılık açısından güzel, lakin illa bu duruma gelmek mi gerekiyor. Biz içimizden gelerek ona yardımcı olamaz mıyız. Engelli dostlarımla konuştuğumda bize acıyan gözlerle bakmalarını istemiyoruz, ah vah deyip de iyice canımızı sıkıyorlar, yaptıkları empati olmuyor ki diyorlar. Bizler kendi işlerimizi yapabiliyoruz, hayata uyum sağlamaya, mücadele etmeye alışmışken, birinin acıyarak gözlerle bakması, bizi üzüyor. Bize herkese baktıkları gibi bakmalarını istiyoruz sadece… Ne kadar içten, ne kadar duygu yüklü cümleler değil mi?

    Onlarla bu sohbeti yaptıktan sonra gördüm ki, hepsi hemen hemen bu durumdan şikayetçi. Yani bizler onlara yardım etmekten çok , onları daha da dipe itiyoruz, ama bilerek ama bilmeyerek. Çözüm mü, bence bu konuda bize eğitimlerin verilmesi. Sosyal proje yapan tüm kurumların bu konuyu da ele alabilirler. Artık konuya bakış açımızı değiştirmenn vakti gelmedi mi? Unutmayalım hepimiz engelli adayıyız… Sevgiler ve saygılarımla, mutlu bir hafta diliyorum.

  • Masum İnsanların Öldürüldüğü Hiçbir Dava Haklı Olamaz

    Masum İnsanların Öldürüldüğü Hiçbir Dava Haklı Olamaz

    En sevdiğim filmler arasında Yüzüklerin Efendisi gelir. Etkilendiğim bir sahnede şu sözler söylenir; “Yaşayanların birçoğu ölümü hak ediyor ve ölenlerin bir kısmı da yaşamayı hak ediyor. Yaşamı onlara verebilir misin? O halde hak, hukuk adına ölüm buyurmakta çok acele etme; çünkü en bilge olanlar bile her şeyin sonunu göremez.”

    Dünyada, ülkemizde, şehrimizde bir bakıyoruz, cinayetler, terör almış başını gidiyor. İnsan öldürmek bu kadar kolay mı diye soruyorum her zaman. Yeni Zelanda olayı ise en yakın olan olay. İnsanın nasıl gözü dönüyor da masum ve savunmasız insanları öldürebiliyor aklım almıyor bir türlü.

    Veda Hutbesininde ne güzel tarif ediyor Peygamberimiz,  Arap’ın Arap olmayandan üstünlüğü yok takvadan başka diyor. Koca dünya hepimizi içine sığdırıyor da, bir biz dünyayı kendimize zindan ediyoruz. Neden ?

    Daha çok çalışmalıyız müslüman olarak, kuvvetlenmeliyiz iyice. Zalimlere bırakmamalı dünyayı. Yaşama hakkını almaya cesaret edenlere fırsat vermemeliyiz. Namaz kılarken silahla saldırıyı yapacak cesaret bulanlara cevabımız, bilimde, sanatta, sporda her alanda güçlü bir Türkiye, güçlü müslumanlar olarak cevap verip, engel olmalıyız ki, bir daha bizi sırtımızdan vurmaya cesaret edemesinler.

    Çok sinirliyim ve ne yazadığımı, duygularımı nasıl ifaeda edeceğimi bilmiyorum. Masum insanların öldürüldüğü hiçbir dava haklı olmaz.

    Tüm İslam aleminin başı sağolsun, başımız sağolsun. Kelimelerin bittiği yerdeyiz, ancak susmamak gerek. Masum insanlar öldüğünde , ne yaptınız diye sorarsa Rabbim ne diyeceğiz?

  • Siyaseti de Görmemezlikten Gelemeyiz Lakin Biraz Siyasetten Uzaklaşsak Mı?

    Siyaseti de Görmemezlikten Gelemeyiz Lakin Biraz Siyasetten Uzaklaşsak Mı?

    Siyaseti belirleyecek olan yine biz vatandaşlar olduğumuza göre, ondan kaçmak pek mümkün değil. Oyumuzu kullanmayacağız diyenlere de ayrı bir ayar olduğum da doğru. Birisi mutlaka yakındır düşüncene, prensiplerine, oyuna bir vatandaş olarak sahiip çıkmazsan, bu şehre de kimse sahip çıkmıyor dememelisin.

    Bir de acı bir gerçek var. Ötekileştirme… Yok ocusun yok bucusun… Bırakalım artık bunları, annemin dedği gibi perdenin arkasında kime verdiğimi biliyor musun, hayır bilmiyorum. Aklıma gelmişken, kime oy verdiğini, videoya ya da fotoğrafa alanlar da bir akım başlattı. Yasak olan birşeyi nasıl da güzelleştiriyoruz, kılıf buluyoruz vallahi anlamıyorum. Sonra neden etiketleniyoruz deniliyor, kimsenin kendine dönüp baktığı yok, olsa zaten vatan derdini, bireyselleştirmeyiz.

    Bu sıralar sanırım, çayımızı kahvemizi alıp kafa dinlemeye ihtiyacımız var.  Her yerde aynı konu. Elbette tartışalım, kırmadan, etiketlemeden, kalp kırmadan. Her fikrin tartışıldığı toplumlar gelişir. Etiketleme iyi kötü yapılıyorsa, kaçacak yer ararız.

    Denir ya belediyede isimler önemli, parti değil. Kimi ne kadar tanıdığımız da işin içine giriyor biraz da. Yozgat kazanacak veya kaybedecek bunu bir sonraki seçime kadar maalesef ki anlayamayacağız. Hepimiz ve Yozgat için hayırlı olsun diyorum.

    Biz yine siyaseti görmemezlikten gelmeyelim, lakin bu sıralar biraz uzaklaşsak mı diyorum. Her yerde aynı konu. Kendimizi geliştirmeye başladığımızda, bakış açımız değiştiğinde her anlamda kalite bizi zaten bulacaktır.

    Gelin çayımızı kahvemizi alalım ve film seyredelim, okuduğumuz bir kitabın filmi olur, ya da sinemaya gidelim. Şehrin biraz havası değişsin, ne dersiniz?

  • Unutmak Büyük Bir Devrim

    Unutmak Büyük Bir Devrim

    “Gitmek sadece bir eylemdir. Unutmak ise kocaman bir devrim.” Nazım Hikmet Ran

    Neyi unuttuğumu hatırlamıyorum. Rabbimin verdiği en büyük nimetlerden biri unutmak..! Bir doğum sancısını hep hissetseydik, ya ameliyattan çıktığımızda o ağrıyı. Bir ay sonra o hissettiklerimizi, o an ki halimizle yaşasaydık her gün, her dakika. Aman Allahım hayat işkence gibi gelirdi.

    Ya ölüm acısı…En yakınımız öldüğünde hissettiklerimizi, yaşadıklarımızı her gün yaşayasaydık,  bizde ölürdük o acıdan. Rabbim bize ne güzel bir nimet vermiş, hayata sıkı sıkı tutunun der gibi.

    Hayat kısa,bizlerse hep iyiyiz, o kötülük yapanlar ise meçhul. Hepimizin iyi olması beklenemez burası sınav yeri. Birileri iyi birileri kötü olacak.Önemli olan bizim nerede olmaya çalıştığımız.İstemeden kalp kırabiliriz, farkında bile olmayız, bunu karşımızdaki kişi bize ifade ettiğinde özür dileyerek, bir daha yapılmamak şartıyla konu kapanmalı. Biz ne yapıyoruz peki,  bizi kırdı ya biz de onu kıracağız. Anlamaya çalışmıyoruz, bilmeden yaptığına da inanmak istemiyoruz, bir şans daha verilmeli o insana. Bir daha yaparsa yollarını ayırsın o başka. İnadına kalp kırmak neden?

    Hayatta hepimiz bir enerji yayıyoruz etrafımıza. Hani deriz ya içim kaynamadı o insana diye. Enerjiler uyuşmadı biraz da. Bu durum karşımızdaki insanı kötü yapmaz.Uyumsuz olmak kötü olmak demek de değildir. Böyle bir durumda kötüyü düşünürüz ve o olumsuz cümleler negatif enerjiyi çeker üzerimize.

    Affetmek inanın çok işe yaraıyor. Affettiğinizde geçmişinizin negatif enerjisinden kurtuluyorsunuz. Zihniniz yorulmuyor ve beden rahatlıyor. Affedin illa o insanla konuşun demiyorum, hepimizin ayrı çizgileri var. İnsanız ve hepimizin hataları var deyip geçin. Beyninize olumlu mesajlar gönderin. Affetmek unutmayı kolaylaştırıyor.

    Unutmak nasıl da geniş bir kavram, kimi ameliyat acısı kimi insanı unutmamızı sağlıyor. Ben hayatımda iki şeyi unutmuyorum. Bir bana yapılan iyiliği ve kötülüğü. Yeri geldi mi ikisine de cevabım iyilik oluyor. Rabbim de zaten bir şekilde çıkarıyor karşımıza kötülüğü yapanları değil mi? İlahi adalet denilen durum bu olsa gerek. Kötülük yapan insanla yollarımız benim ona yardım etmem gereken yerde kesiştiğinde yardım ediyorum.Utanarak helallik istiyorlar. Belki de en sevdiğim sahne bu, kafasının dank etmesi… Dünya o kadar geniş ki oysa hepimizi içine alıyor, biz insanlar kendi kendimize dünyayı dar ediyoruz.

    Unutun ve affedin dostlar. Hayat enerjiniz olumluya dönüşsün. Hayat ne istersek onu veriyor aslında yürekten istediğimizde.. Saygılarımla…

  • Bir Hayalimin Daha Gerçekleşmesi…Yozgat Diyabet Derneği

    Bir Hayalimin Daha Gerçekleşmesi…Yozgat Diyabet Derneği

    Bir hayalimi daha gerçekleştirmenin sevincini sizlerle paylaşmak istedim. Rabbime şükürler olsun Yozgat Diyabet Derneğini kurmak nasip oldu. Yedi yıl önce tam da bugün oğluma diyabet halk arasında şeker olarak bilinen hastalık tanısı konulduğunda, dünyamın yıkıldığını sanmıştım. Hastanede geçen bir hafta bana göre ömrümün yarısı gitmiş gibiydi. Neden biz, ben kötü bir insan mıyım, bu başımıza geldi diye sorgularken, hastanede odasını paylaştığımız bir bayan kendine gel dedi, hadi sen kötüsün diyelim, ben de mi kötüyüm, diğeri de mi kötü, toparla ve kendine  gel, çocuğunun sana ihtiyacı var dedi. Bu cümleler o an şamar gibi inmişti suratıma, ne yapıyorum dedim, bir an önce toparlanmalı oğlum için ve kabullenerek yaşam biçimimizi değiştirmeliydik.

    Çocukluk çağında çıkan insüline bağımlı diyabette kime sorsanız mutlaka bir hikayesi vardır. Yedi yıldır bizde diyabet ailesinin içerisindeyiz. Yozgat’ta gördüğüm kadarıyla ilerleyen yaşlarda diyabet olan  dostlarımız biraz kendilerini ihmal ediyor gibi geldi. Diyete uyan pek de yok gibi, spor desen hiç yok. Farkındalık oluşturmak adına ben de çorbada bir katkım olsun istedim. Çok kıymetli dostlarım da yalnız bırakmadılar, kolları sıvadık. Oktay Yıldırım, Cansu Refika Küçükçelik, Dilara Karakoç, Zübeyde Uyar, Tuba Bozkurt Türkmen, Emine Karaca ve Zeynep Ersoy’a yönetimde oldukları için de ayrıca teşekkür ederim. Hep birlikte güzel bir niyetle çıktığımız bu yolda bizlerden emeğini, bilgilerini esirgemeyen Dernekler Müdürümüz Hakkı Yurtlu’ya, Yeniufuk Gezetemizin sahibi Bekir Çaylak Ağabeyimize, her zaman yanımızda olacağını söyleyen ve  her daim yanımızda olan Seyfi Çelikkaya hocamıza, bizleri arayarak tebrik eden tüm dostlarımıza, Meltem Hanım herşeyi yapmaya hazırız diyen, Çetin Mermertaş’a, abi bu kez özel bir iş için arıyorum dediğim, pankartta bize destek olan Kadir Beye, spor için antrenörlük yaparım diyen Durak Hocama ve ismini şuan unuttuysam affola tüm dostlarımıza yeniden teşekkürler. Birlikte güçlüyüz.

    Bugün ülkemizde 7 milyon diyabetli olduğundan bahsediliyor. Baktığımızda anımsanmayacak durumda ve 2040 yılında iki katına çıkacağı tahmin ediliyor. Stesli yaşam, hareketsizlik aslında diyabet için zemin oluşturuyor. Hepimiz diyabet riski taşıyoruz.

    Yozgat’ta sizlerin de desteği ile gelin birlikte fark yaratalım. Tedavi süresince dostlarımıza destek olalım. Diyabette doktor kontrolleri, tedavi süreci, diyet, spor ve eğitim o kadar öenmli ki. Bizlerin de bu amansız hastalığa yakalanma riskimiz fazla. Ne kadar farkındalık oluşturabilrsek çevremizde o kadar başarılı sayılırız.

    Şu an imkanlarımız sınırlı olsa da aklımdan geçen dernek yerinde dostlarımızın spor yapabileceği, hobilerinin yapabileceği ve eğitim verebileceğimiz bir de salonu olan bir yer. Biz güzel niyetlerle yola çıktık. Herşey hayalle başlar demiş ya bir şair, kimbilir gün olur, bizim de hayalimiz gerçek olur. En kısa sürede diyabetli dostlarımızla bir araya geleceğimiz bir tanışma günü yapacağız. Çevrenizdeki dostlarınıza da söylerseniz çok seviniriz, şimdiden çok teşekkürler. Sağlıklı günler dilerim.

  • Biz Ne Yapıyoruz ?

    Biz Ne Yapıyoruz ?

    Geçen hafta sonu oğlumla Saat Kulesinin yukarısından meydana doğru ilerliyoruz. Önümüzde 3 çocuğu ile birlikte yürüyen bir anne var. Kek almış anneleri ve paketlerini açıp çocuklara veriyor ve açtığı her kekin ambalajını yere atıyor, Uyaracak oldum önümüzden araba geçince bekledik ve aramızdaki mesafe uzadı. Rüzgar tesadüf de bu bir tanesini oğlumun önüne attı. Oğlum ne mi yaptı aldı ve çöp kutusuna attı. Ve bana dönüp dedik ki, biliyorum o kadının davranışı doğru değil, ne kadar çevreyi sevdiğimi de bilirsin,yerde gördüğüm bir çöpü de ben görmezlikten gelemem dedi.

    Ben tabii oğluma bu duyarlı davranışından dolayı teşekkür ettim. Hayatımız boyunca en az duyduğumuz teşekkür kelimesinde cimri davranmamaya özen gösteriyorum. Takdir edilme duygusu hepimizde var.

    Sevgili dostlarım, belediyenin işi ne temizlesin deyin ellerinde ne varsa yere atan insanları gördüm.

    Hatta dedim ki  evde de biri temizlik yapıyor sen ya da eşin, atıyor musun evde diyorum hayır diyorlar. Farkı ne diye soruyorum cevap yok. Tabii durum böyle olunca tepkimi verince yanımdaki insanlar da dikkat etmeye başlıyor.

    Annem derdi ki aslan yerden belli olur. Biz ne yapıyoruz, sanki yaşam alanımız evimizin içi gibi algılayıp, evimizin önünü, mahallemizi, alışveriş yaptığımız sokakları es geçiyoruz.

    Biz ne yapıyoruz demek isterdim de biz neler yapmıyoruz saymak daha mantıklı geliyor.

    Bu şehir hepimizin ve bir vatandaş olarak hizmet istemek kadar, şehrin düzenini de sağlamak bizim görevimiz.

    Ben bugün kendim bu konuda dikkat ettiğim kadar, ailemle, çevremle de hassas olmaları noktasında konuşuyorum ve evimde atık kağıt, yağ, pilleri toplayıp, gerekli kurumlara teslim ediyorum. Rahatsız eden durumları insanlarla ve yine kurumlarla paylaşıyorum. Benim elimden gelen bu.

    Peki siz ne yapıyorsunuz?

    Bir gün orman yanıyor.

    Bir serçe kuşu gölden gagasına aldığı bir damla suyla yangını söndürmeye uğraşıyor, bunu defalarca yapan serçeye, ormanın diğer sakinleri “Boşuna uğraşma, senin bir kaç damlanla bu yangın sönmez ” demiş, serçe kuşu ormanın diğer sakinlerine dönüp “benim elimden gelen bu” demiş.

  • Yozgat Tanıtımı İçin Çektiğim Fotoğraf Yarışmasındaki Ödülü Kabul Etmem Mümkün Değildi

    Yozgat Tanıtımı İçin Çektiğim Fotoğraf Yarışmasındaki Ödülü Kabul Etmem Mümkün Değildi

    Hepimizin Yozgat’ta tanıdığı fotoğraf sanatçılarından Oktay Yıldırım ve çok değerli eşi Sibel Yıldırım evlerinin kapılarını Yeniufuk Gazetemize açtılar. Geçen sene Dokunuş Projesiyle gönülleri fetheden Oktay Beyle fotoğraf sanatı üzerine kısa bir söyleşimiz oldu. Fotoğrafa olan merak hikayesinin sır perdesini Yeniufuk Gazetemize araladı.

    Sanatla ilgilenen insanların başlama hikayeleri hep ilgimi çeker, sizin de bir hikayeniz olmalı ?

    Lise döneminde ailemize yeni katılan bir eniştem vardı. Fotoğraf makinesi vardı, gazeteciydi. Makinesini pek kimseye de vermezdi. Nasıl oldu bilmiyorum bir müddet benim almama izin verdi, siyah beyaz 24’lük, 36’lik pozlar vardı, gençler şimdi bilmezler ama o dönem öyleydi fotoğraf makineleri.   Yozgat Ticaret Meslek Lisesinde okuyorum o zamanlar. İlk başlarda kendi fotoğrafımı arkadaşlarıma çektiriyordum. Sonra bir hocam fotoğraf makinesinin çok kıymetli olduğunu ve güzel fotoğraflar çekilebileceğini anlattı ve ben artık arkadaşlarımı çekmeye başladım. Siyah beyaz ve hep hatıra fotoğrafı olduğu için belli bir süre sonra beni cazbetmemeye başladı. Lise bittikten sonra  1984 yılında Almanya’ya gittim. O zamanlar telefon pek yoktu, eniştem bir mektup yazdı, Almanya’da bir fotoğraf makinesi alırsan dönüşünde Ankara’da gazetecilik işi yapabilirsin yazmıştı. Babama durumu anlattım ve babam bana bir fotoğraf makinesi aldı. Praktica MPL5 geniş açılı lensi var,18-55 lens var. Türkiye’ye geldiğimde Ankara’ya gitme planlarım olmadı ve Yozgat’a geldim.Fotoğraf çekmeye başladım. Askere gittim geldim tam anlamıyla o dönemde de ilgilenemedim. Askerlik dönüşü ticaretle uğraştım. O zamanlar komşumuz fotoğrafçı ve bana bir kaç ayar gösterdi. Manzara fotoğrafı, portre çekmeye başladım. Bir yandan fotoğraf banyosu, bir yandan işlerim yoğun bir dönem oldu ve fotoğrafı yine ertelemek zorunda kaldım. 1996 yılında Türk Telekom’a girdim. Haftasonlarımı değerlendirme fırsatım oldu. Fransa’ya gitme fırsatım oldu. Makinemi de götürmüştüm. Yiğenlerim dijital fotoğraf makinelerin çıktığını söyledi ve ben de orada, yarı profesyonel dijital bir makine aldım. Kızım döndüğümde üniversiteyi kazandı ve seçmeli ders olarak fotoğrafçılığı seçti ve makineyi ona verdim . Babaların kızlarına hayır deme şansı yok tabi ki, ben de seve seve verdim. Yaz tatiline geldiğinde kızımdan fotoğraf makinesi alıp, çekmeye başladım. Yozgat’ta açılan bir fotoğraf yarışmasına katıldım ve  bir fotoğrafım ödül aldım. Ödülden aldığım parayla hemen kendime bir fotoğraf makinesi aldım. İlk profesyonel fotoğraf makinemi almış oldum. Fotoğraf çekmeye başladım ama beni tatmin etmiyordu, istediğim gibi çıkmıyordu. O dönemde Yozgat’ta fotoğraflarla ilgilenen arkadaşlara sordum manuel çekmek istiyordum. Ankara’da bir kursa gitmeye karar verdim. Haftasonu kurslarına kayıt yaptırdım. Kursta ilk ders herkes kendini tanıttı ve sıra bana geldiğinde Yozgat’tan geldiğimi söylediğimde hepsi bir döndü ve bana baktı. Yozgat’ta kurs varda ben miş gitmedim dedim, ilk önce bana güldüler daha sonra azmimden dolayı tebrik ettiler. Fotoğraf çekmeye başladım, sürekli çektiğim fotoğrafları inceliyordum ve yine beni tatmin etmiyordu. Bir gün kurs hocam aradı ve yeni kurs açacağını, üç ay boyunca devam edeceğini söyledi. Ve ben de yeniden gitmeye karar verdim, üç ay boyunca her haftasonu Ankara’ya gittim. Kurs etkinliği olarak Tuz Gölüne gittik ve orada çektiğim bir fotoğrafım Hürriyet gazetesinde çıktı. Beni çok mutlu ve motive etti. Fotoğraf sanatına başlamış olma hikayem bu.

    Oktay Bey beni etkileyen bir olayda Yozgat’ta yapılan Dört Mevsim Fotoğraf Yarışmasında kazandığınız ödülü kabul etmemeniz oldu .

    Yarışmada beş fotoğrafımdan dört tanesi derece yaptı. Yozgat tanıtımı için ödülü kabul etmedim. Memkeletimizin tanıtımı için benim de bir katkım olsun istedim. Yozgat sevdalısı olarak Yozgat’ı tanıtmak için para almak bana ters geldi. Yarışma gereği mecbur parayı vermeleri gerktiğini de belirttiler. Ben de ödülümü Yozgat Şehir Aileleri  Derneği ve Yozgat Yardımseverler Derneğine bağış yaptım.

    Bildiğim kadarıyla bir gazetede de fotoğraflarınız yayınlanıyor. Gazete ile genç yaşta tanışma fırsatınızı sonradan Yozgat’ta bulduğunuzu da söyleyebiliriz aslında.

    Evet gençlik yıllarında içimde kalan bir istekti. Eğitimden sonra fotoğraflarım da değişmeye başladı. Bakış açım farklılaştı ve sosyal medyada ilgi görünce Tarık Bey fotoğraflarımı gazetede yayınlamak istediğini söyledi. Yayınlamaya başlayınca olumlu tepkiler aldık. Takipçi sayısı arttı .

    Zamanla köşe yazısı da yazmaya başladım.

    Fotoğrafla ilgilenen insanlar gezmeyi de seviyor, eminim bir çok şehrimize de iz bırakmışsınızdır.

    Ülkemizde bir çok şehrimizi gezdim. Fotoğrafla ilgilenmek o şehre ait bilgileri de öğrenmek demek, tarihi, kültürel dokusunu araştırmak demek. Gitmeden mutlaka araştırma yapar, gezilecek yerler, kültürel özelliklerini öğrenirim. Fotoğraflarımda o şehrin hikayesi olsun, kalbe dokunsun istiyorum. Bugün Şanlıurfa’ya gidip Balıklı Gölü fotoğraflamadan gelmemek gerektiğini düşünüyorum.

    İlk aldığınız fotoğraf makineleriniz hala duruyor mu?

    Almanya’dan aldığım ilk fotoğraf makinemi saklıyorum. Diğer almış olduğum makineleri ise sürekli değiştirdim. İlk göz ağrım  hala eskisi gibi çalışır vaziyette.

    Peki, Oktay Bey bazen Nikon mu, Canon mu tartışması çıkıyor sosyal medyada sizin de böyle marka takıntınız var mı?

    Ben Nikon, Canon kullandım ve şuan Olympus kullanıyorum. Hepsinin başarılı olduğu  kategoriler ayrı. Tercih meselesi tabiki, marka takıntım yok. Kolay taşınabilirliği açısından Olympusu tercih ediyorum . Aynasız olduğu için ilgimi çekiyor. Fotoğraf makinelerin çoğu aynasıza doğru gidiyor, dijitalleşme yolunda ilerliyoruz.

    Fotoğraf sanatına yeni başlayanlara bir tavsiyeniz var mı ?

    Seviyorlarsa bırakmasınlar, sevgi, sabır ve azim şart.

    Sanatla ilgilenen insanların mutlaka başka bir ilgi alanları da oluyor peki sizin var mı ?

    Ebru sanatı ile ilgileniyorum, çavdar sapı ile de elif ve vav yapıyorum. Çavdar sapından sanat mı olur diyenler olsa da, bana göre sana;t ürün çıkarmak ve kendinizin, çevrenizin beğenisini kazanmak.

    Yeniufuk Gazetesi olarak bizi misafir ettiniz size ve çok başarılı bulduğum, bir kadın olarak lider gördüğüm Sibel Hanım’a teşekkürlerimi sunuyorum.

    Biz teşekkür ederiz, Yeniufuk Gazetesi ailesi ve okuyucularına da selamlarımızı gönderiyoruz.  

     

  • Senden Daha Güzeli Yok

    Senden Daha Güzeli Yok

    Biz çocukken elektirikler gittiğinde annem mum yakar , yere koyar bizi etrafında toplar, Neşat Ertaş, Nida Tüfekçi türküleri söyler, sonra kısa kısa hikayeler anlatırdı, eğlenmenin yanında bir de hayatın gerçekleri var derdi. Biz de onu pür dikkat dinlerdik. Biz güzel çocuklardık.

    Yine bir gün elektirk gittiğinde bize anlattığı hikayeyi paylaşmak istiyorum. Köy ahalisi çeşme başında toplanmış, sohbet ederlerken, senin aklın bende olsaysı, şunu yapardım bunu yapardım derken kavgaya tutuşuyorlar. Bunu gören melek dayanamayıp, köylülerin yanına gelir ve size bir teklifim var der. Hepinizin aklını alıp, karıştıracağım ve siz de beğenip, hangisini almak isterseniz alın der.Köylünün hoşuna gider ve kabul ederler. Akıllarını alıp, karıştırır melek, köylü de seçmeye başlar. Seçme işlemi bitince bir de ne görsünler, yine herkes kendi aklını almış.

    Hayat böyle karmaşık gibi gözükse de basit aslında. Hep biz de olmayanların peşinde koşarak, belki de üzüntüye boğuluyoruz, kendimizdeki değeri farketmeden. Senden güzeli yok derken başlıkta bunu kastetmiştim. İlk önce insan kendini sevmeli, daha sonra kimi sevecekse, ilk önce kendine saygı duymalı, daha sonra kime saygı duyacaksa, ilk önce kendine güvenmeli, daha sonra kime güvenecekse.

    Hayat çok kısa baylar, bayanlar. Ölümse ani, beklenen ölüm var mıdır, hasta yatağı dışında bilmiyorum. Bu hayat yarışında kendinizi sevin ve önemseyin. Mutlu olmayı öğrenelim. 10 günlük dünyada sekiz gününümüz zaten sorunlarla geçiyor, diğer iki güzel günümüze de sekiz güne üzülerek geçiriyoruz, elde var sıfır. Her derdin bir gün biteceğini bilmeli, hatta yeni bir dertle karşılaşacağımız gerçeğini de kabul edersek daha mutlu olacağız inanın.

    Motivasyon eğitimlerine hazırlanırken Mimar Sinan’ı örnek veririm. İlerleyen yaşlarda yaptığı eselerleri anlatırım. Vazgeçmeyin. Nefes aldığımız ve sağlığımız el verdiği sürece yapamacağımız birşey yok. Yeter ki inancınızı yitirmeyin.

    En üretken yaş 40 yaşalarmış denir, düşünüyorum da öyle de değil mi, bilgi birikimi, yaşanmışlıklar, hepsini üst üste koy, en zirvede olduğumuz yaşlar olacak kırklı yaşlar. Çevreme bakıyorum, kırk gelmeden bittim diyor. Dur yahu nereye gidiyorsun erkenden,bir çay içelim önce.

    Antalya’da yaşarken ve tatil yaptığımda yaşlı turistlere bakardım. Nasıl kıpır kıpırlar. Bizse başımızı oynatamıyoruz o yaşlarda. Kendimizi önemseyip, spor yapmıyoruz, beslenmemize dikkat etmiyoruz, en önemlisi ruhumuzu canlı tutmuyoruz, kırk yaşından sonra üretmeyi bırakıyoruz.

    Demem o ki dostlar, bizden daha güzeli yok, kendimizi çirkinleştiren de biziz aslında. Görüşmek üzere.

  • İletişim Çağında İletişimsizlikle Boğuluyoruz

    İletişim Çağında İletişimsizlikle Boğuluyoruz

    İki kardeşten biri köyde çobanlık yaparken diğeri şehirde yaşıyordu. Köyde yaşayan “Bu zamanda şehre gitmek, oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. Ben köyün çobanlığını yapayım, günahlardan uzak kalayım” düşüncesi içerisindeydi.

    Çoban, dağda koyunları, keçileri otlatıyor, bütün namazlarını vaktinde kılıyor, namahreme nazar etmiyordu. Bütün gün zikirle, fikirle, şükürle yaşıyordu. Bir süre sonra manen bir hayli ilerledi, kerametlere bile mazhar oldu.

    Çoban, şehirde yaşayan kardeşini ziyaret etmek istedi. Otlattığı koyunlarından bir miktar süt sağarak bir bez torbaya doldurup ağzını bağladıktan sonra şehrin yolunu tuttu. Ayakkabı tamircisi olan kardeşinin dükkânına varınca torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak sohbet etmeye başladı.

    Bu sırada bir bayan gelerek ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi. Kardeşi ayakkabıyı tamirle uğraşırken bayan çıplak ayakla beklemeye başladı. Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini gören çobanın zihninde değişik düşünceler oluşmaya başladı. İşte o sırada yukarıdan bir şeyler dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt damlası olduğunu anladılar. Çobanın zihni bulanıklaşmaya başladığı anda torbadaki süt de damlamaya başlamıştı.

    Ayakkabı tamircisi kardeş “İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte” dedi.

    Çok etkilendiğim bir hikayedir. Asıl mesele de bu; iletişimde; insanların içinde kendimizi yönetebilmemiz, etkili ileşitim kurabilmemiz. Arkadaşlarımızla sosyal medya platformlarında onlarca cümle kurarken, yanyana geldiğimizde telefonlar elimizden düşmüyor. Ben espiriye vurup, yanımda olan arkadaşıma whatsappdan mesaj atıyorum, gülüyoruz. Beni bilen bilir yanyanayken kızar, hatta telefonları toplarım. İletişim teknolojileri hayatımızı kolaylaştırmak için ilerlese de biz bağımlısı olduk. Sanki elimizle telefon arası bir mıktanıs var ve yapışıyor adeta.

    Güneşin sarı, gökyüzünün mavi olduğunu hatırlamayacak kadar kaptıranlar da var sosyal medyaya. Atalarımız ne de güzel demiş azı karar, çoğu zarar.

    Mutsuzluğumuzu mutlu fotoğraflarımızı paylaşarak mı gizliyoruz acaba, bir de beğenilme duygusu var. Bir yaşadığımız hayat var, bir de sosyal medya hayatımız. İnsanlar elbette paylaşmalı, farkındalık oluşturmak da önemli. Lafım yüz yüze iletişim kuracağımız ortamlarda ellerinden telefonları düşmeyenlere. Bilmem derdimi aktarabildim mi satırlara…

    Duyun Lütfen..

    Kazım Arslan’ın belki de son konuşmasıydı. 30 yıllık hizmet yaptım dediğini duyun lütfen. Yeni seçilecek olan başkanın 63 yıllık hizmet yapması gerekiyor, yapılan hizmetin iki katından bir fazla ki, fark yaratttığını anlayalım. Zorlu bir süreç. Kim gelirse gelsin, eminim güzel hizmetler yapacaktır. Sağlıklı,huzurlu, mutlu haftalar diliyorum. Kendinize her zamankinden daha iyi bakın, hayat şartları bizi zorluyor…

  • Kış Geldi Dayandı, Gelin Bu Yıl Komşularımız ve Sokak Hayvanlarımız Üşümesin

    Kış Geldi Dayandı, Gelin Bu Yıl Komşularımız ve Sokak Hayvanlarımız Üşümesin

    Kış geldi dayandı yine yüreklerimize. Sıcacık çorbamız ve çayımızı  yudumlarken sıcacık evimizde, isyan bayraklarını çeken biz, aklımıza dışarda kalan insanları ve hayvanları belki ayda bir kez hatırlayarak “Allah yardımcıları olsun” diyebiliyoruz. Hep söylerim kar şehrin üzerini örtüp kapladığında, yüreğimize de yağsa lapa lapa, yüreğimiz aydınlanır mı acaba ?

    Evimizde, pencereden dışarıyı seyrederken keyifle baktığımız kış manzaraları, dışarda oynadığımız kartopu, yaptığımız kardan adamların bize verdiği mutluluğu maalesef herkese vermiyor hayat. Derme çatma evlerde oturan, o gün sobasını yakabildiği için rahat bir nefes alan, sofrasında belki sadece çorbası olan insanların yaptığı şükür duasını bizler bu bolluk içinde ne kadar yapıyoruz, yapabiliyoruz diye içimden geçiriyorum kahvemi yudumlarken. Kahve demişken kahveyi bile bize sıradan bir keyf gelirken, kahve içmeyi lüks bilen insanlarımız var, bilmem anlatabildim mi?

    Varlıkla yoklukla sınandığımızın farkındayız, teorik tam, uygulama eksik. Bir kıvılcım yakmalı ve yangına dönüşmeli farkındalık ateşi. Herkes etrafında gördüğü bir komşusuyla paylaşsa aşını, ne yol bu alınmıştı bu hayat yarışında.

    Ve dünyada dengeyi kuran sadece insanlar olmadığını da hepimiz çok iyi bilirken, unutuveriyoruz işte, geçim derdine düşmüş. Sokaktaki canlılar da kıştan nasibini alıyor ve açlığa çok dayanamadan ölüyorlar. Bir kap yemek değil kuru bir ekmek bile onlar için yeterli aslında. Türkiye’de yıllık ekmek israfı miktarına bakacak olursak, kaç adettir dersiniz peki? 1,79 milyar adet. Evet, yanlış duymadınız. Gönül ister ki hiç ekmek israf olmasın ama olmuyor her gönlün istediği. O zaman ne yapıyoruz, ekmeğimizi çöpe atmıyoruz, sokak hayvanlarımıza ayırıyoruz. Komşularımızla paylaşacağımız bir kâse çorba, sokak hayvanlarıyla paylaşacağımız bir parça ekmek bizi fakirleştirmeyecek, yüreğimize bir tebessüm bırakacak usulca. Sağlıcakla kalın..!

  • Bizim Acilen İyi İnsan Olmayı Öğrenmemiz Gerek

    Bizim Acilen İyi İnsan Olmayı Öğrenmemiz Gerek

    Şiddet haberleri alıp başını gidiyor, peki şiddet haberleri yayınlanmalı mı, yayınlanmamalı da bir tartışma konusu. Yayınlanmasan insanlar daha cesaretli olacak, yayınlasan sanki şiddet sıradan bir olay gibi bir algı oluşturuyor. Demek ki başka bir yol bulmamız gerekiyor. Uzmanlarımıza çok işler düşüyor, biz de tabi ki uzmanlarımızı, aydınlarımızı bu konuda desteklemeliyiz, çalışan insanı gerçi pek sevmeyiz biz, lakin gidişatımız da gidişat değil.

    Bize de çok işler düşüyor… Bizim acilen iyi insan olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Dürüst olmak insana özgü bir özellikken, şimdi sanki dürüst insan görsek, onu melek sınıfına alacak kadar ilahlaştırıyoruz, neden, o kadar insana ait özelliğimizi yitirdik ki, görünce, kan çekiyor diyoruz ya, ondan içimiz ısınıyor. Gülen insan bile bulmak zor azizim.

    Bir insan olarak kendimizi geliştirmeli, iyi bir vatandaş, iyi bir anne, baba, komşu, akraba, öğretmen, doktor, öğrenci vs. ne iş yapıyorsak o olmalıyız. Kendimizi değil çevremizi de aydınlatmalıyız. Mum çağını çoktan geçtik, lazerle yeniden ışık saçmalıyız.

    Bizim acilen yeniden aile olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Aile bireylerini bir arada tutan o sofralar yok artık. Elimizde telefonlarla yüz yüze gelmediğimiz, yemek saati herkesin ayrı olduğu bir aile de sağlıklı ne kadar kalabiliriz ki. Sonra dünya nereye gidiyor diye kurduğumuz isyan cümlelerinde biz neredeyiz. Bakış açımızı değiştirmemizin vakti gelmedi mi?

    Bizim acilen iyi insan olmayı öğrenmeye ihtiyacımız var.

    Çocuklarıyla konuşan, onlarla ödev yapan, film seyreden, kitap okuyan, birlikte spor yapan, müzik eğitimi alan, oyunlar oynayan, portakal yiyen (çocukluğumun en güzel anısıdır portakalı çok severdim küçükken), dertleşen anne ve babalara ihtiyacımız var.

    Çocuk ne görüyorsa onu yapar diye tekerleme gibi her yazımda bastıra bastıra söylüyorum. Çocuklara sürekli bağıran, sürekli engelleyen anne baba olmayı bırakmamız gerekiyor. Çok serbest de değil, çok sert de değil, ılımlı davranışlar, kurallar da olacak elbette, esnek geçişler de…

    Bir şeye sürekli bakmak onu sıradanlaştırıyor. Dünyanın en güzel kadınları bile aldatılıyor. O güzellikleri bile sıradan hale geliyor. İşte şiddeti gören, şiddete maruz kalan bir çocuk için de şiddet sıradanlaşıyor ve büyüdüğünde anne baba olduğunda o da şiddet uygulamaya başlıyor.

     

    Peki ne yapılmalı ? Artık Avrupa’da aile bağları üzerine filmler, diziler çekiliyor. Biz de ne oluyor, yaşamadığımız hayatlar tepsiyle sunuluyor, biz de seve seve tepsiye koşuyoruz ve bir türlü yetişemediğimiz tepsi için hayatımızın da tadını kaçırıyoruz. Artık kendimize dönme vakti, hayatımıza bir bakalım neler yaptık, neler yapıyoruz ve neler yapacağız. Bir insan kendini yetiştirmeyi becerebilirse yanındaki arkadaşlarını, eşini, dostunu, çocuklarını da etkileyerek gelişim sağlayacaktır. Başınızı ağrıttım affola.. Sağlıcakla kalın…

  • Sen Kadınsın Koşamazsın

    Sen Kadınsın Koşamazsın

    İlk maratona katılan kadının hikâyesini bilir misiniz , beni hep etkiler. Ne zaman motivasyonum düşse bu hikayeyi okur, kadın olarak sen de dimdik dur derim kendime. Sizinle de bu hikayeyi paylaşmak istiyorum.

    Kathrine Switzer…

    Boston Maratonu’na ilk olarak bir kadının katılmak istemesi onu heyecanlandırmıştır. Kadınlar katılamaz diye yazılı bir kural olmadığı halde, o güne kadar Boston Maratonu’ nda kayıtlı koşan kadın atlet olmamıştır. Kathrine Switzer, Amatör Sporcular Birliği’ne (AAU) başvurarak, Boston Maratonu’na cinsiyetini belirtmeden “K.V.Switzer” ismiyle kayıt yaptırır. Zaten kimse de cinsiyetini sormaz. Kathrine, koşuya resmi kaydını yaptırıp erkek atletlerle aynı statüde koşmak niyetindedir. 19 Nisan 1967 günü çevresindeki diğer atletlerin şaşkın bakışları arasında, 261 göğüs numarasıyla startta yerini alır. Görevliler başlangıçta koşucular arasında bir kadın olduğunun farkında değildirler. Silah patlar ve koşu başlar.

    Gazetecilerin flaşları arasında eskort aracından yola fırlayan Jock Semple adındaki görevli, aynı zamanda yarışmayı düzenleyenlerden biri “Defol git yarışımdan!” çığlıklarıyla kadın atleti tartaklayarak yarış dışına itmeye çalışır. Aslında hiç maraton koşusu tecrübesi olmadığı halde Katharine koştuğu için koşmaya karar vermiş olan erkek arkadaşı, 390 numaralı Thomas Miller’in Jock Semple’i nasıl uzaklaştırıyor.

    Kathrine, koşuya devam eder. Koşuyu 4 saat 20 dakikada tamamlar. Her şeye rağmen AAU, kadınları düzenlediği tüm yarışlardan men ederek, başka kentlerdeki yarışlara katılımlarını da engeller. Fakat Katherine Switzer, diğer katılımcılarla birlikte Boston Atletizm Derneği’ni ikna ederek kadınlara maraton hakkının 1972’te verilmesini sağlar. Bu adım, 1984’te kadın maratonunun olimpiyat programına dahil edilmesine kadar uzanan yolun da kilometre taşıdır.

    1947 yılında doğmuş olan Kathrine Switzer ilk kadın maraton koşucusu olarak tarihe geçmiştir.

    Ahhh yürekli kadın… Senin attığın adımlarla kadınlar sporda da kendini göstermeyi başardı ve başarmaya devam ediyor. Bir erkeği bir kadın büyütürken kadını hor görmesi ne garip değil mi ? Güya çağ atlıyorken bile hala kadın haklarını savunuyoruz. Kadına hakkı olan hakkı vermek cümlesini de onaylamıyorum. Bir insan olarak, bir kadın olarak zaten hakkım o benim. Öyle bir gün istiyorum ki, gerek kalmasın kadın haklarını tartışmaya, kadın hakları için kurulan derneklere, vakıflara gerek kalmasın… Öyle bir dünya istiyorum ki artık cinsiyet ayrımcılığımızı konuşmadığımız, insana insan olarak değer verdiğimiz…Güçlü kadınlar ve güçlü yarınlar istiyorum çok mu?

    Yozgat’ta kadın muhtar adaylarımızı görünce nasıl seviniyorum çocuk gibi. Sahalarda size çok ihtiyacımız var. Bir kadını da maalesef ki en iyi kadın anlıyor. Yozgat’ta da değişiyor sanki bir şeyler ve içim içime sığmıyor. Memleketim ya Yozgat, en ufak güzel bir gelişme mutlu ediyor işte beni. Kendini sevmeyen bir insan ailesini sevebilir mi ? Peki ya ailesini sevmeyen eşi dostu, akrabalarını, komşularını sevebilir mi? Memleketini sevmeyen de vatanını sevebilir mi? Bu sorularla sizi baş başa bırakıyor. Kadın adaylarımıza başarılar diliyorum. Görüşmek üzere…

     

  • İnsanı, İnsana, İnsanla, İnsanca Anlatma Sanatı; Tiyatro

    İnsanı, İnsana, İnsanla, İnsanca Anlatma Sanatı; Tiyatro

    Yozgat’ta altı yılımı geride bırakırken hep söylediğim birşey var, Anadolu’da bu kadar tiyatro oyunu çıkaran il var mı ? İnanın bildiğim kadarıyla yok, varsa da beni bilgilendirirseniz sevinirim. Peki Yozgat’ta bu potansiyel varken, neden tiyatro konusunda ün salamıyoruz yurdumuza ?  Bir eksiklik var ve bunun nerede olduğunu  bilemedim.

    Bakıyorum, tiyatro oyunları projelerden geçiyor, sahne, dekor, ışık o biçim, belli ki Yozgat’ta kurumların da desteği var, peki neden Yozgat sınırları dışına çıkmıyor bu haber, bu sinerjiyi çözemedim. Üzülüyor muyum, elbette. Hayır diyeceğimi düşünen kaç kişi var merak ettim. Yazıyı yazarken gülümsedim biraz, konu bu kadar enerji doluyken ister istemez size bulaşıyor o enerji.

    “Ortaya Karışık” tiyatro oyununa gitmeyen kalmamıştır eminim. Yozgat’ta gittiğim tiyatro oyun sayısını unuttum altı yıldır ama bu oyundan zevk aldığım kadar hiçbir oyundan zevk almadım. Burak Öngel ve ekibini yine yeniden kocaman tebrik ediyor ve farklı bir pencereyi Yozgat’a açtıkları içinde şükranlarımı iletiyorum.

    Yozgat’ta birkaç tiyatro topluluğu daha var. Aslında kaynayan bir kazan var, çorba veriyorlar bedava ve biz adı sanat olduğu için içmeye eriniyoruz  diye şikayet edesim var azıcık. Kormayın, bu kadar da vahim değil durum. Salonlar önceden dolmuyordu, şimdi bir hareketlilik var. Her oyunda, salona girdiğimde, salonun dolu olması beni heyecanlandırıyor. İstediğim şey, onlar tiyatro oyunu çıkarmadıklarında, başlarının etini yiyen biz olmak, neden çıkarmıyorsunuz diye onları rahat bırakmamak… Hayal mi, kısmen, yani biraz hayal, lakin imkansız mı azizim, değil.

    Ben de elimi ayağımı bir zamanlar tiyatroya bulaştırdım yalan değil. Bu yüzden hassas noktam. Lisede başlayan serüvenim, meslek hayatımda da devam etti. Yüksek lisans başlayınca çekildim arka planlara, perdenin arkasından değil de, perdenin önünden seyretmeyi öğrendim anlayacağınız. Bende ki bu merak, bu ilgi olunca bazen tiaytro çalışmalarına misafir oluyorum, en köşeden bir koltuğa geçip, rahatsız etmeden seyrediyorum onları. Hafta sonu yine böyle bir çalışmayı seyrederken buldum kendimi. Bozok Üniversitesi Tiyatro Makinası  Topluluğu, Yaratıcı Drama ve Kamera Önü Oyunculuğu…

    Gençlerdeki disiplin, azim, heyecanı size anlatamam. O küçücük salonda soğuktan ben dondum kaldım köşede, onlar inatla oynamaya, inatla hocalarını dinlemeye devam ettiler. Bravo… Ben olsam soğuk bir salonda oynar mıydım, oynardım belki ama ısıtmak için kaç kapı çalardım siz düşünün. Nasıl bir tiyatro aşkıyla yanıp tutan gençler var görün istedim. Hocalarını pür dikkat dinliyor olmaları da bu işi ne kadar ciddiye aldıklarının göstergesi.

    Bizler, kendimize insan olarak insanlığı anlatamadık belki, ama sizler, Shakespeare’in dediği gibi “İnsanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı” nı , tiyatroyu, iyi kullanın çocuklar. Yolunuz açık olsun, herşey gönlünüzce olsun…

  • Sen, “Ben Yoruldum Hayat” Desen de Biz Senle Canla Bulduk

    Sen, “Ben Yoruldum Hayat” Desen de Biz Senle Canla Bulduk

     Altın Kelebek uçtu uçtu yüreğimize kondu o akşam. Seni buradan kocaman tebrik etmek istedim. Sanata ve sanatçıya saygım sonsuz, hani deriz ya boynumuz kıldan ince diye, benimki de o hesap. Dünyada nerede bir Yozgat adını duysam bir başarıda, içimden Allah razı olsun diyorum. Yanlış anlaşılmasın sözlerim bu ırkçılık değil, memleket sevdası benimkisi…

    İlk önce kendini seveceksin, daha sonra aileni, eşini, dostunu,komşunu, memleketini ve ülkeni. Kendini sevmeyen bir insanda memleket sevdası olur mu ? Ben bu sorunun cevabını size bırakıyorum dostlar.

    Evet Mümin Sarıkaya… Bizim yüreğimiz oradaydı o gün… Nasıl bir telaş bizimkisi o akşam anlatamam, seni orada düşünemiyorum bile. Allah senden razı olsun, Yozgat’ta tüm gönül kapılarını sanatınla araladığın ve yepyeni bir bakış açısı getirdiğin için. Bizim sanata, bizim spora, bizim kültürümüze sahip çıkmamız gerekir, yeniden yepyeni bir Yozgat için. Yeniden diyorum çünkü Yozgat kültürel bir tairhe sahip, bizler zamanla silmişiz bu yüzünü.

    Bir de altını çizerek belirtmek istediğim bir husus var. Mümin Sarıkaya yaptığı bir röportajda diyor ki; “10 yılın emeği var burada”. Evet doğru da söylüyor, biz sanıyoruz ki, birden oluyor herşey. Birikim, emek var orada görmediğiimz, yılların gittiği.

    Bir maraton koşusunda en son hatırladığım kısa mesefa  rekoru 10.6 saniye. Adamlar bu sürede koşabilmek için yıllarca spor yapıyor, antreman yapıyor, beslenmesine dikkat ediyor. Biz de ekranda o 10 saniye içinde olay bitmiş gibi düşünüp, algılıyoruz.

    Müzik de öyle… Yıllarını vermiş, içimizden çıkmış ve hala inatla Yozgatım deyip, içimizde kalmaya devam eden sanatçı dostumuz. Sen nice ödüllere layıksın. Bize o akşam o heyecanı, o mutluluğu yaşattın ya, Rabbim de hep yardımcın olsun. Yolun açık olsun. Bizim yüreğimize konan kelebeklerin nicesi de senin eline ödül olarak gelsin.

    Sen, “Ben Yoruldum Hayat” desen de biz senle canla bulduk…

  • Ben Buralıyem

    Ben Buralıyem

    Aşık Mahzuni Şerif’in evini yakmışlar, köyünü terk etsin diye.

    “Ben buralıyım, burayı terk etmem.” demiş.

    Bir daha yakmışlar… O bir daha yapmış, bir daha yakmışlar…

    “Erim Erim Eriyesin” söylemiş.

    “Yuh Yuh’u” söylemiş.

    “Zalım’ı” söylemiş.

    Ben de Yozgatlıyım. Bazen sorarlar neden buradasın hala, birçok ilgi alanın var, büyük şehirlere göresin diye… Öyle bir duruyorum sonra diyorum ki, ben gidersem, o giderse kim kalsın Yozgat’ta. Biz buralı olarak sahip çıkmazsak kim çıkacak. Belki memleketimize, serçenin orman yangınında taşıdığı bir damla su kadar faydamız vardır, bizim de elimizden gelen bu diyebileceğimiz.

    Yozgat deyip geçmek olur mu, Anadolu’da ilk yerleşim yerlerinden olan Alişar toprakları kıymetli, biz farkına varamasak da. Köklü bir tarihe sahip olan şehrimiz kültürüyle de oldukça zengin. O zengin de biz farkında mıyız. Türkülerimizin, şiirlerimizin, manilerimizin, halk oyunlarımızın ve bir çok kültürel değerlerin. Aşık Mahzuni Şerif gibi, biz de buralıyem diyemezsek, silinip gidecek değerlerimiz.

    Hep örnek veririm ve yine vereceğim affınıza sığınarak, annem siz küçükken diyor Akdağmadeni’nde sinema vardı ve mahalledeki kadınlarla giderdik. Peki ya şimdi ? Yozgat’ı acımasızca gelişmediğini söyleyenlere, söylüyorum. Bundan kaç yıl önce bir ilçede sinema olan bir şehri bu konuda eleştirmek yerine, şuan siz hiç sinemaya gidiyor musunuz diye sormak istiyorum. Biz ilerlemedik, geriledik doğrudur. Ancak tekrar bir farkındalık çalışmaları başladı Kazım Başkanla. Yeniden şehir toparlanmaya geçti. Şimdi bize düşen görev, destek vermek. Sahip çıkma zamanı artık. Kendimizden başlayarak, ailemiz, arkadaşlarımız, eş dostla şehrimizdeki kültürel faaliyetlere katılmak. Bir Nida Tüfekçi Anma Gecesinde salonu boş bırakmamak …Bir Nida Tüfekçi Anma Gecesinde sanatla uğraşan dostları görmek…

    Nerede nefes alıyorsak, orayı güzelleştirmek gerek. Bunun adı Yozgat olsun olmasın. Dünyaya sadece yemek, içmek ya da ibadet için gelmediğimizin farkına vardığımızda gelişme çağında olacağız. Etrafımızda şiddet azalmış, yoksulluk yok olmuş, daha iyi ilişkiler olan bir çevre ve huzuru yakalayacağımıza inanıyorum.

    Biz değerlerimize sahip çıkmadığımızda, yok olup gitmeye, aile içinde yabancılaşmalar, bozulan toplumlara doğru yol aldığımızın çoktan farkına vardık varmasına da, peki ne yaptık ?

  • Ankara’da Gönül Dostu Yozgatlı Osman Abi

    Ankara’da Gönül Dostu Yozgatlı Osman Abi

    Belki onu haberlerde görmüş olabilirsiniz, yine de ben böylesine koca yürekli bir Yozgatlı gönül adamını yazmak istedim. Ankara’ da her gün, AŞTİ’de kalan evsizlere, yemek dağıtan, Yozgatlı Ağabeyimiz Osman Abi. Abi kelimesi daha içten, edebiyatta her ne kadar ağabey yazmak gerekirse de affınıza sığınarak abi yazacağım ben, içten olsun istiyorum. Her gün ekmek arası yiyecek hazırlayıp, ayran ve su dağıtan yüreği dünyalar kadar zengin abimiz, hiç mi yorulmazsın sen diyorum içimden. Rabbim ona insan sevgisini öyle güzel vermiş ki, gücünü insanlardan alıyor ve maşallah diyelim, hiç durmuyor.

    Yozgat’ta da çok emeği var Osman Abimizin. Onunla iki yıl önce, Yozgat’ta kurmuş olduğu Hayvanseverler Kulübünde tanışmış, kışın Çamlıkta hayvanlar için yemlik hazırlamış, kuşlar için kafes yaparak, kar kış, soğuk demeden asmıştık ekipçe.

    Sonra Osman Abi Yozgat’ta bazı ailelere de yardımda bulundu. Gıda, yiyecek, ev tamiratı gibi saymakla da bitmiyor. Ankara’da çalışıyor olması ve gelip gitmelerin zor olması nedeniyle bildiğim kadarıyla bu sıralar pek Yozgat’a gelmiyor. Aslen Sorgunlu.

    Sosyal medyadan da yakından takip ediyorum kendisini, her sabah Ankara’da sanayi bölgesindeki hayvanları beslemek için gidiyor. Eşi, dostu, yakınları da kendisini oldukça seviyor ve desteklerini esirgemiyorlar. Belki de her insanın istediği arkasına döndüğünde dostlarının yanında olduğunu görmektir.

    Hoşuma giden diğer bir etkinliği de bir okula gidip hayvanlar için yaptığı çalışmaları gösterip, anlatmak olmuştu. Çocuklarımız daha küçücükken öğrenmeli hayvan sevgisini. Hayvanları seven insanlardan kimseye zarar geldiğini görmedim hiç. Rabbim öyle bir düzen içinde yaratmıştı dünyayı, sadece bizim, insanların olmasıyla olmuyor, hayvanlar, bitkiler, doğa… Hep iç içe bir döngü ve bu döngü sekteye uğradığında problemler çıkıyor ve biz insanlar maalesef ki, bu döngüye hep müdahale ediyoruz. Üzülüyorum.

    Osman Abi gibi candan insanlara, kahramanlara ihtiyacımız var, diyeceğim hepiniz evet diyeceksiniz lakin ben hayır yok diyorum. Çünkü o kahraman biz olacağız. Neden hep çevreden bekliyoruz ki biri gelsin, yol göstersin bize. Her birimiz etrafımızı etkilersek büyük bir kitleye ulaşmış olacağız aslında. Süpermen olmamızı bekleyen yok elbette. Biz de kışın evimizin önüne sokak hayvanları için yiyecek ve su bırakacağız örneğin. Yüksek sesle konuşmadan, saygılı kibarca cümleler kuracağız karşımızdaki kim olursa olsun. Bir tas çorbayı paylaşacağız yanı başımızdaki komşumuzla. İyilikler de bulaşıcıdır, gülümsemek de… Mutlu ederseniz mutlu olursunuz.. Sağlıcakla kalın. Osman Abi bu arada selamlar…

  • Gittiğin Yolda Zorluklarla Karşılaşmıyorsan Doğru Yolda Değilsinizdir

    Gittiğin Yolda Zorluklarla Karşılaşmıyorsan Doğru Yolda Değilsinizdir

    Hepimizin başına gelmiştir aslında, işinizi çok başarılı yapıyorsunuzdur, fedakarlıklar yapıyorsunuzdur, işinizi bilmeyen biri gelir iki kelam eder, gider tüm motivasyonunuz. Bu konu nerden mi çıktı, elbette yaşadığım denk geldiğim olaylar neticesinde çıktı. Gönüllük esasına dayalı bir eğitimde eğitmen ile bir kursiyerin hikayesi aslında. El becerisi gerektiren bir kursta kursiyer, bir yöntemi yanlış yapınca doğru bir şekilde göstermiş, sonrasında eğitmen arkadaşlar arkadaşımıza yardımcı olalım demiş. Vay efendim sen misin yardımcı olalım diyen, ben yeteneksiz miyim, ben kaç yaşındayım diyen kursiyer, eğitmenin moralini bozduğu yetmemiş gibi sınıfın da  moralini bozmuş. Ne vardı ki bunda gönüllü katıldığın kursa bir daha gelmeyi ver canım. El becerisi kursları da baştan nasıl öğrenirsen öyle gider. Eğitmenin o gün evde gittiğinde yaşadığı duygu karmaşasını düşünemiyorum. Belki yemeğini bile yapamadı, belki çocuğu ile  yeterince ilgilenemedi, bunun hesabını kim verecek peki ? Tesadüfen konuya dahil oldum, haddim değil yorum yapmak dedim, tek söyleyebileceğim ise, hocam gittiğiniz yolda zorluklarla karşılaşmıyorsanız, gittiğiniz yol doğru değildir.

    Hep söylerim burası sınav yeri. Cennete girmek kolay da cehennemin yolcuları olmasa… Her güzelliğin bir bedeli var maalesef ki. Birileri moralimizi bozacak, başımıza Allah vermesin bin bir türlü olay gelecek. Şükretmeyi öğrenip, mücadele edeceğiz. Ne zaman vazgeçersek o zaman kaybederiz aslında. Bir de fark ettim ki, biz hep bizden daha iyi olanları örnek alıyoruz. Onun evi var, arabası var deyip, iç geçirirken, bir yandan gözleri görmeyen, kulağı duymayan insanları unutuyoruz. Şükür halimize demeyi aklımıza getirmiyoruz artık eskisi gibi.

    İnsan olmak da zor azizim. Önceden dürüstlük her insana özgü bir özellikken şimdi dürüst insanları parmakla bile gösteremiyoruz. Nerdeyse gün gelecek onları müzeye örnek olsunlar diye koyacağız. Gidişimiz gidişat mıdır bilmiyorum da ben öyle görmüyorum. Üç günlük dünyada egosunu tatmin etmek için bağıran insanlar, gün gelir kırığınız kalplerin parçaları size de batar ve çıkamazsınız. Gerek var mı kırıp dökmeye bilemedim.

    İnsan bir önceki günkü aklını beğenmezmiş, derler ki beğenirse sorun var, düşünmediğinizi gösterir. İki yıl hazan yılı yaşadım kız kardeşimi sonra annemi kaybettim. Ölüm herkesin başında kaçış yok evet. Mezarlıkta hep gördüğüm hiç olacağımız. Kendimi tartıp biçtim, hatalarımı irdeledim. Aslına dedim Kabe içimizde tavaf etmeyi öğrenebilirsen. Her insan eşit orada. Herkes aynı düşünemez, herkes aynı hissedemez, aynı yaşayamaz ve herkes aynı inanca sahip olamaz. Kimseyi sevmek zorunda değiliz lakin saygı duymak zorundayız. Sağlıcakla kalın…

  • Yozgat Duvar Yazıları; Fok Balıkları Çok Yalnız

    Yozgat Duvar Yazıları; Fok Balıkları Çok Yalnız

    Bundan üç yıl önce, yaz tatili, dedim ki Saat Kulesinden sonrasını bilmiyorum. Hava da güzel biraz kaybolayım Yozgat sokaklarında. Tam evden çıkarken arkadaşım aradı, hadi sen de kaybol benimle dedim, sağ olsun eşlik bana. Dar dar sokaklardan geçtik, sessizlik hakim sürmeye başladı biz ilerledikçe. Şehrin kalabalığından uzak samimi geldi. İlerledikçe daralan sokaklar ve evlerin duvarına yazılan yazılar. Gençler işte dedik, kah güldük, kah üzüldük. Ne yalan söyleyeyim hoşuma da gitti. Bana duvar yazıları hep samimi gelir. O günden sonra okuduğum ve ilginç bulduğum duvar yazılarının fotoğraflarını çekmeye başladım.

    Seni pek seviyom ve Tanrım dua bilmiyorum şiir okusam olur mu ?, en çok sevdiklerim arasında. Geçen gün iş yerine giderken eski yıkık dökük bir evin duvarındaki  yazı yine dikkatimi çekti . Gülümseyip, yine hemen fotoğrafını çektim. Fok balıkları çok yalnız yazılıydı. Dedim ki kendi kendime, Yozgat’ta çok ince düşünceli bir hayvan sever dostumuzun duvar yazısı. Belediye başkanı olsam sırf yazı yazsınlar diye bir duvar tahsis ederdim. Hem gençler içini döksün hem de bina sahipleri rahat etsinJ . Bence de gayet güzel bir fikir, ünlü bir duvarımız olacak ve isteyen içini dökecek, dertliyiz abi, sağ sola yeni yapılan bir binanın çirkin görünmesinden iyidir. Kim bilir nasıl bir edebiyat çıkacak oralardan. Ben resim öğretmeni olsaydım örneğin o duvara mutlaka resim çizerdim. Biri gelir şiir yazar… Ve kim bilir daha neler yapardık içimizi dışımıza çıkarabileceğimiz bir duvar, belki de merak uyandıracak, başka illerden de gelecek insanlar. Abarttım mı , yok yok neden olmasın ki, her şey bir insanı sevmekle başlayan diyen şairlerin yanı sıra her şey hayalle başlar diyen düşünürler de çok. Yozgat duvar yazıları, artık benim dünyamın kitabı. Okudukça keyif alıyorum. Siz yine de sağa sola yazmayın he mi, bana gönderin, paylaşırım buradan, şehrimizin duvarları çirkin olmasın çocuklar.

    Çocuklar demişken alakasız bir konuya gireceğim, lakin duyduğum için de bu konuya değinmeden susmak da bana yakışmazdı. Spor için koşan çocuklarımıza getireceğim konuyu. Çok saygı değer bir hocamla sohbet arasında geçti bu konu ve ben de izninizle iki kelam yazmak istiyorum. Olay şu, koşu parkurunu tamamlayan çocuklara meyve suyuve kek veriliyor. Koşmayı seven bir çocuğumuz ikinci kez koşmaya başlıyor ve parkuru tamamlıyor. Kek ve meyve suyunu almak için yöneldiğinde görevlilerden biri sesleniyor, vermeyin, ikinci kez koştu. Durumda şu parkuru her öğrenci bir kez koşacaktır. Diğer görevli çocuğa eğilip der ki, neden ikinci kez koştun, çocuk da der ki koşmayı çok sevdim, yeniden koşmak istedim ve görevli çocuğa meyve suyu ve kekini verir. Çocuk kek için bile koşsa, koşmuş hak etmiş, çocuk yahu, bir kekle neyi kaybedeceğiz biz, belki de olimpiyatlara katılacak bir sporcu kazanacağız. Bakış açısı bile çocuklarımızı nasıl etkiliyor. Okuyalım ve araştıralım dostlar, kendimizi ne kadar geliştirirsek, çevremizi de geliştiririz. Çocukların dünyaları saf ve temiz, biz yetişkinler onların dünyalarını karanlıklara boğuyoruz, yapmayalım. Sağlıcakla kalın…