Kategori: Meltem YILMAZ

  • Hayat Bize Güzellikleri Altın Tepsiyle Sunsaydı

    Hayat Bize Güzellikleri Altın Tepsiyle Sunsaydı

    Küçük şehirleri seviyorum ne yalan söyleyim. Zamanımın çoğu bana kalıyor, hayattan çalıştığım en değerli varlık, zaman. İşe geç kalacak olsan en geç 10 dakikada yine gidebiliyorsun. İstanbul’da yaşayacak olsam diyorum sabah altıda evden çıkmam gerekirdi. İş çıkışı akşam da sanırım saat sekiz gibi olurdum, yemek derken uykum gelirdi zaten. Gitti koskoca hafta içim.

    Yozgat’ı da en çok bu yüzden seviyorum, ulaşım çok kolay. Şirin ve sevimli. Ahh bir de kışın çok soğuk olmasa tadından yenmez. Dön diğer tarafa dört mevsimi yaşamanın da tadı ayrı oluyor.

    Bir gün hiç unutmuyorum üç bankadan evrak almam gerekiyor, inanmazsınız yaklaşık kırk beş dakikada işim bitti. Beni bir görseniz nasıl mutluyum nasıl, eline şeker verilmiş bir çocuk gibi…Antalya’da bir keresinde bir banka işlemi için üç saat bekledim, kâbus gibiydi. Zaman kendime kalınca hobilerime de vakit kalıyor, fotoğraf çekmek için gezilere çıkabiliyorum il içinde, basketbol antrenmanlarıma katılabiliyorum, müzik kursuna gidiyorum gibi, daha ne olsun Yozgat’ta.

    Küçük şehirlerin bir özelliği de doğal buluyorum. Sanki örf ve adetlerimiz daha çok yaşatılıyor. O yöreye ait ne varsa, yemek, halkoyunları, kıyafet, düğün adetleri vs… O kadar ilgimi çekiyor ki anlatamam. Denk geldiğimde çok büyük bir keyif alıyorum. İnsanların ilişkileri de daha içten geliyor.

    Yozgat’ı seviyorum çünkü en başta memleketim. Buranın toprağında büyüdük, yedik, içtik, havasını ciğerlerimize çektik. Arabaşı içtik, madımak yedik biz, yufkayla bandıra bandıra.

    Seviyorum çünkü yaptığınız her şeyin bir kıymeti var ve gözüküyor. Balta girilmeyen bir ormanda bir alanı kestiğinizde hemen belli olur ya, Yozgat’ta da öyle… Memleket uğruna yapılan her şeyin kıymeti var ve çalışma için geniş bir alana sahip.

    Bir de doğamız var bizim, bir Çamlık’ta yürüyüş ve kitap okumanın tadı da başka benim için. Ne kadar az el değmişse doğaya, bir o kadar  değerli oluyor gözümde. Tadı yerinde, orta şekerli kahve gibi, kırk yıla bedel.

    Aslında ben inadına Yozgat’a tutunuyorum. Yozgat’ta sosyal hayat yok diyenlere inat, hobilerime sarılıyorum. Sinemaya gidiyorum, gelen tiyatroları kaçırmıyorum, konser varsa ordayım. Sabah yürüyüşümü yapıyorum, bir yüzmeye vakit ayıramıyorum Allah seni inandırsın. Daha ne olsun, müzik, basketbol, fotoğraf derken… Hayat bize güzellikleri altın tepsiyle sunsaydı, Paris’te yaşayan insanlar hiç depresyona girmezdi. Saygılar…

  • Donarak Ölmek

    Donarak Ölmek

    Donmak nasıldır bilmiyorum, hele donarak ölmeyi tahmin bile edemiyorum. Sabah uyandığımda Sarıkamış fotoğrafı sandım, Allah Allah dedim bu tarihte değildi ben mi yanlış hatırlıyorum, bir başka arkadaşım 2018 yılında yine aynı manzara yazınca,haberlere baktım, ve o an sıcak yatağımdan kalkmanın utancını yaşadım.

    Biz çocukken, evimiz sobalıydı ve annem kışın üşümeyin yeter ki ders çalışın diye mutfağa bile göndermezdi bizi nur içinde yatsın.Biz üşümek nedir bilmezken, askerlerimiz donarak ölüyor. Benim yüreğim kaldırmıyor, sağa sola dönüyorum, tekrar tekrar haberlere bakıyorum inanacak gibi değil, aklımda yine deli sorular…

    Tarih artık sadece Sarıkamış’ı yazmayacak, Tunceli ‘deki donarak şehir olan iki askerimizi de yazacak. Keşke olmasaydı demek için çok geç. Rabbim ailesine, yakınlarına sabır versin.

    Ülkemiz çok zorlu yollardan geçti. Ne savaşlar gördü, ne şehitler verdi. Onlar bizim için canlarını hiçe saydılar. Şimdi sıra bizde, bizim elimizden gelense,vatanımız için çok çalışmak, iyi bir ebeveyn, iyi bir vatandaş olmak, işimize sıkıca sarılmak, ülkemiz için yapabiliyorsak bilimsel, sanat, spor çalışmalarına katkıda bulunmak. Biz de Türkiye olarak bayrağımızı her yerde başarılarımızdan söz ettirerek dalgalandırmak.

    Askerlerimizi yaz kış demeden bizim güvenliğimiz için çalışıyor ve donarak ölüyorsa bir vefa borcumuz var. Bu sene ilk kar hepimizin yüreğine kor gibi yağdı bu haberle. Yaktı geçirdi bizi. Şimdi sıra bizde…

  • Aynı Cümle Ayrı Anlamlar

    Aynı Cümle Ayrı Anlamlar

    Ali balık sevdiğini söylüyor Ayşe’ye. Ayşe de ben de balık severim diye karşılık veriyor. Buraya kadar sorun yok gibi ikisi de balık seviyor. Peki gerçekten öyle mi. Ali balık severim derken,tavada bir balığı hayal ediyor, Ayşe akvaryumdaki balığı hayal ederek söylüyor, bense denizdeki balığı hayal ederek söylüyorum balığı seviyorum. En çok balık denize yakışıyor.

    İletişimde yaşadığımız ve kaçırdığımız o kadar nokta var ki, yakalayamıyoruz ya da artık insan kırmak umurumuzda da değil gibi. Çok çetrefilli bir konu. İçine girdikçe kaybolası geliyor insanın. Verdiğim örnekte de olduğu gibi aynı cümleleri kuruyor ve farklı anlamları düşünüyoruz. Bazen de farklı cümleler kuruyor, aynı anlamları düşünüyoruz. Hatta hepimize olur, biraz didişir gibi oluruz konuşurken, bir de bakmışız aynı şeyi söylüyoruz.

    İletişimi neden kurma ihtiyacı duyarız ki. Anlaşılmak isteriz. Anlatırız da anlatırız kelimeler cümleleri takip eder, gider durur konuşmalar. Peki iletişim doğuştan bir yetenek midir, yoksa sonradan kazanabilen bir beceri midir ?  Kurumlarda sıkça karşılaşırız, kişiler arası iletişim eğitimine, demek ki bir faydası olmalı  değil mi , veriliyor. Çok da yormadan söyleyim hemen iletişim sonradan öğrenebilen bir beceridir. Diyeceksiniz iletişim hakkında neden yazıyorsunuz ? Sağlık Hizmetlerinde İletişim yüksek lisans yapmış biri olarak konuyu gündeme taşımak istedim . Neden mi? Çünkü kime sorsak iletişim eğitimi almış, sertifikası var. Sözüm yine herkese değil yanlış anlaşılmasın, neyse selam vermeye ve selam almaya üşenen insanları görünce yazmak istedim.

    İletişim dünyasına geri dönelim. İletişim insanın ilk kendisiyle başlar. Kendimizi tanımakla. Sınırlarımız neler, sinirli bir insan mıyız, şaka yapıyor muyuz, yapılan şakayı kaldırabiliyor muyuz, gülümsüyor muyuz insanlarla vs… Olumlu ve olumsuz özelliklerimizin bir haritasını çıkararak, olumsuz yanlarımızı yontmaya başlamakta iş. Zor bir süreç gibi gözükse de imkansız mı değil…

    İletişimin yaklaşık  yüzde 60 ‘ı beden dili diye geçer tüm kaynaklarda. Peki biz beden  dilimizi nasıl kullanıyoruz. Beden dilimiz için bir çalışma içerisine giriyor muyuz. Beden dilinde bana göre seçtiğimiz kıyafetlerde etkili. Bu pahalı kıyafetler demek değil, yakışanı bulmak. Ben mesela takım elbise giyince resmi bir havaya bürünüyorum, kasılıyorum, iletişimim olumsuz oluyor, o ruh haliyle…

    Seçtiğimiz kıyafetler, seçtiğimiz kelimeler, yüz ifademiz… İletişim konusunda ilk dikkat edeceğimiz noktalar. Bu hafta kendimize çevirelim tüm okları, iletişimde yaşadığımız olumsuz yönlerimiz neler bakalım, neleri değiştirebiliriz düşünüp, eyleme geçelim. Beden dilimize bakalım, kıyafetlerimizi ne kadar özenle seçiyoruz, yüz ifademiz nasıl gibi… Haftaya kaldığımız yerden devam etmek umuduyla,şimdilik hoşça kalın…

  • Çocuğumuzu Spor  ve Sanatla Desteklediğimizde Başarılı Olacak

    Çocuğumuzu Spor  ve Sanatla Desteklediğimizde Başarılı Olacak

    Bugün bir ebeveyn, bir veli olarak yazmak istiyorum. Eğitim sistemini hepimiz eleştirir, bir iki cümle de olsa kurar, kızarız. Peki biz bu sistem için ne yapıyoruz. Her şeyi devletten mi beklemek gerek ? Ya da kendi kendimize konuştuğumuz cümlelerin kaçını Milli Eğitim Bakanlığına mail olarak ilettik. Oturduğumuz yerden eleştiri yapmak en kolayı. Değişim sürecisi ise en zoru. Bir kıvılcım yetmez kor kor yanmalı.

    Kaçımızın çoğu spor ve müzikle uğraşıyor. Parmakla sayılacak kadar az. Ve bazen spor ve müzikle uğraşsa, derslerinden geri kalacak paniğine bile kapılabiliyoruz. İlk eğitim aileden başlar klasik bir sözdür lakin hakikatli bir söz. İyi bir insan olsun derdimiz yok, iyi bir doktor, hakim, savcı, polis olsun derdimiz var. Oluyorlar mı, onlar da parmakla gösterilecek kadar az, yani üniversitede istediğimiz bölümü kazanan çocuklarımız az. Başarı yine düşük.

    Üniversiteyi sistemli bir çalışma ile kazanabilir zaten çocuk, kişilik nasıl oturuyorsa, öyle gidiyor. Değişim ise bir mucize gibi… Çocuğun gelişiminde ahlaklı, düzenli çalışma prensipleri sanat ve spordan geçiyor . Öyle kuru kuru da olmayacak. Kaçımız bir veli olarak sporla, müzikle, sanatla ilgileniyoruz. Kaçımız televizyon dizilerini kenara bırakıp, çocuğumuza örnek olmak için kitap okuyoruz. Eğitim sisteminde katkıyı biraz da biz verelim. Gençlik ve Spor Müdürlüğümüzde o kadar güzel kurslar var ki, üstelik ücretsiz, devletimizin imkanları dahilinde. Kaçımız erinmeyip, hafta sonu çocuğumuzu bu kurslara götürüyoruz.

    Ben bir bakan olsaydım, zor da belki ışık tutarız kim bilir, her öğrencinin gittiği bir kursu olmalı, ilgi alanına göre. Spor, sanat artık ilgisi hangi ise. Üstelik bu çocuğumuza aylık olarak bir de burs verirdim, gerekli ekipmanlarını alsın, kursa gidip,gelme masrafını karşılasın diye. Prensipler, kişilik bu etkinlik ve kurslarla desteklendiğinde; madde bağımlısı, internet bağımlısı çocuklarımız olmayacak. Ekip ruhu aşılanan çocuklar bencillikten uzak, paylaşmayı bilen, ergenlik dönemini en az hasara çıkabilen güçlü bireyler olacaktır. En kısa zamanda umarım çocuğunuz için bir iyilik yapıp, ücretsiz verilen bir kursa kayıt yaptırırsınız umuduyla iyi haftalar diliyorum.

  • Hayalin Ötesindeki Durak; Eylem

    Hayalin Ötesindeki Durak; Eylem

    Çocukluk yıllarımı hatırladığımda içim huzur doluyor. Çocuk gibi çocukluk yaşadık biz. Dışarıda oynamanın tadını aldık, bilgisayarla büyümedik. Cep telefonunu da üniversiteye giderken mecburiyetten sokuşturdular elimize. İşte o yıllarda annem bizi hep cesaretlendirirdi. Yolu da elinizden kimse almaz ya, geri olduğun yere dönersin, böylece kaybetmiş de sayılmazdın diye diye büyüttü bizi. Nur içinde yatsın.

    Olumsuzları konuşarak inanın bir yere gidemiyoruz. Tepki bir süre sonra tepkisizliğe neden oluyor. Şunu da söylerim hep, madem eleştiriyorsun, çözümü de söyleyiver. Öyle yağma yok, söyle kenara çekil.  Hayallerin ötesine geçip, eylem planlarıyla bulunduğumuz şehri güzelleştirmeliyiz azizim.

    Yaklaşık bir ay önce arkadaşlarla Çamlık Eser İş Hanında değerli Oktay Ağabeyimizin atölyesine gittik.  6 yıl oldu ben Yozgat merkeze geleli ve ilk kez bu  iş hanına girme şansım oldu. Hiç de merak etmedim bu zamana kadar ne yalan söyleyim, içinde hangi iş yerleri var diye. Kapıdan girişte oldukça ürkütücü duruyor, beyaz dış cepheli olmasına rağmen.

    Üç dört kat çıktık sanırım, döne döne değişik bir mimarısı var. Yukarıdan aşağıya doğru baktım, sonra olduğum yerden yukarıya. Oktay Abi dedim aslında güzel yermiş, bir iki iç mimar el atsa hoş olur dedim. Düşünürken düşünürken ne yapmalı diye, kafamın üstünde ampül belirdi hemen. Mimarlık Fakültesi Hocalarından Sümeyra Hanım da bizimle birlikteydi. Aaa dedim neden mimarlık öğrencileri buralarda staj yapmıyor ki, Oktay Abi yaz işte sana güzel bir konu dedi. Ben de ancak şimdi kolları sıvayabildim.

    Bazı iş hanlarımız yıkılmadığına göre oraları güzelleştirmek, bence en güzel eylem planı. Şehrin tam göbeğinde olan Abide İş Hanı, Çamlık Eser İş Hanı iç dizaynıyla oldukça güzel olabilir. Mimarlık Fakültesi öğrencileri böyle bir durumda nasıl dahil olur bilemedim lakin onlar içinde farklı bir tecrübe olacağı bir gerçek.

    Her şey bir hayalle başlar, sonra gerçekleşir. Bazı hayalleri de kendi ellerimizle hapis ederiz dünyamıza. Bir tık öteye eyleme geçmeli oysa ki. Benim elimdeki imkan üretmek ve yazmak. Ok benden çıktı gayri… Sağlıcakla kalın.

  • Eşler Arası İletişimi Hep Öteliyoruz

    Eşler Arası İletişimi Hep Öteliyoruz

    Zamanın verimli kullanımı hakkında düzenlenen kurslardan birinde, öğretmen, her biri birer meslek erbabı olan öğrencilerine pratik bir ders vermeyi düşünür ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koyar. Sonra, bir torbadan irice kaya parçaları çıkarır, dikkatlice üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirir. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca, sınıfa sorar:

    “Kavanoz doldu mu?”

    Sınıftaki herkes, “Evet, doldu” cevabını verir.

    “Demek doldu” der öğretmen. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkarıp kavanozun tepesine boşaltır. Sonra kavanozu eline alıp sallar. Böylece, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşirler. Öğretmen, yeniden sorar: “Kavanoz doldu mu?”

    İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler, bu kez, “Hayır” cevabını verirler.

    “Hayır, tam da dolmuş sayılmaz.”

    Zamanı verimli kullanma dersi veren öğretmen, “Doğru” diye tasdik eder onları. Sonra da, masanın altından bir kova dolusu kum çıkarır. Kumu, kaya parçaları ve küçük tasların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar döker. Ve yeniden sınıfa yönelir:  “Kavanoz doldu mu?”

    Yine, “Hayır, dolmadı” cevabını alır.

    Tekrar, “Doğru” diyerek onları tasdik eder ve bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlar. Kavanoz artık dolmuş ve iş ‘kıssadan hisse’ye kalmıştır.

    Öğretmenin “Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” sorusuna, atılgan bir öğrenci, hemencecik şu karşılığı verir:  “Şu dersi çıkardık: Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.” Bu, yabana atılır bir ders değildir. Ama öğretmenin vermek istediği ‘asıl ders’ bu değildir.

    Öğrenciye “Hayır” dedikten sonra, şunu söyler:  “Çıkarılması gereken asıl ders şudur: Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız, daha sonra asla koyamazsınız.”   Değil midir bizi yakınlaştıran kelimeler, cümleler birbirimize. İçi ne kadar güzelse cümlelerin, o kadar da sevgi ve saygı dolup taşmaz mı benliğimiz.

    Bir filozofun söylediği gibi kimi evlilikler aşkı öldürür kimi evlilikler aşkı yaratır. Ne kadar doğru, ne kadar yaşanmış bir cümle, hayatımızın mutluluğunun nerdeyse çoğunu kapsayan bir karar, eş seçimini düşündükçe.

    Sohbet etmekten bıkmadığımız bir insan olmalı cıvıl cıvıl, tek bir kötü söz dökülmemeli dudaklarından. Kızgınken bile saygınlığını koruyabilmeli, cana dokunmalı, can, canan olmalı eşler, sevgililer. En yakınımız en uzağımız olmamalı günü geldiğinde. Beraber yürüdüğümüz her günde, paylaştığımız şarkıda, şiirde, filmde maçta, seyahatlerde, dertleştiğimiz gecelerde olan bir insan saygısızlığın pençesinde kıvrandırmamalı bizi, en önemlisi ağlatmamalı sessizce bir köşede. Yeri gelince sessizliğini paylaşmalı, gözyaşlarını silmeli içtenliğiyle.

    Bizlerde iletişim kavanozuna ilk önce saygıyı, sonra sevgiyi, hoşgörüyü, içtenliği ve sonra herkes kendince önem arz edenleri yerleştirip başlayalım eşimizle konuşmaya. Beraberliğin getirdiği sorumluluklar ve sorunlar olacaktır bu kaçınılmaz bir gerçek, inkâr edemeyiz, bunlarla baş etmenin yolu da elbette sağlıklı bir iletişim. Sorunların üstüne sorun bindirmemizin nedeni de bu değil mi iletişim yeteneksizliliğimiz.

    Tek değil, iki kişiyiz ve hangi sorun direnebilir ki karşımızda cesaretlice, ezer çekeriz tek tek, tabi kendimizi ezmezsek eğer. Ağızlardan çıkan saygısızca bir kelime inanın hep içinizde kanayan yara gibi kalacaktır, affedebilinecek ama unutulmayacak bir yara olarak yerini alacaktır yüreğinizde. Tekrarlanmazsa ne ala ama devamlı olursa durur mu dersiniz içinizdeki yangın, hangi kuvvet dindirebilir ki, ilk kopuşlar başlamaz mı? Demek ki ne kadar sinirli olursak olalım kötü bir söze köle olmayalım ki, ağır sonuçlarını taşımak zorunda kalmayalım.

    Yeni tanıştığımız insanlara ne kadar kibar konuşuruz değil mi, ya bize yıllarını veren, emek harcayan insanlara neden kibarlık göstermeyiz ki, neden ihmal ederiz farkında olmadan. Tatlı bir iki söz ne kadar da okşar değil mi birbirimizi.

    Eve geldiğimizde birbirimizi tatlı sözlerle kucaklamanın huzurunu nerede bulabiliriz ki, bu huzurdan kaçmak neden, yıkıp dökmek birbirimizi acımasızca neden? Haydi, gün bugün tatlı sözler sarsın sevdiklerimizi, eşimizi bugün, sıcakçık bir merhaba diyelim beraber yol aldığımız hayata.

  • Sanat Dolu Bir Haftayı Geride Bırakırken…

    Sanat Dolu Bir Haftayı Geride Bırakırken…

    Bu hafta, Yozgat’ta sanat dolu bir haftayı geride bırakırken, içimdeki ferahlık duygusunu anlatamam. Nefes almak gibi, ekmeği bir yemeğe bandırıp yemek gibi bir tat ruhumdaki. Cuma Günü Nida Tüfekçi  Anma Gecesinde TRT sanatçıları İlker Gökkaya ve Selma Geçer sahne alarak, Nida Tüfekçi eserlerini seslendirdiler. İlk sahneye Selma Hanım çıktı .Dersini almış da ediyor ezber dedi, yok artık dedim, bir insan bu kadar rahat Yozgat Sürmelisini söyleyebilir mi, sesi resmen büyüledi beni. Kendisiyle kuliste tanışma ve konuşma fırsatı buldum. Mütevaziliği, içtenliği, doğallığı o kadar güzel bir hanımefendi. Rabbim yolunu, bahtını açık eylesin.

    Gelelim konuşulanlara… Bir etkinlik, bir konser olduğunda salonun tam anlamıyla dolmadığından hep yakınır ve söyleriz. Hatta bu yüzden etkinliklerin de iptal edildiği kulağıma geldi ne kadar doğrudur bilemem. Kalbi durmuş bir hastaya kalp masajı yapmayalım demek gibi olmuyor mu ? Ben mi ütopik pencereden bakıyorum, anlamıyorum. Biz insanlar gördüklerimizi yapıyoruz, zar zor oluşan bir kitleyi de kaybetmemek gerek. Simalar bugün etkinlikler de hep aynı, lakin gün gelecek halka büyüyecek. Değişimden bahsediyoruz, değişimler bir süreçtir ve zaman alır. Hep söylerim bir çiviyi çakmak için defalarca vurmak gerekir, vazgeçmek değil !!!

    Veeee… Cumartesi Günü de değerli dostlarımız Emine Kara ve Buğra Eroğlu’nun resim sergisindeydik. Kültür Merkezi Binasında açılışı yaptığımız sergiyi gezerken, ben onlardaki yetenekleri görünce inanamadım. Hep bize ilk çalışmalarını göstermişler, en güzellerini sergiye saklamışlar belli ki. Hayranlıkla tek tek inceledim. Ah dedim Yozgat bağrında ne  cevherler gizli.

    Sergide;  Kültür ve Turizm Müdürümüz Metin Halıcı ile de sohbet etme fırsatımız oldu. Aynı pencereden bakabildiğim insanları seviyorum, aynı dili konuşabilmenin hazzı bir başka. Her programda denk gelmek ve onun desteğini de görmek muhteşem. Yozgat’ta oluşan kitlenin kaybedilmemesi için etkinliklerin devam etmesi gerektiğinin altını çizerken, kitleyi daha da genişletmek için birkaç projesinden bahsetti. Şimdilik bu projeleri ben dile getirmeyim, kendisi en uygun zamanda paylaşacaktır. Genç ve azimli bir Kültür Müdürümüzün olması bizim için de  bir avantaj…

    Benim için oldukça güzel bir haftaydı. Belki bu etkinlikleri duyduk, gelmedik, belki de hiç haberimiz olmadı. Güzel olan, bir kitlenin oluştuğunu görmekti benim için. Saygılar…

  • Ciğerlerimiz Yandı Cayır Cayır

    Ciğerlerimiz Yandı Cayır Cayır

    Bir çam ağacının yetişmesi yıllar alıyor, yanması iki dakika. Akdağmadeni orman yangınından sonra Çamlıktaki yangın, sonra yine Akdağmadeni yangını. Ciğerlerimiz yandı cayır cayır.

    Elbette  kimse isteyerek yapmamıştır. Biraz dikkatsizlik var. Ey dostlar konu ağaç olunca hele hele ki Türkiye’nin ilk milli parkı olunca on kere dikkat etmeliyiz. Yazık günah vallahi. Yangın söndürülene kadar evde dört dolanıyorum inanmazsınız. Değerlerimizin bir dikkatsizlik yüzünden yanmasına dayanamıyorum.

    Akdağmadeni’nde ateş yakma yasağı hiç olmadı diye hatırlıyorum piknikte, Çamlıkta bir ara vardı, ilk milli parkı koruma adına. Yeniden bu karar gözden mi geçirilmeli acaba. Ülkemizde çoğu milli parkta piknik alanlarında ateş yakma yasağı devam ediyor.

    Olan oldu kaç hektar yandı bitti kül oldu. Peki ya bundan sonrası ne olacak ? Hangi önlemler alınmalı ? Vatandaşlarımıza da eğitim mi verilmeli ? Ateş yakma yasağı belli yerlerde olmalı mı ? Artık çözüm odaklı çalışmalı beynimiz.

    Eminin yetkililer çalışmalara başlamıştır. Zira hepimizin canı yandı. Kimse kayıtsız kalmadı bu duruma. Rica ediyorum, sadece kurumlardan beklediğimiz özeni biz vatandaşlar olarak da doğaya gösterelim. Biz doğaya acımıyorsak, o da bize acımayacaktır.

    Anadolu da en geniş ormanlara sahip ilimize sahip çıkalım. Piknik sonrası yaktığımız ateşe su dökelim, kendi kendine söner düşüncesi içerisine girip, tedbiri elden bırakmayalım. Bir kıvılcım rüzgarın önüne takılıp, hafife alınmayacak kadar büyük yangınlara neden olduğunu unutmayalım. En önemlisi nedir biliyor musunuz, piknikte ateş söndürürken çocuklarımıza da göstererek anlatmak… Saygılarımla…

  • Kim Kimi Yutuyor; Biz mi Zamanı, Zaman mı Bizi

    Kim Kimi Yutuyor; Biz mi Zamanı, Zaman mı Bizi

    Zamanla başımız dertte. Yetişmeyen işler, dışarı çıkmak istersin çıkmazsın, bulaşıklar, çamaşırlar, ya ofisteki işler, dosyalar yığılmıştır. Kısaca başımızın belasıdır zaman. Öte yandan her şeyini yetiştiren insanları görür, iyice kafayı yeriz. Yazılan çizilen ne varsa okumaya başlarız zaman yönetimi üzerine. Sonuç genellikle hüsran… Bir yerler de yanlış giden giden bir durum var belli ki… Sihirli değneğe sahipmişiz gibi, bir anda değişsin isteğimizin olması da, belki en büyük etkenlerden bir tanesi.

    Ne zaman işlerin yoğunluğu beni bunaltacak olsa şu sözü tekrarlarım hep, “Yeterli zamanım yok deme, Pasteur, Michelangelo, Leonardo da Vinci ve Albert Einstein’in da günleri 24 saatti. “ Bir coşku gelir, sanırsın aslan gücüyle çalışıyorum, yaşıyorum.

    Bazen farkında olmadan başkalarının da yapabileceği işleri yükleniyor olmamız, bizi gırdapa sokuyor olabilir. Kendi işimi kendim yaparım diyen insanlarda görülmüş ki, zaman yönetimi becerileri giderek kötüye gidiyor.

    Bir de hayır diyememek var. O gün yaptığınız bir plan var ve arkadaşınız aradı kahve içmeye davet ediyor sizi. Eyvah eyvah.  Planı bozmamak gerek, şayet o an arkadaşla görüşmek daha önemliyse, durum başka lakin yarın da içebilirsiniz kahveyi değil mi ?

    Bir yerlere yazamasak da yapacağımız işlerin önceliğini belirlemek, bunu alışkanlık haline getirmek de kolaylaştıracak zamanı kontrol etmemizi. Beynimizde oluşturmak , kendimize olan güveni de artıracağından, motivasyonumuz da artacaktır. Günlük basit işlerimizi bile planlayalım. Zihnimiz bir rahat etsin, salıversin gitsin.

    Bir de kendi kendimize verdiğimiz olumsuz mesajlar oluşabiliyor. Zaman tasarrufu gibi bir ifade. Zaman tasarruf edilmez, bugün bir saat tasarruf ettim, yarın harcarım olayı mümkün mü, değil. Zamanı harcamak ve onu nasıl harcamamız gerektiğini düşünmek önemli olan.

    Zaman yönetimi nedir esasen, her faaliyete uygun miktarda zaman harcamaktır. İşinizde bir dosya normalde 30 dakika bitmesi gerekiyor ve siz iki saatte bitiriyorsanız, bir yerlerde yanlış giden bir durum var. Alarmmmm…

    Çok çalışmak değil, akıllıca çalışmak. İşlerimizin sayısını azaltacak yollar bulmalıyız. Bill Gates demiştir ki, bu sözü de çok severim “Zor işleri yapmak için her zaman tembel kişileri seçerim. Çünkü onlar işi yapmanın kolay bir yolunu bulurlar. “ Tembel olalım demiyorum, kestirme bir yol arayalım diyorum. Anlaştık mı

    Bir de  ne var her şeyi planlayınca robot gibi yaşayacağımız düşüncesi. Oysaki planlı yaptığınızda işleri, sinema gününüz, dostlara ayrılan zaman, piknik vs gibi etkinlikleri de planlayacaksınız . Bunun neresi robot gibi bir yaşam olsun ki Allah aşkına.  Unutmayalım ki en büyük düşman da en büyük dostta insanın kendisidir. Sıyrılın kalıplaşmış sözlerden, hepsini çöpe atalım. Yeni bir güne, haftaya, aya, yıla merhaba diyelim. Zaman bizi yutmadan biz onu yutalım. Saygılarımla…

  • Rotamız Yozgat; Akdağmadeni’ndeyiz

    Rotamız Yozgat; Akdağmadeni’ndeyiz

    Her gittiğimde mutlaka bir değişiklik gördüğüm, hayran kaldığım yerdir Akdağmadeni. Memleketim diye söylemiyorum, aman ha, gitmediyseniz de mutlaka görmeniz gereken bir ilçe. Ben Yozgat’ın Paris’i diyorum, siz ne derseniz…

    17 yaşımsın dediğim memleketimden, 17 yaşımda üniversiteyi kazanınca ayrıldım, ayrılış o ayrılış. Çocukluğumu ilmik ilmik dokuduğum, gözümü açtığımda hatırladığım, burnumu sızlatan yerlerden bir tanesidir. Düşünün bundan 20 sene öncesi bayanlar akşamları yürüyüşe çıkardı ve rahatsız eden kimse olmazdı, durum bugünde böyle yanlış anlaşılmasın. Bir ara beden eğitimi öğretmenliğine hazırlandığım için koşardım ben de annemlerle akşamları.

    Bilmem nedendir kitap okuyan da fazladır orada. Kürdü, Çerkesi, Alevisi, Türkü, Muhaciri bir arada yaşar, kimse kimseyi rahatsız etmez. Kozmopolitan bir yapısının gereği belki de orada yaşayan insanların bakış açısını değiştirmiş olmalı.

    Ben kendimi bildim bileli evimizde büyük bir kitaplık ve kitaplar vardır. Babamla kim önce okuduğu kitabı bitirecek yarışı yapardık, o hayatımın en güzel yıllarında… Demem o ki, ilçemizde mutlaka ailede birilerini kitap okur bulursunuz mutlaka.

    Hasret kaldığım memleketime, bu bayramda gittiğimde, akşam geziyoruz kardeşlerimle, Ahşap Cami’nin olduğu tepenin ışıklandırması, Türk Bayrağımızın dalgalanması ayrı bir hava katmış, ağzım açık bakarak geçtim yoldan ne yalan söyleyim. Ah dedim az ilerde deniz de olaydı kim tutardı seni,  hey gidi Akdağmadeni !

    Biz çocukluğumuzda havuz başı parklarda dondurma yeyip, çay içerek büyüdük. Gözümüzü açtığımızda dolu dolu bir yerde bulduk kendimizi. Hala bile Akdağmadeniliyim dediğinizde insanlar ooo diyebiliyorsa biz farkımızı koymuşuz demektir.

    Güzeldir benim ilçem, insanlarıyla, doğasıyla, çiçeğiyle, böceğiyle, ormanlarıyla… Geçtiğimiz günler ilçemizde çıkan yangını duymayan kalmamıştır. Nasıl içim yandı anlatamam. Bakmaya kıyamadığımız çam ağaçlarımız yandı. Biz de yandık… Biraz daha dikkatli olmalıyız eğer ormanda ateş yakıyorsak piknik için.

    Bir de Muşalli Kalemiz var bizim ,ilçeye 8-10  kilometre uzaklıkta. Görülmeye değer mi değer valla. İnsan en çok kendi memleketini gezemiyor her defasına dile getiriyorum. Ertelemeyelim hayatı, yarınlarımızı. Ne diyecektim unutmadan, kalenin hemen aşağısında iki türbe bulunmaktadır. Çocukluğumda hayal meyal kaleye çıkmak için gittiğimizde bir Fatiha okurduk. Neden çıkardık, annemin köyünde bulunuyor çünkü güzelim kale. Yıkılmış ama hala ayakta kalan bölümleri var. Neyse gelelim türbelerimize… Bu türbeler kaleye yakın olanı Ali Çelebi aşağıda olanı ise Mahmut Çelebi Türbesidir. Bir de efsane anlatılır Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi hakkında…

    Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi Muşali Kalesi düşmanların elinde iken burayı fethetmek için kalenin bulunduğu tepenin altında savaşırlarken, düşmanın biri Mahmut Çelebi’nin kafasını uçurur. Kafası yere düşen Mahmut Çelebi; yerden kafasını koltuğunun arasına alarak düşmanla savaşmaya devam eder. Bu durumu gören düşman paniğe kapılıp korkup kaçmaya başlar. Bu arada kadının biri Mahmut Çelebi’nin kafasının koltuğunun altında olduğunu görünce: “ Bakın, adam kellesi koltuğunda savaşıyor,” diye bağırır. Bunu Mahmut Çelebi’ de duyar ve durumu fark ettiği anda olduğu yere düşer ve şehit olur. Aynı çarpışmada Ali Çelebi’de şehit düşer ve Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi’nin, şehit düştükleri yerlere kubbeleri de bulunan türbeleri yapılır. Fakat ertesi gün sabah bakarlar ki Mahmut Çelebi’nin Türbesi’nin kubbesi yıkılmıştır. Tekrar kubbesini inşa ederler, fakat ertesi gün gene aynı şekilde kubbesinin yıkılmış olduğu görülür. Bir kez daha kubbesi inşa edilir.  Bu kez inşa eden ustaların o gece rüyalarına Mahmut Çelebi girer ve “ Benim gövdem üstünde başım yok, sizde türbem üzerine kubbe koymayın” der. Bu rüya üzerine artık Mahmut Çelebi’nin türbesinin üzerine kubbe yapımından vazgeçilir.

    Ya işte böyle dostlar… Tarihimizde savaşlarımız ne hikayelerle doludur. Aslında Yozgatımız çok geniş bir tarihe ve kültüre sahip. Araştırmak, yazmak, gezmek de bize düşer. Bakalım haftaya yolumuz nereden geçecek. Görüşmek üzere…

  • Rotamız Yozgat; Aydıncık

    Rotamız Yozgat; Aydıncık

    Yozgat’a geldim geleli Kazankaya Kanyonuna gittim gideceğim derken tam  yıl geçti. Bir Pazar sabahı arkadaşım Dilara hadi gidiyoruz deyince plansız, gidelim dedim. 6 yıl sonra gitmek nasip oldu anlayacağınız. Hep kızarım aslında yaşadığımız yerdeki güzellikleri ihmal etmeyelim diye, memleket olunca erteliyoruz, sanki elimizin altındaymış gibi. Bundandır ki hangi şehre yabancıysak daha iyi geziyoruz.

    Dilara, ben bir de çok değerli Şerife Ablamızla çıktık yola. Aydıncık ilçemize girdiğimde şirin mi şirin, şehir kalabalığından uzak bir sessizlik, huzur bizi karşıladı. Kollarımı açıp kucaklayasım geldi valla. Yanaklarını sıksam, öpsem dedim bu küçücük ilçemizin.

    Acıktık, acıkırız derken Aydıncık ilçemizde Kültür Evi var, orada bulabiliriz dedi Dilara yiyecek bir şeyler. Kültür Evi mi dedim hayretle bakarak, evet dedi Dilara ve gidiverdik. Kaymakamlığın karşısında, tam bir şehir havası sokağın yan tarafındaki Kültür Evi bizi bekliyordu. Gençler dışarıda çay içiyor, sohbet ediyordu. Ay ne güzel dedim ya içimden. Beklentimin üzerinde olan her şeyi taktir ederim, biraz hayretler içinde bakarım yalan değil. Nasıl sevindim anlatamam. Yozgat’ımın böylesine şirin bir ilçesi karşında mutluluğumu kelimelerle anlatmam mümkün değil.

    Gözleme varmış, onlar hazırlarken biz de Kültür Evini gezdik. Büyük bir zevkle döşenmiş  odalarında fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedik. Benim orada en çok dikkatimi çeken aslında oranın garsonu oldu. Yeşilçam aktörlerini arattırmayan saç,  bıyık kesimi, kıyafetler, ayakkabısı, nasıl bir nostaljik bir havası vardı anlatamam. Kültür Evi  ile adeta bütünleşmiş, sizi geçmişe taşıyan bir insan. Sormak aklıma gelmedi ama normal giyinişi mi,yoksa çalıştığı sürede mi böyle giyiniyor,bir daha gidecek olsam kesinlikle sormadan gelmem.  Elbette Kültür Evini görmelisiniz lakin bu ağabeyi de görmeyi ihmal etmeyin.

    Tabi Aydıncık denilince akla gelen nedir bağrıbütün, muz tadında yer muzu olarak da bilinen kavun, bilmeyenler de buradan öğrenmiş oldu. Hasat zamanı değildi o zaman zar zor bir iki tane bulabildik, attık arabanın bagajına. Atış o atış oldu, unuttuk orada ve günler sonra  Dilara’nın arabasından kokusu hala hissediliyordu.

    Gelelim kanyona.. Kazankaya Kanyonuna… Gittik, yürümeye başladık, pek doğal geldi, diğer gördüğüm kanyonları görünce. Bir de bir acıktım, yürüyüş sonrası yiyelim dediler, kaldı öyle güzelim gözlemeler. Güneş bir yandan, açlık bir yandan, yol git git bitmiyor, ıssız ortalık. Diyorum şuradan yabani bir hayvan çıksa ne yapacağız, siz siz olun kalabalık gidin he mi. Günün ortasında, güneşle de haşır neşir olmayın. Benim şeker mi, tansiyon mu bilememdim, kötü hissetmeye başladım. Bizimkiler de çaktırmadılar ama yorulmuşlardı, geri döndük.

    Çay içebileceğimiz bir yer var mı derken, pembe boyalı bir tesis gördük, kendin getir kendin pişir yöntemi, bizim de elimizde sadece gözleme var. Şükür dedik, yoksa aç kalmıştık. Neyse ki çay demliyorlarmış. Çayın tadı hala damağımda, çayı çok tüketen bir insan olarak söylüyorum muazzamdı. Sonra dönüş yolunu tuttuk ve geldik evimize.

    Sonuç olarak demem o ki, kanyon biraz daha bakımla çok güzel olabilir. Doğayı da bozmadan korkuluklar yapılabilir, Aydıncık girişi biraz daha göze hitap edecek şekilde düzenlenebilir. Pembe boyalı işletme aynı düzen de devam edebilir, bizim gibi davetsiz misafirler içinde bir güzellik yapılsa fena mı olur. Bir Yozgatlı olarak diyeceğim o ki, Kazankaya Kanyonunu mutlaka görmelisiniz, tabi Aydıncık Kültür Evini ziyaret ettikten sonra…Saygılar…

  • Boğazlıyan Gönüllüsü Olmak İster misiniz ?

    Boğazlıyan Gönüllüsü Olmak İster misiniz ?

    Geçtiğimiz haftalarda facebook üzerinde gördüğüm “ Boğazlıyan Gönüllüsü Olmak İster Misiniz” paylaşımı dikkatimi çekti ve hemen tıklayarak okumak istedim. Boğazlıyan Kaymakamlığı tarafından düzenlenen bir proje. “Bir gönüllü olarak fakir çocukların derslerine yardımcı olabilir, ihtiyaç sahiplerine ulaşabilir, dezavantajlı kesimlerin hayatını kolaylaştırabilir, kamu kurumu veya fakir insanların evlerinde bakım onarımlar yapabilir, sokakları temiz tutabilir, hastaları ve yaşlıları ziyaret edebilir, engellilerin önündeki engelleri kaldırabilir ve bunun gibi yüzlerce gönüllülük faaliyetine katılabilirsiniz” yazılıydı. Nasıl hoşuma gitti anlatamam.

    Yozgat’ta çok şeyler yapılıyor da, sesimizi mi duyuramıyoruz anlamıyorum. Boğazlıyan Kaymakamlığı, bu projeyle büyük bir alkışı hak ediyor. Umarım yaptıkları etkinliklerle bizleri de bilgilendirirler ve bizim içimizdeki devi uyandırma yolunda ışık olurlar. Kaymakamlığın bu projeyi başlatmış olması, takip konusunda daha da hassas bir çalışma olacağının kanıtı. Dalga dalga büyüyen ve tüm ilimizde uygulanmasını istediğimiz projelerden. Yakın takipte olacağım.

    Ben sanırım milletvekili olsam tüm dernek ve kurumların etkinliklerini takip ederim. Açmak kolay da, ayakta tutmayı başarabilmek mesele. Ve güzel şehrime bir tuğla koyan kim varsa gelir elinden öperdim. Yapılan her emeğin farkında olduğumuzu göstermemiz lazım. Çalışan kim varsa küstürülmemeli. Çalışan, emek veren insan takdirden çok bir teşekkürü bekliyor aslında. Sessizce bir mesaj verdim, umarım kulağınızda çığlık olur.

    İnsanın ilk kendi etrafından yardıma başlaması gerekir ya, biz hiç başlamıyoruz. Madem Boğazlıyan ilçemiz elini kolunu sıvamış, bize de Boğazlıyan Gönüllüsü olmak düşer. En kısa zamanda Yozgat’ta da görmek istediğim proje havada asıllı kalanlardan olmaz. Saygılar.

     

  • Müjdemi İsterim; Yozgat Sanatseverler Derneği Açılıyor

    Müjdemi İsterim; Yozgat Sanatseverler Derneği Açılıyor

    Hangi filozoftu bana bir değnek ve kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım demiş vakti zamanında . Arşimet… Hoş adam sadece filozof da değil, matematikçi, fizikçi bir bilim adamı. Adama bak yahu biz bir alanda uzman olamazken, onlar vaktinde kaç dalda ilim yapmışlar, vay halimize… Konuyu fazlada dağıtmadan ben de diyorum ki, verin bana spor ve sanatı Yozgat’ı yerinden oynatayım. Pek iddialı oldu bu.Aslında demem o ki, biz Yozgat olarak sanat ve spora ihtiyacımız var. Daha güzel yarınlar için… Müjdemi isterim, Yozgat Sanatseverler Derneği açılıyor.

    Dernek başkanlığını Mustafa Koç’un yapacağı dernek yakında faaliyette olacak. İlk duyduğumda daha tanışmıyorduk Mustafa Hocamla. Yine de heyecanlıydım. Sanatla, sporla ilgilenen insanların hep lider ruhlu olduğuna inanırım. Zarar gelmez onlardan, hatta bir ülkeyi, bir şehri geliştirecek olanlar da onlardır aslında. Sessiz kahramanlar… Yaşarken kimse fark etmez ülkeye, şehre katkısını, taa ki ölene kadar. Diyorlar ya  ölüler, hayattakinden fazla çiçek alır, doğrudur aslında.

    Bir projede; tanışma fırsatı bulduğum, Mustafa Hocamla, konu konuyu açtı ve dernek gün ışığına çıktı. Ben nasıl heyecanlıyım, sanki Mustafa Hocamdan daha çok sahiplenmiş gibi, hemen toparlanalım, yapalım hocam derken, birden hızlanıverdi süreç. İnanıyorum ki Yozgat’ta önemli bir yere sahip olacak.

    Yozgat’a tayinim çıktı ve gelmeden ne var ne yok araştırırken sosyal medyada, tiyatro ekibi ile karşılaştım. Siirt’te tiyatro eğitimi alan ve tiyatroda oynayan ben için bu durum muhteşemdi. İyi niyetle yazdım, nasıl gruba katılır vs… Ve bana şunu demişlerdi; Siirt’ten gelip, Yozgat’ta bu ekibime mi katılacağını sanıyorsun ve daha niceleri… Ben de geldiğim yıl Yozgat’ta bir tiyatro ekibi kurdum, madde bağımlılığı olan bir gencin pişmanlığını anlattık. Ekibimle dedik ki, hiç tiyatro görmeyen çocuklara ulaşalım. O zamanlar Osmanpaşa kasabaydı ve bir çok köyden gelen toplama bir okul vardı. Osmanpaşa’ya gittik. Ve çocukların gözlerindeki sevinç bizleri duygulandırdı. O dönemde oyunumuzun haberi, TRT ‘ de yayınlandı. Demem o ki, sanatı gerçekten seven insanlar, birbirini kucaklayıp destekliyor,itmiyor.

    O yapmış, bu yapmış kıskançlık olaylarını bırakmak lazım. Adımız yaşasın dersek, topluma yararlı olamayız. Kurumsal çalışmayı öğrenmek gerek. Yozgat Sanatseverler Derneğine ben inanıyorum. İçten ve samimi bir ekip. Büyük farklar yaratacak eminim. Yolunuz bahtınız açık olsun. Ben de Yozgat’a bir tuğla koymaya çalışan herkesle tulumumu giyer, çimento karar,inşaat yaparım. Saygılarımla…

  • Yozgat’ta Çocuk Olmak

    Yozgat’ta Çocuk Olmak

    Küçüklüğümüz, 90’li yıllar, hani balkondan annelerimizin bizi sokaktan çağırdığı yıllar. Hey gidi günler hey. Şimdi evin önüne indiremez olduk çocuklarımızı, bu sorun Yozgat’ta değil artık dünyada öyle . Ortalık fena azizim. Beton duvarlar arasına sıkıştırdığımız çocuklarımız, çanak çömlek nedir, bilye oynamak, dalye nedir bilmiyor. Çocuklarımızı alıp dışarı götürecek olsak, Kentpark ve Spor vadisinden başka neresi var bilmiyorum. Dar gelirli ailelerimiz oralara da ne aralıkla gider bilmiyorum.

    Samimiyete ihtiyacımız var bizim. Mahallede, oyun oynayabileceğimiz, yürüyüş yapabileceğimiz, spor yapabileceğimiz, herkesin ulaşabileceği yerlere ihtiyacımız var bizim. Gaziantep’e gittiğimde hayran kalmıştım, nerdeyse 300 metre arayla parklar… Çocukların oyun oynadığı, ailelerin çay içebileceği, spor aletleri olan,  tellerle örgülü sahası olan parklar pek hoşuma gitti. İnsan gördüğünü yapar. Elbette Spor Vadisi şarttı. Bir alt küme olmadan, bir üst küme kültürü oluşuyor mu ? Kafamda yine deli sorular. Cevaplar yine kayıp…

    Belediyemiz tarafından restore ve bahçe düzenlemesi yapılan Mehmet Ağa Konağı, Çocuk Sanat Merkezi olarak çocuklarımızın  hizmetine sunuldu. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Her zaman da eksik yanları söyleyecek değiliz elbette, güzel ne varsa desteklemek gerek. Tabi sanat deyince akan sular da duruyor. Sadece merkez olması yetmiyor. Anneler, babalar bize de çok iş düşüyor. Çocuklarımızı sanata yönlendirme konusunda. Ücretsiz kurslar da var, devletimizin de desteği ile. Yeter ki, çocuklarımızı doğru yönlendirelim.

    30 yaşımdan sonra aldığım piyano ile çok dalga geçen de oldu. Bu yaştan sonra piyanist mi olacaksın diye. Hayır dedim, oğlum beni piyanonun başında görecek. Ne mi oldu, bir çok enstrümanı denedi ve kemanda karar kıldı ve kursa gidiyor.

    İki yıl boyunca oğlumu basketbol kursuna götürdüm, üçüncü yılında aldı lisansını. Hocadan rica ettim, ben de kıyıda köşede basketbol oynadım. Oğlum beni basketbol oynarken görsün ve vazgeçmesin, annem de spor yapıyor desin diye. Şimdi ben de Basketbol Federasyonun Lisanslı masa hakemiyim. Kursu başarılı ile bitirdim .

    Demem o ki, biraz da biz çaba göstermeliyiz. Allah bize aslında neyi istersek veriyor. Sanatla uğraşan insanların çevresi de sanat, sporla uğraşan insanın da çevresi spor. Neyi yapıyorsak çevremizde öyle şekilleniyor aslında. Kafanızı daha fazla şişirmeden kaçıyorum. Tüm çocuklarımızın, geleceğimizin teminatları olan yavrularımızın 23 Nisan Ulusal ve Egemenlik Bayramını kutluyorum. Saygılar…

  • Yozgat’ta Ana Haber Bülteni

    Yozgat’ta Ana Haber Bülteni

    Yazıyor, yazıyor. Yozgat’ta yapılan fuarlar ticareti engelliyor, Sorgun Şeker Fabrikası satıldı, kış bitti, kaldırımlarda yürüyebilirsiniz, yazıyor Çamlık artık ücretsiz, yemek festivali yapılacak, Sarıhacılı’ya üst geçit yapılacak…

    Haber manşetlerini sıralayan çocuklarımız artık sokaklarda değil. Onların yerine biz bağırıyoruz şimdi sosyal medya sokaklarında. Sesimizi duyan olur mu bilmem ama bir karınca misali elimden gelen de bu ahali !

    Aklıma geleni sıraladım, önem sırasını da sana bıraktım,  Lise Caddesi’nde tur atarken düşünürsün dedim, fena mı ettim. Fuarlar, Yozgat’ta ticareti baltalıyor denildi. Biz esnaflar neden fuar yapmıyoruz diyen var mı ? Yozgat’ta, şimdi anlatayım, biz kendimiz köreltiyoruz. Efendim marka önemli değil, falanca marka, falanca fiyatla satılıyor, bir siteye giriyorsun yarı fiyata eee, herkes gibi ben de kesemi düşüneceğim elbette. Söyleyince ulaşım ücreti konuluyor etiketlere deniliyor, Çorum da yok mu , ulaşım zorluğu ya da Sivas da. Neden Yozgat’ta etiket fiyatları gün gün artıyor. Esnaf olarak sen kendi geçimindeyken, vatandaş olarak ben de kendi geçim derdindeyim. Neresi uygunsa oraya kayıyor doğal olarak param. Bir de yüzüne bile bakmayan esnaftan kim alışveriş yapmak ister ki, sözüm herkese değil ha, yanlış anlaşılmasın. Biraz kendimizi de eleştirsek mi diyorum. Alıcı,satıcı profili çalışması yapmak gerekmiyor mu? Oturduğumuz yerden para kazanmak da olmuyor ticarette. Boşuna mı reklam ajansların vs.. kampanyaları…

    Sorgun Şeker Fabrikamız da sessiz sedasız satıldı. Kim ses çıkardı ?

    Kış da bitti, paten kayarcasına, düşe kalktığımız kaldırım işkencesi son buldu. Pırıl pırıl gökyüzü bizi kucaklıyor,  Çamlık hafta içleri ücretsiz bilgisi geldi, hafta sonu ücretli, buna da şükür. Havalar ısınmışken faydalanmak gerek. Ah bir de orada sağa sola çöp fırlatanlarımız olmasa iyiydi be. Zamanla bu kültür de yerleşir umarım. Hep bir umut…Hep bir bekleyiş…

    Belediyemiz yemek festivali düzenleyecekmiş, büyük bir heyecanla bekliyorum. Şimdi restoran sahipleri de  ayağa mı kalksın yani. O yapılmasın bu memlekette, bu yapılmasın, sonra kazanç sağlayalım. Öyle olmuyor bu işler . Sadece Yozgat halkı mı var bu şehirde.  Herkese hitap edecek etkinlikler olmayacak da, ne yapılacak ? Sorunları yazıp çizmek kolay, bir de çözümü de yanına iliştiriverin, ne var. Ben restoran sahibi olsam, bu yemek festivalinde bir şeyler yaparım. Bundan iyi fırsat mı olur hani. Benimkisi bir öneri tabi…

    Ve gelgelelim hepimizin ciğerini yakan Sarıhacılı’daki kazaya. Neden ha, bir insan ölünce mi illa önlem alınacak. O kadar yazılmış, çizilmiş üst geçit için. Zamanında yapılmayan bir üst geçit için, 10 yaşındaki yavrumuzun ölmesi mi gerekirdi. Ölüm Hak’tan. Yer, saat şaşmaz ama tevekkülü de bırakmamak gerek değil mi? Elimizden gelen ne varsa yapılmalı. Yine sitem dolu bir hafta. Sussan bir dert, konuşsan bir dert. Saygılarımla…

  • Dünya ve Yozgat Ne Zaman Çağ Atlayacak Biliyor musunuz?

    Dünya ve Yozgat Ne Zaman Çağ Atlayacak Biliyor musunuz?

    Evet, dünya ne zaman çağ atlayacak biliyor musunuz? Ben söyleyeyim, hadi, yine iyisiniz, kopya veriyorum. Kadın Hakları kavramı yok olduğunda… Zor iş be dostum kadın olmak. Bu yüzyılda hala, kadın hakları için uğraşıyoruz.İnsanlığın bir ayıbı değil mi sence. Bir bütün olmayı neden beceremiyoruz anlamıyorum. Kadın kadın, erkek erkek işte. Asıl mesele insanız hepimiz. Bunu hatırlamıyoruz. Bizden olmayan kimse varsa, güçlüysek, ezip geçiyoruz. Kadın-erkek tartışması, Türk-Kürt, Alevi-Sünni vs….Liste uzayıp gidiyor. Demiyor ki kimse insanız biz. Kimsenin kimseden üstünlüğü yok. Şükrediyoruz değil mi, Müslüman topraklarda doğduğumuza… Doğmaya da bilirdik oysaki ?

    Annem ölmeden bir gün önce, KADEM Başkanı Fadime Solmaz Hanım beni aradı ve görüştük. Kadın varsa ben de varım dedim. Annem hep şunu söylerdi, kadınlar için yapılan her çalışma, cennet bahçesinde çalışmaya benzer kızım. Yapmak istediklerini sakın erteleme, başaramazsan olduğun yere geri dönersin, yolu biliyorsun. Ben de annemin dediği gibi cennet bahçesinde çalışmaya karar verdim.

    Ben umutluyum. Siz Yozgat halkı, siz de umutlu olun. Adı her ne kadar Kadın ve Demokrasi Derneği de olsa kadın ve erkek desteklemeliyiz. Sesinizi duyar gibi oluyorum bazılarının, “Hayır kadınlar baş mı kaldıracak” diye. Ben de hayır diyorum. Kadınlar haklarını kullanacak, kadın kadın rolüyle birlikte kendini geliştirecek. Aile bütünlüğü, kadın ve erkeğin huzuru ile olur. Bir bütün olarak ele alınmayan bir aile sorunu tabi ki çıkmaz sokaklarda dolaşıp, durur. Bizlerin amacı aile yapısını da güçlendirerek, kadınların sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasal hayata aktif katılımlarını sağlayarak, kadınların demokratik haklarının bilincinde olmalarını destekleyici, mesleki gelişimlerine yönelik projeler ve aktiviteler gerçekleştirmek.

    Kadının en kutsal görevlerinden biri de annelik. İyi yetişmiş bir anne, çocuğunu da iyi yetiştirecek ve insanlık adına güzel bir adım atmış olmayacak mı?

    Bu dernek kadınlarımızla olmaz sadece dostlar, el ele yol almalıyız.

    Ben televizyon seyretmem, dizi nedir bilmem. Sinemasever bir insanım. Türk sineması da sevdiğim söylenemez. Yabancı filmlere baktığımda, artık sinema sektöründe onlar aile bütünlüğüne, sevgi, saygı üzerine filmler yapıyorlar. Bizim dizilerimize, filmlerimize bakacak olursak, sanki bizden uzak değiller mi?

    Gelelim kısa kısa beyin fırtınası yapmaya. Çocuklarımıza kitap oku, ders çalış diyoruz, çocuk bize bakıyor, elimizde kumanda televizyon karşında bir anne baba. Ders çalışır mı? Kitap okur mu ? Cevaplar, sizde kalsın. Benim felsefem çocuk gördüğünü yapar, kitap okuyan bir anne baba gören bir çocuk, mutlaka kitap okuma alışkanlığına sahip olacaktır. Sanatçıların çocuklarına bakalım, mutlaka sanatın bir dalıyla uğraşır, neden? Çünkü hep öyle sanatla uğraşan bir anne, bir baba görmüştür de ondan.

    Çocuklarımızı Yozgat’ta olsa, bekleyen tehlikeler arasında, sigara ve en önemlisi uyuşturucu var. Ben görmedim, bilmem ama sokak aralarında görenler olmuş, çocuklarımıza hap vs. satanları. Aman dikkat. Lütfen çocuklarımıza dikkat edelim. Bağırıp, çağırmaktan geçmiyor bunun yolu bilesiniz. Örnek insan kelimesi ne kadar uygun kaçar bilemedim de, örnek olalım çocuklarımıza. Kitap okuyarak mesela. Televizyonda saçma sapan programları kapatıp, bu akşam kitap okumaktan başlayalım. Yaşımız geç demeyin, Mimar Sinan en ünlü eserlerini 55 yaşından sonra yapmıştır, bilesiniz… SAYGILAR.

  • Yarımdan Eksik, Çeyrekten Fazlayım

    Yarımdan Eksik, Çeyrekten Fazlayım

    Kiminin kuyruk acısı, kiminin karın ağrısı var, benimse yüreğim yanık. Annemi kaybettim. Tamam toparla diyorsun yine, güçlü ol diyorsun da, beyin kabullenmiyor be Hacı. Geçen gün yemek yaparken, annem güzel yapard,ı bir arayım diyecek oldum, aldım elime telefonu, başladım ağlamaya. Bırak ağlayayım, daha hazmedemedim ki…

    Apar topar Akdağmadeni’ne gidişim. Annemin cenazesinin Antalya’dan gelişini beklemek… Bu kadar  uzak mıydı yollar. Ev, giderek kalabalıklaşıyor.Gözyaşlarım, ruhum ve dünya arasında perde gibi… Sanki biri beni almış dünyanın tam ortasında sandalyeye oturtmuş. Öylece başım önüme eğik, ağlıyorum. Etrafımda insanlar, Kabe’de gibi sıra sıra kalabalık, görüyorum, duyuyorum ama hissetmiyorum…

    Yeşil gözlerine küçükken pembe dermişim ya, şimdi cennet diyorum. Beni kanatsız bıraktın, artık uçamam eskisi gibi. Eksik kaldı her cümlem, her gülüşüm… Sana söyleyeceklerim vardı benim. Hepsi eksik kaldı, cümleler kelimelere, kelimeler harflere, harfler Mahşer Gününe kaldı. Cahit Sıtkı ‘nın dediği gibi Mahşer Günü ortalığa düşüp, deli gibi “Anne” diyen bir ses duyarsan, o benim ! Söyleyemediklerimin günüdür o vakit !

    Hayat kısa be dostlar. Hiç aklımızda yokken geliyor ayrılıklar işte. Sakın ha esirgemeyin sevginizi, şefaatinizi sevdiklerinizden. Bir de ne biliyor musun, geride ne bıraktık adımıza dair, bu çok önemli. Sadece yemek içmek değil, sadece namaz da değil, bir insana dokunabildik mi, insanlığa bir faydamız oldu mu, sormayacak mı Allah.

    Öyle bir yaşıyoruz ki, kırıyoruz, döküyoruz, toparlamıyoruz, bir de kırdıklarımızın üstüne basa basa geçiyoruz bu yollardan. Sonra bir bakmışız, kafamızı kaldırmışız, tak diye bir ses. Eyvah ! Taşa vurdun kafanı, kalkmak istersin, sonra bir bakmışsın ölmüşsün. İşte bu kadar hayat, hadi geçmiş olsun.

    Kalp kırmak, hırs nereye kadar… Kanuni Sultan Süleyman ölmeden önce demiştir ki, ben ölünce elimi dışarıda bırakın, bilsinler ki Kanuni bile eli boş gitti.

    Ben de diyorum ki, şimdi ben “Hiçlik” mertebesine eriştim. Annemden sonra, yarımdan eksik, çeyrekten fazlayım.. Şimdi ben bambaşkayım.

  • Ah Biz Kadınlar

    Ah Biz Kadınlar

    Ah siz erkekler diye de devam etmek istedim başlıktan sonra.Fena da olmadı hani. Geçenlerde arkadaşlarla oturuyoruz, evlilikten açıldı konu. Yahu sanki tüm mutluluk evlilik üzerine gibi bir de konuşmaz mıyız, öldürüyor beni bu durumlar. Neyse velhasıl dedim ki ya erkekler neden evlenmek ister, bu devirde çalışan olacak, tek maaş yetmiyor, evi de temizleyen kadın, çocuk bakan, ütü, yemek derken. Oh ne rahatlık valla. Kızlar onlar ister de biz neden istemiyoruz dedim ya. Ben de yemek yapan, temizlik yapan, ütü de yapsa fena olmaz ama çalışacak, malum bu devirde geçim zor , evet evet  böyle biri varsa çevrenizde hemen istemeye gidecem, düğün masrafları da benden dedim.

    Bütün işi kadına yıkma fikri kimden nasıl bulaştıysa bir an önce çözüm bulmak lazım. Sizin istediğiniz ev işlerinden anlayan olacak, bizim de öyle bir damat adayı isteme hakkımız neden olmasın ki. Heyhat ! Sevdim bu fikri.

    Dündü sanırım instagramda dolaşırken bir yazı takıldı gözüme ve sesli güldüm valla katıla katıla. “Evlenmek için vakit hiçbir zaman geç değildir. Ben 48 yaşında evlendim. Geç kaldığımı söylüyorlardı; ama sonra anlaşıldı gerçek: Ne geç kalmıştım, ne de acele etmiştim. Hiç evlenmemem gerekirmiş.” Anton Çehov

    Bunlar işin espirileri aslında. Evlilik başarabilene cennet, başaramayana cehennem gibi. Gerçi severek evleniyoruz, düşman gibi ayrılıyorz, ya da Ayrılsak da Beraberiz dizisini hatırlar mısınız bilemem, aynı evde resmi yaşıyoruz işte. Çözüm konuşmaktansa hep kaçıyoruz. Neden ki. Tahammülümüz mü azaldı dersiniz.

    Oğluma derim hep sende bu evde yaşıyorsun, sen de bir işin ucundan tutmalısın. Önceden sen erkeksin aman dokunma, aslan parçası diye diye övülen erkekler, aslan olup, aslan gibi ısırdı kadınları.

    Bir erkeği de yetiştiren nihayetinde kadındır. Kadın insanlığa yön veren bir lider aslında. Nereye çekerse oraya da gider. Kadınlarımıza sesleniyorum, erkekler aslan parçası olabilir ama bizler de kraliçeyiz. Sizlerden ricam bırakın, küçükken yapabileceği kadar sorumluluk alsın, neden sadece kız çocuklarına yemek yapmak öğretilir. Bu erkek hiç mi yalnız kalmayacak. Her şeyi öğretin hayata dair ne varsa. Kendi ütüsünü kendi neden yapmasın canım. Hangimiz doğduğumuzda ütü biliyordu. Öğrensinler, bırakın. Aman sen erkeksin dokunma diye diye, eşlerine, çocuklarına, sevgililerine dokundular.

    Sinirleniyorum valla. Bir kadın isterse her şeyi yapar deriz ya hep. Bırakın erkekler de yapsın canım. Erkeklerin işine gelmeyecek belki bu söylediklerim. Haklısınız. Rahatlık varken, değil mi ?

    Bir de erkek çocuklarına kaç tane sevgilin var cümlesini, siz erkeklerden rica ediyorum bırakın ya. Daha 9-10 yaşındaki çocuğun aklına soktuğunuz düşünceye bakın. İçiniz fesat ne deyim. Kızlarla erkeklerin sosyal arkadaş olacağını öğreteceğiniz yerde, bu muhabbetler bilinç altında kim bilir nelere gebe.  Saygılarımla…

     

     

     

     

  • Huzurevinden Bir Ses…Metin Amca

    Huzurevinden Bir Ses…Metin Amca

    Bekir Amca aradı beni sabah, evet evet bizim gazetenin sahibi Bekir Amca. Öyle coşkuluydu ki sesi. Sen nasıl bir yazar oldun dedi, gönüllere dokunan, utandım ne diyeceğimi bilemedim, sustum. Anladı sanırım, konuşmaya devam etti. Hemen de yüzüm kızarır benim, övgü dolu bir cümle duysam. Alışık değilim belki ondandır. Metin Bey aradı beni dedi, gazeteyi almış, sen göndermişsin, bizlerin de yazısını okumuş dedi, tanışmak için aramış, sohbet ettik, yakında ayrılıyormuş  huzurevinden.

     

    Telefonu kapatır kapatmaz aradım huzurevini, odasında değilmiş ulaşamadım, olacak ya işte,  mektubu yanımdaydı, cep telefonu vardı, arasam aramasam diye tereddüt ettim, aramaya karar verdim. Metin Amcayı dünya gözüyle görmezsem, gözüm açık kalır, nereye gidecekti hem öğrenmeliydim. Aradım. Cepten ilk kez konuşuyorduk, ilk Meltem Yozgat’tan dediğimde hem şaşırdı, hem sevindi beklemiyordu ki. Mektuplaşmak için anlaşmıştık. Çaktırmadım ben, Bekir Amcayla  konuştuklarını bildiğimi. Başladı anlatmaya… Sonra dedi ki, kızım ayrılmaya karar verdim, nereye dedim. Nerde kalacaksın demeden, Muğla’ya gidiyorum,huzurevi yolculuğum burada son buluyor. Ameliyattan sonra kendime bakamadığım için yerleşmiştim huzurevine, toparladım be kızım dedi. Elim ayağım tutuyor şükür. Hem geçen gün müdür bey daha sırada 19 bekleyen kişi var dedi be kızım. Birilerimiz gitmezse, ihtiyaç sahipleri nasıl huzurevinde kalır yavrucuğum dedi. Dedi ama, gel bu cümleden sonra, bir de bana sor, yutkunamadım, ağlayamadım, ses tonumun değiştiğini duysun istemedim. Ne güzel insansın sen Metin Amca dedim. Bu güzel ülke, sen gibi insanlar sayesinde hala dimdik ayakta deyiverdim sadece.

     

    Ya düşünceye bakar mısın. Kaçımız böyle düşünür ki? Elimizin on parmağından az. Ne kadar şükrettim anlatamam. Seni Allah karşıma çıkardıysa bir bildiği var dedim kendime. Arada kara pamuğum dedi konuşmalarında, kızma he mi dedi, kızımı da öyle severdim. Kızımı soracak olursan dokuz yaşından beri görmüyorum be yavrum. Hepimizin bir yarası var işte. Benim yaralarım da çocuklarım. Çağatayına, oğluna iyi bak, mutlaka bir müzik aleti çalmayı öğrensin, en güzel kitapları, şiirleri okusun. Ben inanıyorum, yaptığına ama baba yüreği var be kızım, kanayan yaralarım var…

     

    Huzurevinde her  yer ağaç, çiçek ekmek gerek dedi. Sipariş verdim, Konya’dan gelecek. Huzurevinin bahçesinde çiçek görmeden gitmem dedi. Ben de ağzımı açtım, dinliyorum bir yandan diyorum ki, bizde yok sendeki bu enerji, bu yaşam sevinci.

     

    Artık elim ayağım tutuyor, huzurevini sırada bekleyenlere bırakmak gerek, yer işgal etmeyim diyen kaç kişi daha gelecek güzel ülkeme bilmiyorum. Hayat hikayesini sorgulamak bana düşmez elbette ama tek bildiğim bir de dokuz yaşlarında ayrılmak zorunda kaldığı, göremediği kızının özlemiyle yanan bir yürek. Hepimizin yaraları var be Metin Amca, doğru söyledin, ağzına sağlık da, sendeki yürek kaçımızda var orası da meçhul… Saygılar.

     

     

     

     

  • Bir Kase Şeker

    Bir Kase Şeker

    Bir kase şekerin var mı Ayşe Teyze, annem yarın markete gidip alınca geri verecekmiş,dediğimiz çocukluğumuzun minik anıları. Konuyu nereye getireceğimi gayet de iyi biliyorsun hadi hadi. Gerçi yazsak çizsek ne çıkar ki, değişen bir şey olmuyor, ama elimden gelen de bu yazmak.

    Şeker fabrikamızın özelleştirilmesi gündem de biliyorsun. Yarım aklım pek ermese de bu işlere ne bileyim doğru da bulmuyorum. Özelleştirilen her şeyi satmak kolay, amacı dışında kullanmak kolay. Pancar üreticilerini, tarımı nasıl etkileyecek muamma. Fabrikayı ben aldım, çok amaçlı bir bina, şeker üretmeyeceğim desem kim karışır ki ? Hoppala ne oldu tarıma destek, çiftçi ne yapacak. O kadar pancar patlamaz mı ellerinde. Zaten üretim kotası olan pancar üretimi sıkıntılı, sonra bir de elinde kaldı mı, şeker üretimi durdu mu, ne olacak? Mısır şurubundan şeker üretimi artacak. Şeker zaten sağlığa zararlı, bir de bunu mısır şurubundan alırsak ne olacak bizim sağlığımız.

    Özel sektörde hizmet kalitesi az insan çok işle üst düzeylere çıkabilir, ama tek yönlü düşünmemek gerek. Bir de Yozgat üvey evlat mı diyen Yozgatlı olmayan milletvekilimiz var mecliste. Abbas Sayar’ın dediği gerçekmiş Yozgat var Yozgatlı yok .

    Bizi bizden çok sahiplenen olduğu sürece nereye kadar değişir Yozgat onu da kestiremiyorum valla. Şeker fabrikası için hadi protesto edelim desek kaç kişi gelir ki. Kafamda yine deli sorular.

    Ben olsam devlete ait bir kurumu kolay kolay özelleştirmem. Mülke sahip olma yetkisi tehlikeli değil mi? Bugün satış yapılan kişi yarın kime, ne amaçla satacak bilinmeyen bir sır. Mülk benim değil mi kardeşim, satarım da, belki şeker bile üretmem kime ne.

    Kaliteli hizmet vermek sadece özel sektöre mi ait . Batan geminin malları bunlar mı demeli, batan gemiyi batmadan önce kurtarma çabaları mı gerekli. Neden bir üst levele geçmek için uğraşmıyoruz ki, bunun çözümü sadece satmak mı?

    Bir de bu işin uzmanları der ki  Türkiye’de şeker üretiminin biteceğini, AB ülkelerinin açık

    Pazar haline dönüşeceğini, 250 bin çiftçinin işsiz kalacaklarını söyledikleri de unutulmamalı. Saygılar.

     

     

  • Sen Affetsen Ben Affetmem

    Sen Affetsen Ben Affetmem

     

    Ne de güzel söylüyor şarkılar bizim yerimize. Küfür etsek bu kadar dokunmaz, bu cümleleri kim nasıl yazmayı başarıyor. İşte sevdiğim şarkılardan bir tanesi de ne biliyor musun ? Sen Affetsen Ben Affetmem. Nasıldı sözleri, bir dakika hemen, googledan bulup, yazacağım.

    Tanrım kötü kullarını sen affetsen, ben affetmem

    Bütün zalim olanları sen affetsen ben affetmem…

    Tanrı dedim diye kızma şarkının orijinali bu. Ben de affetmeyeceğim, 3 yaşındaki bir bebeğe tecavüz eden o adamı. Ben o haberlerin üçüncü cümlesini okumaya dayanamıyorum ve  bırakıyorum. O nasıl bir insan ya, aklım almıyor. Sağa dönüyorum, sola dönüyorum, doğru olamaz bu, kim yapar bunu diyorum. Nasıl diyorum ya, nasıl içi alıyor, lanet olasıca…

    İdam bile kurtarmamalı onu, sürüm sürün sürünsün. Ömür boyu hapis yesin, tek başına bir hücrede, yatak da verilmesin, güneş doğmasın ceketine. O ve onun gibileri, midem almıyor, almıyor…

    Bana kalsa aynısını yaşatmak lazım da… Görsün dünya kaç bucak. Biz ne zaman bu hale geldik. Mini etek giyiyor, tahrik ediyor diyenler, şimdi 3 yaşındaki çocuğa neden sessiz? Ne günahı vardı ya, daha ağzı süt kokan bebenin.

    Çocuklarımız tehlike altında, nereye kadar baskı yapacağız bilmiyorum ki…Sigara, alkol, uyuşturucu, bir yerde sapık insanlar.

    Çocuklarımızı biz yetiştiriyoruz, insan olmayı öğretelim, ufacık bir böceğin bile yer yüzünde bir anlamı olduğunu, onu öldürmemiz gerektiğini öğretelim. Bir kedinin, bir köpeğin başını sevelim yanlarında. İnsanlığı anlatalım. Bir insana iyilik yapmanın dünyalara bedel olduğunu, insan hayatının paha biçilmez olduğunu, sevgiyi, saygıyı aşılayalım.

    Bu çocuklar bizim, bir canavar yetiştirmeyelim. Empati yapmayı öğretelim. Varlığı da yokluğu da bilsin. Kitap okuyan anne baba görsün çocuklarımız. Dünyanın çivisini çıkarmışsak, neden yeniden çakmayalım. Saygılarımla…

  • Yozgat’ta Bu Hafta

    Yozgat’ta Bu Hafta

    Eski devlet hastanemiz de yıkıldı, gitti.  Sağlık Müdürlüğüne giderken bakamadım yıkılışını seyretmeye. Bildiğin içim cız etti ya.  Gitti işte çınar gibi bina,  sessizce bekledik, yıkılmasına da izin verdik sanki biraz. Almanların yaptığı binayı, Almanların da ilgisini çekecek cinsten bir yatırım yapamaz mıydık.  Turizm ayağı oluşurdu birazda… Yıkalım zaten, tarihe ait pek bir şey kalmasın.

    Bir şehri geliştiren zihindir kim ne derse desin.Farklı şehirlerden gelen , farklı düşünen, farklı algılayan insanlarla, Yozgat havasını solumadığımız zaman, iki tepe arasında kalır gideriz valla.  Biri Çamlık, biri Nohutlu Tepesi…

    Gelelim Yozgat’ta bu hafta neler var. Yozgat’ta doğa yürüyüşleri yapmak için bir araya gelen küçük bir grup var. Kimsenin pek de haberi yok. Sosyal medyadan ulaşmaya çalışıyorlar, Yozgat halkına, ama pek de ilgi görmüyor gibi. 4-5 kişiden başka katılan da yok . Neden ?

    Bir gazeteci arkadaşımız dedi ki herkes geçim derdinde. Düşünmekten sosyal aktivitelere zaman ayırmıyor. Düşündükçe daha da yorulmuyor mu beynimiz peki. Bir çok sosyal aktivite ücretsiz. Sıyrılmakta gerekmiyor mu bir yerde… Tamam hak veriyorum . Geçim derdi zor, o zaman hedeflerimizi değiştirmeliyiz. Vatandaşlarımıza iş sağlamalıyız. Bunu, kim nasıl yapmalı ?

    Sosyal aktivite dedim ya aklıma geldi bir de bizim belediyenin Kent Orkestrası var. Sağ olsunlar önceden haberim olan, sosyal etkinliklerden biri. Genelde  olur biter, gazetede haber olur, öyle duyarız. Sonra az katılım var denir hep, reklam kısmı biraz zayıf mı nedir bilemedim  bazı etkinliklerde. Aslına bakarsanız Yozgat’ta çok şey yapılıyor ama duyuramıyoruz bilmiyorum işte. Bilmediğimiz bir tatlı yediğimizde, içinde ne olduğunu keşfetmeye çalışır, tam şu demek isteriz, aslında tam da o değildir. İşte öyle bir tat buradaki mesele de.

    Bir de sporcu miniklerimiz var. Jimnastikten… Basketbola… Bu çocuklar sahipsiz bırakmamalı. Bir değil binlerce Hamza Yerlikaya neden çıkmasın Yozgat’tan. En çok ne hoşuma gitti biliyor musun, basketbol antrenmanına oğlumu götürüyorum ya hafta içleri, orada gördüğüm topların renkleri. Cıvıl cıvıl, bildiğimiz basketbol topu rengi dışında. İnsan bir hevesleniyor sorma. Sonra çocukluğum aklıma geliyor, bizde nerede böyle kurslar… Şanslı çocuklar vesselam.

    Demem o ki yine bol şikayetler içeren bir yazı. Kaynana gibi oldum bu sıralar. Kızıma söylüyorum ben canım, kimse üzerine almasın. Ölmesek de yaşıyoruz işte…

  • Ey Cemaat-i Müslimin ! Yozgat’ı Nasıl Bilirsiniz ?

    Ey Cemaat-i Müslimin ! Yozgat’ı Nasıl Bilirsiniz ?

    Bu sıralar pek hayal gücüm geniş be Metin Amca. Düşünürken düşünürken dedim ki Yozgat ölse, cenaze namazında imam dönse bize dese ki, Ey Cemaat-i Müslimin ! Yozgat’ı nasıl bilirsiniz ? Ne diyeceğimi bilemezdim sanırım. İyi desem iyi değil, kötü desem kötü değil ? Orta şekerli kahve desem imam kızar mı ? Orta şekerli kahveye de hayır diyen pek de olmaz hani, o kadar da kötü değil be memleketim.

    En sevdiğim yanı en fazla 10 dakikada işinde, 10 dakika sonra da evde olabilmek. İstanbul’da yaşasaydım saat 5:00 ‘de işten çık,  8.00 gibi anca evde olurdum. Yemek derken, bir de çocuğun olsa, az eşinle çocuğunla ilgilensen, gün bitti yahu . Yozgat’ta zaman çok, yapılacak etkinlik de çok. Ne yok biliyor musun Metin Amca, ruh yok. Sanki almış biri,  hepimizin üstüne ölü bir toprağı serpivermiş. Havasından mı, suyundan mı bilmiyorum, bir süre sonra tüketiyor sanki şehir, içine çekiyor, sen de Yozgat olmaya başlıyorsun.

    Bir de herkes şikayetçi, ama çözüm sunan da yok. Usta ressamla öğrencisi gibi Yozgat. Dur dur anlatayım, aslında sık sık da anlatırım da meraklandın şimdi, gözlerinden anladım.

    Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına ” Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş.

    “Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma” diye ilave etmiş.

    Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

    Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.

    Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.

    Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

    Usta ressam şöyle demiş:

    “İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.

    İkincisinde, onlardan müspet,yapıcı,olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi.”

    –Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
    –Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
    – Asla bilmeyenle tartışma…

    Yozgat’ta tam böyle desek yeridir. Kızacaklar mı diyorsun, bir şeyler değişecekse kızsınlar, alınmam ki, benim de yolum memleket yolu, sevdam yine Yozgat be Metin Amca.

    Ne diyeceğim dur hele, Yozgat hikayesi bitmez de, bir yerden başlamak lazım tabi. Esnaf der ki kazanmıyoruz. Doğrudur, şehir dışına çıkmayı dört gözle bekliyoruz valla. Buradan aldığın kıyafetin yarı fiyatı  kadar başka şehirden, internetten almak daha hesaplı geliyor da ondan. Bir de bazıları var, içeri giriyorsun, sirke satıyor suratları. İnsan bir daha gider mi ? Nasıl işimi geliştirim diyen de yok, var tabi abartmayım, haklarını da yemeyim şimdi, onlar da belli ediyor zaten kendini. Hiç unutmam bir marka bir kıyafet baktım, pahalı geldi, o an bir de internetten bakayım dedim, yarısı kadar. Markalı fiyat sabit olması gerekirken… Ben de internetten aldım tabi. Sonuçta hepimiz orta gelirli vatandaşlarız.  Diyeceğim o ki, pahalı bir şehir, her yere yakın, ama pahalı bir şehirdeyiz vesselam.

    Çok mu dert yakındım ne : ) Tamam susuyorum kızma Metin Amca. Sevdiğim yanları da var, olmaz mı . En sevdiğim özelliği ne biliyor musun. Ne olursa olsun iyi kalpliyiz. Kimse kimseyi rahatsız etmez. Güvenle yürümek güzel. Çocuklarımızı yetiştirirken ortam nasıl derdi pek germiyor insanı.

    Bir de dört mevsimi doya doya yaşamıyor muyuz… Gerçi bu sene de kış da bir garip. O da çağa ayak uyduranlardan.

    Resmi kurumlarda, bankalarda olan işlerimiz hemencecik bitiveriyor. Fena mı? Şimdi eskisi gibi de değil elini atsan oturabileceğin mekan var. Kalitesi tartışılır sadece. Evet evet sabahtan beri yakalayamadığım kelime bu sanırım. Kalite…

    Ben inanıyorum, Yozgat hak ettiği yeri alacak Türkiye’de. Biraz yavaş gidiyoruz ama olsun. Hedefe ulaşalım da. Biz insanoğlu pek tez canlıyız belki de…  Saygılarımla…

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Yine Yeniden Kış

    Yine Yeniden Kış

    Kış durdu durdu, geleceği tuttu cinsten bir şekilde geliverdi Metin Amca. Bir görsen her yerde birden hayat durdu, buz kesti ortalık. İşe bile zar zor gittik, inanabiliyor musun. Sizin oralarda yağmur vardır şimdi. Bizse bildiğin kar kış kıyamet cinsinden hissederek yaşıyoruz soğuğu.

    İlk karın yağdığı gece, korkarak, perdeyi çok az araladım. Sandım ki az daha açıversem tüm kış pencereden salona girecek. Aptal dedim kendi kendime sıcacık yuvandasın, şükret..!

    Dışarısı inanılmaz derecede soğuk. Biz sıcak sıcak çayımızı içerken, hangi gariban dışarıda soğuya maruz kalıyor. Ya sokak hayvanları…Çok mu bencil olduk bize değmeyen rüzgara karşı be Metin Amca.

    Öyle sinmiş ki bencillik benliğimize, çıkartamaz olmuşuz. Pencerenin kıyısında, bir cellat olsa da daracığına götürüverse dedim içimden. Son dileğimi sorsa, kimse soğuktan, açlıktan ölmesin derdim. Bu dileğimi yerine getirirler miydi Metin Amca bilmiyorum. Umut işte… Ekmek arası peynir niyetine umudu koyup yiyenlerdeniz arasında ben de varım.

    Sen merak etme, biz Çağatayımla her gün dışarıya sokak hayvanlarımız için yiyecek bırakıyoruz. İlk zamanlar mahalledeki çocuklar tabaktaki yemekleri tekmeliyordu, ya da belediye görevlisi çöp kutusuna atıyordu, onlar da alıştı artık.

    Asıl mesele; aç yatan hangi komşum var merak ediyorum. İnsan çekiniyor bazen. Kapı kapı dolaşmak mı… Korkuyorum…Sonra bir garip boşluk kaplıyor içimi, öylece olduğum yerde sayıyorum.

    Pencere nefesimin sıcaklığından buğulandı, sen de yapar mıydın Metin Amca çocukken, adımızı yazardık pencereye. Ben de gülümseyerek yazdım işte. Bir yanım hala çocuk…

    Adımı yazarken parmak uçlarımda camın soğukluğunda askerlerimiz geldi aklıma.Bu karda kışta nasıllar. Kim bilir hangi dağın ayazını yiyorlar şimdi. Ben bunları düşündükçe uyuyamıyorum Metin Amca.Sen uyuyabiliyor musun ? Sorun bende mi?? Aklımda yine prangalı sorular, esir düşmüş cevaplar..

    Biz yine de elimizin ulaştığınca insanlara yardım edelim, bir kap yemek ve suyu sokağa bırakalım hayvanlar için.Askerlerimize dua edelim. Selamlar…