Çapanoğlu Büyük Camii’nin yapılışı
Bilindiği üzere Çapanoğlu Büyük Camii iki kısımdan oluşur. İlk yapıyı oluşturan beyaz taşlar, Sarıkaya Roma Hamamı kalıntılarından sökülüp, hava şartlarının uygun olduğu dönemlerde camız kağnılarıyla taşınarak buraya kadar getirilmiş ve kullanılmıştır.
Büyük Caminin mimarı, yine kentin imarından sorumlu Yozgatlı Nakkaş Simon’dur ve Amasya, Sivas, Tokat ve Kayseri yörelerinden temin ettiği taş ustalarını çalıştırmıştır. Bu caminin iç süslemesi, boyama ve hat motiflerini yine Nakkaş Simon yapmıştır. Çapanoğlu Büyük Camii, İstanbul’da bulunan Süleymaniye Camii’ne çok benzer. Beyaz yapıya sonradan eklenen kısımda kullanılan sarı-bordo renkli taşlar ise Büyük Nefes Köyü’nde bulunan Ermeni kilisesinden sökülerek getirilmiştir.
Sözkonusu taşların yontulmamış doğal hali, Büyük Nefes Köyü ile Görpeli Köyü arasında bol miktarda mevcuttur. (Sürecek)
Kategori: Köşe Yazıları
-
DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 9
-
DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 8
YOZGAT’IN FİİLİ KURULUŞU
Bir şehir hemen kurulmaz. Devlet idaresinin onayı ve halkın yeni kurulacak şehrin yer alacağı bölgeye ilgisiyle oluşur.
Osmanlı çok dinli, çok dilli ve çok mezhepli bir yapıydı. Bu yapıyı Bizans’tan, Selçuklu’dan devralarak gelmişti. Hristiyanlar Katolik, Protestan ve Ortodoks olmak üzere 3 mezhep halindeydi. Müslümanlıkta ise Sünnilik ve Alevi inancı öne çıkmaktaydı. Ama Osmanlı Rum, Ermeni, Arap, Kürt, Boşnak, Arnavut, Bulgar, Makedon, Karadağ vb. gibi 16 etnik milletin ortak bir iradesiydi. Türkler de bu 16 paydaştan biriydi.
Osmanlı kuruluşundan itibaren Türk kimlikli bir devlet sanılmasına rağmen, Türklük Osmanlı da pek itibar edilen bir toplum değildi. Bunda da İç Anadolu ağırlıklı yaşayan Türkmenlerin İstanbul’a ulaşım zorluğu neden olmuştur. Yozgat’ın kurulduğu 1730’lu yıllardan itibaren bir Yozgatlının İstanbul’a ulaşması, 9-10 gün at, eşek, katır sırtında Samsun’a, oradan da deniz yoluyla 2-3 günde ancak ulaşabiliyordu. En iyimser hesapla yolculuk 12 gün sürüyordu.
Ancak Balkanlardan, Adriyatik’ten, Ege adalarından veya Kafkaslardan İstanbul’a en geç 2-3 gün içerisinde ulaşabiliyorlardı. İstanbul deniz yolu ile daha rahat ulaşılabilen bir merkezdi. Dolayısıyla Anadolu’nun tam ortasında ve denize uzak kalan İç Anadolu’nun İstanbul’da esamesi okunmazdı. Osmanlı sarayında Rumelili, Kafkasyalı olmak bir imtiyaz idi.
Çapanoğlu sancak yetkisini aldığında ise bölgenin sosyolojisi şu şekilde idi:
Rumlar, Ermeniler ve Türklerin birlikte yaşadığı Akdağmadeni ve Boğazlıyan halihazırda kurulmuştu. Akdağmadeni kırsalında Türkler çoğunluktayken, ilçe merkezinde Rumlar daha etkindi. Boğazlıyan, Çandır ve Uzunlu’da ise Ermeniler ve Türkler bir arada yaşamaktaydı. 1910’lu yıllarda Boğazlıyan’da 700 hane Ermeni 400 hane Türk bir arada yaşamaktaydı. Diğer yerleşim yerlerinde de ayrı ayrı köyler ile birlikte bir arada yaşanan köyler de mevcuttu.
Sancak geliri ise şu şekildeydi; Hayvanlardan alınan Aşar, tahıl ürünlerinden alınan Öşür ve Hristiyanlardan alınan Cizye vergisiydi. Aşar ve Öşür vergi oranı İslam dinindeki gibi 40’da bir idi. 80 koyunu olandan 2 koyun, 100 koyunu olandan 2 koyun ve 1 kuzu alınıyordu. Osmanlı devleti adına vergi toplayan Sancak Beyi Çapanoğlu bu vergilerin büyük bir kısmını şehirleşme için harcıyordu. Hayvan yetiştiricisi olan Çapanoğlu, şehrin imarından pek anlamıyordu. Bu sebeple Nakkaş Simon isimli Yozgatlı Ermeni bir vatandaşa bu işi teslim etti. Camilerin bakımı, ibadet ve eğitim konularında ise Cevheri Ali Efendi görevlendirildi. Yozgat’ın şehirleşme çalışmaları ve eğitimi konusunda bu iki isim büyük işler başardı. Özellikle Nakkaş Simon’un ailesinden gelen Ohannes Aslanyan Yozgat’ı Yozgat yapan isim olmuştur.
Büyük Cami daha ortada yokken Rumlar, Ermeniler ve Türkler ayrı ayrı mahalleler oluşturmaya başladılar. Türklerin ağırlıklı olarak Çatak, Nohutlu ve bugün Tekke mahallesi olarak bilinen kesimlere yerleşirken, Ermeni ve Rumlar ise Eskipazar, Tuzkaya, İstanbulluoğlu ve Köseoğlu mahallelerine yerleşti. Özellikle zengin Rum ve Ermeniler büyük cami çevresindeki mahallelere yerleşirken orta sınıf daha kenar mahallelere yerleşti.
Yozgat’ta bugün Eski Anadolu Lisesi yerinde ahşap yapılı Ermeni kilisesi yer alıyordu. Bu yapı Cumhuriyet döneminde İsmet Paşa Okulu olarak hizmet vermiş, Demokrat Parti zamanında ise Anadolu Lisesi’ne çevrilmiştir. Bugün Fatih Camii olarak bilinen yapı ise Ortodoks kilisesi olarak yapılmıştır. Binanın Büyük Cami ile aynı yıllarda yapıldığını düşünmekteyim. Bu yapıda kullanılan taşlar, Sorgun’un Mogallı Köyü taş ocaklarından temin edilip camız kağnılarıyla buraya getirilmiştir. Müslümanlar için ise, Aşağı Çatak Mahallesi’nde bulunan Cevheri Ali Efendi Camii, Başçavuş Camii ve Nakipzade Camii, Çapanoğlu Büyük Camii öncesinde yapılmış ve bugüne kadar Yozgat’ın Müslüman kesimine hizmet vermiştir. (Sürecek) -

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 7
Osmanlı döneminde Yozgat – 2
Osmanlının Balkanlara çıkmasındaki en önemli sebeplerden birisi de her padişah, başa geçtikten itibaren bir gümüş sikke bastırmak mecburiyetinde idi. O dönemde gümüş Hırvatistan’da mevcuttu. Osmanlı din savaşlarının yaşandığı ortamda 1359 – 1361 yılları arasında 3 yıl veba ile uğraştı. Bu vebanın gelişmesi şöyle oldu. Ukrayna, tarih boyunca Avrupa ve Bizans’ın deniz kenarındaki şehir devletlerinin tahıl, pirinç ve mısır ihtiyacını karşılardı. Bugün yaşanan tahıl krizi de Ukrayna’nın tahıl yönünden ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Veba hastalığı fareler yoluyla bulaşan bir hastalıktı. Ukrayna’dan dış ülkelere sevk edilen tahıllara da bulaşmıştı. Dolayısıyla bu yolla Balkanlardaki kale şehir devletlere ulaştı. Ordusu ve erkekleri hastalık nedeniyle perişan olan Balkan şehir devletleri konargöçer Türkmen akıncıları tarafından çok rahatlıkla ele geçirildi.
Osmanlıda, gayrimüslimlere uygulanan cizye vergisinin de Balkanlarda Osmanlının büyümesine çok büyük etkisi olmuştur. 1340’dan Gelibolu Çepni Kalesi savunmasıyla başlayan serüven, 1683 yılında Viyana önlerinde sona ermiştir. İkinci Viyana bozgunu 1699 Karlofça Anlaşmasını getirmiştir. Bunun anlamı Tuna Nehri’nin ötesine geçememiş, artık yeni Tımar’lar, Yeniçeriler ve Cizye vergisi alamaması sonucu duraksama devrine girmiştir. Bu arada 148 yıl din savaşlarıyla perişan olan Avrupa, özellikle Rönesansı başararak bilimde büyük ilerleme sağladı. Özellikle metalürji ve kimyadaki büyük icatlar çok gelişmiş silahları ve aparatları yarattı. Avrupalı bilimle büyürken Osmanlı maalesef üretmeyerek ve Hacı Bektaşi Veli öğretisiyle devleti büyüten Allah-Muhammed-Ali diyen Türkmen atalarımızın yerine Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği 5 bin dinci ulemayı devlet hayatına ve sosyal hayata enjekte etmesiyle birlikte Osmanlı gerilemeye başladı.
Kısaca anlattığım bu bilgileri merak edenler daha detaylı okuyup değerlendirebilirler. 1340 yılında başlayan Balkanlar serüvenimiz 1911-1913 Balkan Savaşları ile 2 yıl gibi kısa bir sürede sona erdi ve Balkanları terk etmek zorunda kaldık. Ancak bu durum Osmanlının yüzünü Anadolu’ya dönmesine sebep olmuştur.
1683 yılında ikinci Viyana Bozgunu ve 1699 Karlofça Antlaşması sonucu Balkanlardan asker (Yeniçeri) ve Cizye alamayan Osmanlı, para ve asker derdine düştü. Başkent İstanbul idi ama Anadolu’da 16 önemli şehir vardı. Bu şehirlerden bir olan Sivas’tı. Osmanlı vezirleri İstanbul’dan at ile çıkıp Geyve Boğazından geçerek Ankara’ya, buradan da yine at sırtında Sivas iline geçerdi. Ankara – Sivas arası 400 km üzerindedir. Bu mesafeyi at sırtında geçen vezirler, bölgede bol miktarda küçükbaş hayvan özellikle de Ankara keçisi, çok sayıda konargöçer Türkmenler olduğunu ve yerleşim yerlerini fark ederler. Vezirler padişaha verdikleri raporlarda Bozok Yaylası olarak adlandırılan coğrafyada bol hayvan ve asker olacak Türkmen gençleri olduğunu bildirir.
Yozgat ilinin kurulmasında sosyo – ekonomik sebepler
Anadolu, Bizans, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları sonrası Osmanlı, imparatorluğuyla 1299’da kuruldu 1918 Mondros Mütarekesi ile de fiilen son buldu. Osmanlının Karlofça antlaşmasıyla yüzünü batıdan Anadolu’ya çevirmesi Yozgat ilinin de bir sancak olarak kurulmasına sebep olmuştur. 1700’lü yıllarda Anadolu’da bulunan 16 vilayetten ve Sivas’ın önemli bir vilayet olduğundan bahsetmiştik. Tokat, Amasya, Kayseri, Akdağmadeni, Boğazlıyan, Çandır ve Uzunlu yerleşim merkezleri idi ve hepsi Sivas’a bağlıydı.
Yozgat ilinin adı nereden geliyor?
Yozgat, Bizans’tan Osmanlı’ya kadar yayla-plato bir bölgeydi. Tarım ve hayvancılık yöresiydi. Doğu Roma imparatorluğu döneminde Sarıkaya’da bulunan lejyon şehrine bağlı, bugün Mercimektepe olarak bilinen yerde Juskat isimli bir köy mevcut imiş. (Burada yapılan kazılardan elde edilen eserler bugün Yozgat Müzesinde mevcuttur.) Daha sonra Bizans döneminde otu – sütü bol yer anlamına gelen Youjgat adıyla anılan bir yer olmuştur.
Osmanlı çok dilli ve çok dinli ve mezhepli bir devlet organizasyonuydu. Ankara – Sivas arasında sürekli gidip gelen Osmanlı vezirlerinin aklına, Bozok Yaylasında Sivas’a bağlı bir sancak tesis etme ve aşar, öşür ve asker almak için uygun olduğu fikri geldiği ve bu fikrin padişah tarafından kabul gördüğü anlaşılıyor. O dönemde kalabalık ailesiyle ve hayvan sayısının çokluğuyla anılan Çapanoğullarına sancak yetkisi verildi. Çapanoğulları kışları bugün Saray (Seray) olarak anılan yerde, yazın ise bugün il merkezinin olduğu yerde yaşamakta ve hayvancılık yapmaktaydı. O dönemde Sivas’a bağlı olan Akdağmadeni Roma döneminden itibaren kurşun ve gümüş madeni çıkarılan bir maden bölgesiydi. Aynı zamanda gür çam ormanlarının merkezinde yer alıyordu. Yozgat’ta yıllık ortalama yağış 350 kg / m2 iken bu bölgede 700 kg/m2 dir. Dolayısıyla Delice Çayı, Çekerek Çayı ve Kozan Çayı bu dağlardan doğar. O dönemde yerleşik tarımsal hayat bu üç akarsu etrafında gelişirken, geri kalan dağlık meşelik kesimlerde hayvancılık yapılırdı. Rakımı ve coğrafi konumu sebebiyle yaz mevsiminde daha uzun süre yeşil ot bulunabiliyordu. Bu da otu sütü bol yer anlamına gelen Youjgat zaman içerisinde Yozgat olarak telaffuz edilmeye başlanmıştır. Youjgat kelimesini ilk defa tarihçi Orhan Sakin, Yozgat Belediyesi’nin kültür yayınları adı altıda yayınlanan Bozok isimli kitabında çok detaylı anlatmaktadır. Bu kitap da eski belediye başkanı Ali Açıkgöz döneminde yayınlanmıştır. Youjgat lafı da tarihçi Orhan Sakin beyin tarifidir. Başka rivayetlere göre de Yerköy’den itibaren yükselen rakımdan dolayı Yüzkat veya “Yozuna yoz katılsın” anlamında Yozgat denilmektedir. (Sürecek)
-

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ-6
Osmanlı döneminde Yozgat – 1
Osmanlı 1299 yılında Osman Bey tarafından Bilecik’in Söğüt ilçesinde kuruldu. Anadolu Selçukluları Anadolu’da hüküm sürdüğü yıllarda bir uç beyliği olarak, Bizans ile sınır Bilecik ili Söğüt ilçesi ve yaylalarına (bugün Uludağ’ın güneydoğu kesimlerine denk gelen yayla ve ormanlık bölge) yerleştirildi.
Osman Beyin aşireti ve diğer Türkmen beylerin aşiretleri konargöçer aşiretler idi. Geçimlerini hayvancılık ve kilim imalatı ile sağlıyorlardı. O dönemlerde İnegöl, Yenişehir, Bursa, İznik ve diğer bölgelerde kaleler ile çevrili şehirler mevcuttu. Bu şehirler Bizans’a (İstanbul’a) bağlıydı. İktidar ve ekonomi İstanbul merkezliydi.
Şehirlerde ise Hıristiyanlar yerleşik hayat yaşamaktaydı. Türkmenler ise genellikle çadır hayatı yaşamaktaydı. Bu durum hayvancılık yapmaları nedeniyle otu takip etmeleri kaynaklıydı. 21 Mart’ta yaylaya çıkar, Kasım sonunda kar yağdığında kışlak denen mekânlara inerlerdi. O dönemde Marmara bölgesinde iktidarı belirleyen İstanbul’daki Bizans yönetimiydi ve ekonomi İstanbul’a bağlıydı. İstanbul hem Karadeniz’in, hem Marmara’nın hem de Akdeniz’in merkezi konumunda büyük bir şehirdi. Bu şehirde özellikle Levanten dediğimiz İtalyan orijinli gemiciliği ve ticareti çok iyi bilen ve Avrupa ile çalışan, mal alan satan büyük tüccarlar vardı. İstanbul’da aynı zamanda madeni para basan darphaneler mevcuttu. Buna örnek olarak İstanbul’da basılan bir yüzünde Bizans İmparatorluğunun arması, diğer yüzünde ise Anadolu Selçuklularının arması olan altın ve gümüş sikkeler en güzel tarihi objelerdir.
Anadolu Selçuklularının zayıflaması sonucu, bölgede derebeylikleri çoğaldı. Maraş’ta Dulkadiroğulları, Muğla – Aydın yöresinde Menteşoğulları, Tokat-Amasya yöresinde Danişmentoğulları, Konya – Karaman-Antalya yöresinde Karamanoğlulları Beyliği olmak üzere Anadolu’nun her yerinde güçlü beylikler oluştu.
Osmanlı beyliği de tam Bizans sınırındaydı. Dolayısıyla Bizans ile çok yakın ilişkileri vardı. 1299 yılında Bilecik ili Söğüt ilçesinde kurulan Osmanlı, 1340 yılında Bizans İmparatorluğu tarafından, para karşılığında Gelibolu Çepni Kalesinin korunması görevi verildi. Balkanlardan gelecek eşkıyalara karşı Bizans topraklarını korumak için Gelibolu’ya çıktı.
Bizans İmparatorluğu, İstanbul merkezli olmakla birlikte Marmara çevresi ve Balkanlarda hüküm sürmekte idi. Her imparatorluk çok dilli ve çok dinlidir. Bizans da öyleydi. İstanbul Hıristiyanlık – Ortodoks mezhebinin merkezi ve Ayasofya’da bunun sembol mekânıydı. Ama Balkanlar’da durum biraz daha farklı idi. Balkanlar, Vatikan merkezli Katolik ve çeşitli milletlerin yaşadığı bir coğrafyaydı. Rumlar, Bulgarlar, Slavlar, Hırvatlar, Arnavutlar, Romenler ve Macarlar aynı coğrafyada farklı inanışlarla birlikte sürekli kavga içerisinde yaşıyorlardı. Bugün halen dünya lisanında kullanılan “Balkanlaşma” deyimi bu coğrafyanın ve sosyolojisinin yarattığı bir deyimdir. Bugün Balkanları gezdiğiniz zaman, bir milletten Müslüman, Katolik ve Ortodoks insanlara rastlarsınız.
Osmanlı Bilecik Söğüt’te kurulmasına rağmen Neden Balkanlarda büyüdü?
Buradaki en önemli olay “Balkan” ismi ılıman iklime sahip coğrafyalara sahip yerlere verilir. 21 Mart’ta yaz mevsiminin başlamasıyla Kasım sonuna kadar yeşil otun bol olduğu bir yerdir. Balkan coğrafyasına baktığınız zaman kuzeydoğuda Karadeniz, güneyde ise İyon ve Adriyatik denizleri ile batı tarafında atlas Okyanusundan gelen bol yağışı alan ve doğu Alpler’le çevrilidir. Sürekli yaz yağmurları alan ve kışın çok kar yağan, ovaları ve dağları bol sulu bir coğrafyadır. Osmanlı’nın Anadolu’dan önce neden Balkanlarda büyümeye ihtiyaç duyduğu sorusu hep aklımdaydı. Coğrafyayı görmeden de okuduğum kitaplarda nedenini öğrenememiştim. Bundan 5 sene önce İstanbul’dan Arnavutluk Tiran’a uçakla, 10 gün de tur minibüsüyle tüm Balkan coğrafyasını gezme fırsatı buldum. Osmanlının öncelikli olarak Balkanları tercih etmesinin sebebini bu gezi sonucunda çıkardım. Tarım – din toplumlarının egemen olduğu ortamlarda, askere et – ekmek, ata da ot lazımdır. Osmanlı, Balkanlarda eti ve otu bol miktarda buldu. Yılda 2 ay sert geçen kış hariç, 10 ay ot bol ve Anadolu’daki koyunlar yılda 1 defa kuzularken Balkanlardaki koyunlar senede 2 defa ve ikiz kuzuluyor. Anadolu’da 1 kuzu Balkanlarda 4 kuzu. Bunun tek sebebi de otun bol olmasıydı ve tüm espri buydu.
Osmanlı, kuruluşundan itibaren askerleri Allah – Muhammed – Ali şiarıyla (Osmanlı bayrağındaki üç hilal) yetişmiş Türkmenlerden, Osmanlıyı büyüten kuruluştaki Şeyh Edebali’nin öğretisini almış, Hacı Bektaşi Veli felsefesine inanmış askerlerden oluşurdu. Büyümesindeki itici güç bunlardı. Balkan coğrafyasının çok dilli, çok dinli ve çok mezhepli olmasından dolayı kavga bitmiyordu. Hele de Protestan kesimin ortaya çıkmasıyla, önce 100 yıl din savaşları, arkasından 30 yıl din savaşları en son ise 18 yıl din savaşları yaşanmıştır. Bu kargaşa ortamında Osmanlı çok rahat büyümüştür. (Sürecek)
-

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 5
Anadolu’da semavi dinler – Müslümanlık
Daha önce Yahudilik ve Hristiyanlığı anlatmıştım. Bu yazımda da İslamiyet’i anlatacağım.
Müslümanlık, Arabistan’da Mekke – Medine ekseninde Arap toplumu içinde gelişmiş ve Hz. Muhammed aracılığıyla 610 yılında Arabistan’ın Mekke şehrinde ortaya çıkarak yayılmıştır. Bu dine iman edenlere inanan anlamına gelen “Mümin” ve Allah’a teslimiyet gösteren anlamına gelen Müslüm kökeninden türemiştir. İnananlara Müslüman denir. Hz. Muhammed ise M.S. 570 – 632 yılları arasında yaşamıştır.
Arabistan’da Hz. Muhammed’in doğduğu yıllarda durum şöyleydi; aşiretler şeklinde kırsalda yaşayan kabilelerin bir kısmı Yahudi, bir kısmı Hristiyan idi. Ancak büyük çoğunluk pagan (çok değişik objelere inananlar) idi. Çok farklı inanışlar ve kendi yarattıkları tanrılara tapıyorlardı. Tarım – din toplumlarında ideolojiler dini inanışlardı. Ekonomi ve sosyal hayat ise; Arabistan yarımadasının alt ucu Hint Okyanusu diğer ucu ise Akdeniz’di. Hz. Muhammed’in yaşadığı yıllarda tarım ve hayvan ticareti yapmak çok önemli bir iş koluydu. “Rızkını ticarette ara” sözü o dönemlerden kalma bir deyiştir.
Bir ucu Hint Okyanusu diğer ucu ise Akdeniz – Mısır olan bu coğrafyanın denize açık yerlerinde ticaret gelişmişti. Akdeniz havzasından alınan buğday, pirinç, zeytinyağı ve canlı hayvan ile Hint Okyanusu kıyısından alınan baharat, ipek ürünleri ve kumaş yüklü deve kervanları ile Yemen – Mekke – Şam – İskenderiye – Kahire hattında gidip geliyordu. Mekke bu ticaretin merkezinde yer alan bir şehir idi. Tüm kervanlar Mekke’den geçmek zorundaydı.
O yıllarda Şam, Halep, Bağdat, Kahire, İskenderiye ve Diyarbakır gelişmiş Hristiyan şehirleriydi. Hz. Muhammed’in düşünceleri Arap toplumu tarafından büyük kabul görse de İslamiyet’in gelişmesine sebep olan en büyük olay, Müslüman olmayanlardan alınan Cizye vergisidir. Müslüman olanların büyük bir kısmı, vergi vermemek ve toplumdan dışlanmamak için Müslümanlığı kabul etmiştir. İnançlarını terk etmeyip Müslüman olmayanlar Cizye vergisi vererek hayatlarını idame ettirmişlerdir. Özellikle Anadolu’nun şehir devletlerinde ağırlıklı bulunan Hıristiyan toplumlar, Arap akıncılar tarafından Müslümanlaştırılmıştır.
Ön Asya’da tahıl ve pirinç Mısır’da yetiştirilir orta doğuya buradan dağıtılırdı. Müslümanlığın doğduğu yıllarda Mısır’da ortaya çıkan veba salgını da bu vasıtayla şehir devletlerine yayıldı ve orduları perişan etti. Bu sayede Diyarbakır’ın 639 yılında fethinin ardından Anadolu, Arap akıncılar tarafından adım adım fethedilmiştir.
Şaman olan Türkmen atalarımız özellikle Emeviler döneminde büyük zulümlere uğramıştır. Abbasiler döneminde ise Türkmen atalarımızın Serdengeçti gençleri Bağdat’ta asker olarak Müslümanlığa büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Abbasilerden sonra da Büyük Selçuklu devreye girmiştir.
Sonuç olarak din, her zaman mukaddes sayılan ve saygı duyulması gereken bir olgudur. Tanrı sevgidir. Sevgi ve şefkat her zaman dinlerin ana unsurlarından birisi olmuştur. Tanrının elçisi peygamberler de her zaman sevgi ve şefkati ön plana çıkarmış, eline, diline, beline sahip edepli insan yetiştirmeyi hedeflemişlerdir. Eğitimli insan ise dinin gelişmesini sağlayacak en önemli olaydır. Bugün İslam’ın doğduğu coğrafyada bu öğretinin unutulmasından dolayı İslam coğrafyası kan gölü halindedir. Herkesin kendine göre bir İslam anlayışı var ve bu anlayışa uymayana karşı cihat yapmakta. Yani Müslüman Müslümanı katletmekte. Ortadoğu’nun hali melali ortadadır.
İslam en güzel hali ile Anadolu’da yaşamaktadır. Bunda da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik ilkesini devlet düzeninde hayata geçirmesinin etkisi büyüktür.
Dünyada 1,3 milyar Müslüman, 1.7 milyar Hıristiyan ve 20 milyon da Yahudi yaşamaktadır. Bu rakamlar toplamda 3 milyara tekabül ediyor. Ancak dünyanın toplam nüfusu bugün 8 milyar. Bu da yaklaşık 5 milyar insanın bu dinler haricinde farklı dinlere inanarak veya hiçbir dine inanmayarak yaşamakta olduğu anlamına geliyor.
Son söz;
Allah’ın kulu Muhammed ümmetiyim. (Sürecek)
-

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ-4
ANADOLU’DA SEMAVİ DİNLER
Din, Tanrı düşüncesine dayalı bir toplumsal kurumdur. Bu tanımı biraz daha açarsak; insanların olağanüstü güçlere, kutsal saydıkları türlü varlıklara, tanrılara ya da tek tanrıya inanma, tapınma biçiminde katıldıkları gizemli olgudur.
Yıllarca avcı toplayıcı olarak yaşayan insanlık, en son 12 bin yıllık olduğu kanıtlanan Şanlıurfa’da bulunan Göbekli Tepe kalıntılarıyla birlikte Anadolu’da semavi dinler öncesi çok çeşitli dini ilahların olduğu bir gerçektir. Yunan mitolojisi buna en iyi örnektir.
Semavi dinler Yahudilikle başlar. 10 emir öğretileriyle Hz. Musa İsrailoğlu Kavminin tek tanrılı dini anlayışıdır. Yerleşik düzene geçip bir arada şehirlerde, kasabalarda, köylerde yaşamaya başlayan insanların bir arada yaşayabilmesi için kaide ve kurallara ihtiyaç duymuştur. Hz. Musa 10 emir ile insanlara daha iyi bir hayat için şu öğütleri veriyor; “Öldürme, çalma, zina yapma, komşunun hakkına saygılı ol çalış – üret emriyle Yahudiliğin temellerini atmıştır.”
M.Ö. önce 1400’den günümüze kadar toplam 3422 yıllık bir tarihi süreçte halen yaşayan ilk semavi dindir. 8 milyonu İsrail’de, 12 milyonu ABD’de olmak üzere toplam 20 milyon insanın inandığı dindir.
Hristiyanlık ise Hz. İsa’nın tabii olduğu Yahudi düzeninde hahamların topluma eziyet olarak yaptığı yanlışlara tepki olarak doğmuştur. 2022 yıl önce doğan Yahudi asıllı Hz. İsa, zamanın sağlık şartlarında, sünnet olan çok sayıda erkek çocuğun kan kaybı veya kangren sonucu ölmesi, domuz etinin halkın protein ihtiyacını karşıladığı için yenmesinin hoş görülmesi ve bazı deniz ürünlerinin yenmesi yasaklarının hoş görülmesi gibi reformlar gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Roma İmparatorluğu ve Yahudi hahamlar iş birliği ile çarmıha gerilmesi ile Hristiyanlık fikri anlamda doğmuş ve Hz. İsa gibi düşünenler bu dinin ilk mensupları olmuştur. Özellikle St. Paul, Hristiyanlığın Anadolu’da yayılması konusunda büyük emekler sarf etmiştir. İlk Hıristiyanlar Kapadokya bölgesine göç etmiştir. Daha sonra 325 yılında İznik’de toplanan konsül ile Bizans İmparatorluğu’nun resmi dini Hıristiyanlık olarak tescil edilmiş ve Ortodoks mezhebi de böyle doğmuştur. Ayasofya’da Hristiyanlığın bu mezhebinin merkezi olmuştur.
Hz. İsa’nın öğrettikleri halk arasında çok büyük ilgi görmüştür. Özellikle de domuz etinin yenmesi ve sünnetin yasaklanması neticesinde daha önce Yahudi olanlar veya pagan inançlara inanan kitleler yığınlar halinde isteyerek Hristiyan olmaya başladılar.
Ama Anadolu’da yaşayan ilk Hristiyan Ermeniler, İstanbul Ortodoks Kilisesine tabi olmayıp, Grogeryan olmuşlardır. Günümüzde Erivan’da bulunan kiliseye tabi olmuşlardır. Grogeryanların Anadolu’daki en önemli merkezi ise Adana Kozan’da bulunan kilise, Diyarbakır’da günümüzde Ulucami olarak anılan yerde bulunan Ermenilere ait Mor Toma kilisesi ve Van Akdamar’da bulunan kilisedir.
Hristiyanlar, Anadolu’yu Hristiyanlığın Dünya’ya dağıldığı yer olarak kabul eder. Ermenilerin Karmik Hristiyanların Kapadokya dedikleri bölge yüzlerce kilisenin olduğu bir bölgedir. Bunun haricinde İstanbul -Ayasofya, İzmir Efes, Meryem Ana Kilisesi, Denizli Honaz Dağı Kilisesi, Isparta Yalvaç Kilisesi, Antalya Demre Noel Baba, Van Akdamar Kilisesi, Diyarbakır Mar Toma Kilisesi (Ulu Cami), Hatay Sen Piyer Kilisesi, Trabzon Sümela Manastırı, Kars Ani Kilisesi başlıca merkezlerdir. Bugün dünya üzerinde yaşayan 1,7 milyar Hristiyan Anadolu’yu ata yurdu ve hac merkezi kabul eder.
Bu gerçekliği okuyucuların bilmeli Roma, Bizans, Büyük Selçuklu, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu çok dilli, çok dinli milletler manzumesi bu çok sesliliğe hep dikkat etmiştir. (Sürecek)
-

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ-3
ANADOLU SELÇUKLUSU
Anadolu ‘da Roma İmparatorluğu, Bizans Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklusu hüküm sürdürmüştür. 1071 ’de Alparslan’ın Bizans İmparatoru Roman Diyojen’i Muş Malazgirt’te yenmesi ile Anadolu Orta Asya da düzen bulamayan konar göçmenleri Anadolu’ya cezbetti bunda Anadolu da tahılın, buğday ve arpanın pazarda var olması şehir devletlerinin çokluğu hayvancılıkla geçinen Türkmenlerin Anadolu da ve özellikle kırsal yerleşmesinde sebep olmuştur. Büyük dere, çayları, ırmakları, takip ettiğimizde sulu taban arazilerin sulu taban arazilerin Türklerden önce Anadolu da yaşayanlar tarafından kullanılmakta olduğunu görürüz, o nedenle Türkmenler otun bol olduğu serin yaylaları tercih etmeleri sulu ovaların hep dolu olmasından doğmuş bir zarar ettir bir tek dağlık yaylalık anlamlar boştu. Roma İmparatorluğu, Bizans Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklusu ve Osmanlıda her biri kendinden önceki devlet düzenini, ekonomik hayatı kabullenerek, koruyarak devam etmiş devlet geleneği olmuştur. Bizans Roma İmparatorluğunu Büyük Selçuklu Bizans İmparatorluğunu Anadolu Selçuklu Büyük Selçukluda devir aldığı devlet düzenini Osmanlıda Bizans’tan devir aldığı ekonomik hayatı koruyarak gelmiştir. Tarım din toplumlarında en önemli olan insan hayatının devamını sağlayan gıda arzını çok önemli saymıştır. Bizans’ta ve Osmanlı da tarımsal üretim yapanlar devlet tarafından korunmuştur. Osmanlı da tarımsal üretimde 3 türlü kurum vardır.
- Has tımar padişah arazileri
- Zeamet sadrazam vezirlere
- Tımar derebeylerine,
Köylüye üretmesi için verilen topraklar Osmanlıda tımar sisteminde tam devlet toprakları Allah adına Halife padişahın tasarrufun dayalı Padişah Halife toprak kullanma hakkını devlet adamlarının derebeylerin durumuna göre pay ederdi. Tımar sistemiyle Anadolu da gıda arzı hep sağlanmıştır. Hem tahıl üretimi hem hayvancılık bir denge içerisinde üretmiştir. Eşkıyalığın olduğu yer ve yıllarda çift bozan eşkıyalık haricinde Anadolu coğrafyası yaşayanlara yetecek kadar gıda sağlamıştır. Yozgat küçükbaş hayvancılıkta yeşil mercimek ve sarı bursa cinsi makarnalık, bulgurluk buğday üretiminde katık üretiminde bir üretim merkezi olmuştur. Bundan da delice çayının, çekerek çayının, kozan çayının, bişek özünün çok olumlu etkileri olmuştur.
Osmanlıda 2 yıl ekilmeyen topraklar devlet tarafından alınıp ekenlere verilirdi. Osmanlı üretmenin önemini iyi biliyordu. Özellikle de Anadolu da hayvancılıkla uğraşan yörükleri yerleşik düzene sokup vergi ve asker almak için sabit bir yere iskân etmeye çalışmıştır. Özellikle balkanlarda başlayan milliyetçilik akımları sonucu asker alamayan Osmanlı alamayan 3 selim, 2 Mahmut’tan başlayarak konar göçmenleri bir yere yerleştirmeye çok önem vermiştir.
Türklerin Anadolu’daki varlığı, Anadolu’nun Türk yurdu olması ve
Türkiye kelimesinin dünya lisansına girmesi
Yazının icadı Dünyada yazılı belge bırakmayı dün ne olmuşum belgesini bırakmıştır. Sümerler dünyada ilk yazıyı bulanladır. Bu icat sonrası batılı çok önemli devletler günümüzde Sümerlerin icadı olan yazının icadı ile gelişmiştir. Bilim, teknolojiyi bu sayede gelişmiştir. Hititlilerin Anadolu da hakim olması yazıyı bilmeleri çok önemlidir. Sümerlerin, Hititlerin ön Turani kavimlerden ataları iddiası Mustafa Kemal Atatürk‘ün Türk dil teorisinin Sümer ve Hitit kökünü belgeleme çabaları yaşayan Sümerolog ilmiye Çığ’ın eserleri dikkatle izlenmesi gereken kaynaklardır. 1071 de Alpaslanların Bizans İmpatorluğu Romen Diojeni Malazgirt’te yenmesiyle Anadolu konargöçer ata binen iyi ok atan kılıç kullanan genç Türkmenlerin Anadolu şehirlerinde çokça gözükmesini Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos Türklerle ilgili kitaplarında şu şekilde bahsediyor;
“Uzun saçlı, ata binen, iyi ok atan, iyi kılıç kullanan guruplar Anadolu da çoğaldı.” Yine o dönemin gelişmiş şehri Cenovo, Venedikli tüccarlar Anadolu da tiftik, halı, kilim alıp Avrupa da pazarlarken Bizans İstanbul’a hakimken Anadolu’yu Türkiye diye tarif etmeleri şehir devletler haricinde kırsalda büyük bir Türk kitlesinin varlığının varlığının kanıtıdır. (Sürecek)
-

Dünden bugüne Yozgat’ın hikâyesi-2
14 bin 123 km2 yüzölçümüne sahip ilimiz, Akdağmadeni bölgesinden çıkan Delice Çayı 30 lt./sn. Çekerek Çayı 18 lt./sn., Kozan Çayı 10 lt./sn., Yozgat Bişek Özü ile toplam 65 lt./sn. akarsuyu ile yılda metrekareye ortalama 350 kg yağış alır. Ancak Akdağmadeni, Çayıralan, Çandır, Sarıkaya ilçelerimiz yılda metrekareye 700 kg civarında yağış alır. Yozgat coğrafyası plato olarak tanımlanabilir. Ortalama denizden yüksekliği 1000 – 1300 m.’dir. Aydıncık 700 m., Yerköy 770 m ile rakımı en düşük ilçelerimizdir.
Ankara – Sivas karayolu olarak bilinen ve uluslararası E-yol ağının bir parçası olan E88 karayolu ilimizi ikiye böler. Bu yolun güneyinde kalana kesim ova Yozgat’tır. Yolun kuzeyinde kalan kesim içinse dağlık Yozgat tabirini kullanmak isabetli olur. Çünkü kuzey Yozgat’ta hayvancılık, güney Yozgat’ta tarım yapılır. Genellikle buğday, nohut, yeşil mercimek ve fiğ ekilir. Suyu olan yerlerde ise pancar ve fasulye ekilir. Bu konulara yazımızın ilerleyen kısımlarında detaylı olarak değineceğim.
HİTİTLER DÖNEMİ
Günümüzden tan 4 bin yıl önce Anadolu’da; Tokat, Yozgat, Çorum üçgeninde, Çekerek Çayı ve Kızılırmak arasında ilk devlet düzeni Hititler tarafından oluşturulmuştur. Özellikle Boğazkale merkezli arkeolojik araştırmalar sonucu elde edilen taş objeler görülmeye değerdir. Hititler ile Mısır’da yerleşik yeni Mısır Krallığı arasında gerçekleşen Kadeş Savaşı’nı sonlandıran, Mısır Firavunu 2. Ramses ile Hitit Kralı 3. Hattuşili arasında, bazı kaynaklara göre MÖ 1280 yılında yapılan ve dünya üzerinde yapılan yazılı ilk antlaşma olan Kadeş Antlaşması, yapılan kazılar neticesinde 1906 yılında bu coğrafyada bulunmuştur. Yozgat merkeze bağlı Büyük Nefes Köyü’ndeki taş objeler ilimiz tarihine ışık tutar. Bunların dışında Kerkenes Harabeleri de ilimizde yerleşik hayatın 5 bin 500 yıl geriye kadar gittiğinin kanıtıdır. Hititler ile ilgili daha detaya girmek uygun değildir.
BÜYÜK İSKENDER
Aslen Makedon olan Büyük İskender, Anadolu’ya Balkanlar’dan gelmiştir. Zile Kalesi’ni fethettikten sonra Himalayalara ulaşarak Hindistan’ı işgal etmiş, Ön Asya’yı ele geçirmiştir. İskenderun’u ihya etmiş, Mısır’da İskenderiye şehrini kurmuş tarihi bir şahsiyettir. Anadolu’da ise Hitit topraklarını zapt etmiştir.
“Veni, vidi, vici.” geldim, gördüm, yendim anlamına gelen ünlü sözler Zile’de söylenmiştir.
BİZANS İMPARATORLUĞU ZAMANINDA YOZGAT
İlimiz topraklarında Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu da hüküm sürmüştür. M.Ö. 27 yılında kurulan Roma İmparatorluğu’nun başkenti, bugün İtalya’nın da başkenti olan Roma şehriydi. M.S. 395 yılında yaşanan bölünmenin ardından Bizans İmparatorluğu adını alan devletin başkenti Konstantinopolis (İstanbul) olmuştur.
İlimiz Anadolu’nun tam ortasında yer almaktadır. Sarıkaya ilçemiz de Yozgat’ın merkezi konumundadır. Bir kaplıca kenti olan Sarıkaya, Roma ve Bizans İmparatorluğu dönemlerinde lejyon kenti olmuştur. Buradaki kaplıcalar Roma-Bizans askerlerinin karargâhı konumunda kullanılmıştır. Roma döneminde Anadolu’da şehir devletler mevcuttu. Kayseri, Sivas, Niğde, Nevşehir, Tokat, Amasya ve Ankara şehir devletlere yurt olmuş coğrafyalardır. Hepsinde de kale bulunur. Devlet yöneticileri bu kalelerde ikamet ederdi. İlimizde bu kalelere örnek olacak tek yapı Akdağmadeni ilçemizde yer alan Muşali kalesidir. İlk kimin yaptırdığı ile ilgili bir bilgiye ulaşamadım ancak, kale inşa tekniği bakımından Erzincan – Kemah, Elazığ – Harput kaleleri ile benzerlik taşır ve aynı teknik donanımdadır. Van merkezli Urartularca yapıldığı kanaatindeyim.
Evet, Sarıkaya lejyon şehri idi. Sıcak su kaynağı burasını cazibe merkezi kılmıştır. Burada kullanılan mermerler Çayıralan’ın yüksek dağlarında bulunan mermer ocaklarından temin edilmiş, yapıların planları Roma’dan gelmişse de yapılar, buranın yerlisi Ermeni taş ustaları tarafından yapılmıştır.
BÜYÜK SELÇUKLU ZAMANINDA YOZGAT
1070 yılında Anadolu şu şekildeydi; Kars-Van çizgisi Bizans İmparatorluğu ile doğuda Sasaniler diye tarif ettiğimiz Acemlerin arasında sınır bölgesiydi. Burada yoğun olarak Kars Şehri, Ani Şehri, Van Şehri, Vaspurakan Krallığı şehirleri, Bitlis kale devletleri, Erzurum-Horasan, Oltu, İspir gibi Ermeni şehir devletleri mevcuttu. Erzurum kaleler şehridir. Kırsalda başka kaleler de mevcuttur.
1071 yılında Sultan Alparslan’ın, Bizans İmparatoru Kral Romen Diyojen’i yenmesi ile Göçer Türkmenler aşiretler halinde Anadolu’ya göçmeye başladı. O zamanlar Doğu Anadolu’da Ermeniler, Urfa – Mardin yöresinde Süryaniler, Karadeniz’de Pontuslular, Ege ve Akdeniz’de ise Rumlar çoğunlukta yaşıyordu. Bizans İmparatorluğu, Sasaniler sınırına kadar olan coğrafyada şehir devletleri kontrol ediyordu. Kırsalda ise iyi bir tarım mevcuttu. 1000 yıllarına kadar Anadolu, tahıl ekilen, arpa ve buğdayın şehir devletlerinin pazarında satıldığı bir yerleşim yeriydi. 1071 sonrası bölgeye gelen Göçer Türkmenler şehirlerden ziyade boş olan yaylaları tercih etti. Tüm Toroslar, Ege dağları bakirdi. İç Anadolu’da ise Çiçekdağı, Dinek Dağı, Elmadağ, Bolu dağları, Aygar Dağı, Ilgaz Dağı, Hasan Dağı, Şeker Dağı velhasıl kalesi olan şehirlerin yayla kesimleri çok bakirdi. Daha önceden yerleşik hayata geçenler ise ya nehir kenarlarına ya da deniz kenarlarına yerleşmişlerdi.
1071 sonrası Anadolu kırsallarında Türkmen atalarımızın yerleştiği otlak alanlar olduğu için dağlık beldeler boştu ve atalarımız buralara yerleşti. (Sürecek)
-

DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ-1
- Aslan Nurdoğdu kimdir?
1953 yılında Yozgat’ta doğdum. Numanlar olarak bilinen aileden Münip – Mehlika Nurdoğdu’nun oğluyum. 7 kardeşin 3 numaralısıyım. Üniversite mezunuyum. Şu an emekli bir işadamı olarak 6 göbek Yozgatlı bir şehir çocuğu, tüm Türkiye’yi gezmiş, çok okumuş bir insanım. Gazi, Numanların Osman Ağa’nın torunuyum.
Dünden bugüne Yozgat’ın hikâyesini neden yazıyorum? Yazmak dolan bir bardağın taşması gibi bir olay, yazmak “ben aydınım” diyen herkesin yapması gereken bir eylemdir. Türk Milleti yazılı tarihi az olan bir toplumdur. Atalarımızla ilgili Anadolu’da yaşadıklarını Bizans kaynaklarından, Ermeni yazarlardan, Acem ve Arap tarihçilerden öğrenmek zorunda kalıyoruz.
Öte yandan yazmak tarihe not düşmektir. Atalarımızın yazmadıkları tarihimizi maalesef yabancılardan öğreniyoruz. Onun için yazıyorum. Doğduğum, kuruluşundan itibaren atalarımın 6 kuşak yaşadığı bu şehrin hikâyesini yazmayı kendime görev saydım. Bu yazılar “Dünden bugüne Yozgat’ın hikâyesi” isminde bir kitaba dönüşecek.
Yozgat ile ilgili birçok kitap okudum. Kimisinde bilginin az olduğunu, kimisinde ise gerçeklerin anlatılmadığını gördüm. Gerçeklere sadık kalarak şehrimizin kurulduğu 1730’lu yıllardan başlayıp günümüze kadar olayları akıcı bir dille tarihi hikâye havasında anlatacağım.
İnsanlar hayatta, bir tarih ekseninde sınırları belli coğrafyada, o coğrafyada sosyoloji yani halk katmanlarıyla ve coğrafyanın verdiği tarım ürünleriyle yaşar. Bu tanımı biraz açmak gerekirse; Tarih: Atan, deden kim, kimlerdensin? Coğrafya: Nerelisin, memleketin neresi? Sosyoloji: Konu komşun kim, kimlerle beraber yaşarsın? Ekonomi: Geçimin ne, ne yer ne içersin? Sorularının cevaplarıdır.
İnsan, bir arada yaşayan sosyal bir varlıktır. Hayata midesi ile bağlıdır. Bu sebeple yukarıdaki soruların cevapları bilinmeden tarih anlaşılmaz. Maalesef Yozgat ile ilgili olarak okuduğum kitaplarda bu eksikleri gördüm.
İnsanın gündelik hayat gailesini bilmeden hikâye yazamazsınız. Her olay yerelden ulusala, ulusaldan evrensele veya evrenselden ulusala, ulusaldan yerele ulaşır. Bu çizgi değişmez. Yozgat’ı anlatırken bu çizgide neler olup bittiği konusunda da zaman zaman bilgi vereceğim.
15 yaşımdan itibaren babamdan, dedemden, dedemin arkadaşlarından bizzat duyduklarımı, okuduklarımı, tüm Türkiye’de, Lübnan’da, Balkanlarda ve Kafkaslarda Yozgat’ın izini süren Yozgatlı bir aydın olarak yazacağım.
İlimizde yapılan arkeolojik araştırmalar ile Türkiye’nin tam ortasında bulunan Yozgat’ın geçmişi, günümüzden 5 bin 500 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Dünden bugüne yaşananlarla ilgili en önemli metalar madendir, camdır, taştır, ahşaptır. Elle tutulan gözle görülen objeler delildir.
Evet, ilimizde 5 bin 500 yıllık insanlık tarihi vardır. Bu süre içerisinde bu coğrafyada Hititler, Doğu Roma, Bizans, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları, Osmanlı yer almış ve günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti yer almaktadır. Bu tarih çizgisine sadık kalarak Yozgat’ın hikâyesini yazacağım.
En son Şanlıurfa – Göbekli Tepe’de 12 bin yıllık objelerle Yozgat’ı karşılaştırdığımızda insanların yerleşik yaşama daha geç zamanlarda geçtiği görülmektedir. Ancak ilimizde halen araştırması yapılmamış höyükler mevcuttur. Sarıkaya’da bulunan Terzili ve Burunkışla höyükleri ile merkeze bağlı Büyük Nefes Köyü, Akdağmadeni Muşali Kalesi tam olarak araştırılmamıştır. (Sürecek)
-
Türk vatandaşlarının yurt dışında ne kadar dövizi var?
Ülkemiz 1980 sonrası ABD’nin yenidünya düzeni dediği liberal sistem içerisinde Turgut Özal tarafından dövize bağlı hale getirildi.
1980’li yıllara kadar sabit döviz kuru rejimi uygulanmıştır. Bu rejimde TL değeri sabit tutulmuştur. 24 Ocak ekonomik kararlarla 1984’den sonra Turgut Özal, bu sistemi yıkarak bu gün yaşadığımız sistemi getirmiş, döviz ile borçlanmamızı sağlamıştır. 1980’li yıllarda 19 milyar dolar olan dış borcumuz, bugün 500 milyar doları bulmuştur. 1980’den bugüne kadar bu borç karşılığında ne yapılmıştır? Ülkede yeni demir çelik fabrikaları, otomobil fabrikaları, PETKİM’ler mi kuruldu? Yeni kimyevi gübre fabrikaları mı kuruldu? GAP Projesi bölgesinde sulama mı yapıldı? İç Anadolu’da, Akdeniz’de, Ege’de kışın boşa akan ırmaklarımız üzerine barajlar mı yapıldı?
Maalesef dışardan alınan borç dövizler otomobil, telefon, beyaz eşya, mobilya ve marka gıda ürünleri şarap, viski olarak tüketildi. Borç aldığımız dövizler metalürji, kimya, petro kimya ürünü, tarım ürünleri ve petrol türevlerine harcandı.
Şu anki 500 milyar dolar borç Türkiye Cumhuriyeti’nin borcu olmuştur. 1990’lı yıllarda Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye gümrük birliği anlaşmasını imzalamamız, bu borcun artmasını sağlamıştır. Döviz olarak aldığımız bu paralarla İstanbul’u yaşanmaz hale getirdik. İmar afları, imar rantları ülkemizi sıkıntıya sokmuştur. ABD Başkanı Biden’in “Türkiye’yi ekonomik ablukaya aldık” demesi 1984 yılında Turgut Özal’la başlamıştır. İstifa eden Berat Albayrak’ın, “Turgut Özal’ın politikaları iflas etti” demesi ve üretmeden yaşanmayacağını söylemesi acı bir gerçektir.
1980 sonrası dövizin liberasyonu ile son 40 yılda, özellikle 2000’li sonra ülkemizden 300 – 350 milyar dolar, hain bürokrat, malı götüren siyasetçi ve sözde işadamları tarafından yurt dışına kaçırılmıştır. Bu para sahipleri çifte pasaportludur. Türkiye bu paraları ülkemize geri getirmelidir. Mit bu işi halleder. Mit bugün bir çuval pirincin içinden taşları tek tek temizliyor TV’lerde MİT’in Irak, Suriye, İran’da vatan hainlerini temizliğindeki bu becerisini yurt dışında olan 350 milyar dolar getirilmesinde de göstermelidir.
Türkiye sabit döviz kuruna geçmelidir. Enerji, hammadde ve zaruri ihtiyaçlar haricinde dövizimizi akıllı kullanmalıyız. Ülkenin döviz sorunu bitene kadar daha kamucu olmalıyız.
ABD 1920’lerden beri ülkemize düşmandır. 2022’de de bu değişmemiştir. NATO’dan çıkalım. ABD üslerini kapatalım. İran’dan, Rusya’dan Irak’tan ucuz enerji alırız.
ABD’ye karşı ülke savunması ve tükettiklerimizi üretememek gibi iki büyük sorunumuz vardır. Bu sorunları ancak dövizi devlet kontrolüne alarak çözeriz.
Ülkemiz unlu gıda, tekstil, kundura, mobilya, beyaz eşya sanayiinde gelişmiştir.
6 milyonu Avrupa’da, 1 dünyada 3 milyon Avrupa’dan emekli 10 işçimizin dövizlerini ancak devlet kontrolünde ithal ettiğimiz ürünleri üretmeye başlamalıyız. Bu ülke 5 yıllık planlı kalkınmayla çağ atlar.
Bugün ülkemizin önünde 2 tehlike bulunuyor. Moratoryum, (devlet olarak dış borçları ödeyemez duruma gelmek) ve konsolidasyon (iç borçların daha uzun vadede ödenebilmesi) Bu iki gerçeği bilerek yaşayalım.
Saygılarımla.
-

Aşiret hukukunun egemen olduğu illerdeki sokak kavgaları
Gün geçmiyor ki doğu ve güneydoğu vilayetlerinde çok sayıda insanın karıştığı taş, sopa, pala, tabancalı kavgalar yaşanmasın. İlçelerde ve illerde büyük meydan kavgaları çıkmakta. Emniyet güçleri saatler süren bu sokak savaşlarını durdurmakta zorlanmakta, güvenlik güçleri havaya atışlar yaparak gaz kullanarak kavga eden edenleri zorla ayırmaktadır. Bununla ilgili haberler hafta geçmeden özelliklede doğu ve güneydoğu ilçelerinde, illerinde TV’lerden izlemekteyiz. Bu kavgaların sebebi nedir? İnsanlar meydan kavgalarına neden ihtiyaç duymaktadır?
Önce aşiret hukuku nedir? İnsanlar aileler devletin hukuk sistemine neden güvenmiyorlar? Neden davalarını hukuk içinde suhuletle, sakince çözmek yerine kaba kuvvet kullanarak vurarak, öldürerek galip gelmeye çalışıyorlar?
Aşiret hukuku kan, kin hukukudur. Arap orjinli kısas hukukudur. Dişe diş, kana kan almak ortaçağ zihniyetidir. Aşiret hukukunda evrensel hukuk yoktur zor vardır. Gücü yetenin hâkimiyeti geçerlidir. Ülkemiz 7 coğrafi bölgeye ayrılır. Doğu ve güneydoğu haricinde 5 bölgemizde insanlarımız aralarındaki ihtilafların çözümünü devlet mahkemelerinde, doğuda ise yediden yetmişe tüm aile üyeleri mahkeme yerine kaba kuvvetle, bıçakla, silahla aramaktadır.
Bu kavgaların nedenine baktığımızda çoğunlukla toprak paylaşımı temelli olduğunu görmekteyiz. 1894 Hamidiye alayları, 1915’te Ermeni tehciri ile hazineye devredilen ve sınırları tam tespit edilmeyen tarım arazilerinin paylaşımında karşıt aşiretler veya aynı aşiretin farklı aileleri ölümüne birbirine saldırmaktadır. Bir gün Ağrı ili Patnos ilçesi, bir gün Urfa Viranşehir, bir gün Mardin Kızıltepe’de toprak kaynaklı meydan savaşları olmakta. Bunu önlemek için devletimiz üretimi artırmak şartı ile doğuda bir toprak reformu yapmalı. Tüm hazine arazilerini, kadastrolarını güncelleyerek aşiret kavgalarına sebep olan toprak sorunlarını bitirmelidir. TV’lerde izlediğimiz meydan savaşları bize yakışmıyor. Devlet can, mal güvenliğini mahkemeleri ile sağlamalıdır. Doğudaki ortaçağ anlayışı, aşiret hukuku, ağalık geleneği bitirilmelidir. Silah kullanma hakkı devlete aittir. Hiç kimse veya aile hakka sahip değildir, olamaz, silah kullanamaz.
Saygılarımla
-

Sağ sol kavramlarının içi boşaltıldı, milli misin, gayrı milli mi?
Sağ ve sol kavramları 1789 Fransız devrimi eşitlik, kardeşlik, özgürlük kavramının toplumda etkili olduğu Fransız devriminde meclis başkanın oturduğu yer merkez olmak üzere sağında olanlara sağcı, meclis başkanın sol tarafında oturan seçilmiş milletvekilleri için kullanılmıştır. İlk meclisle başlayan bu tanım tüm dünya siyasetinde sağ ve sol kavramları siyaset literatürüne girmiştir. Sağ kavramı kralcılar için kullanılmıştır. Ve var olan statükoyu korumak isteyen kralcıları belirlemek için kullanıldı. Sol ise krala, derebeyliğe karşı çiftçilerin, işçilerin, esnafın ve uzlaşmadan yana olan burjuvada daha iyi bir hayat iddiasını sol siyasi kavram olarak kullandılar 1789’dan bugüne siyasette sağ ve sol kavramları mevcuttur.
1789 Fransız İhtilali, dünya siyasetine Milliyetçilik, Laiklik ve Cumhuriyetçilik kavramlarını kazandırmış, bu fikirleri dünyaya kabul ettirmiştir.
Sağ – Sağcılık kavramı “Statükoyu korumak” şeklinde tarif edilir, sol – solculuk ise “Daha iyi bir hayat istiyoruz” demektir. Doğru siyaset öncelikle yurtsever olmak, milliyetçi olmaktan geçer. Vatan olmadan hiç bir şeyin anlamı yoktur.
1876’da ilk meclisi mebusunla başlayıp 1908’de ikinci meşrutiyet ve ardından 1920’de TBMM ile devam eden siyasi hayatımız 1950’de çok partili sistemle birlikte İsmet İnönü beyaz kâğıdı sandığa atarak iktidar değiştirmeyi bu millete öğretti.
Bugün kim milli kim gayrı milli onu irdeleyelim. Milli olmanın temel kuralı emperyalizme ve onun taşeronlarına karşı Türk vatanını, milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini korumaktan geçer. ABD başkanı Biden Atatürk’ü, devlet başkanımızı telaffuz ederken esas Türkiye Cumhuriyeti Devletine düşmanlığını gizlemektedir. O ABD 1920’den beri Wilson prensipleriyle Sevr’in hakemliğini 1920’de üstlenmiştir. Bugün ABD açısından hiç bir şey değişmemiştir. ABD doğuda Ermenistan ve Kürdistan kurma hayalinden vazgeçmemiştir. Suriye’de 150 bin kişilik Kürt ordusu oluşturdu. Son tahlilde ABD bu orduyu Türkiye’ye sürecek. Olacak olan bu. Siyasette de ABD başkanı Biden tayfası dediğimiz Dersimli Kemal başkanlığında HDPKK destekli 6’lı siyasi organizasyon ABD kontrolündedir.
Bugün ABD’ye karşı olmak milli olmaktır. Kim ki ABD ile yan yanadır gayri millidir. Yakınlarda vefat eden sanatçı Cüneyt Arkın’ın güzel bir tanımı vardır ne sağcı kaldı ne solcu bir vatanımız kaldı birde vatan hainleri.
Emperyalizmi yenerek Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuş Kuvayı Milliyeciler, Sevr’in hakemi ABD’yi kabul etmez. “Ben Dersimli Kemalim” diyen proje adamdır CHP, ABD emperyalizmine teslim olmuştur. Bu milletin %90 ABD emperyalizmine hayır demektedir. Yurtsever CHP’lilere ve önce vatan diyenlere selam olsun.
Saygılarımla.
-

CORONAVİRÜS SÜRECİNDE İŞİNİ İYİ YAPAN KAMU KURULUŞLARI DA VARDI
İki yıl önce Çin’den mi yoksa ABD den mi çıktığı belli olmayan virüs, tüm dünyada hayatı kilitledi ve ülkemiz de büyük sıkıntılar yaşadı. Bu iki yılda ülkemizdeki iki kurum işini iyi yaptı.
Bu kurumlardan birincisi Sağlık Bakanlığı, ikincisi ise Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO). Bu iki kurumumuz da kamu kuruluşudur.
Başta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca olmak üzere tüm sağlık çalışanları, coronavirüs ortamında çok başarılıydı.
Sağlık Bakanlığı Türkiye’nin bir kurumu olarak kamuculuğun, devletçiliğin sağlıkta devletin olmazsa olmazı olduğunu gösterdi. Günlük 200 – 300 vefattan bugün 3 – 5 vefata inmesi ve coronavirüs kâbusunun azalması ve inşallah bitmesinde Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca ve Sağlık Bakanlığı çalışanlarının fedakârlıkları alkışı hak ediyor. Hele de özel sektör sağlık kuruluşlarını zapturapt altına almak çok güzel bir işti. Sağlık Bakanlığını başta Sağlık Bakanımızı bundan dolayı kutlarım. İyi ki Sağlık Bakanlığımız varmış diyorum.
Bu coronavirüs hayat ortamında TMO’da çok akıllı işler yaptı. Ülkemizde yılda 20 milyon ton buğday üretiriz ama bu buğdaylarımız yemlik kalitesindedir tek başına ekmeklik un olmaz. Oysa ülkemizde un ve unlu gıda sanayiinde ciddi üretici bir ülkedir. Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin büyük unlu gıda üreticisidir. Ülkemiz ABD sonrası un piyasasında iki numaralı üreticidir makarnada bisküvide Ankara, Konya, Karaman, Eskişehir illerimiz bu gıda iş kolunda büyük üretim ve ciddi ihracat yapmaktadır. 2021 yılında TÜİK bilgilerine göre 10 milyon ton buğdayı Ukrayna Rusya savaşı başlamadan önce bu ülkelerden ithal ederek ve un üreticilerine sübvansiyonlu fiyatla buğday satması ekmek fiyatlarının çok fazla artmasını engellemiştir. TMO devlet kuruluşu olarak vatandaşın gıda güvenliğinin temel ürünü olan unun aşırı derecede artışını önlemiştir.
Gerek Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca ve tüm sağlık bakanlığı çalışanları, gerekse TMO Genel Müdürü ve tüm çalışanlarını kutluyorum. İyi ki devletimizin bu kurumları var. İyi ki varsınız sağ olun var olun.
Saygılarımla.
-

Göçmen olmak
Ülkemiz binlerce yıldır can ve mal güvenliği olmayan yörelerden Anadolu’ya göçmen olarak gelenlerin yurdu olmuştur. Bilinen tarih içerisinde, bugün yaşanan Afgan – Suriyeli göçlerinin benzerleri asırlar öncesinde de yaşanmış, Anadolu hep göç almıştır. 1789 Fransız ihtilali ilk etkisini Balkanlarda ve Kafkaslarda göstermiştir. Dini önderlik etrafında biriken milliyetçilik fikri ve ulus devlet yaratma arzusu, toplumlarda parçalanmayı getirmiştir. 1804 Sırp ve 1820 Yunan isyanları 1911’lere kadar Balkanlar’ı kan gölüne çevirmiştir. Yine 1800’lerde başlayan kargaşa Kafkasları da karıştırmıştır. Hem Kafkaslarda, hem Balkanlarda yaşama hakkı bulamayan özellikle Müslümanlar, Anadolu’ya sığınmışlardır.
Göçmenlik tanımı iki türlüdür.
İlki fikri, dini inanç ve ırktan dolayı yaşam hakkı bulamayıp, doğduğu memleketi terk etmek zorunda kalanları, ikincisi ise ekonomik anlamda daha iyi bir hayat arzusuyla sırf maddiyat için ülkesini terk edenleri tarif eder. Göçmen kelimesinin sözlüklerde tanımı ise; kendi yurdunu bırakıp yerleşmek üzere başka bir ülkeye göçen kimse, aileye veya topluluğa verilen isimdir.
Mültecilik ise apayrı bir durumdur. Zorlayıcı nedenler haricinde sırf ekonomik gerekçelerle ülkesini, ata yurdunu gönüllü terk edip gittiği ülkede ikinci sınıf insan muhacir olmayı kabul eden bir ruh halidir. Denge ve zekâ sorunlu insan, insanlar demektir. Bir yere tutunamayacak kadar güçsüz, takatsiz olmak demektir. İyi bir yaşam, yenilen, içilen, giyilen, yaşanan konutun kalitesi ile olmaz.
Gittiğin yerde sen biçare olduğunu kabul ederek gidiyorsun. İyi bir yaşam arzusuyla şoförlük, market işçiliği, benzinlikte pompacılık, yaşlı-çocuk bakıcılığı ile karşılaşmak göçmenin karşılaşacağı iyi durumlardır. Daha kötülerini yazmayacağım. Giden yaşayacaktır.
Sonsöz;
İsteyerek göçmen olmak zayıf insan işidir ve git yaşa gör demekten başka bir şey demeyeceğim. Allah akıl versin. Ve şunu iyi bilmenizi isterim ki, gideceğiniz ülkede Anadolu’dan şu veya bu sebeplerle göçmen olmuş, bir asırdır orda yaşayan ve Müslüman Türk’e düşman olarak gören kitlelerle karşılaşacaksınız. Söze şöyle başlayacaklar “1894-1923 kadar atalarımıza karşı Müslüman Türkler zor kullanmıştı”.
Saygılarımla.
-

İstanbul
Yazımın başlığından da anlaşılacağı gibi bu yazımda çivisi çıkan İstanbul’u yazacağım. Osmanlı’da 600 yıl başkentlik yapmış en az 7-8 bin yıllık yerleşimiyle içinden deniz geçen dünya güzeli bir şehir. 5 bin km2 yüz ölçümüyle km2’ye 4 bin insanın düştüğü finans, kültür, üretim şehri. Ülkemiz 81 vilayetten oluşur 80 vilayetimizin İstanbul’la muhakkak bir ilişkisi vardır, ya oğlu, kızı, kardeşi ya da bir akrabası, hemşerisi İstanbul’da yaşamaktadır. İstanbul Türkiye’dir, Türkiye İstanbul’dur.
İstanbul’un nüfusu bugün 20 milyondur. 70’li yıllarda 3 milyon nüfusu vardı. Son 50 yılda nüfusu tam 7 kat artarak yaşanmaz bir kent halini almıştır. Yılda bir kaç kez İstanbul’a giden bir insan olarak Yozgat’tan İstanbul’a baktığımda şu eksikleri görmekteyim.
-Can ve mal güvenliği kalmamıştır.
-Ulaşım güvenliği yoktur.
-Gıda arzında büyük zafiyetler vardır.
-Bu ülkede birlikte yaşamaya hayır diyenlerin gettolaştığı, devletin kolluk güçlerinin bile etkili olamadığı yerleşimler oluşmuştur. ,
-Siyasetin rant için yapıldığı son 70 yılda konjonktür siyasetlerinin temeli, imar rantları oluşmaktadır.
-Sağ, sol kavramlarının içi boşaltılmıştır.
– Rantta sağcısı, solcusu, İslamcısı, Türkçüsü, kürkçüsü tek bir noktada birleşmiştir.
– Biz bu işten ne kazanacağız derdinde olanlar ve malı götürmek için siyaset yapanlar çoğunluktadır. Bu da hayatı, İstanbul’u yaşanmaz kılmaktadır.
Eski İstanbul’u anlamak için 1960 – 70’li yıllardaki Türk filmlerini izlemenizi tavsiye ederim. Şimdi yukarda başlıklarını saydığım maddelerin içini dolduralım.
İstanbul’da can ve mal güvenliği kalmamıştır dedim. “neden yan baktın” sonrası silahlı bıçaklı olaylar, soygunlar, telefon gaspları, niye yol vermiyorsun kavgaları.
Elektrik direklerini söküp satanlar, şehir mobilyalarını parçalayıp götürenler, apartman korkuluklarını, cümle kapılarını söküp götürenler, çöp kutularını alıp gidenler, yolcusunu döven taksici, bıçaklanan taksici, ölümler, saatlik, günlük denetlenmeyen konaklama tesisleri, kabirlerdeki demir aksamları söküp gidenler, musluk çalmak artık suç değil. Apartman diafonlarını sökmek meslek olmuş. TV’lerde gaspın, hırsızlığın, yaralamanın, adam öldürmenin envai türlüsünü izleyebilirsiniz. Hele Esenyurt ilçesi başrollerde. 80 vilayetten gelmiş hanei berduşlar, Balkanların, Kafkasların, Orta Asya’nın, Ortadoğu’nun tüm gayri meşru hayat kovalayanları İstanbul’da.
Ulaşım en büyük sorundur. Bir yerden bir yere gitmek çiledir.
Gıda güvenliği risk altındadır. 20 milyonluk şehirde Bayrampaşa hali yetersiz kalmaktadır. 3 bölgede yeni toptancı halleri açılmalıdır, öncelikle de fakir mahallelerde 7 gün 24 saat semt pazarları kurulmalıdır. Özellikle süt, süt ürünleri ve et için soğuk hava depoları yapmak büyükşehir belediyesinin ilk görevi olmalıdır. Asgari ücretle İstanbul’da yaşamak esir hayatıdır.
Birlikte yaşamın kıymetini bileyenler, ayrı devlet hayalinde emperyalizmin kulu olanlar 4 göbekten Türk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk’e düşman olanlar İstanbul’da gettolaştı. 70 yıldır 6 oka düşman kitleler yetişti. İstanbul’daki polis asker sayısı iç güvenliği sağlamakta yetersiz kalacaktır.
1984 yılında ANAP Turgut Özal döneminde çıkarılan 3194 sayılı imar yasasıyla İstanbul, son 40 yılda imar yönünden iğfal edilmiştir.
Sonuç İstanbul finans, kültür, üniversite şehri tatil yöresi olarak kalmalıdır. İstanbul’a yerleşmek, yaşamak şartlara bağlanmalıdır. İstanbul’daki tüm üretim tesisleri İç Anadolu’ya taşınmalıdır. 20 milyonluk nüfus 5 milyona indirilmelidir. Yukarda saydıklarımı bir de 7,5 şiddetinde deprem ortamında düşünün. Aydına düşen de testi kırılmadan önce uyarmaktır. Olabilecekleri düşündükçe İstanbul’da yaşayan yakınlarım aklıma geliyor.
50 yıl önce İstanbul’u görmüş biri olarak bugün İstanbul’a gitmeye korkuyorum. Allah İstanbul’da yaşayanlara sabır ve kolaylık versin. Bu şehri ve Marmara Denizi’ni son 50 yılda kötü siyasetçiler kirletti. Adına da müsilaj diyorlar.
Saygılarımla.
-

Paralı askerlik
İnsanlık tarihine baktığınız zaman devletler tarihi çıkar. Sınırları belli coğrafyada birlikte yaşam kültürünün kurumlarının tamamına devlet diyebiliriz.
Devlet milleti adına silah kullanma yetkisi olan kurumdur. İlk işi vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlamak, yurdu muhafaza etmektir. Devlet yasa çıkartarak, para basarak, güvenlik için asker alarak devlet olmanın gereğini yapar. En önemli özellik devletin güvenlik için asker almasıdır.
Türk tarihinde kara kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak, Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkış tarihi (M.Ö.209) esas alınır. Türk Milleti’nin 2500 yıldır devleti vardır ve devleti bünyesinde de ordusu olmuştur. Orduyu asker oluşturur. Anadolu’da devlet kuran Osmanlı 3 hilalli bayrakla ve 3 hilalin temsil ettiği değerlere canı gönülden bağlılık ve sadakatle er olmuştur.
Eskiden 3 hilalden üstteki Allah’ı alttakiler de Hz. Muhammed ve Hz. Ali’yi temsil ederdi. Türkmen atalarımız Allah, Muhammed, Ali nidaları ile Osmanlı’yı bu topraklara hâkim kıldılar.
Anadolu semavi dinlerin dünyaya dağıldığı bir coğrafyadır. Özellikle 3. Yüzyılda ermeni şehir devletleri, Hristiyanlığı kabul etmiştir. 325’te Doğu Roma Bizans, İznik’te imparatorluk dinini Hristiyanlık olarak kabul ederek, semavi dinler öncesi pagan temelli tüm inançları yasaklamıştır. Alpaslan ve ordusu 1071’de Anadolu’yu yurt yaparken, Allah’a, Muhammed’e ve Ali’ye sadakati hiç bırakmadı. Yürekten inandılar. Zor bir coğrafyada yaşam mücadelesi verdiler. Hep de paralı askerlere karşı hayat, yaşam, yurt kavgası verdiler.
Ben 68 yaşındayım. Dedem Lomenin Osman Ağa Lomenlerin Yusuf’un oğludur. 1910 yılında Osmanlı’nın askeri olarak İstanbul’da askerliğe başlıyor. 1911-1913 Balkan Savaşı’na, 1915 Çanakkale Savaşı’na, 1916-1917 Bağdat cephesine ve son olarak 1922 yılında Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir gazidir. Dedemle birlikte binlercesi de kurtuluş savaşına katılmıştır. Hele dedemin kardeşi nalbant kel hasan 1908’de Kafkas cephesine katılıp ancak 1918’lerde Yozgat’a gelebilmiştir. Yıllarca Azerbaycan’da, Ruslara esir olmuştur. 1900’lü yılların şartları böyle idi. Var olmak veya yok olmak savaşıydı. Bu savaşlarda ruh olmadan, vatan sevgisi, yurtseverlik olmadan olmaz. Babam ve 4 amcam 1923’den 1950’lere kadar en az 4 yıl süvari olarak atlarıyla askerlik yaptılar. 1980 öncesi kargaşa nedeniyle ben 2 ay askerlik yaptım. Oğlum da 6 ay askerlik yaptı.
Bunları tarihi bir süreçte neden anlattım?
En son 300 bin asker yoklaması kaçağı haberini duyunca bu yazıyı yazmaya karar verdim. Askerlik süresinin 6 ay gibi makul bir süreye inmesine rağmen yoklamadan kaçmak, bu işin sonu ne olacak? Bir af daha gelirde süre kısalır mı? düşüncesi maalesef toplumda egemen olmuştur. Bu vatan savunması için çok tehlikeli bir ruh halidir. 6 ay askerlik hele de etrafı savaşlarla çevrili coğrafyamızda çok gereklidir.
Paralı askerlere güvenip ordusu olduğunu sanan birçok devlet tarihe gömülmüştür. Elbette profesyonel ordu gereklidir. Ancak ordunun büyük çoğunluğu önce vatan diyen halk çocuklarından oluşmalıdır. 6 ay askerlikten kaçanları önce 3 ay askeri mahpushanelerde misafir etmek gerektiğini düşünüyorum.
Etrafımız ABD’nin paralı askerleriyle çevrilidir. Zor bir coğrafyada ihmaliler, yenilgi getirir. Askerlik, devlet olmanın temelidir.
“Önce vatan” demek askerlikle başlar.
Saygılarımla.
-

Suriye’nin emperyalizme karşı verdiği savaşta yanında iyi ki Rusya ve İran var
ABD emperyalizmi silah, petrol, dolar üçgeninde kurduğu sistemi işletmek, var olan emperyalist düzeni devam ettirmek için muhakkak silaha sarılarak hegemonyasının devamını arzu ediyor. ABD kan dökmeyi sever. Hele de beleş fedailer bulursa.
Konu güney komşumuz Suriye. ABD ve İsrail, Suriye’de ulusal bir devletin ve ordusunu istemez. 2011 yılında ABD ve İsrail’in ve uydusu Arap ülkelerinin yıllarca bölücü istihbarat çalışması sonucu Suriye’de iç savaş çıktı. Dara’da kırsalda başlayan iç savaş Şam’a, Halep’e taşındı. ABD, yıllarca Kafkaslardan, orta Asya’dan, Avrupa’dan devşirdiği faşistleri Suriye’ye maalesef Türkiye üzerinden taşıyarak iç savaşı hızlandırdı. Suriye önce İran devletiyle anlaşma yaparak İran’ın savunma birliklerini Suriye’ye davet etti. Lübnan’da Hizbullah, komşu Suriye’nin vatan savaşında Suriyeli kardeşlerinin yanında oldu.
Rusya, ta SSCB döneminden beri Suriye ile savunma anlaşmaları yapar. Rusya’nın Akdeniz kıyısında Tarsus’ta deniz üssü zaten vardı Rusya, Suriye’nin havadan savunmasını sağlamaktadır. Uçak, helikopter ve füzeleriyle Suriye’ye can simidi oldu.
Suriye’de ulusal devlete karşı iki silahlı güç savaş vermektedir.
Bunlardan biri, ABD ve İsrail’in iti olmuş Arap ülkelerinin finanse ederek sahaya sürdüğü şeriatçı silahlı kuvvetler. Bir diğeri ise Suriye’de yaşayan PKK-PYD militanı Kürtler. Bu Kürtlerin % 90’ının ataları, Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde isyan edenlerin torunlarıdır.
Bunları anlatayım.
Osmanlı’da Hristiyanlara çöken tarlasını, hayvanını, kızını, karısını gasp ettiği için Osmanlı döneminde özellikle Hamidiye alaylı olup güneydoğuda gasp yapan eşkıya izini Suriye’de kaybettirdi.
1915 Ermeni tehciri sırasında eşkıyalık yapanlar, 1921 Koçgiri isyanından, 1924 Nasturi isyanından, 1925 Şeyh Said isyanından kaçanlar, 1926 – 1930 arasında Ağrı isyanından kaçanlar ve en son 1937-1938 Tunceli isyanından kaçıp tren yolu ile güneye inerek, aşiret hukukuyla, kan ve kinle eğitilenlerin 3-4 kuşak sonrası torunlarıdır.
Atalarından geçen çökme eylemini şimdi Suriye’de ulusal Suriye ordusuna, Suriye halkına karşı ABD, İsrail korumasında ve parasıyla eşkıyalık yapıyorlar. Şu an Suriye’de 150 bin kişilik Kürt (PKK-PYD) ordusu oluşturuldu. ABD son tahlilde bu orduyu Türkiye’ye sürecek. Onun içindir ki Suriye halkının ve devletinin ülkesine sahip çıkması önce Suriye’yi sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güney sınırını garantiye almaktadır. Onun içindir ki Rusya – İran – Suriye ittifakı gereklidir. Suriye’nin sağlam durması bizi de rahatlatır. Son söz Rusya ve İran iyi ki Suriye’desiniz, sağ olun komşular.
Saygılarımla.
-

2022 yılı hububat bakliyat piyasası ne olacak? İktidar ne yapmalı?
Ülkemizde tarım üretimi Mayıs’ın ilk haftasında Çukurova’da kuru soğanla başlar. Ardından yaş çay alım kampanyası ile devam eder. Devamında tahıl, bakliyat ve diğer tarım ürünleri ile son bulur.
Geçen yıl TMO’nun açıkladığı tahıl ve bakliyat fiyatları açıklandıktan sonra 1 ay geçmeden füze gibi arttı. Buğday 5-6 TL, bakliyatlar 15-20 TL bandına oturdu. Çünkü mal arzı talebi karşılamaktan uzakta kaldı. Fiyatlar %100-300 oranında arttı. Sebep kuraklığın vurduğu tarım ürünleri. Verim %50 oranında fire verdi. İktidar TMO kanalıyla tahılda daha yüksek artışlar olmadan Ukrayna ve Rusya’dan tahıl ve yağlık ayçiçeği temin etti. Tüm bunların ardından ülkemizde ilk tahıl hasadının yapılacağı Çukurova’da tahıl hasadı sezonuna geldik.
Yozgatlı bir yurtsever olarak naçizane tavsiyelerim.
Ukrayna Rusya savaşı devam ediyor. Özellikle Ukrayna’dan tahıl, yağlık ayçiçeği ithali zor. TMO çiftçiye yüksek fiyat vererek tahıl ve bakliyat almalı, sürekli piyasada bulundurmalıdır. 85 milyonun gıda güvenliği için TMO çok mal almalıdır.
Geçtiğimiz yıl TMO dış alımlarla ve yemcileri, fırıncıları sübvanse ederek ekmek fiyatlarını belli artışla durdurdu. Bu yılki yağışların iyi olması sevindirici. Allah’ın izniyle tahılda, bakliyatta bol ürünümüz olur. Bu yıl yaşadığımız sıkıntılar iktidara ders olur. Son kez yüksek sesle söylüyorum; TMO çiftçinin kara gün dostudur. Alabildiği kadar tahıl, bakliyat alınmasını iktidara söylüyorum. Kıtlık kötü bir şeydir. Geçen seneki sıkıntıları yaşamamak için TMO çok alım yapmalıdır.
Not: TMO’nun açıkladığı fiyatlar akılcıdır, gerçekçidir. Çiftçimize hayırlı uğurlu olsun.
Saygılarımla.
-

Domates, biber, patlıcan!
Bugünkü yazımın başlığı rahmetli Barış Manço’nun şarkısının ismi. Evet, konumuz ülkemizin sebze meyve üretimi ve bu üretimin pazarlanması.
Sebze ve meyve insanların en çok tükettikleri tarım ürünlerinin başında geliyor. Ülkemizde de yaz aylarında bol sebze ve meyve üretiriz. Kış aylarında ise, Adana, Mersin, Antalya, Muğla, Hatay ve Aydın illerimizde serada üretim yaparız. Bu illerin Akdeniz kıyısında olması, ülkemizin diğer bölgelerine göre ürünü hem don tehlikesine karşı korumakta hem de gelişimini hızlandırmaktadır.
Ülkemizde tohum, ilaç ve kimyevi gübrede dışa bağlı üretim yapıldığı için Kasım – Nisan ayları arasında bitkiyi soğuktan koruyarak büyütmek ve pazara sunmak hem zor hem de pahalı iştir. Biber, domates ve patlıcanda anormal fiyat artışlarının sebebi ise, geçmiş yıllara göre kış mevsiminin daha sert geçmesi ve pandemi sebebiyle enerjideki artışların sebze meyve üretimini etkilemesi oldu.
Nihayetinde Mayıs ayını bitirdik çok şükür. Bundan sonra güneşi daha fazla göreceğiz. Bu da ısınmayı sağlayacak ve meyve – sebzenin açıkta da yetişmesi ile hem üretim artacak hem de fiyatlar düşecek.
Ülkemiz sebze üretiminde önemli bir coğrafyadır. Kış aylarında Çukurova, devamında Samsun Bafra, Çarşamba ovaları, Yeşilırmak havzasında Tokat ve Amasya büyük ölçüde sebze yetiştiren bölgelerdir. Özellikle Iğdır yaz aylarında doğunun sebze deposudur.
Yaz aylarında üretilen domates, biber, patlıcanı Temmuz’dan itibaren bolca kurutmalıyız. Özellikle domates kurutmak çok önemlidir. Ülkemizin sebze ve meyvelerinin kaliteli olmasını güneşe borçluyuz.
İlimiz yayla plato konumundadır. Bu sebeple sebze meyve üretimi on binde bir konumundadır. Denizden yüksekliği 700 metre olan Aydıncık ve 770 metre olan Yerköy ilçemizde sebze – meyve üretimi olsa da ilimizin sebze – meyve ihtiyacı Çukurova, Samsun ve Amasya’dan gelir.
Yerköy Sekili mevkiinde topraklarımızın potasyum yönünden zengin olması ve kumlu arazi yapısı kavun ve karpuzda İç Anadolu’da önemli bir üretim merkezi olmasını sağlar.
Kadışehri Kabalı mevkiinde yapılan meyveciliği, Sorgun, Boğazlıyan ve Yerköy’de termal kaynaklar ile yapılan seracılığı alkışlıyorum.
Aman ha!
Karanlıkdere’nin gösulu armudunu, ayvasını en az yılda bir kez yiyin.
Saygılarımla.
-

400 bin ton şeker ithal edeceğiz
Türkiye şeker kurulu 400 bin ton şeker ithal etme kararı aldı. Şeker, şeker hastaları hariç özellikle çocukların ve gençlerin en çok tükettiği gıda maddesidir. Oysa ülkemiz şeker pancarı üretmeye elverişlidir. Bu ithal kararı da nereden çıktı? Sorusuna cevap ararken şu gerçekler ortaya çıkıyor.
Önce şeker pancarı nerede ve ne zaman yetişir ona bir bakalım. Pancar, şeker elde edilebilmesi için ekiminden hasadına kadar en az 180 gün geçmesi gerekir. Bu süre içerisinde pancar, gündüzleri 27-30 derece, geceleri ise gündüz ısısının yarısı 13-15 derece, kuru ve nemsiz hava ister. Pancarın iyi polar tutması gündüz ile gece arasındaki sıcaklık farkına bağlıdır. Bu da, şeker pancarı için en ideal yer, İç Anadolu Bölgesi anlamına gelir.
TV’de şekeri bilen de bilmeyen de çıkıp konuşuyor. Birisi de çıkıp, “kardeşim Erzurum’da, Kars’ta, Van Erciş’te şeker pancarı ekmek uygun mudur?” diye sormuyor. Bu bölgelerde tarımsal faaliyetler mayıs ayıyla başlar, ağustos ortasında biter. Pancara gereken 180 günlük tarım takvimi için buralar uygun değildir. 1980 sonrası iktidar olan ANAP Turgut Özal çayın, fındığın ve pancarın ekim alanlarını çoğaltarak iktidarda kalmak için popülist politikalar uyguladı. Tuttu, samsun Çarşamba’ya şeker fabrikası yaptı. İç Anadolu’da 2 kg olan pancar, çarşamba ovasında 5-6 kg oldu, ama İç Anadolu’da 2 kg pancardaki polar oranı, Çarşamba’da 5-6 kg olan pancarın polarından yüksekti. Bu plansız şeker fabrikalarını neden kurdunuz? Neden planlamayı iyi yapmadınız?
Ülkemizde İç Anadolu, pancar için en uygun iklime sahiptir. Yalnız sulu tarıma geçilmesi gerekir. İlimizde 750 bin hektar tarım arazimiz vardır. Ama sulu tarım yapılan alan bu alanın %2’sini geçmez. Pancarı çoğaltmak, sulu araziyi çoğaltmaktan geçer. Bununla birlikte toprak özelliklerine göre kimyasal ve organik maddeleri uygun biçimde, yeterli oranda kullanmak gerekir. Bu ikisi başarıldığı zaman üretim katlanarak artacaktır.
İç Anadolu çiftçisi bu iş iyi bilmektedir. Çözüm, İç Anadolu’da sulu alanları çoğaltmak, girdileri uygun fiyatla temin etmek, en önemlisi de elektrik ve mazotu ucuzlatmaktan geçer. İlimizde iki şeker fabrikası var. Biri Boğazlıyan’da Kayseri Pancar Üreticileri Kooperatifi’ne ait diğeri ise Sorgun’da devlete ait Sorgun Şeker Fabrikası. Sorgun şeker fabrikası 1 TL bedelle ilimizde pancar yetiştiren çiftçilere devredilmelidir.
400 bin ton şeker ithali, şeker fiyatlarını yükseltecek bu da ABD menşeli mısır şurubu üreticilerine yarayacaktır. Mısır şurubu sağlıklı bir ürün değildir. Görünen o ki ağzımızın tadı kaçacak gibi.
İnsan ihtiyaçlarını karşılayamayan, insanları perişan eden kolektivist sistem, üretemediğinden 1991 yılında çöktü. 1991 yılı, ‘üretmek nasıl olur?’ ile ilgili bir milattır.
İnsanlar öncelikle ihtiyaç duydukları malları piyasada bulmak ister, kalitesi ve fiyatının uygun olup olmadığına bakar. Malı devamlı bulmak, uygun fiyat, pazarda arzın devamlılığı için çok önemlidir. Önemli olan tüm şeker fabrikaları bir konsültasyona tabi tutmak gerekir. Çünkü bu fabrikaların rehabilitasyona ihtiyacı vardır. Üretim miktarını artırmak, başta pancar ekim alanlarının çoğaltılmamışıyla, o da sulu tarımla mümkündür.
Tüketici fabrikanın devlet mi özel sektör mü olduğuna bakmaz. Mal piyasada sürekli bulunuyor mu, kalitesi ve fiyatı uygun mu tüketici buna bakar. Devlet de mal ve hizmetlerin piyasada durumunu kontrol eder. Özel sektörün üretmediğini, devlet bizzat üreterek insan ihtiyaçlarını gidermelidir. Mülkiyetin şunda veya bunda bulunması önemli değildir, önemli olan devamlı ve kaliteli ürün, uygun fiyattır.
Saygılarımla.
-

‘Ne Mutlu Türk’üm’ diyene müjde; Zengezur koridoru açılıyor
Konumuz, Türkiye, Nahcivan, Ermenistan ve Azerbaycan arasında bulunan ve bir asırdır “Ne mutlu Türk’üm” diyenlerin hasret köprüsü Zengezur koridoru. Coğrafi bilgiler vermeden konunun gerektiği kadar anlaşılmayacağı düşüncesiyle bu yazıya başlıyorum.
Nahcivan: Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyettir. 5 bin 500 km2 yüzölçümü ve 425 bin kişilik nüfusuyla tarım ve hayvancılık bölgesidir. Iğdır ilimiz ile sınırdaştır. Azerbaycan ile arasında ise Ermenistan vardır. İnsan ihtiyaçları için ülkemizin üretimine bağlıdır.
Ermenistan: 3 milyon nüfusu ve yaklaşık 30 bin km2 yüz ölçümü ve baş şehri Erivan’dır. Ülkenin 11 vilayeti bulunmaktadır. Ülke nüfusu 3 milyon olsa da bundan hariç, 1 milyon Gürcistan’da, 1 milyon Rusya’da, 5 milyon da Avrupa ve Amerika kıtasında yaşayan bir millettir. Bakır, çinko, altın, demir madenleri mevcuttur. Kaliteli üzüm üretimi yapıldığı için iyi kalite şarap ve kanyakta dünya markası olmuş firmaları vardır. Bunun dışında elmas işçiliği, taş işçiliği ve metal işçiliğinde hünerli bir millettir. Mavi yakalıların bol olduğu bir ülkedir. Gıda, sebze ve meyvede, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye bağlıdır.
Azerbaycan: Kardeş ülke Azerbaycan, Hazar Denizi kıyısında, petrol, doğalgaz zengini bir ülkedir. 1871 yılında petrolün çıktığı, rafine edildiği Gürcistan’ın Batum limanından 1900 yıllardan beri petrol ve türevlerini ihraç eder. Azerbaycan’a ait SOCAR adlı devlet şirketi bir dünya devidir. Bu şirketin İzmir’de bir rafinerisi mevcuttur. Azeriler bahçıvan millettir, toprak işlemeyi tarımı iyi bilirler. Azerbaycan 10 milyon nüfusu, 86 bin 600 km2 yüz ölçümü ile enerji zengini bir ülkedir.
Azerbaycan devlet başkanı Haydar Aliyev’in “Zengezur Koridorunun açılması konusunda Ermenistan ile anlaştık” açıklaması üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Ülkemiz tarımda, un sanayinde, beyaz eşya, kahverengi ev eşyaları ve tekstilde büyük üreticidir. Bu sektörlerde yaptığımız üretimi, zengezur koridoru üzerinden Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, kuzey İran, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Moğolistan gibi ülkelerin pazarına demiryolu ve karayolu ile rahatça ulaştırabilir, Çin çıkışlı İpek Yolu’na bağlanabiliriz.
İhtiyacımız olan enerjiyi Azerbaycan’dan temin etmek ve en az Türkiye nüfusu kadar olan bu Türk coğrafyasına ulaşmak zengezur koridoru ile mümkün olacaktır. Bu yol geçtiği her ülkede üretimi, zenginliği, refahı, kardeşliği getirecektir. Zengezur koridorunun açılmasını dört gözle bekliyorum.
Mustafa Kemal Atatürk en büyük hayallerinden birini şu sözlerle ifade etmişti; “En büyük hayalim, Ankara’da basılan bir gazetenin, Türkiye’den Uygurlara kadar tüm Türkler tarafından okunup anlaşılmasıdır”. Bu hayalin gerçekleşmesi dileğiyle.
Bu koridor açıldığında Yozgat’tan aracımla çıkıp Bakü’de hindi şiş, mersin balığı şiş havyarı, Ermeni orjinli çuhadara şarabı içmek arzusuyla.
Saygılarımla.
-
Varlık vergisi nedir, bugün uygulanabilir mi?
Tüm dünyada ekonomik, sosyal sıkıntıların zirve yaptığı ortamlarda, özellikle savaş durumlarında servetten de vergi almak devlet için şart olur. Şükrü Saraçoğlu başbakanlığında 11 Kasım 1942’de 4305 sayılı kanunla servet üzerine vergi konulmuştur. Bu ülkemizde varlık vergisi olarak anılır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu duruma nasıl geldi?
İkinci Dünya Savaşı 1939’da başlayıp 1945’e kadar tam 6 yıl sürmüştür. Paris’ten Moskova’ya Avrupa ve Asya savaş alanına dönmüştü. Almanlar 1939’da Yunanistan’ı işgal edip Bulgaristan sınırımıza dayandılar. Batıda Almanlar, doğuda SSCB (Rusya) Kars sınırındaydı. Ülkemizin her an bu iki ülke tarafından işgal edilme riski vardı. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile devlet, önceliği vatanı savunmasına verdi. 2 milyon genç köylü ülke savunması için asker yapıldı. Bu da tarım üretimini düşürdü. Savaş nedeniyle ara malları ithal edemeyen ülkede, çoğu mal karneye bağlandı. Asker harcamalarının kat kat artması sonucu Türkiye Cumhuriyeti Devleti yukarda tarihini verdiğim varlık vergisini çıkartmak zorunda kalmıştır. Sonuçta servetten vergi almak doğru bir iş değildir ama devlet, bekası için gerektiğinde her şeyi yapar.Gelelim günümüze;
1950’de başlayan küçük ABD olma hayali ile konjonktür partilerinin günümüze kadar plansızca kaynak tüketerek uyguladıkları politikalar sonunda pandemi ve Ukrayna – Rusya savaşı, Suriye’deki, Irak’taki, Azerbaycan’daki savaşların ve göçlerin ülkemize büyük ekonomik sıkıntıları olmuştur. Tanımı, “çevreye ve kamuya zarar vermeden insan ihtiyaçlarını temin etmek” olan siyaset, maalesef imar rantı ile türedi zenginler yarattı. Savaş ortamında ithal ikameli sanayimizde üretilen her şey misli ile arttı. Toplum yiyemiyor, alamıyor, ısınamıyor. Toplumda sıkıntı had safhadadır. 1940’lardaki ekonomik sosyal hayat ortamında gerçekleşen varlık vergisi, ülkenin içinde bulunduğu durumda devleti, milleti vatanı rahatlatmıştır.
Son bir rakam vererek yazımı bitirmek istiyorum;
1939 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı’nda toplam 60 milyon insan öldü. Bunun 27 milyonu Rus vatandaşıydı. 1940 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin nüfusu 18 milyondu. Türkiye’nin savaşa girmesi halinde yaşanacak kayıp, Rusların kaybı göz önüne alarak alarak çıkarılabilir.
İkinci Dünya Savaşı’na girmeyerek ülkemizin, milletimizin ve devletimizin bugünlere gelmesini sağlayan devlet adamı İsmet İnönü’ye şükranlarımı sunuyorum. Bizi babasız bırakmadı.Saygılarımla.
-
SERTLEŞEN SİYASET KAOS HABERCİSİ Mİ?
20 yıllık AKP, Recep Tayyip Erdoğan iktidarı 20 yılın sonunda %150 – 200’i bulan enflasyonla ekonomiyi çok sıkıntılı duruma düşürdü. Günlük hayatını idame edemeyen kitleler enerji ve gıdadaki fiyat artışlarına yetişemiyor. Alamayan, yiyemeyen kitleler kızgın. Son yıllarda Recep Tayyip Erdoğan, dilinden düşürmediği ve 4 parmakla yaptığı Rabia işareti ile hamaseti pek seviyor. Vatan, millet, dil, din, devlet söylemleri ile kitleleri ayakta tutmaya çalışıyor. Oysaki insanlar hayata mideleri ile bağlıdır. Bu da kendine yeten devamlı bulunabilen ucuz enerji, kendine yeten metalürji, kendine yeten kimya – petrokimya, kendine yeten gıda güvenliği anlamına gelir. Devlet, milletin bu ihtiyaçlarını karşıladığı oranda başarılıdır. Sonuç olarak başta da yazdığım gibi maalesef 20 yıllık AKP – Recep Tayyip Erdoğan iktidarı başarısızdır.
İktidar bu halde iken muhalefette durum, “Ben Dersimli Kemal’im” diyen başta olmak üzere 6 benzemezin TV’lerde yan yana görünmesi, halka umut vermemektedir. Bu 6 benzemez enerjide, metalürjide, kimya ve gıda güvenliğinde elle tutulur ne proje ne de işi bilen kadro oryaya koyamamaktadır. Kemal Kılıçdaroğlu devlet dairelerine, bakanlıklara yaptığı baskın konumundaki saldırıları ve en son elektriğinin kesilmesi ile ilgili orta oyunu halk katında hiç de kaale alınmamıştır. Halk Kılıçdaroğlu için “Gulağasma Dersimli Kemal’e” demektedir.
İktidar işi götüremiyor, muhalefet ise TV’lerde tuluat oynuyor. Oysa ülkenin güneyinde, Irak’ta, Suriye’de ABD’nin iti olan PKK ile savaş her gün devam ediyor. En son içişleri bakanı Süleyman Soylu ile milletvekili Ümit Özdağ arasında yaşananlar var. Bu millete yapılan en büyük saygısızlıktır.
Siyaset ciddi bir iştir. Edepli olmak da siyasetçinin ilk işidir. Kaosu isteyen kim? Muhalefet mi? İktidar mı?
Kaostan medet umanlar mı var?
Halk “Bu böyle gitmez” derken kimin geleceğini de gösteremiyor. ‘Karamsarlık, ekonomideki olumsuzluklar ile birlikte kaos, her gün daha da yaklaşıyor’ algısı toplumda hâkim oluyor.
Bunu önlemenin yolu HDPKK harici milli birlik hükümetidir, çare budur. Yarınlar çok geç olabilir. ABD ülkemize saldırmak için kaos mu bekliyor?
Saygılarımla. -

TEKÂLİFİ MİLLİYE YASASI NEDİR? BU GÜN UYGULANABİLİR Mİ?
10 emirden oluşan Tekâlifi Milliye Yasası 7 – 8 Ağustos 1921 günü yayınlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı, emperyalist İngiliz, Fransız ve İtalyanlarca işgale başlamıştı. Hele 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali ülkede kargaşa ve umutsuzluğa yol açtı.
Bunu gören ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Atatürk, sırasıyla Havza, Amasya, Erzurum ve Sivas Kongreleri sonucu 23 Nisan 1920’de ilk TBMM’ni açarak ve Türk Milletini örgütleyerek emperyalizme karşı savaşa başladı. İngilizlerin araç, silah vererek 15 Mayıs 1919 günü İzmir’e çıkarttığı Yunan ordusu, Ankara – Polatlı önlerine kadar geldi. Bununla birlikte, yurdun çeşitli yerlerinde iç isyanların biri bitiyor diğerleri başlıyordu.
Hele hele, TBMM 10 bin askeri zar zor bir araya getirip bir ordu kurabilmişken, Yunanla ilk karşılaşmada bu ordudan 4 bin 600 asker silahı ile birlikte firar etmişti. Mustafa Kemal Atatürk, TBMM tarafından başkomutan atanmak istendi. Paşa bu görevi, 2 isteğini TBMM kabul ederse kabul edeceğini beyan etti.
Bu iki istekten birincisi asker kaçakları ve hainler için “İstiklal Mahkemeleri” kurulması, ikincisi ise Tekâlifi Milliye yasasıydı.
Bu şartlar altında 1911 Balkan Harbi’nden 1921’lere kadar zor bir hayat yaşayan Türk Milletinden, nihai kurtuluş için son bir fedakârlık, imece talep edildi.
2 öküzü olandan biri alındı.
Her ev bir çift çorap ve iç çamaşırı vermeye mecbur edildi.
Camilerin kurşunları sökülüp mermi yapıldı.
Ordu için her şeye ihtiyaç vardı. Bedeli sonra ödenmek kaydı ile zorla alındı.
Asker kaçakları ve hainler İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanırken, Tekalif-i Milliye yasası ile Yunanla ve iç isyanlarla mücadele eden ordunun maddi ihtiyaçlarını karşılandı.
Evet, bu iki yasa Yunanı yenmemize, kurtuluşa ve Cumhuriyeti kurmamıza giden kurtuluş yolunu açmıştır.
Okuyuculardan ricam şudur; o gün ülkemizde yaşadığımız olayları düşündüğünüzde bir tarafta savaş, hainlikler diz boyu, diğer tarafta ekonomik sıkıntılar kâbus gibi ve ABD ile sıcak savaşın an meselesi olduğu durumda. Kurtuluşu sağlayan bu iki yasa olmuştur.
Hainler için İstiklal Mahkemeleri ve zor alımla toplumu rahatlatmak, “Bugün uygulanabilir mi?” sorusuna cevap olarak;
Türk milleti, devletin, milletin, vatanın bekası için iki yasaya da bugün evet der. Yeter ki yöneticilerimiz yürekli olsunlar.
Saygılarımla.

