Kategori: Köşe Yazıları

  • Dijital Çağda Sosyal İlişkilerimiz

    Özellikle oversized kesimler ve katmanlı giyim tarzı popülerliğini sürdürüyor. Aksesuar olarak ise altın ve gümüş tonlarında geometrik şekilli takılar tercih ediliyor. Ayakkabılarda ise platform tabanlı modeller gözde bir seçenek haline geldi.

    Sağlık alanında büyük bir dönüşüm

    Bir başka konu olarak, gündem haberlerinden bahsedelim: Teknoloji dünyasında yapay zeka ve otomasyon, iş dünyasında dönüşüm sağlıyor. Artırılmış gerçeklik uygulamaları, müşteri deneyimini geliştirerek perakende sektöründe fark yaratıyor. E-ticaret platformları, mobil ödemeler ve dijital pazarlama stratejileri de hızla gelişiyor. Sağlık sektöründe ise genetik testler, kişiselleştirilmiş tedavi yöntemlerinin gelişmesine katkı sağlıyor. Yapay zeka destekli teşhis sistemleri ve robotik cerrahi teknolojileri de sağlık alanında büyük bir dönüşüm yaratıyor.

    Geçiş yapacak olursak, seyahat sektöründe ise alternatif tatil rotaları popülerlik kazanıyor. Doğa ile iç içe olan kamp tatilleri, yürüyüş turları ve bisiklet gezileri tercih ediliyor. Kültür turizmi ise tarihi ve arkeolojik mekanlara olan ilgiyi artırıyor.


    Teknoloji ile entegre edilen turizm deneyimleri, seyahat severlere daha interaktif bir gezi deneyimi sunuyor. Ayrıca, yerel lezzetleri keşfetmek için gastronomi turları da tercih ediliyor.

    Lorem ipsum gibi yapay metinler yerine, gerçek anlam taşıyan bu Türkçe metinleri kullanarak, demo sitenizi daha gerçekçi bir şekilde oluşturabilirsiniz. Bu metinler, tasarım ve içerik düzenlemelerinizi test etmenize yardımcı olacaktır. Sitenizi ziyaret eden kullanıcılar, gerçekçi içeriklerle etkileşime geçerek sitenizin işlevselliğini daha iyi anlayabilirler. Bu da potans

    iyeliklerinizi artırabilir ve kullanıcıların sitenize olan ilgisini çekebilir.

    Foto: Pexels

    Gündem haberlerine geri dönecek olursak, politika dünyasında yaşanan gelişmeler büyük bir ilgiyle takip ediliyor. Seçim süreçleri, siyasi liderlerin açıklamaları ve hükümet politikaları kamuoyunun dikkatini çekiyor. Ekonomi alanında ise enflasyon, işsizlik oranları ve döviz kurları üzerindeki dalgalanmalar yakından izleniyor. Yatırımcılar ve iş dünyası, bu değişkenlerin etkilerini analiz ederek stratejilerini belirliyor. Ayrıca, sosyal sorumluluk projeleri ve sürdürülebilirlik girişimleri de iş dünyasında önem kazanıyor.

    • Yeni gelişmelerde hız oldukça arttı
    • Yapay zeka tüm kategorilerde önemli ilgi görüyor
    • Umutlandıran gelişmeler oluyor
    • Gündem özellikle spor ve sağlık
    • Haber akışlarında güzel bir akıcılık mevcut
    • Okuma seyri ve zevki gittikçe gelişiyor

    Eğitim dünyasında ise dijital dönüşüm hızla ilerliyor. Online eğitim platformları, öğrencilere her yerden erişim imkanı sağlıyor. Uzaktan eğitim ve dijital sınıflar, öğrencilerin öğrenme süreçlerini destekliyor.

    TakımlarPenaltıKaçanPenaltıKaçan
    Fenerbahçe17271
    Galatasaray12421
    Adana Demirspor1038
    Beşiktaş10231
    HangiKredi Ümraniyespor101101
    Trabzonspor96
    Fatih Karagümrük8103
    MKE Ankaragücü527
    Medipol Başakşehir5182
    Fraport TAV Antalyaspor4162

    Teknolojinin kullanımıyla birlikte öğretim metotları da değişiyor ve öğrencilere interaktif bir öğrenme deneyimi sunuluyor. Ayrıca, STEM eğitimi ve girişimcilik programları da gençlerin beceri ve yeteneklerini geliştirmeye yönelik çalışmalara öncelik veriliyor.

    Lorem ipsum gibi yapay metinler yerine, gerçek anlam taşıyan bu Türkçe metinleri kullanarak, demo sitenizi daha gerçekçi bir şekilde oluşturabilirsiniz. Bu metinler, tasarım ve içerik düzenlemelerinizi test etmenize yardımcı olacaktır. Sitenizi ziyaret eden kullanıcılar, gerçekçi içeriklerle etkileşime geçerek sitenizin işlevselliğini daha iyi anlayabilirler. Bu da potans

    Kripto paralar yoğun ilgi görüyor

    1. Yeni gelişmelerde hız oldukça arttı
    2. Yapay zeka tüm kategorilerde önemli ilgi görüyor
    3. Umutlandıran gelişmeler oluyor
    4. Gündem özellikle spor ve sağlık
    5. Haber akışlarında güzel bir akıcılık mevcut
    6. Okuma seyri ve zevki gittikçe gelişiyor

    Sonuç olarak, bu örnek Türkçe metinler, demo sitenizin içeriğini gerçekçi ve anlamlı bir şekilde tamamlamanıza yardımcı olacak. Her bir paragraf, farklı konulara değinerek ziyaretçilerin ilgisini çekebilir ve sitenizin işlevselliğini test etmenize olanak sağlar. Gerçek anlam taşıyan metinler, kullanıcı deneyimini iyileştirebilir ve sitenizin profesyonel bir görünüm sunmasını sağlar.

  • TÜRKİYE VE YOZGAT’TA MADENCİLİK

    Zenginleşmiş gelişmiş ülkelere baktığımızda madenciliğin metalürjinin tüm sektörlerin başında ekonominin temeli olduğunu görürüz. Gelişmişlik düzeyinde ülkeleri sıralamaya demir üretimi, alüminyum, çinko, bakır üretimiyle kim fazla ürettiyse daha güçlü olduğunun kanıtıdır. İngiltere – ABD – Almanya- Fransa- Rusya- Japonya’nın gücü metalürjidir- kimyadır.

    Hayatı idame ettiren petrol harici 10 madene baktığımızda: Demir, Kömür, Bakır, Krom, Alüminyum, Çinko, Kükürt, Fosfat, Tuz ve Potas olduğu görülür.

    Gelişmiş ülkelerin bu madenlere sahip olmasa bile bunları çok iyi işleyerek karışım yaparak hayatı ucuzlatan, kolaylaştıran ürünler üreterek piyasaya sundukları bununla zenginleştiklerini bunu yapmayan ülkelerin fakir durumda olduğunu görmekteyiz. Güney Kore’nin, İtalya’nın küçük arazi yapılarına rağmen buna güzel örnekler olduğu görülmektedir.

    Ülkemize geldiğimizde genç cumhuriyet 1930 sonrası bu açığı giderme anlamında Etibank ile ülke madenini işletmeyi MTA (maden teknik arama) ile ülkemizde ne var, ne yok arama görevi verildiğini görmekteyiz.

    1950’lere kadar dikey örgütlenmesi ile ciddi işler yapan Etibank Türkiye petrolleri ciddi işler başardı idiyse de 1950’lerden itibaren ABD güdümlü sağcı hükümetler ülkemizin madenlerini olduğu gibi ham satmaya mecbur bıraktılar.

    Metalürji sektörüne baktığımızda çok ciddi yatırımlarla yapılabildiği gözükmekte. Ve bu işi yapan firmaların kuruluşundan itibaren ya devlet kuruluşları veya devlet tarafından çok desteklenen kurumlar olduğu gözükmekte.

    Oysa ülkemiz sermayedarları her zaman ticaret yapmayı ondan alıp buna satmayı, risksiz işlerle günü kurtarmayı hedeflediklerinden ülkemiz tıkanmıştır. (Şimdi reklamlar var ya makinelerimiz tıkır tıkır diye) TV’ye çıkanlara şunu soruyorum; fabrikalarımızda çalışan makinaların büyük bir bölümü metalürjide gelişmiş ülkelerden vadeli borçlarla alınmış makineler midir?

    1980 yıllarında asil çelik Bursa’da Koç tarafından kuruldu. Daha sonra devlet aldı. Bu tesis bugün çalışıyor mu? Kapandı mı? Gelelim güzel memleketimiz Yozgat’ın madenciliğine; Akdağmadeni Yozgat’ın ilk maden ocağının olduğu Rasih- İhsan İşletmesinin 1800’lerde çalıştırıldığı kurşun madeni çıkarıldığı bunun için Samsun’dan Ermeni-Rum ustaların Yozgat’ta ikame edildiğini bilmekteyiz. Bugün çalışıp çalışmadığını bilmiyorum.

    Bugün Sorgun-Eymir’de Krom çıkartılıp ham olarak yurt dışına satıldığını bilmekteyiz. Yine Sorgunda uranyum olduğu basında yazıldı.

    Sorgun’da ciddi linyit yataklarımız var ama kalorisi düşük.

    Çandır’da büyük ölçek’ de traverten yatakları var. İşlenmeden satılıyor. Daha ne var sorusunun cevabını ise ben atanmış memur milletvekillerine sormuyorum. Bu soruyu yeni kurulmuş Bozok Üniversitesi rektörüne Sayın profesörlerimize, valimize duyarlı bir vatandaş olarak soruyorum. “ Yozgat’ın madenciliği ne aşamadadır?” bununla ilgili olarak devletin bu işlerle ilgili kuramlarının yapacağı sunumun çok yerinde olacağını düşünmekteyim.

    TÜBİTAK, MTA ve madencilikle ilgili resmi kuramların aydınlatma toplantısının faydalı olacağı düşüncesiyle böyle bir çalışma yapılmasını dilerken “ Yozgat madenciliğinin alaylı üstadı terzi” merhum Hüseyin amcayı’ da şükranla yâd ediyorum.

    Haydi, hocalar aydınlatın bizi, yol açın, akıl verin yani ufuklar yaratın sizin işiniz toplumu aydınlatmak değil mi?

  • Bu sene tahıl üretimi ne olur?

    50 yıldır tarımı takip eden, dolayısıyla yağmuru takip eden eski zahireci gübreci biri olarak son 50 yılda bakliyat tahıl üretimini takip ederim.Bu yıl Mart,Nisan,Mayıs ve Haziran ayında yağan yağışlar tahıl üretimini tüm Türkiye’de olumlu etkileyecektir.
    Şu anda Güneydoğu’da hasat yapılmakta ve önceden kuru tarım yapılan ve dekara 100 kg alınan tarlalardan bugün 400 – 450 kg dekara tahıl üretimi alınmaktadır.İlimizde 750 bin dekar tarım arazisi mevcuttur. 1 milyon ton olan tahıl üretimi en az bu yıl 1.3 – 1.4 milyon ton olacağı kanaatindeyim.Yaradan mülkümüzü boş bırakmadı.Bol rahmetle iyi bir tahıl hasadı gerçekleşecekve bol samanımız olacaktır.
    Ülkemizde her yıl 20 milyon tondüzeyinde tahıl hasadı olurdu.Bu yıl yağan düzenli yağışlar ülke tahıl üretimini en az 25 milyon ton ve üstü olarak gerçekleşecektir.
    Bol yağışın buğdaylarda kınacık sorunu yarattığı kesindir.İlacını atanlarda bu sorun olmaz.Atmayanlarda buğdaylar yem olarak değerlendirilir.Buğdaylarımız Türkiye genelinde doldu.Topraklarımız suya doydu.İlimizde Delice Irmağı üzerinde Karanlık Dere’de baraj yapılmalıdır. Karanlık Dere’ye yapılacak baraj ile Yerköy-Şefaatli arasında 5 km genişliğinde 35 km boyunda ve 100 m yüksekliğinde bir gölet oluşacaktır. Bu baraj ile en az 100 köyümüzü sulu tarıma açarız. %2 olan sulu tarımı %10 %15 çıkartmak gerekir. Bu rakama ulaşmamız gereklidir. Yozgat’ta bol yağmur tahıl ve saman üretimini de artıracaktır.
    “Buğdayla koyun gerisi oyun” atasözü ancak rahmet ile, yağış ile mümkündür.
    Zenginlik sulu tarımdadır. Bu yıl ülkemizde un, hayvan yemi ile ilgili sorunlar yaşanmaz. Devletimiz tüm buğdayları almalıdır. Açıklanan fiyat az olmakla birlikte, dekara verimin çokluğu fiyattaki azlığı kapatmaktadır.
    Anadolu’da bir atasözü “2 yağmurun açı, 3’üncü yağmurun tokuyuz” der. Bu yıl Mart, Nisan, Mayıs, Haziran yağışları bu atasözünü bitirdi.

  • YİMPAŞ NEDİR?

    Yimpaş Holding (Yozgat İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Anonim Şirketi), Yozgat merkezli olup Türkiye’nin çok yerinde, Türk cumhuriyetlerinde ve Almanya’da perakende satış mağazaları, otelleri, sağlık tesisleri, fabrikaları olan Yozgatlı bir firmadır. Öp öz Yozgat’ın malıdır, Yozgatlıdır.

    YİMPAŞ felsefe olarak doğru kurulmuş bir şirketleşme olgusudur. Cumhuriyet kurulduğunda Anadolu’nun sermayesi olmadığından devletçiliğe yöneldik. 1923-1950 yılları arasında bu model 30-40 yıllarda unu, bezi, şekeri, kömürü, demiri, petrolü olmayan, sermayesi, teknolojisi olmayan, üretemeyen Türkiye için ideal model devlet öncülüğünde kalkınma idi o yapıldı. Özellikle 1939- 1945 arasında tüm ekonomik faaliyetler 2. Dünya Savaşı tüm dünyada ekonomiyi durdurdu. Tüm ekonomi savaşa hizmet etti ama Türkiye İnönü önderliğinde bu ateşin içine girmedik. 1950 yıllarla Türkiye özel sektöre gerekli önemi verdi. Alt yapıda baraj yol ve limanlarla önemli kazanımları ülkemize kazandırdı. Aynı çizgide büyük zenginleri destekleyerek Türkiye’de özellikle sanayide önemli kazançlar elde edildi.

    YİMPAŞ model olarak kooperatifleşme türünde bir yapılanmadır. Az miktarda nakitle çok sayıda insanın ortaklaşa oluşturduğu sermaye ile üretmek ve ticaret yapmak mantığı, bu doğru bir mantıktır. Yanlış olan ise toplanan bu kadar parayı akil adama teslim etmek ve doğru kazançlı işe yönelememek ve en önemlisi yapılan bu işlerin denetlenmemesi sorgulanmaması YİMPAŞ modeline zarar vermiştir. YİMPAŞ ne yaptı? YİMPAŞ özellikle Avrupa’da çalışan emekçilerimizden milyonlarca Mark, Euro, dolarları topladı bu parayı nasıl topladığından öncesi var. 65 yıllardan 1980 yıllara kadar özellikle Ecevit’in 1974 Başbakan olduğu dönemde T.C. hükümeti ile Alman Merkez Bankası şu şekilde bir anlaşmaya vararak Almanya’da toplanan işçilerin paralarına Almanya’daki faizin % 3-4 puan üzerinde faiz vererek bu paraların Türkiye ye transferi yapılmakta idi. Buradaki olayda devlet garantisi vardı. Bir de Almanya’daki faizden daha yüksek faizi işçiler almakta idi. Ne zaman ki Refahyol hükümeti kurulup Erbakan Hoca Başbakan olunca bu anlaşma iptal edilerek devlet güvencesi kaldırıldı. Türkiye bu işten vazgeçince YİMPAŞ modelli şirketler Avrupa’da kaynak toplamaya başladılar. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan faizle Mark’a, Euro’ya, Dolar’a olan faiz %5-8 geçmezken YİMPAŞ modelindeki şirketler 9620-25 faiz vereceklerini beyanla ve İslami motiflerle süslü beyanlarla bu paraları topladılar. Burada iki önemli soru vardır.

    1-YİMPAŞ ve benzeri şirketler piyasanın 2-3 katı faizle topladıkları para ile çok karlı işler mi yapıyorlardı?

    2- Bu parayı veren insanlar Yimpaş’ın 2-3 katı faizle para topladıklarında piyasadaki faiz oranlarını bilmiyorlar mıydı? Geldiğimiz şu noktada YİMPAŞ model olarak doğru bir modeldir.

    YİMPAŞ karlı yatırımlar yapamamıştır. YİMPAŞ özellikle milli görüş siyaseti çerçevesindeki partilerle çok içli dışlı olmuş, ticaret siyaset için mi yoksa siyasette kalıcı olmak için ticari fedakârlık mı gerektiği noktasında doğru yörüngeyi bulamamıştır. Bu kaynak samimi Müslümanların dini duyguları kullanılarak elde edilmiştir. İnşallah temennimiz bundan sonra ortaklarına kar vermek ülke ekonomisine üretim yapmak ve istihdam yapma noktasında bundan sonra doğru kararlar alırlar. Perakende satışı mağazacılık dünyanın en geçerli bir işidir. Hem kârlıdır hem de sıcak para ile spot alımlar yapmak mümkündür. Oysa YİMPAŞ tüm sattıklarım üretmek yoluna giderken üretimin tüm risklerimde üzerine almış bunu da liyakatsiz insanlarla yapmıştır.

    YİMPAŞ işe adam yerine adama iş yaratma mantığı ile liyakatsiz kadroları yüksek maaşlarla çalıştırmıştır. Yimpaş’ın sağlıkla ilgili yatırımları karlı değildir. Türki Cumhuriyetler yatırımları yanlış olmuştur.

    Basından öğrendiğimiz kadarıyla YİMPAŞ Avrupa’da toplanan paraların belli bir yüzdesini toplayana belli yüzdesi etkili siyaset ve bürokrasiye verince iş baştan topal olmakta.

    Her türlü eksiğiyle birlikte YİMPAŞ güzel bir modeldi. İstanbul Sermaye Borsasına tescili gereklidir. Bağımsız maliyecilerle denetiminin şeffaf olması gerekir. Bugün itibariyle Yimpaş’ı rehabilite ederek ülke ekonomisine katmak gerekir. Büyük medyanın Yimpaş’ı linç etme girişimi yanlıştır. Devlete düşen görev Yimpaş’ı yörüngesine oturmak ve ortaklarının hakkının kaybolmasını engellemek olmalıdır.

    YİMPAŞ sevabıyla günahıyla Yozgatlıdır, Yozgat’tır. Büyük medyada binlerce ifade edilen ortağın mağduriyeti anlatılmaktadır. Binlerle ifade edilen ortak gelip de Yozgat merkezin önünde hiç protesto yapmadı. Niye diye düşündüğümüz zaman şu gerçek ortaya çıkıyor. Ortaklar bu kadar fazla faizle riski de satın almışlardır. Yüce dinimizi kullanmış olmasının etkisi büyüktür. İnşallah YİMPAŞ yöneticileri bundan sonra önce karlı işler yaparak ortaklarının mağduriyetlerini gidermeyi yeni yatırımla istihdam yaratmayı planlayarak kendilerini affettirmeleri dileğiyle çalışmalarında başarılar dilerim.

  • Türkiye’nin Tarım Raporu – 4

    D- DEĞERLENDİRME VE PAZARLAMA

    1. Eskiden olduğu gibi Rusya ile TAKAS sistemi kurup fazla olan tarım ürünlerini vererek Rusya’nın ürettiği kimyevi gübre, kömür, ağaç, demir almak suretiyle narenciyeyi, tütünü, üzümü, inciri, sebzeyi, meyveyi heba etmeyeceğiz.
    2. Özellikle büyük şehirlerde üreticilerin veya birliklerinin malların aracısız halka satmak için geniş halk pazarlarını oluşturmak. Halkın ucuza gıda almasını sağlayacak Pazaryerlerini kurup denetimini sağlayacağız. Burada Belediyelere yasal destek vereceğiz.
    3. Yaş sebze-meyve ihracatı yapan ciddi firmaları il bazında tespit edip destekleyeceğiz. Özellikle Rusya ve Ukrayna’da Lojistik depo kuranlara kredi desteği vereceğiz, gümrüksüz Tır filoları temin edeceğiz. Mazot desteği vereceğiz.
    4. Kesme çiçek satıcılarına uçaklardan faydalanma hakkı vereceğiz.
    5. Büyük şehirlerde yeni Et-Süt-Peynir depoları yapanlara teşvik vereceğiz. Bu tesisleri tüm şehre dengeli dağıtımım sağlayacağız. Bu tip depoları yapanları teşvik edeceğiz.

    E- ÜRETME PAYLAŞMA İDEALİNDE İYİ EĞİTİLMİŞ TARIM ÖNCÜLERİ YETİŞTİRMEK

    1. Ziraat fakülteleri, Veterinerlik Fakültelerinde pratik saha çalışmalarına ağırlık vereceğiz. Bu öğrencileri yaz tatillerinde tarım işletmelerinde adam gibi staj yapmayı sulayacağız. Okul bitiren Ziraat Mühendisi, Veteriner hemen iş bulacak biçimde eğiteceğiz.
    2. Mühendislerin-Baytarların altında hizmet veren yardımcı elemanları 8 yıllık Eğitimin son 4 yılında teorik bilgiden sonra 2 yıl fiili uygulamak eğitimle ara yetişmiş eleman sıkıntısını gidereceğiz.
    3. 50 üzerinde Büyükbaş -100 ürerinde küçükbaş hayvanı olan işletmelere Çoban yardımı yapacağız. Çobanları sigortalı yapıp asgari ücretin yarışım devlet tarafından ödeyeceğiz. Özellikle Doğu – Güney Doğu – İç Anadolu da 3 aylık çobanlık kursları açacağız. Şu an hayvancılık yapılan yerlerde Ziraat mühendisi – Veteriner bol çoban yok.
    4. Kuru tarım yapan köylü 365 günde 3 10 gün çalışıyor. Ondan sonra boş köylüyü 300 gün kendi bölgesinde çalışır üretir sistemler kuracağız. Bununla ilgili İlçe-İl düzeyinde planlamalarda ağaç dikme-teras yapma-işlerinde köylüye azda olsa bir para girişi sağlamalıyız.
    5. Kışın 6 ay ve üzeri olan yörelerde fakir halka ısınma desteği vermeliyiz. Bunu da politik yapmamalıyız.
    6. Balıkçılığın sorunlarını çözüp bu ürünün ucuz bol ve devamlılığını sağlayacağız. Balık yetiştiriciliğini teşvik edeceğiz.
    7. Tüm bu işleri yaparken getiren – götüren taşıyıcılarla ilgili Kamyon Konseyi toplayıp 600 bin kamyoncu esnafının sorununa akıllı çözümler bulacağız.
    8. Göçle büyük şehirler tarımdan kopmuş eğitimsiz köylü insanlarla dolu. Bunların tek bildiği hayvancılık veya getir götür işleri, çoğu da eğitimsiz. Özellikle Van, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Adana, Mersin, Hatay, Antalya, Kayseri, Ankara, İstanbul ve İzmir’de şehrin dışında hazineye ait tarıma müsait olmayan taşlı, dağlık bölgelerde Organize Hayvancılık Bölgeleri ihdas edelim. Bu arazilerin alt yapısını elektrik-suyunu yapıp tip ahır modelleri geliştirerek bu arsaları hayvancılık yapacak insanlara 20 yıl vadeli satalım. Kullanmayanın elinden alıp kullanana devredelim. Buralarda çalışanların sigortasını hükümet olarak garanti edelim.
    9. Doğu – Güney Doğu – İç Anadolu ve Karadeniz’de SSK primlerini 100 TL yapacağız. Köylüleri de aynı uygulamada Bağ Kur’lu yapacağız.
    10. Tren yolları doğu-batı, kuzey-güney istikametlerinde güncelleştirilecek. Antalya – Hakkâri / Trabzon-Şanlıurfa / Kars- Antalya / Ardahan-Şırnak tren bağlantısını sağlayacağız. Parada ucuz kiloda çok malzemeler kesin kes trenle taşınsın. (Odun-kömür- gübre- buğday v.s)
    11. Orman ürünleri bölgesel olarak planlanıp, inşaatla ilgili kereste ve yakacak odunluk nakli üretildiği bölgeden ihtiyaç duyulan en yakın bölgeye sevk edilsin. Antalya’dan Adana’ya – Maraş’tan Burdur’a – Samsun’dan Artvin’e aynı nitelikte kereste sevk edilmesin, bu planlansın. Bu tür plansız sevkiyatın, ülkeye petrol ve yedek parça olarak, kaybı çok olmakta. Yapılacak tek şey üretimin ve tüketimin bölgesel planlanması şart. Büyük döviz kaybına sebep oluyor.
    12. Anadolu, tarihi kadar eski Ankara keçisini yeniden canlandırıp. İç Anadolu’ nün dağlık köylerini zenginleştireceğiz.
    13. Özellikle Pamuk-Pancar ekilen Doğu – Güney Doğu ve İç Anadolu’da tarımda kullanılan elektriği maliyetine satacağız.

     

  • Türkiye’nin Tarım Raporu – 3

           TARIMSAL GİRDİLER

    1. Tüm ilçelerde Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) kontrolünde toprak tahlil laboratuvarları kurduracak, toprak tahlilini ziraat odalarına mecbur kılacağız. Çiftçiler için askerlik gibi mecbur edeceğiz. Bunun yasalarını çıkartacağız.
    2. Mazı Dağı’nda mevcut fosfat yataklarını değerlendireceğiz. Bu bölgeyi hem Diyarbakır’a hem Mardin Şenyurt’a trenle bağlayacağız. Burada T.S.P. (Triple Süper Fosfat) N.S.P. (Normal Süper Fosfat) gübreleri üretecek yerli yatırımcılara her türlü desteği bürokrasisiz vereceğiz. Özellikle büyük yerli sermayeyi bu bölgeye özendireceğiz. Mili bir görev olduğunu anlatacağız. Kamuoyu oluşturacağız.

    Koç’a Mardin’de, Sabancı’ya Diyarbakır’da, Doğuş Gurubu’na Siirt’te, Anadolu Grubu’na Şırnak’ta, Vestel’e Ağrı’da, Polat Grubu’na Erzurum’da, Sanko’ya Adıyaman’da, Veziroğlu Gurubu’na Tunceli’de, Boyner’e Kilis’te, Borusan’a Muş’ta, Karamehmet’e Batman’da, Doğan Holding’e Hakkari’de gönül rızaları ile her türlü teşviklerle yatırım yapmaya ikna edeceğiz.

    1. Tarımdan alınan stopaj vergisini 0,5 oranında artıracağız devlet olarak da 0,5 katkıyı da biz hazineden koyarak tarımda ARGE çalışmasına % 1’lik bir kaynakla TOBB, Üniversiteler, Tarım Bakanlığı, Ziraat Odaları, Ticaret Sanayi Odaları ve tarımla ilgili tüm üst birliklerden oluşacak TARIM KONSEYİ KURACAĞIZ. Bu konseyin görevi ARGE – Planlama yapmak olacak. Hükümet olarak bu kurumun Türk tarımına yön vermesini sağlayacağız. Bu kuruma siyaseti kesinkes sokmayacağız.
    2. Kimyevi gübreden alınan gümrük vergisi % 6,5 + % 18 KDV’yi hemen kaldırıp köylünün % 25 ucuza kimyevi gübre kullanmasını sağlayacağız. Kimyevi gübre ithalinde işi malın geldiği limanlarda T.S.E. almasını sağlayacak laboratuvarları T.S.E.’ ye kurdurtacağız. Biz yalnızca denetleyeceğiz. Kimyevi gübre ithalinde liman parasında % 50 indirim yaptıracağız.
    3. Yılda 20 milyon ton hububat üreten ülkemizde yaklaşık 1 milyon 500 bin ton sertifikalı tohuma ihtiyacımız var. Devlet ancak 250 bin ton üretmekte, tamamını üretmek için işin ehli firmaları tohum işine sokacağız. Her türlü teşviki vereceğiz. Özel sektör üretecek biz denetleyeceğiz. Tohum sertifikasyon merkezlerini çoğaltacağız.
    4. Tarım Kredi Kooperatiflerini siyasetten uzak kurum haline getirip az adamla çok iş yaptıracağız. Bu işte Ziraat Bank’a görev vereceğiz. Köylünün daha ucuza kredi almasını sağlayacağız.
    5. Doğalgaz Azotlu gübrelerin temel girdisidir. İran doğalgazından Erzurum’da Azot fabrikasını özel sektöre kurduracağız. Her türlü desteği vereceğiz. Rus doğal gazından faydalanarak Samsun’da Azot fabrikasını özel sektöre kurduracağız. Diyarbakır’a Azot fabrikasını özel sektör yapmazsa devlet olarak muhakkak biz yaptıracağız.
    6. Anadolu topraklarında süne zararlısını tamamen yok edeceğiz. Süne olan bölgelerde arpa ve fiğ ekimini destekleyeceğiz.
    7. Yeni un ve yem – çuval fabrikalarına kesinlikle teşvik vermeyeceğiz. Yapılmasını da yasaklayacağız. Çünkü % 20-25 kapasite ile çalışıyorlar. Mevcut tesisler 100 yıl Türkiye’ye yeter.
    8. Ziraat Bankası’nda veya diğer kamu bankalarında rehinli atıl kümesleri, ahırları işin ehline 20 yıl vade ile satıp bu tesisleri ekonomiye kazandıracağız. Tarımsal kredileri evrak üzerinde değil bizzat yapanı teşvik etmek biçiminde ehline vereceğiz. Çalışan küçükleri büyüteceğiz.
    9. Organik gübre kullanımına teşvik getireceğiz. Özellikle Leonardit (Ham kömür ki Türkiye ham kömür zenginidir) den elde edeceğimiz organik madde ile topraklarımızdan verim artışları sağlayacağız. Tuzlanmayı önlemek ve PH değerini düşürmek için Kükürt kullanımına teşvik vereceğiz. Özellikle Leonardit + Kükürt katkılı organik gübre kullanımını destekleyip kimyevi gübrelerin daha az kullanılmasını sağlayacağız.
    10. Her şeyiyle yerli bir Traktör çeşidini ülkemize kazandıracağız. Ülkeyi traktör keşmekeşliğinden kurtaracağız. Bunu da özel sektöre yaptıracağız.
    11. Baklagiller üretimini artırmak için Tariş – Ant birlik – Trakya birlik gibi İç Anadolu’da Yozgat merkezli BAK-BİR kurdurup destekleyeceğiz. Türkiye’yi; Kanada’dan yeşil mercimek, Çin’den barbunya, Kırgız’dan fasulye – Brezilya ve ABD’den mısır, Mısır’dan pirinç almayı üreterek engelleyeceğiz. Çorum, Yozgat, Konya’yı yeşil mercimek üsleri yapacağız. Konya – Çumra, Erzincan, Samsun – Vezirköprü, Maraş – Elbistan, Malatya – Doğanşehir’i fasulye ambarı yapacağız. Mardin – Kızıltepe’de kırmızı mercimek enstitüsü kuracağız.
    12. Tarımda kullanılan mazotta sıfır vergi ve sıfır kârla destekleme yapacağız.
    13. Doğrudan gelir desteğini tapuya göre değil, fiilen çalışana üretene göre yeniden yapılandıracağız.
    14. Şekerin güney sınırlarımızdan kaçak girişini engelleyeceğiz. Yerli çayı Doğu- Güney Doğu’da içilir hale getireceğiz.
    15. Şeker pancarı ekimini daha ziyade İç Anadolu ve Doğu Anadolu’ya kaydıracağız. Ege, Trakya, Marmara ve Karadeniz’de şeker pancarı yerine soya, kolza, mısır ve yem bitkilerini teşvik edeceğiz.
    16. Organik ürünlerin özellikle Doğu Anadolu ve Karadeniz Bölgesinde teşvik edeceğiz.
    17. Ziraat odalarını etkin hale getirip daha iyi çalışmaları için kaynak yaratacağız. (Sürecek)

     

  • Türkiye’nin Tarım Raporu- 2

    B. SU ÇÖZÜMLERİ
    1. Kütahya’dan Sivas’a, Kastamonu’dan Karaman’a kadar tüm İç Anadolu’da akan ırmak, dere, çaylar üzerine göletler ve barajlar yaptıracağız. Bunda da yönetimimiz yap-işlet-devret veya yap-işlet-devam et olacak. Finansman temininde yurt dışı kaynak bulanlar tercihimiz olacaktır veya yapacakları baraj ve gölet karşılığı hazine arazileri, turizm arazisi veya uzun vadeli hazine bonosu vereceğiz. Sulu tarıma geçmek Anadolu’yu bir baştan bir başa sulamak kesin hedefimiz olacak.
    2.Karasu’dan (Fırat) Erzincan’dan suyu kanallarla alıp Kızıldağ’ı delip bu suyu Kızılırmak’a vererek özellikle 15 Mayıs – 15 Eylül arası tarım sulamasında kullanacağız. Kızılırmak üzerinde yeni barajlar yapacağız.
    3.Atatürk Barajı’ndan suyu kanallarla alıpKayseri’ye-Konya’ya sevk etmeyi başaracağız.
    4. Yeşilırmak üzerinde Niksar’da baraj yapıp Kelkit Vadisi’ni su deposu yapacağız. Bu suyla Tokat, Amasya ve Çorum’u sulayacağız.
    5.Osmancık merkez olmak kaydıyla Kızılırmak deltasında Çorum ve Çankırı’da çeltik üretimini destekleyeceğiz, bu bölgeyi kanallarla donatacağız.
    6.Her yıl Trakya’da yaşanan seli bitirmek ve yaz aylarında çeltik ve ayçiçeğini sulamak için bölgenin mastır planını yapacağız. Yeni barajlar yapacak, Trakya’yı kanallarladonatacağız. Trakya’da tarım arazilerini sanayi arsası olarak kesinkes kullandırmayacağız. Çevreye saygılı olacağız, aynı uygulamayı Sakarya, Bursa ve Ege’de uygulayacağız.
    7.Susuzluğun sorun olduğu illerden Ankara’yı Kızılırmak’tan, İstanbul’u Sakarya’dan kanallarla besleyeceğiz. Bu sorunu biz bitireceğiz.
    8.Yozgat Uzunlu Barajı’nı Kızılırmak’tan besleyeceğiz. Boğazlıyan – Yenifakılı – Şefaatli bölgesindeki atıl kanalları kullanacağız. Köylüyü derin su kuyularından kurtaracağız. Delice Irmağı üzerine Yerköy’de baraj yapacağız.
    9.Göksu Projesi ile Konya, Karaman, Aksaray’ı suya boğacağız.
    10.GAP’ı bitireceğiz, gönüllülük esasına bağlı kampanya ile halkın maddi desteğine başvuracağız. “Kardeşlik Vergisi” ile bu işi muhakkak bitireceğiz. Kaynak yaratacağız.
    11.Gaziantep Belkıs barajından alınacak su ile Araban, Yavuzeli ve Pazarcılığı sulayacağız.
    12.Karkamış Barajı ile Barak Ovası’nı Kilis’i sulayacağız.
    13.Aksu-Ceyhan ırmaklarından alacağımız suyla Maraş’tan – Hatay’a kadar bölgeyi Pamuk-Mısır-Soya havzası yapacağız.
    14.Çukurova’da sulanmamış arazi bırakmayacağız. Tarsus, İmamoğlu, Kozan, Kadirli, Ceyhan ovalarını, Seyhan ve Ceyhan Irmakları üzerindeki barajlarla kanallarla donatacağız.
    15. Büyük – Küçük Menderes ve Gediz ovalarını baraj ve kanallarla ihya edeceğiz.
    16.Elbistan ve Afşin’i sulu tarıma geçirip bu bölgeyi pancar ve yağlık ay çekirdeği üssü yapacağız.
    17.Çarşamba ve Bafra ovalarında çeltik tarımını destekleyeceğiz.
    18.Trakya, Marmarave Ege’de sulanmamış bir karış yer bırakmayacağız.
    19.Marmara ve Ege adalarını şarap üretim bölgeleri ilanedeceğiz.
    20.Organik tarımı devlet katında desteklenir hale getireceğiz. (Sürecek)

  • Türkiye’nin Tarım Raporu- 1

    İnsanların ve tüm canlıların hayatını idame ettirmesi için gerekli besinleri topraktan ziraat yoluyla elde etmesine tarım denir ve tarım yapmanın temeli şunlardır.
    A TOPRAK
    B. SU
    C. TARIMSAL GİRDİLER
    D. DEĞERLENDİRME VE PAZARLAMA
    E. ÜRETMEK ve PAYLAŞTIRMAK İDEALİNDE YETİŞMİŞ TARIM ÖNCÜLERİ

    A – TOPRAK
    1. Toprak hayatın başlangıcı ve sonucu buradan başlar; Amacı üretmek, verim artışı olan Toprak reformunu muhakkak yapacağız Özellikle G. Doğuda yapacağız. Devlet elindeki tüm toprakları! üretmek ve verim artışını sağlamak kaydıyla topraksıza ve tarım yapacak kişi ve kuramlara 20 yıl vadeli satacak.
    2. Tüm Köylerin kadastro çalışmalarını yapıp kadastrosuz bir karış yer bırakmayacağız. Özellikle orman vasfını kaybetmiş arazilerin il bazında dökümlerini çıkartacağız ve bunu ziraat yapanlara 20 yıl vadeli satacağız.
    3. Hazine arazisi olup da köylünün kullanımında olan arazileri üzerinde ziraat yapanlara öncelik vermek suretiyle devredeceğiz.
    4. İlçelerin – İllerin mikro bazında tarım profillerini çıkartacağız. Devletin TV kanalından birini bu işe tahsis edeceği; yeniden Mili Mücadele aşkıyla bu ruhu halka vereceğiz. Tarımla ilgi) tüm birimleri tek bir bakanlıkta toplayacağız, yerinden yönetim desteklerken merkezin kontrolünü sağlayacağız.
    5. Özellikle Doğu-G. Doğu da tarıma müsait olmayan ilçelerde dağlık bölgelerde hayvancılık ve yem bitkileri ağırlıklı Tarım İşletmeleri kuracağız. İşçileri yöre insanından alıp asgari ücretli +kar payı esaslı Tarım Çiftlikleri kuracağız özellikle (Siirt, Hakkâri, Erzurum, Kars, Iğdır, Ağrı, Ardahan, Erzincan, Elazığ) aynı uygulamayı Karadeniz’in yüksek yerleri ile Doğu ve İç Anadolu geçişlerinde de uygulayacağız. (Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Kastamonu, Çankırı, Çorum, Sivas, Yozgat, Tokat’ta da uygulamayı yapacağız.
    6. Tarım İşletmelerini özel sektöre devredeceğiz, bunda kriterimiz üretimi artırmak kaydıyla teknolojiyi getirme ve işin ehli adamlara vereceğiz. Özellikle hibrit tohum üreten yerli firmalara büyük destekler vereceğiz.
    7. Arazi toplulaştırmalarını hızlandırıp, konut edinme kredisinden ucuz ve 20 yıl vadeli kredi ile parçalı arazileri birleştireceğiz.
    8. Özellikle G. Doğu da taşlı arazileri (Diyarbakır, Mardin, Urfa, Adıyaman, Şırnak, Gaziantep, Kilis de) askerleri ve mahkûmları da çalıştırarak, bölgedeki, topraksızlarında hem çalıştırıp asgari ücretten maaş vererek hem de 20 yıl vadeli toprak sahibi yapacağız. 1974 CHP iktidarında uyguladığımız KUP (Köylüye Ulaşım Projesi) KİP (Köylüye İş Projesi) projelerini daha da geliştirerek hayata geçireceğiz.
    9. Suriye-Türkiye arasındaki 2 Kıbrıs büyüklüğünde mayınlı arazileri askerlere temizletip bu arazileri tarım yapmak kaydıyla eski hak sahiplerine, bölge insanına ve yatırımcılara satacağız. Bu toprak satışında; işi ehline vermek ve Ülke güvenliği temel kriterimiz olacaktır. (Bu topraklarda organik tarımı şart koşacağız)
    10. 200 dönüm ve üzeri tek tapulu suyu olmayan tarım arazilerine derin su kuyuları kurduracağız bu işin bedelini 1/2 devlet olarak hibe edeceğiz.
    11. Tarım arazilerinin parçalanmaması için etkin ve uygulanabilir yasal düzenlemeler yapacağız.
    12. Akdeniz ve Eğede G. Doğunun Akdeniz ikliminin hâkim olduğu makilik durumunda olan arazilerde Zeytin-Üzüm-Nar bahçeleri tesis ettireceğiz. Karadeniz’de malik arazilerde fındık ve zeytinlikler kurmak amacıyla köylüye dağıtacağız. Bu arazilerin Yol, su, elektrik altyapılarını yapacağız, bölge insanına 20 yıl vadeli satacağız.
    13. İç Anadolu’da-Egede dağlık arazilerde Elma-Kiraz-Kayısı- Üzüm bahçeleri kurmak isteyenlere hazine arazilerim 20 yıl vade ile satacağız. (Sürecek)

  • Ruus (doktora) unvanına sahip Sorgun Gedikhasanlı Kutbi Cihan Şakir Efendi

    Bu sene ramazan sanki çok hızlı geçiyor gibi.
    Havaların soğuk olması oruç tutmamızı da çok kolaylaştırdı.
    İftardan sonra Bilal Şahin amcanın yaptığı Bilal Şahin Külliyesindeki Bilal Şahin Camisinde çoğunlukla teravih namazımı kılmaya çalışıyorum. İnanılmaz derecede kalabalık ve çocukların sesleri cıvıl cıvıl. Bazen rahatsız etseler de çocuklarımız bizlerin canları, geleceklerimiz, onlara kızamayız.
    Yozgat ilimizde her yaştan insanın teravih namazını kılmak için tercih ettiği camilerimizden biri.
    Tertemiz ve oldukça da bakımlı. Bu camiyi yapan ve vesile olan Bilal Şahin amcadan Allah razı razı olsun. Bu zamana kadar gördüğüm en fedakâr insan.
    Geçen hafta bir teravih namazından sonra misafirhanesinde beraberce çay içmek nasip oldu. Hoş sohbetin arkasından küçük büyük demeden verdiği hediyelerden bir tanesini bana da takdim etti.
    Tabi benim için en değerli olan hediye kitaplardır. Hediyeler arasında olan Yozgat- Sorgun- Gedikhasanlı’lıKutb-ı Cihan Mehmet Şakir Efendi Kitabını o gece bir çırpıda okudum. Ve sabahı hanım ile kitaba konu olan Sorgun GedikhasanlıKutbi Cihan Şakir Efendi Külliyesini ziyarete gittik. Yozgat’taki Külliyeye benzer muhteşem eseri yine Bilal Şahin amcamız yaptırmış. İnanılmaz bir manevi havasını hissediyorsunuz. Cami, türbe, Kuran Kursu, sosyal tesisler her şey düşünülmüş. İl dışından öğrenciler bile var.
    Kuran eğitimi, Osmanlıca ve Arapça eğitimleri alan öğrenciler ile muhabbet ettik.
    Mehmet Şakir Efendi türbesine gidip Yasin ve diğer dualarımızı okuduk.
    Kitaptan Mehmet Şakir Efendi ile kısa bir hayat hikâyesini aşağıda özetlemek istedim. Tüm Yozgatlıların ve manevi hayatı yüksek olanların bu külliyeyi ziyaret etmesini öneririm.
    Zaten özelliklede yaz ayları ve mübarek günlerde yüzlerce insanın ziyaret ettiği bir yer haline gelmiş.
    Mehmet Şakir Efendi 1853 yılında Kayseri’de doğmuş(başka bir kaynakta ise Yozgat’ta doğduğu yazmaktadır) ve Hoca Ali Efendi’nin oğludur.Daha sonra Gedikhasanlı köyüne yerleşmişler. Kuran-ı Kerim, tefsir, hadis, fıkıh ve usul derslerini almak için Kayseri’ye dönmüş, Müridzade Ali Efendi’den icazetini alarak tekrar Yozgat’a yerleşmiştir.
    Yozgat Demirli Medrese’de Osmanlı dönümünde ve Cumhuriyetin ilk devrelerinde müderrislik yapmış medresenin kapatılması ile de köyüne dönerek imam hatip olarak ömrünün sonuna kadar irşada devam etmiştir.
    Yozgatlılar için çok önem bir şahsiyet olan Yozgatlı ŞeyhzadeAhmed Efendi gibi çok kişilere hocalık yapmış bir âlimdir.
    Ruus (doktora) imtihanı vererek dersiam olması da ilminin ne kadar yüksek olduğunun bir delilidir.
    Ömrünün son yıllarını iki gözünü kaybederek yaşamış, keşfi ve kerametleri çok olan bir hocamızdır. 1937 yılında vefat etmiş ve kabri Gedikhasanlı köyünde umumi mezarlığındadır.
    Kitabı baştan sona okuyunca menkıbelerine şaşırmamak elde değil, kitabı okumanız tavsiye ederim. Menkıbelerini okumak ayrı bir haz veriyor insana…
    Maneviyatımıza bu kadar tesir eden mübarek ve âlim zatların hayat hikâyelerini öğrenmemiz ve ilminden istifade etmemiz gerekiyor.
    Çocuklarımıza ne kadar geniş bir kültürümüzün olduğunu ve bu coğrafyamızda ne kadar büyük âlimlerimizin yetiştiğini anlatmalıyız ve öğretmeliyiz…

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 24

    Sovyetler Birliği 90’lı yıllarda üretemediğinden çöktü. Sovyetlerin köylüye ek toprak iddiası Stalin tarafından devlet üretme çiftlikleri biçiminde gelişti. Stalin sanayide ciddi atılımlar yaptıysa da tarım konusunda istenilen tipte gelişme sağlanamadı. Sovyet Rusya’sı çok büyük tarım arazisi (Türkiye’nin 22 kat büyüğü) olmasına rağmen yeterince buğday ve mısır üretimi yapamadı. Ülkenin %99’u kolhoz ve solhoz yani devlet üretme çiftlikleri veya köylülerin ortak olduğu üretim çiftlikleriydi. %1’i de fabrika kenarında çalışan işçilere kendi ihtiyaçlarını karşılamaları için 2-3 evlik 2-3 dönüm biçiminde verilen arazileri ekip biçmeleri sağlandı. Özellikle sebze ve meyve üretiminin büyük bir kısmı bu 2-3 dönümlük alanlarda gerçekleşti. Çünkü insanlar üretmek konusunda kendilerine gelecek bir fayda görmezse çalışmazlar. Bu yüzden devlet adına standart maaş ile “üretiyormuş gibi” göründüler. Bu durum da Sovyetlerin çöküşünü getirdi.  Çünkü bu üretim kıtlığı büyük şehirlerde patates et bulamayan, votka içemeyen halk, ABD’nin aya çıkıyoruz diye uzaya yerleştirdiği izleme yöntemi ve batıdan Almanya ve Fransa üzerinden yaptığı yayınlar neticesinde 14 cumhuriyeti bir arada tutan bağlar çözülmeye başladı. Sovyetler, değişim – dönüşüm gibi olaylarla kısa sürede birbirinden ayrılan bu 14 cumhuriyeti daha fazla sırtında taşıyamayacağını gördü. Çok hantal bir şekilde yürüyen bir planlı ekonomiydi. Kârlılığı yoktu. Kâr getirmeyen bir şeyin devamı olması manasızdı ve Sovyetler birliği yıkıldı.

    Türkiye’ye Rusya’dan yoğun bir göç geldi. Özellikle genç bayanlar. Türkiye üzerinden dünyaya açılmaya üretmeye yöneltmekti ama bu bir zamanda da aynı zamanda üretimi arttırmaktı. Üretim artışına kim karşı çıkabilir? Köylü önderler yetiştirmek, üretimi arttırmak en büyük amaçtı.

    Menderes’in en büyük hatası köy enstitülerini ve demiryollarını kapatması olmuştur. Milliyetçi cephe hükümetleri döneminde 75’lerden itibaren başlayarak 1. ve 2. Milliyetçi cephe hükümetlerinde Demirel, Türkeş ve Erbakan hoca ile birlikte siyaset yaptılar. Bu dönemde de özellikle MEB ve Köy İşleri Bakanlığı’nın alt kademeleri tamamen MHP’li militanların eline geçti.

    Yozgat’ta da şunu gördük;

    İlyas Masatlı diye MHP’li bir mühendis Köy Hizmetleri müdürü oldu. Oraya aldığı işçilerle birlikte köy yollarına hizmet yaparken aynı zamanda MHP ve ÜGD’nin büyümesini sağladılar. Bin tane öğretmen yetiştirip Yozgat’a gönderdiler. Köy işlerine 500 adam aldılar bunları siyasi eleman olarak kullandılar. Yozgat’ta MHP’nin oluşmasını sağlayan olay budur.

    CHP Yozgat’ta 1973’te bile belediye almıştı. Ancak 1977’de bu organizasyon tarafından dışarıdan getirilen elemanlar sandık başlarındaki hâkimiyetleri ile Yozgat’ta hak etmedikleri kazanmadıkları seçimle belediye tamamen MHP eline geçti.

    MHP bir Amerikancı organizasyondu. Bugün de aynısını söylüyorum. Milliyetçiliği Atatürk’ün altı okundan birincisi CHP’nin önüne geçmek için devlet kurmuş, İstiklal Savaşı vermiş bir partiye, ABD’nin 1910’lardan beri Wilson prensipleri ile karşı çıktığı Atatürk’e ve partisine karşı bir oyundur.

    Bunda da MHP, adı milliyetçi, Ülkücüyüz denen ülkücülüğün tanımının doğru düzgün yapıldığına halen inanmıyorum yapamazlar. Çünkü bu işin patenti CHP’dedir altı oktadır. MHP taban bulmak için bir düşman yaratması lazımdı bu düşmanda alevi solcu devrimci ve özellikle CHP kitlesiydi çünkü İç Anadolu’da Alevi – Sünni oranını iyi hesaplamışlardı. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 23

    DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 23

    1980’li yıllar ihtilal ile başladı. 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan darbenin ardından Türkiye, 3 sene askeri hükümet ile idare edildikten sonra Amerikancı generaller Turgut Özal’ı işin başına getirdi.

    Turgut Özal ilk icraatlarından birini döviz konusunda yaptı. Özal, döviz rahat bulunsun diye bir sistem geliştirdi. Türkiye’de döviz serbest alınıp satılmıyordu. Yalnızca bankalarda işlem görüyordu ve döviz taşımak yasaktı. Bunun yanında altın dünyada pahalı, Türkiye’de ise ucuzdu. Özal kaçakçıları çok iyi kullanıp hurda altınları toplatıp, yeniden işletip Beyrut’a oradan da İsveç’e göndererek döviz karşılığı bozdurdu. Özal, elde edilen bu döviz ile ödeme dengesini rahatlattı. Ancak kağıt üzerinde bu döviz kaynağı Avrupa’dan mal almak için kullanılacak dövizler olarak görünüyordu.

    Özal iktidara geldikten sonra “4 eylemi birleştireceğim” görüntüsü verse de, esas görüntü MHP’nin ve Adalet Partisinin güdümünde gelişti. Birkaç sosyal olayda liberal gözükmekle birlikte esasta Amerikancı politikalarla ticaret erbabını ve ithalatçıları destekleyen politika güttü. Üretmeyi reddeden ruh halindeydi. Özellikle devletçilikten serbest piyasa ekonomisine geçti. Bu durumun her iş kolunda ayrı ayrı mütalaa edilip hangisi gerekliydi hangisi değildi bunu incelemekte fayda var.

    Özal’ın karşısına 1983 yılında bir general çıkardılar. O general de TSK’nın 12 Eylül’ü yaratmasında rol oynadı. Vatandaş onlar gitsin diye Özal’a meyil etti. Özal da 1983’den 1991’e kadar iktidarda kaldı. Daha sonra yapılan referandumda eski siyasetçiler, Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan’a yeniden siyaset yapma şansı doğdu.  (Sürecek)

     

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 22

    DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 22

    1960 ihtilalinin ardında 1963 yılında İnönü başbakan oldu. Menderes hükumeti gitti, ama ABD başka yoğun taleplerde bulunuyordu. İnönü bunlara evet diyemezdi. En son Amerika’daki görüşmede İnönü’yü düşürüp Demirel’i getirdi. Demirel bir mühendisti, proje adamıydı. Morrison şirketinin komisyoncusu olduğu için Morrison Demirel diye anılmıştır. 64’ten itibaren Demirel’li yıllar başladı. 80’e kadar geldi. Daha sonraki yıllarda 60’lı yıllardan genelde buğday üretiminin nispeten arttı, çiftçilik öne çıktı, güçlenen hayvancılık ile tiftik ticareti de arttı. Çünkü insan nüfusu ile birlikte kumaş ihtiyacı da artıyordu.

    70’li yıllardan itibaren Türkiye siyasetinde çok büyük farklılaşmalar başladı. Demokrat Parti’den Adalet Partisi çıktı. CHP yoluna devam etti başka partiler de kuruldu. Bölükbaş’ın kurduğu Cumhuriyetçi Köylü Parti de 69’lu yıllarda Alpaslan Türkeş ve arkadaşlarının eline geçti. Türkeş 1947 yılında seçilerek Amerika’ya gönderilmiş 200 tane Amerikancı subayın en önde geleniydi. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni ele geçirince Türkiye siyasetinde lafta Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini,  gerçekte ise şekilci milliyetçiliği hayata geçirmeye başladı. Türk İslam sentezine dönecek hareketle Türklüğün de önüne İslam’ı koyarak İslamcı bir ruh aldılar. Bunu Ankara’da yapamayacaklarını gördüler kongreyi Adana’ya aldılar. Parti, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ismini Adana’daki kongrede aldı. Ankara’da kongre yapamadılar.  Kongre sonrası istedikleri gibi hareket ederek 69’dan itibaren Türkiye’de siyaseti Amerikancı bir çizgiye getirdiler. 9 ışığı icat ettiler. Hitler’in Davam kitabından ilham aldılar. Amerikancı kurmayların yarattığı bir kitaptı. Oysa bir altı ok vardı. Bunu belirtmekte fayda var. Altı ok cumhuriyeti ilan etmiş, kurtuluş savaşı vermiş devlet kurmuş demokrasi getirmiş bir partinin 200 yıllık Anadolu aydınlanması Türk insanının aydınlanmasının özetiydi.

    Bunlar Milliyetçilik, Laiklik, Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devrimcilik, Devletçilik. Bu ilk 3’ü Milliyetçilik laiklik ve cumhuriyetçilik 1789 Fransız ihtilalinden etkilenerek alınmıştı. Diğer üçü de halkçılık devletçilik devrimcilik 1917 Ekim devriminden etkilenilmişti. Bunlar 200 yıllık bir aydınlanmanın eseridir. Yani Fransız ihtilali 1789’da başladı. Ardından Jön Türkler İstanbul’u Avrupa’yı etkiledi. Ekim devrimi de emperyalizme karşı kolektivist ekonomi iddiasıyla çıkmış bir devlet düzeniydi onun da etkisini gördüler. Ama Atatürk ve arkadaşları hem realist hem idealisttiler. İdealistlik ile yeni devlet kurmanın nasıl mümkün olacağını biliyorlardı. Realistler Müslüman Türk toplumuna kolektivist ekonominin uymayacağını da biliyorlardı. O nedenle karma ekonomik sistem yani özel sektörün yapabileceği her şeyi yapması. Özel sektörün ve aklı gerektiren yerlerde de devletin işe dâhil olması gerekmekteydi. Bunu hayata geçirdiler. Bu 6 okun biri milliyetçilik. Nedir milliyetçilik dendiğine karşı emperyalistlere karşı halkı ve vatanı korumak. İkincisi Laiklik, laiklik ise farklı düşünenleri farklı inançta olanları veya hiç inanmayanların da can ve mal güvenliğinin devlet tarafından korunması, bir arada yaşayabileceğinin temel desturudur. Cumhuriyetçilik ise; Osmanlı, bir soydan gelen padişahın halifelerin yönettiği bir devletti. Onun yerine Fransız ihtilalinden etkilenerek cumhuriyetçilik uygun görüldü. Halkın, milletin seçtiği temsilcilerin mecliste millet için alınacak faydalı kararları alması. İşi keyfiyete bırakmayıp söz hakkını halkın alması. Bu yüzden çok önemlidir. Diğeri Sovyet devriminden etkilenen üç maddeye gelince;

    Halkçılık, yani halk gibi olmak. Mütevazı olmak burjuvazi davranışlar içinde olmamak. Osmanlıda bu çok yaygındı derebeylerinin burjuva kesimlerin sarayı kontrol altına almasıyla halk hep ezilmiştir. Cumhuriyet devrimiyle halk başa geçirilmiştir. Başta da 600 yıl boyunca aşar ve öşür ile yoğrulan çiftçi, cumhuriyetin ilk yıllarında Aşar ve Öşür’ün kaldırılmasıyla rahat etmiştir.

    Devletçilik ise özel sektörün yapamayacağını devletin yapmasıdır. Devletçilik çok önemli bir olaydır. Bunun planlaması ve mali külfetleri şahıslarla yüklemek mümkün değildir. Büyük barajlar, tren yolları, limanlar, hastaneler yapmak devletin görevidir. Haberleşmenin altyapısı devlette olmalı ki vatana karşı bir ihanet olmasın. Sağlık devlette olacak ki vatandaş rahatça devletine güvenip hizmetlerden faydalansın. Eğitim muhakkak devletin elinde olacak. Devlet kanalıyla çağdaş Atatürkçü nesillerin yetiştirilmesi için eğitimin üretim için olduğu felsefesiyle ve ülkeye bağlılıkla hareketle devlete bağlı olmasında fayda vardır.

    Devrimcilik, devirme kökünden gelen sözcük olmasına rağmen anlamı asla devirmek dağıtmak değildir. Daha iyi bir hayat yaşanabilir anlamındaki iddiadır. Devrimci, deviren döken değildir. Daha iyi hayat iddiasını halk ile birlikte yaşama getirme arzusundaki bedel ödeyecek ruh halinde topluma önderlik edecek insanlara verilen addır. Devrimci öyle her sıradan insanın olacağı ruh hali değildir. Topluma kendini adamak akla bilime hizmet etmek inanarak hareket edip toplumun ileri gitmesini sağlamaktır. Hiçbir zaman devrimcilik, inanan samimi bir Müslüman’a karşı olamaz. Olan ise tek kelimeyle anarşistlik yapar. Din toplumların ihtiyaç duyduğu en önemli manevi hazdan birisidir. Bu yüzden herkes inandığı gibi yaşamakta özgürdür. Bunu laiklik içinde belirtmekle birlikte dini formatları sahiplenmenin en büyük sorumluluğu devrimcilere düşer. Bırak isteyen istediği gibi inansın devrimciler hiçbir zaman dine karşı gelmezler gelmek de akıl kârı değildir anarşi yaratır. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 21

    DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 21

    1950’li yıllarda dünyada hiç olmayan bir şey yaşandı. İsmet İnönü kurtarıcı ve kurucu demokrasiyi getirmiş insan olarak beyaz kağıdı alıp sandığa atarak iktidarın değiştirilebileceğini Osmanlı bakiyesi bir Anadolu’da gösterdi. İktidarı istese 1950’de vermezdi. Ama ülkeye karşı Sovyetlerin işgal edebileceği korkusu Amerika’nın yardımını engeller korkusuyla çok partili sistem geldi.

    Şahsi kararım keşke 1950’li yıllarda değil de 1970’lere kadar sistem değişmeseydi de Köy Enstitüleri aynı şekilde eğitime devam etseydi. Öğretmeni açığını Türkiye’de daha kapsamlı bir toprak reformu yapılıp köyden üretimin başlangıcının daha da kurumsallaşması gerekirdi. 1950’de bu işin erken olduğunu düşünüyorum. 20 yıl daha İnönü tek partili sistemde devam ettirerek bu işi devam ettirme düşüncesindeyim.

    Menderes bununla birlikte sağcı iktidarını devam ettirmek için herkesle bir diyalog içine girmişti. Komünistlerle sosyalistlerle ve cumhuriyet döneminden beri kontrol altına alınan şeyhler de Menderes tarafından kollandı. Hep taviz verilerek devletin kazandığı mevziler, aydınlanma mevzileri bir bir kaybedildi. İlk işlerinden biri Said Nursi’yi baş tacı etti ve en büyük kötülük olarak kendi iktidarında toprak ağalarını devletin önüne oturttu. Onları daha da zulmeder hale getirdi. Ve en büyük kötülük olarak, Menderes 1955’de 6-7 Eylül olaylarında Kıbrıs olayını gündeme getirdi. Güya bir toplumun reaksiyonu gibi Edirne’den Tekirdağ’dan trenlerle topladığı Demokrat Partili sempatizanlarla 6-7 Eylül tarihinde İstanbul’da özellikle Beyoğlu’nda Hristiyanların yaşadığı semtlerde büyük protestolar ve talan yaptılar. Bir sürü gayrimüslim insanın dükkânını talan ettiler. Rahibelere tecavüz ettiler, papazları sünnet ettiler. Ölenler de oldu. Fakat bu olaylarla birlikte o dönemde İstanbul nüfusunun 500 bin dolayında olduğundan şehir nüfusunun %30’u Rum ve Hristiyan’dı. Bu doku çok hızlı şekilde yurtdışına kaydı. Yahudilerin de bu işte sanki gizli bir el yeni kurulmuş İsrail’e Türkiye’den insanların paralarıyla birlikte gitmesini sağladı. Bu doku korunmalıydı. Menderes bunu yapılan aptalca hatalar yüzünden koruyamadı.

    Bununla birlikte Menderes iyi şeyler de yaptı. Kötü şeylerin başında da başlıca İnönü gibi bir milli ikinci şefimize karşı yapmış olduğu kötü davranışlardır. CHP’nin mallarına el koydurdu. Kırşehir’i vilayetten düşürüp ilçe yaptı. Kanunsuzluğun kuralsızlığın devletin düzeni haline getirdi. Bu arada ABD’den aldığı yardımların yetmemesi sonucu istedikleri güya reformları yapamıyorlardı. Bunun için o dönemde Amerika’nın da kendisini aldattığını görüyoruz. Sovyetler ile ikili anlaşma yapmanın derdine düştü ve başardı. Sovyetler Türkiye’den iş bankasını ve petrol ofisi garantisiyle Rusya Türkiye’ye 250 milyon dolar kredi verecekti. Bu anlaşmanın yapılması için Moskova’ya gidileceği sırada maalesef 1960 ihtilali yapıldı. Şimdi 1950’de seçim oldu arada da seçimler oldu ama 60 yılına gelindiğinde 10 yılda yıpranan Demokrat Parti seçimi kaybedecekti. Eğer ihtilal olmasaydı zaten CHP seçimi kazanacaktı. Es geçilen nokta bu. Amerika burada bir taşla üç kuş vurdu. Bir; CHP’nin normal demokratik sistemdeki başarısını engelledi. İki; yarattığı menderesi benim çizgimde gitmezseniz başınıza bu gelir diye iktidardan düşürdü, hesap verir hale getirdi. Ordu içinde 1947’den beri 2. Dünya Savaşının sonuna doğru Türkiye’den zeki dil bilen insanları askeriyenin içinden derleyerek bunu ABD’de eğitime aldılar. Burada Türkeş ile birlikte 200 civarı kişi gitti. Bunlar ordunun içine Amerikan damarı olarak yerleştirdiler. Ve o ekip 60 ihtilali içerisinde 14’ler diye bilinen ekiptir.

    Okuduklarımdan çıkardığım sonuca göre Menderes’i, Türkeş ve arkadaşlarının oluşturduğu ekip astırdı. İnönü bu işe dâhil olmamıştır. Bilakis asılmaması için uğraşmıştır ama Amerikancı ordu içindeki güçler o kadar güçlüydü ki asılmasını sağladılar. İdam olayı yanlış bir şeydir. Bu gün de söylüyorum. Menderes de nihayetinde bir insandır ve bana göre iyi ve kötü yanlarını, hepsini saydım.

    Demokrasimizin gelişmesi için o sistemin devam etmesi lazımdı. İhtilalin yapılması çok yanlış zamanda olmuştur. 60 ihtilalinde ben tam 7 yaşındaydım Mutafoğlu Mahallesi’ndeki amcalarımızla beraber yaşadığımız evde amcaoğlum Yakup ile birlikte As Jandarmalar ellerinde mavzerlerle dolaşırken 7 yaşındaydık.

    Dışarı çıktık köşeye doğru giderken askerler bizi gördü “Ne geziyorsunuz lan göbeller gidin evinize yasak burası” dediler. Biz de 2-3 gün evden dışarı çıkmadık. Bu arada babam rahmetli amcalarımla beraber aynı evde yan tarafında onlar büyük, biz küçük bölümde yaşıyorduk. Bizim bağımızı eken Hakkı Çavuş ortakçımız vardı. Dedemden kalma mavzer tüfeği vardı. Kurt ulur, hayvanları korusun diye aldığımız tüfeği her ihtimale karşı ortalık karışır kendimizi koruyalım diye bir şeylere sararak Yozgat’a getirdi. Yatakların üstünde yüklere koyarak sakladığımızı hatırlıyorum. 60’lı yıllar genel olarak sakin geçti.  (Sürecek)

     

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 20

    İsmet İnönü’nün başarılı politikaları sayesinde girmediğimiz 2. Dünya Savaşı’nda 60 milyon insan öldü. Bunlardan yarısı, yani 30 milyonu Rus vatandaşıydı. O zamanlar Türkiye nüfusu 27 milyondu. Kızıl Ordu birlikleri Berlin’i işgal etmesi üzerine Rusya ülkemize ültimatom vererek; “Bu savaşta nüfusun kadar vatandaş kaybettim. Bu zamana kadar almaya çalıştığım Kars ve Ardahan’ı bana diyet olarak vereceksin” dedi.

    Ardından “Boğazlarda da müşterek bir savunma hattı kuracağız” dedi.

    İsmet İnönü, 1. Dünya Savaşı’nı, ardından kurtuluş savaşını yaşamış bu milletin ve cumhuriyetin Rus gücü karşısında zayıf olduğu ve Rusların tanklarla doğudan veya batıdan girebileceği korkusuyla o dönemde bir havari gibi gözüken ABD’nin koruması altına girebilmek için ikili anlaşma yapmaya başlamıştır. Biz demokrasiye (çok partili sisteme) geçecektik. Oysa bizden 1950’li yıllarda bunu isteyen ABD, Portekiz, Hollanda ve İspanya’da krallık olduğunu unutmuştu. Burada amaç Türkiye’yi egemenliği altına almaktı. İnönü’nün hep kontrollü gitmesine ABD’ye taviz vermemesine rağmen, 1950’de Menderes’in gelmesiyle Amerika’ya çok ciddi anlamda tavizler verildi. Bunlardan en büyüğü İncirlik’in hava üssünün ABD kontrolüne verilmesiydi. 1952’de İncirlik hava alanının Adana’da yapılmasının maalesef bu günlere kadar etkisini ve Amerika’ya bağımlı olmamızı, ülkemizde daha sonra belirteceğim. 1960-70-80-90-2000’li yıllarda yaşadığımız birçok kontrgerilla ve gladyo olaylarının esas sorumlusunun ABD olduğu kesindir.

    40’lı yıllarda Yozgat’ta hayat çiftçi 2 öküzle sürebildiği kadar yeri sürüyor fakat yoğun hayvancılık var. Hayvancılıktan gelen ürünlerle yaşıyorlar. Ama buğday üretiminde yeterli artış olmuyor. Ancak bir çift öküzle bir insan 15-20 dönüm ekebilir. Fazlasını ekemez. Bu nedenle 2. Dünya savaşının başlamasıyla birlikte 2 milyona yakın genç çiftçi insanı köyünden alıp Edirne Kars bölgesinde 5 yıl tutmuş olmak Türkiye’de bir buğday sıkıntısını meydana getirdi. Bunun da sıkıntıları 23-50 yıllarında tek parti ile yönetilen ülkede var olan milli demokratik devrim yapmış aydınlatmayla ilgili ülkede 3 beyaz ve 3 siyahı yönetmeye çalışan Atatürk ve İnönü nün akılcı politikasına karşı sosyalist ve demokratlar da dahil CHP’yi 1950 seçimlerinde ki seçim sisteminin de avantajıyla muhalefete düşürdü. Demokrat parti iktidar oldu. 1950’li yıllarda demokrat partinin kazanmasıyla birlikte DP ülkede en büyük eksikliğin buğday olduğunu gördü. Bununla ilgili de Amerika’dan traktör imal edip barajlar yaparak hızlı şekilde buğday ihtiyacını kapattı. Zaten CHP’nin seçim kaybetmesindeki en büyük neden insanların gıda ihtiyaçlarındaki sıkıntısıydı. Menderes bunu çok iyi gördü. Kendisi de Aydın’ın Koçalı ilçesinde büyük bir çiftçiydi. Menderes ırmağı kenarında tarlalarında buğday ve pamuk yetiştiriyordu. Var olan tarım ürünlerindeki artışla birlikte menderes Amerika’dan ciddi yardımlar aldı ve ülkenin ihtiyaçlarına göre üretmeye devam etti. Liberal gibi görünen bu adam bile hep devletçi olmuştur. Devletin imkanlarıyla kendi yandaşlarını zengin etme yoluna gitmiştir. Özellikle menderesin en büyük hatası Tren yolları yerine kara yollarını tercih edip tren yollarını durdurmasıdır. Bir insanın amel defteri olur. Sevabı da günahı da yazılır. Sevabında menderes çalışkandı. Planlamaya da gerektiği kadar önem veriyordu fakat sıralamasını yanlış yaptı. Öncelikle barajlar ve sulu tarıma geçmek dururken karayolu ile işi götürmeye çalıştı oysa tren yoluyla devam etseydi özellikle doğu ve güneydoğuya da bu tren yollarını götürerek ki tren yolu en ucuz 2. Yol tren yolu, en pahalısı ise karayoludur. Atatürk ve İnönü ‘de bunu çok iyi görüp uyguladı fakat Menderes bunu durdurarak bizi yedek parça ve araçlara mahkum etti. (Sürecek)

     

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 19

    1950 ve 1960’lı yıllar

    Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren en yaygın ulaşım aracı olan demiryolu ağı için planlamalar başlamıştı. 1927 yılından itibaren demiryolu ağı Ankara’dan Yerköy’e buradan da Kayseri’ye geçti. Sonraki yıllarda da Kars’a Erzurum’a kadar ulaştı. Bu önemliydi. Çünkü insanların gidip geleceği doğru dürüst karayolu yoktu. İç Anadolu’da ve doğuda üretilen ürünlerin büyük şehirlere taşınması için de demiryolu gerekliydi. Tren aynı zamanda yeni kurulan cumhuriyetin görüntüsü konumundaydı. Devasa bir makine buharla çalışıyordu. Bunu ilk defa gören insanlar devletin gücünün ne denli büyük olduğunu görüyorlardı.
    1930’lu ve 40’lı yıllarda devletimiz büyük ekonomik hamlelere girişti. Un, bez, şeker, kömür, demir, petrol yoktu. Bunları daha sonra detaylıca anlatacağız.
    Almanya 1914-1918 arasında gerçekleşen 1. Dünya Savaşı’nda yenilmişti. Almanya 1939 yılından itibaren büyük oranda sanayi atılımı yaptı. Bunun sonucunda da metalürjiye ve petrokimyaya olan ilgisi Almanya’yı üretir hale getirdi. Faşist bir yönetim olan Hitler Meclisi, Nazi birlikleriyle devleti ele geçirdi. Önce Marksistleri, Yahudileri ve sosyalistleri hedef aldı. Sonra kendisine tabi olmayan tüm kitleleri hedef aldı ve tüm toplumu tek tip hale getirdi. Hızlı bir üretimle birlikte önce Polonya’ya girdi. Ardından doğu ülkelerinden Roma ve Bulgaristan’ı aldı.
    Atatürk vefat etmiş cumhurbaşkanlığı görevini İnönü devralmıştı. İnönü’ye 2. Dünya savaşında İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar ve Ruslar bizim yanımızda ol diye telkinde bulunuyorlardı. Almanya’da bizim yanımızda ol diyordu. İnönü 1939’dan 45’e kadar 6 yıl boyunca denge politikalarını çok iyi güderek 2. Dünya savaşına girmemeyi başardı. Bununla ilgili Churchill’e, Stalin’e ve diğer devlet adamlarına Mısır üzerinden baskı kurdu. En son Churchill, Adana Yenice İstasyonu’na kadar geldi ve trende görüştü. İnönü zekâsıyla 7 düveli parmağında oynatarak savaşa girmedi. Almanlara da çok ciddi anlamda yardımlar yapıyorlardı. Almanya’da silah sanayisinin var olabilmesi kroma bağlıydı. Türkiye kromu %52 oranında tenor ile özellikle alaşımlarda çok büyük işler yapıyordu. Türkiye’deki tren yolu da Almanya’ya kadar uzanabiliyordu. Bu tren yolu da Bulgaristan’a kadar Almanların işgaline uğramıştı. Bundan dolayı Türkiye’den krom  ve haşhaş (afyon sakızına) ihtiyaç duyuluyordu. Bununla sağlık sektöründe morfin vb. şeyler yapılıyordu. Bol miktarda deriye ihtiyaç duyuyordu askeri giysiler için. Yün ve diğer bakliyat türlerine ihtiyaç duyuyordu. İnönü, Almanya’nın bu ihtiyaçlarını gerek nakit gerek silah karşılığı satarak ülkemizi savaştan korumak istiyordu. İngilizlerle görüşürken bana “Şu kadar silah, top verin” bunların eğitimi için “süre verin” bahaneleriyle savaşa girmiyordu. Almanya ise bize saldırmanın tehlikeli olduğunu, gerilla savaşı yapacağımızı biliyordu.  Öte yandan eğer savaşa girseydik, Almanya özellikle morfin ve krom gibi ürünleri bizden temin edemeyecekti. Esas İnönü’nün aklı sayesinde bu savaşa girmedik. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 18

    ÇERKEZ ETHEM; KAHRAMAN MI? VATAN HAİNİ Mİ?

    Çapanoğlu İsyanını bastırmakla görevlendirilerek Yozgat’a gelen Çerkez Ethem tabiri caizse 1400’lü yıllardaki Moğol işgalinin aynısını uygulamıştır. Tarihteki şahsiyetleri incelediğimizde şu ortaya çıkar; bir amel defteri vardır, sevabı da günahı da buraya yazılır. Bunu gözlemleyenler olayın yaşandığı sırada veya sonrasında bu olayları yazarlar. Benim Çerkez Ethemle ilgili büyüklerimden dinlediklerim ve okuduklarımdan çıkardıklarım şudur; Yunan’a karşı ilk çete savaşlarını ege bölgesinde başlatanlardan biri de Çerkez Ethem’dir.  Daha sonra Kuvvayi Seyyare adı altında TBMM’ye ve Atatürk’e bağlı olarak önemli hizmetler vermiştir. Anzavur İsyanı, Bolu, Düzce, Hendek isyanlarının bastırılması ve en son Çapanoğlu İsyanının bastırılmasında büyük vazifeler yapmıştır. Bu amel defterindeki kahramanlıklarıdır.

    Buradan sonra ise kötülüklerini anlatacağım.

    İsmet İnönü Garp Cephesi Komutanı iken Çerkez Ethem’in milletvekili kardeşi Çerkez Reşit Bey ile İsmet İnönü arasında şu konuşma geçmiştir. İsmet İnönü Reşit Beye “Düzenli bir ordu olmadan, Çerkez Ethem’in taktiği ile (vur-kaç yaparak) Yunan ordusunu durdurmamız mümkün değildir. Bunu ancak düzenli bir ordu ile başarabiliriz. Topçu desteği olmadan süvarilerle Yunan Ordusunun arkasında tahribat yapmadan Anadolu’dan söküp atamayız. Bu nedenle Çerkez Ethem kuvvetleri düzenli orduya dahil olursa ve kendine uygun bir rütbe verilebilir.” Reşit bey ise “Bize sadakatinden emin olduğumuz bıçkın insanlardan çete oluşturduk. Bunu yaparken ilk iş olarak cezaevlerini boşaltırız. Hele de adam öldürmüş, katil olmuş, silah kullanmayı bilen ve bu hayatı yaşam biçimi yapmış ve bu şekilde geçinen fedai tipleri bulur, bizim için eyleme sokarız. İyi at, iyi silah, iyi maaş verir ve giydiririz. Talanlardan da pay veririz. Ondan sonra o adam bizimdir. Hayatını her zaman riske atmaya hazırdır. Böyle adamları orduda bulmak mümkün değildir. Biz başına buyruk olmayı ve yağmacılığı yaşam biçimi haline getirmiş insanlarız. Çerkez Ethem bunu yapar” der.

    Bu konuşmadan anlaşılacağı üzere sınırları belli bir coğrafyada otoriter olmayı, silah kullanma, vergi alma, asker alma, yasa koyma hakkı demektir. Bu da ancak yazılı kurallara, yasalara uyarak mümkündür. Çerkez Ethem ve kardeşleri Reşit Bey ve Tevfik Bey buna karşı olmuşlardır. Bu sebeple daha sonraları Yunan güçlerine katılmış ve Kütahya cephesinde Türk ordusu ile çatışmaya girmişlerdir. Çerkez Ethem Yunanistan üzerinden gemiyle önce Beyrut’a, ardından Ürdün – Amman’a geçerek akrabalarının yanına yerleşir. Bugün bile Ürdün kralının muhafız alayı Çerkezlerden oluşmaktadır. Daha sonra Atatürk’ün çıkardığı 150’likler af listesinde ismi olmasına rağmen Türkiye’ye gelmemiş ve orada vefat etmiştir. Mezarı Amman’dadır.

    Affedilmesine rağmen Türkiye’ye neden gelmediği büyük bir soru işaretidir.

    Çerkez Ethem’i en iyi anlatan yapıt İzmir’in Selçuk ilçesindedir. Mutlaka görülmesi gerekir.  Ancak o dönemi yaşamış Gazi Nazım Kafaoğlu, Çerkez Ethem’i “Moğollar bile bu kadar acımasız değildi” şeklinde tarif etmiştir.

    Bu noktada Çerkez Ethem’in daha iyi araştırılarak, hain mi yoksa vatansever mi olduğunun bilimsel ortamda irdelenmesi gerektiğine inanıyorum.

    Kurtuluş Savaşının ardından 22 Eylül 1922’de emperyalizmi İzmir’de denize dökerek kurtuluşu gerçekleştirdik. Ardından 23 Ekim 1923’de Cumhuriyeti kurduk. 3 beyazı (Un, bez, şeker) ve 3 siyahı (demir, kömür, petrol) üretmeyen ekonomide aydınlanma ve üretimle ilgili devrimler başladı. Demiryoluna büyük önem verildi. 1927 yılında Ankara’nın ardından ilk tren Yerköy’e, 1939’da da Kars’a kadar ulaştı.

    Yunan görünümlü emperyalizmi İzmir’de yendikten sonra, emperyalist ülkeler bu yenilgiyi hiç sindiremedi. Çünkü ülkenin doğusunda bir Ermenistan ve Kürdistan kurma hayali bitti.  Hele de Lozan’da tescil edilmesi emperyalizmi çok etti. Başta ABD başkanı Wilson’un 14 maddelik bildirisinin 8. Maddesi Osmanlı ve Anadolu ile ilgiliydi.

    Bu bildiriye göre kuzeydoğusunda kurmak istedikleri Ermenistan sınırları şu şekildeydi. Giresun’un 30 km doğusunda Harşit Irmağından başlayıp, Erzincan’a Fırat’a paralel şekilde inerek Tunceli ve Elazığ’ın Maden ilçesinden Diyarbakır’ın Hani, Hazro, Kulp dağlarından geçerek Dicle’nin solunda Batman Ovasını alıp, Siirt dağlarından Van’a ulaşıyordu.

    Kürdistan ise bu coğrafyanın güneyinde kalan ve nispeten daha küçüktü. Mardin, Urfa ve Diyarbakır’dan Fırat’a kadar olan bölgeyi kapsıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile bu planlar sekteye uğradı. Bu planlar bugün ABD tarafından halen uygulanmaya çalışılmaktadır.

    Cumhuriyetin kuruluşu, 3 beyaz ve 3 siyahın üretilmeye başlaması ve demiryolunun doğuya kadar ulaşması ile Türkiye faydalarını gündelik hayatta yaşamaya başladı. Sümerbank, Etibank, İş Bankası’nın kurulması, küçük de olsa barajların faaliyete geçmesi ile Türkiye üreterek kalkınmaya başladı. Ancak Lozan’da halledilmeyen Musul-Kerkük meselesi vardı. İngiltere bu meseleyi dönemin Birleşmiş Milletler’ine sevk ederek bir anlamda askıya aldı ve 1924’de Hakkari – Şırnak bölgesinde Kürtleri isyan ettirdi. 1925’de de meşhur Şeyh Sait isyanını başlattı.  Şeyh Sait Fırat’ın doğusundaki tüm il ve ilçeleri tek bir kurşun atmadan teslim aldı. Çünkü kendisine büyük bir teveccüh vardı. Şafi mezhebinde Nakşibendi tarikatının etkili olması bu isyanın en itici gücü olmuştur. Şeyh Sait Diyarbakır önlerine kadar geldi. O dönemde Türkiye Cumhuriyeti savaştan yeni çıkmış olduğu için böyle bir isyanı zamanında bastıramadı. Ancak İsmet İnönü’nün başbakan olmasıyla bu isyan bastırıldı.

    1925’den 30’a kadar Ağrı merkezli Ermeni ve Kürtlerin Hoybun teşkilatının organzesinde çıkan isyanlarla devlet çok zorlandı. Ama sonunda İran ile anlaşılarak bu isyanlar da bitirildi. Doğudaki isyanların tamamında itici güç, aşiret reislerinin emredici tavrı ve halkın aşiret hukukuyla hareket etmesi olmuştur. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ: 17 – ÇAPANOĞLU İSYANI

    Baştan söyleyelim: Yozgat’taki Çapanoğlu isyanının sorumlusu Çapanoğulları değildir. Gazeteci – Yazar Taha Akyol’un büyük amcası (dedesinin kardeşi) Yozgat Müftüsü Müftü Hulusi Efendi’dir.

    Bu şahıs Çerkez orijinli olup 1860’lı yıllarda Çerkez göçüyle birlikte Çapanoğlu tarafından Yozgat’a yerleştirilmiştir. Lakaplarına da Çerkez Bekirler denir. Atatürk Ankara’da Meclis’i kurduğunda vilayetlerden milletvekili seçimini ilin mutasarrıfı, defterdarı ve müftülere danışarak yapardı. İlde öne çıkmış hayır elli vatanseverlerin tespitini talep etmiştir. Bununla ilgili her vilayette komiteler oluşturulmuştur. Müftü Hulusi Efendi’de milletvekili tespit edecek komitenin üyesidir. Ancak bu komiteye Çapanlardan hiç kimse alınmaz. Bir Cuma namazı çıkışı Çapanların ileri gelenleriyle Müftü Hulusi karşı karşıya gelir ve birbirlerine çok ağır hakaretler ederler.

    Bundan sonra anlatacaklarımın canlı şahidi; 1965 yılında anneme ve kardeşlerime anlatan kişi Abdiağaların Mahmutun Eşi Memnune hanımdır. O zamanlar 90 yaşın üzerinde, Çapanoğlu isyanını yaşamış ve öncesinde yaşanan olaylara hakim bir insandı. O zamanları şöyle anlatırdı;

    “Müftü Hulusi ilk meclise Yozgat mebusu olarak girmek istiyordu. Bunun için de ‘polim’ler yapıyordu. Atatürk’e gidip “Çapanoğlu 10 bin süvari ile Ankara’yı basacak” dedikten sonra Çapanoğulllarına dönerek “Atatürk Çerkez Ethem’i Yozgat’a gönderecek ve sülalenizi kazıyacak” diyordu. Kargaşanın güven ortamının kaybolduğu bir zamanda herkes herkesten şüphelenmekteydi. İhbarcılık had safhadaydı. Özellikle Aynalı Kahve’de istihbarat mektupları yazarak geçimini sağlayan Hoca Şahab Efendi, kendisine para verildiği zaman herkesi ihbar edecek bir ruh halindeydi. Derken Çapanoğulları, Çekerek Deveci Dağındaki Kürt Mehmet süvarileri, Çerkez süvarileri ve Akdağmadeni bölgesindeki Postacı Nazım’a ait süvariler ile birlikte Yozgat’ı işgal etti. İlk iş olarak Büyük Cami’den yeşil sancağı indirdi. Ziraat Bankası’na gidip banka müdürüne silah zoruyla 50 bin liralık bir senet vererek, parayı kendi hesaplarına geçirip 5 bin lirasını nakit olarak aldılar. 45 bin lira bankada hesaplarında kaldı. Atatürk bunun üzerine isyanı bastırması için Kuvvayi Seyyare Komutanı Çerkez Ethem’i Yozgat’a gönderdi. (Çerkez Ethem teşkilatı Mahsusa’da yetişmiş, Afganistan, Azebaycan ve İran’da birçok operasyon yapmış, Yunanın 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasıyla birlikte Ege dağlarında, Salihli merkezli çete komutanıdır.) Çerkez Ethem kuvvetleriyle birlikte Yozgat’a geldiğinde, ufak bir birliği Sarıhacılı boğazında konuşlandırdı. Nohutlu tepesi üzerinden şehre doğru patlayan sahra toplarını (toplar boş patlatılıyordu) kardeşi yönetiyordu. Kendisi de Çamlık içinden şehre girdi. Şehri üç yanından kuşatan Çerkez Ethem, Esentepe tarafını boş bırakarak isyancıların kaçabileceği bir boşluk bırakmıştı. İsyancılar da süvarilerin yoğun çatışması sonucu dağılarak Esentepe mevkiinden Arapseyfi tarafına kaçtılar. Çerkez Ethem daha önce Yozgat’ta hainlik yapanların hepsinin isimlerini biliyordu. Çünkü listeler çok önce kendisine ulaşmıştı. Suçlular kadar suçsuzlar da “MAHKEMESİ ALACA DÖNÜŞÜ YAPILMAK ÜZERE İDAMINA” karar verilerek çok sayıda isyancıyı Saat Kulesinden Lise Caddesi’ne astırdı. Çerkez Ethem Yozgat’ta kaldığı bir hafta boyunca Rumların, Katolik ve Protestan Ermenilerin ve 1915 techiri sonucu gelen birçok Ermeni ve zengin Türk’ün Çapanoğullları ile hiç iltisakı bulunmamasına, isyana hiç karışmamalarına rağmen evlerini ve konakları yağma ettirdi.

    Çerkez Ethem, bankadaki 45 bin lirayı da alarak Ankara’ya dönerken, Yozgat’tan Ankara’ya kadar yolu üzerindeki tüm köylerde bulunan canlı hayvanları önüne katarak Ankara’ya götürdü. Köylerden talan edilerek Ankara’ya götürülen sürüler 6 ayda ancak satıldı.”

    Memnune hanım o günleri işte böyle anlattı.

    Bunların haricinde okuduğum araştırdığımdan çıkardığım sonuç, Çapanoğlu isyanı Yozgatlı tarafından tasvip edilmemiş, kabul görmemiştir. İsyanı Çekerek Deveci Dağındaki Kürt Mehmet’e bağlı süvariler, Çerkez süvarileri ve Akdağmadeni bölgesindeki Postacı Nazım yapmış, Yozgatlı bu isyana dahil olmamıştır. Tam tersine Kurtuluş savaşında binlerce asker, yüzlerce teneke kavurma vermiş, giyecek temin etmiş ve 531 şehit vermiş, ulu emre itaat etmeyi yaşam biçimi bilmiş, Türkiye’nin yeni düzeninde canı gönülden görev almıştır.

    Çerkez Ethem, Çapanoğlu isyanını bastırdıktan çok sonra, Yozgat ile ilgili şu sözü söylemiştir.  “Yozgat dedikleri para dolu bir kutuymuş”

    Çapanoğlu isyanında Alaca – Çorum – Sungurlu arasındaki ovada yerleşik Türkmen Alevileri de ilk önce isyana destek vermiş ise de kısa süre sonra bu desteği çekmiş ve Kurtuluş Savaşı’na Alaca Taburu adı altında 1000’den fazla süvari vermiştir. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 16

    1919 Kurtuluş mücadelesinin başlangıcı ve Samsun’a çıkış

    Osmanlı 1. Dünya harbine Alman müttefikleri ile girdi. El mecbur Almanların yanında savaşa katıldı. 9 cephede savaşmak sorunda kaldı. Savaş planlamasını da Alman genelkurmayı yaptı. Doğu ve güneydeki cepheler ve Çanakkale cephesi gerekliydi. Türk askerinin Galiçya cephesinde ne işi vardı? Atatürk Almanların bu kifayetsiz planlarını gördü. Saldırı yerine savunma amaçlı bir hat oluşturarak savaşa dahil olmamız gerektiğini söylemesine rağmen, bunu Padişaha, Enver Paşa’ya ve diğer paşalara yazılı olarak bildirmesine rağmen dikkate alınmadı. İngilizler ve Fransızların yoğun saldırısı sonucu güney cephemiz çöktü.

    Kudüs, Halep, Şam Beyrut, Bağdat kaybedildi. Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı askerlerini ve cephaneliği Toroslara taşımaya muvaffak oldu. Cephaneliği Türkmen köylülere dağıtarak “Toroslarda ışığı yanan bir çadır varsa hala umut var demektir” sözünü söyledi. İstanbul’a döndüğünde düşman gemilerinin İstanbul Boğazında olduğunu gördü. 1915’de engellediği düşman donanması İstanbul’a demirlediğini gördü. Mondros Mütarekesi ile birlikte tüm asker ve donanma dağıtıldı. Yalnız ulusların 1917’deki ekim devrimi ile birlikte 1. Dünya savaşından çekilmesi ve Osmanlıyı parçalamak ile ilgili planları Lenin’in açıklamasıyla birlikte, dünya siyaseti farklı bir seyre evrildi. İngilizler, fransa italya bir cephede, daha önce bu cephede olan rusya, Türkiye ile birlikte hareket etmeye başladı. Ortak düşman emperyalizmdi.  Almanlar yenildiği için savaş dışı kalmıştı. Böyle bir ortamda Osmanlı içindeki yurtseverler Mondoros Mütarekesi ile lağvedilen ordunun eratı dağıtıldı. Bir tek doğuda kazım Karabekir komutasındaki doğu ordusu kaldı. Amasya’da merkez ordusu, Konya’da ve Ankara’da iç güvenliği sağlamak üzere jandarma birlikleri kaldı. Doğuda hala Ermeniler, doğu ordusu ile çatışma halindeydi. Bir sürü yerde Müslüman ahaliye büyük zulümler yaptılar.

    15 Mayıs 1919’da İngiliz Fransız ve Amerika destekli Yunan ordusu İzmir’e çıktı ve işgale başladı. Yunan ordusunun silah ve motorize araçlarını İngilizler verdi. ABD donanması bu teçhizatları İzmir’e taşıdı.  Dolayısıyla Anadolu’da tam bir kargaşa hakimdi. Karadeniz’de Pontuslar, Anadolu’nun her yerinde çeteler, düzeni alt üst etmekteydi. Atatürk bu ortamda Samsun’a genel bir müfettiş olarak çıktı. Bu organizasyonun devleti içindeki milli unsurlar ve TEŞKİLATI MAHSUSA organize etmiştir. Atatürk Samsun’a çıktığında hemen Havza’ya geçti. Burada SSCB’den gelen askeri heyet ile buluştu. İkinci buluştuğu insan ise Karadeniz’de Müslüman Türk ahaliyi Hristiyan çetelere karşı koruyan Giresunlu Topal Osman Ağa oldu. Ruslardan silah ve para sözü aldıktan sonra Giresunlu Topal Osman Ağa’ya da bu çeteleri yok etmesi talimatını verdi.

    Amasya’daki ilk bildiri Türk Milleti’nin “Biz varız, bu vatan bizimdir” haykırışıdır. İngiliz komutanlığı Mustafa Kemal Atatürk daha Bandırma vapurundan inmeden tutuklama kararı verilmişti. Komutan 200 askerine güvenerek, Atatürk ile gelen 18 kişiyi tutuklayabileceğini düşünerek gemiye çıkıyor. Gemi güvertesinden askerlerine baktığında şu manzara ile karşılaşıyor. Dağınık vaziyette duran 200 askerin hem sağında hem solunda izbandut gibi 500’ün üzerinde Teşkilatı Mahsusacıyı görüyor. Bunların çoğu da Trabzon’dan gelmişlerdir. Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, Osmanlı içerisindeki milli unsurların sayesinde olmuştur. Daha sonra gerçekleşen Erzurum ve Sivas kongreleri ile Ankara’da Millet Meclisi’nin açılması Osmanlıdaki milli unsurların eseridir ancak önder Mustafa Kemal Atatürk’tür.

    Ankara’nın başkent seçilmesi şu sebepledir. Orta Anadolu’da tek tren hattı olan, İstanbul’a, İzmir’e, ve Adana’ya ulaşma imkanı olan tek ildir. Akdeniz’den 450 km, Karadeniz’den 350 km ve Egeden 800 km içerde güvenli bir ortamdır. İttihat ve Terakki Partisi’nin Anadolu’da en güçlü ve en iyi organize olduğu ildi. Kurtuluş Savaşı’nda Rusların silah, para yardımı ve Hindistan, Afganistan ve Pakistan Müslümanlarının maddi yardımları çok faydalı olmuştur.

    Rusların verdiği silahlar İnebolu’dan Ankara’ya kağnılarla taşınmıştır. O dönemde İnebolu-Ankara kağnı seferi 50 Lira bedelle yapılıyordu. Bu maddi destek olmadan köylü oturduğu yerden kalkmazdı. Ve İnönü’nün topçu olması, doğu cephesinde Ruslarla yapılan anlaşmalar, Ermeni meselesinin Ruslar tarafından bir şekilde halledilmesi sonucu Doğu Cephesi rahatladı. Burada bulunan Krup Marka Alman topları, batı cephesine kaydırıldı. Kurtuluş savaşı bir yerde topçu birliklerinin savaşıydı. Toplarla önce cepheler yumuşatılıyor, ardından atlı süvariler devreye giriyor ve ardından piyadeler son noktayı koyuyordu. Kurtuluş savaşının hazırlığının uzun bir süre almasının sebebi, lojistik desteğin çok eksik olması, onların tedariki çok büyük zaman ve para kaybına sebep olmuştur. Yunanla karşılaştığımız ilk savaşta İsmet İnönü ancak 10 bin asker toplayabilmişti. Maalesef bu askerlerin %46’sı 4 bin 600 kişi silahları ile birlikte firar etti. Atatürk bunun üzerine 2 yasa talep etti. 1- Asker kaçaklarına idam cezası verilmesi 2- Tekalifi Milliye yani ordu savunması için gereken her türlü mala, bedeli ödenmek üzere devlet tarafından el konulması. Kurtuluş savaşı sırasında iç isyanlar da söz konusuydu. Marmara’da Anzavur isyanı, Düzce-Bolu isyanları, Konya Delibaş isyanı, Yozgat’ta da Çapanoğlu isyanı olmuştur. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 15

    1876 yılında 2. Abdülhamit ile başlayan 1. Meşrutiyet, 1877-78’de (93 harbiyle) son buldu. 2. Abdülhamit ülkenin tek hâkimi olarak ülkeyi yönetmeye başladı. İlk icraat olarak, 1. Meşrutiyetin fikir babası, Ziraat bankasının kurucusu, eski Tuna ve Bağdat valisi Mithat Paşa’yı sürgün ettirerek sürgünde boğdurdu. O dönemde Osmanlının başkenti İstanbul’un gıdası şu şekilde temin ediliyordu;

    Unluk buğday Ukrayna’dan gemilerle taşınıyor, özellikle Balkanlar ve Kafkaslardan gelen göçmenler ev ekonomisini çok iyi biliyorlardı. Özellikle Balkan ve Kırım göçmenleri Eskişehir yöresine yerleştirilmesi peynir üretimini artırdı. İç Anadolu’da tahıl ve bakliyatın bol olması iki büyük şehri, İstanbul ve İzmir’i rahatça beslemekteydi. Hele hele de 2. Abdülhamit’in tren yolunu Ankara’ya kadar getirmesi ile tiftik ihracatı daha da çoğaldı. Ve bu yolla İstanbul et yönünden daha da güvenli hale gelmiştir.

    İlimiz ise kendi kendine yeten bir tarım üretimi söz konusu idi. Bir oğlu ve iki öküzü olan tahıl ve bakliyat üretiminde etkili oluyordu. Ekilecek arazi çok olmasına rağmen, ekecek insan ve hayvan gücüyle yapılan bir tarım söz konusuydu.  Oysa küçükbaş hayvancılık daha kolaydı. Ot bedava, su bedava olduğu için ucuz et mümkündü.

    (Bugün ülkemizde yaşanan et krizini çözmenin yolu da, ormanları ve meşelikleri küçükbaş hayvan üreticisine açmak milli bir politika olmalıdır. Bugün Akdağmadeni ormanları olarak bilinen Sivas Kayseri-Yozgat arasındaki ormanları TİGEM kanalıyla hayvancılık yapmak şartıyla üreticiye açtığımız zaman 3 yıl sonra ülkemizde ucuz ve bol et sorunu çözülecektir.)

    Osmanlının son dönemlerinde Balkanların milliyetçilik akımları neticesinde kaybedilmesi, aydınlar arasında çok ciddi şekilde tartışılır hale gelmişti. Aydınlar arasında 3 çeşit tarz-ı siyaset konuşulmaktaydı.

    Birincisi “Osmanlıyı yeniden diriltmek”, ikincisi “İslam’ı öne çıkararak siyaset yapmak”, üçüncüsü ise “Yerli ve milli değerlere dönmek, Türklüğü sahiplenmek”.

    Osmanlıyı meydana getiren halkların Balkanlarda kendi ulus devletlerini kurmasıyla, bu devletlerin Osmanlı ile bir arada olmayacağı belli oldu.

    İkincisi İslam’a sarılarak yeniden diriliş olmayacağı da başta Müslüman Arnavutların ve Arap coğrafyasında bulunan milliyetçi Arapların, Balkanlardaki gibi devletleşme arzusu bariz bir şekilde ortadaydı. Geriye sadece “Yerli ve milli değerlere dönmek, Türklüğü sahiplenmek” kaldı.

    Osmanlıda “vatan” kelimesi Namık Kemal ile birlikte kitlelere tarafından benimsenmeye başladı. Tuna boylarının Slavlara karşı kaybediliş hikâyesi, “Vatan yahut Silistre” düşüncesiyle İstanbul ve Anadolu’da vatan kelimesi en değerli, en kutsal tanım olmaya başladı. 1910’lu yıllarda, yurt kaybederek Kırım’dan İstanbul’a gelen Gaspıralı İsmail bey, Yusuf Akçura ve diğer aydınlarla birlikte Türklük ve Türkçülük kavramları toplumun hafızasına yerleşmeye başladı. Bu düşünce tarzı İTTİHAT ve TERAKKİ PARTİSİ’ni (İlerleme ve Bütünleşme Partisi) doğurdu. Bu partinin İstanbul’dan sonra en etkili olduğu vilayetler Ankara ve Trabzon idi. Yozgat ise Ankara’ya bağlı bir ilçe durumundaydı. 1908’de 2. Meşrutiyet Meclisi açıldığında Yozgat’tan da bir ayan üyesi Ankara’da Yozgat’ı temsil etti. Ülke hızlı bir şekilde kargaşaya sürüklenmekteydi. 1908’de Adana merkez olmak üzere Çukurova yöresinde büyük bir Müslüman – Hristiyan kapışması yaşandı. Dünya şartları ve gelişmiş batı devletleri de ilk paylaşım savaşına hazırlanıyordu. 1914’de 1. Dünya Savaşı fiilen başladığında Osmanlı idaresinde tarzı İTTİHAT ve TERAKKİ PARTİSİ vardı, Fransızlar ve İngilizler ve Ruslar bir cephede, Macarlar, Bulgarlar ve Avusturya, Alman cephesindeydi. Osmanlı ilk başlarda savaşa katılmamak için çok uğraştı ama Fransızlar ve İngilizlerin asıl hedefinin Anadolu ve Ön Asya olduğunu anladıktan sonra Almanlarla birlikte olmaya mecbur kaldı. Parasını ödememize rağmen İngilizler sipariş ettiğimiz gemileri vermedi. Bunun yerine Almanya’nın hediye ettiği iki gemi ile savaşa girdik. Kavgada en doğru şey ilk yumruğu atmaktır. Midilli ve Yavuz gemileri Rus limanları olan Sivastopol, Novorosisk ve Odessa’yı bombaladı ve savaşın içine girdik. Ancak bu kaçınılmaz savaşta ilk yumruğu da biz atmış olduk. Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa bu kararı aldılar ve 1911-22 yılları arasında Anadolu halkının 11 yıl boyunca çile çekme ve kan dökme dönemi başladı. Özellikle 1914’de başlayan savaş ve 1915’de Çanakkale cephesinde, sömürgelerinden devşirdiği bedava askerlerle Müslüman topraklarını işgale gelen düşman, Çanakkale’de bedelini ödedi. Anadolu insanı da verdiği 250 bin şehit ile bedelini ödedi. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 14

    Osmanlı 1340’dan itibaren Balkanlara yerleşti. Oraya giden Alp’ler iyi davranışlarıyla ve devlet düzenini tüm topluma iyi uygulaması sonucu Balkanlarda Slav kökenli olup Müslümanlığı tercih eden birçok insanı da vatandaş yaptı. Mesela, Slav asıllı olup Müslüman olan Boşnaklar, Bulgar asıllı olup Müslüman olan Pomaklar. Hacı Bektaşi Veli öğretisini en çok benimseyenler de Arnavut kimlikliler olmuştur. Balkanlarda Müslümanlık, Alevi-Bektaşi öğretisi ile büyümüştür. Ama maalesef 1789 Fransız İhtilali ile ortaya çıkan eşitlik-özgürlük-kardeşlik şiarı lafta kalmış, Milliyetçilik dini önderler ve kiliseler tarafından organize edilerek ulus devletlere dönüşmüştür. 1804’de Sırplar, 1822’de Rumlar, daha sonraki yıllarda Makedonlar, Bulgarlar, Karadağlılar, Romenler ulus devletlerini yarattılar ve 1911-13 Balkan savaşı sonunda Osmanlı, Rumeli’den tabiri caiz ise kazınıp atılmıştır.

    1804’den 1922 Kurtuluş Savaşı’na kadar Rumeli coğrafyasını ve Doğu Anadolu’yu ağırlıkla İç Anadolu’nun Türkmen ve Kürt çocukları savunmuştur. Bir başka deyişle Yozgat, Çorum, Tokat, Kastamonu evlatlarının kanı 118 yıl boyunca Rumeli için akmıştır.

    Bugün Cumhuriyet Meydanında Atatürk heykelinin altında yazan, “Ünlü süvarileri harp meydanlarında kahramanca dövüşen Türk yiğitlerinin harman olduğu diyar, Bozok Yaylasının yiğit evlatları var olun!” sözü oraya süs olsun diye konmamıştır. Mustafa Kemal Atatürk, Bozok Yaylasının yiğit evlatlarının 118 yıl boyunca bu devlet için Rumeli’de can verdiğini bilerek bu sözü söylemiştir.

    Avrupa, 1789 Fransız İhtilali ile toplumda eşitlik-özgürlük-kardeşliği tesis ederken aynı zamanda metalürjide, kimyada çok büyük atılımlar yaptı. Buharın sanayide kullanılması ile birlikte özellikle tekstil sektöründe yaşanan sorunları kökünden çözdü. Pamuğun, yünün ve tiftiğin kumaş olarak yoğun şekilde İngiltere ve Fransa’da üretilmeye başlanması Avrupa devletlerini öne çıkardı. Aynı yıllarda Osmanlı padişahları (Abdülaziz, Abdülmecit ve Abdülhamit) ise yurtdışından alınan borç paralarla sanayi ve eğitimi geliştirmek yerine saray yaptırmakla meşguldüler. 1854 -1856’da Kırım savaşları için İngiltere’den alınan borçlarla Dolmabahçe’nin, Yıldız Sarayı’nın yapılması ve Osmanlının bu borcu ödeyemeyerek 1876’da iflasını istemesi çok düşündürücüdür.

    Yukarıda saydığım padişahlardan Abdülhamit’i ayrı tutmak isterim. Bu padişahın demiryoluna ve eğitime verdiği önem sonucunda İstanbul’daki tren yolu, Eskişehir, Ankara ve Konya’ya getirildi. Adana’ya ulaştı. Bağdat Demiryolu yapılmaya başlandı.

    Ama Almanlar tarafından planlanan Hicaz Demiryolu güzergâhı Kızıldeniz’i ve Süveyş Kanalı’nı tehdit etmiştir. Bağdat ve Hicaz Demiryolu, Almanlar yerine İngiliz ve Fransızlar ile birlikte yapılsaydı 1. Dünya Savaşı’na da girmeyebilirdik.

    1881’de emperyalist ülkeler Osmanlıdan alacaklarını tahsil edebilmek için Duyun-i Umumiye kurumunu kurarak devlet gelirlerine el koydu. İngiltere ise alacağına karşılık Mısır’a el koymak için İskenderiye önüne getirdiği donanmasıyla şehri 10 gün boyunca topa tuttu. Bu süre içerisinde binlerce insan öldü. Bunun üzerine Abdülhamit, daha çok insan ölmemesi ve İngilizlerden alınan borçlara karşılık olarak Mısır’ı teslim etmiştir.

    Yine 1854 – 1856 yıllarında boğazlara hâkim Rus donanması nedeniyle Osmanlının, Kırım’da savaşan birliklerine yardım ulaştıramamıştır. Bunun üzerine Fransız ve İngilizler Mersin’e geldiler. Birliklerini karayoluyla Mersin – Yozgat – Sinop hattından Karadeniz’e, oradan da Kırım’a çıkardılar. Yozgat’tan geçen askerlerin gıda ve diğer ihtiyaçlarını temin eden Ohannes Aslanyan isimli tüccar, köylünün, ununun, yağının, yumurtasının iyi fiyata satılmasını sağlamıştır. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 13

    DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 13

    1789’da yaşanan ve çağ kapatıp yeni bir çağ açan Fransız ihtilali sonrasında ortaya çıkan, milliyetçilik akımına göre hayatı ve devleti dizayn etme, çok dinli, çok dilli Osmanlıda çok da kolay olmamıştır. Sünni Emevi İslam Dini’nin Osmanlı devletinde hâkim kılınması, farklı düşünen farklı inanan kesimlerde büyük huzursuzluklara sebep oldu. Özellikle Hristiyanlardan alınan Cizye vergisinin Kürt aşiret reisleri tarafından da talep edilmesi, yani çifte vergilenme vilayeti sitte coğrafyasında büyük kargaşaya sebep oldu. Bu coğrafyada yaşayan Hristiyanlar şehir merkezlerinde, ilçelerde veya suyu bol yerleşim yerlerinde kaliteli tarım yapmayı çok iyi biliyorlardı. Tarım konusunda, üretimde önderdiler. Aynı zamanda nalbant, kalaycı, terziydiler kısacası sanatkârdılar. Bu insanlar, insan ihtiyaçlarını üretimleri ile karşılayabilen insanlardı.

    Kürtler ise konargöçer şekilde, kış aylarında Urfa, Mardin, Diyarbakır ovalarında yazları ise Muş, Bingöl, Bitlis, Erzurum yaylalarında yaptıkları hayvancılıkla geçiniyorlardı. Osmanlı da bu konar-göçer insanlardan vergi almakta zorlanıyordu. O dönemde Ağrı Dağı’ndan çıkıp, Muş ovasından geçip Elazığ’da Karasu ile birleşerek Fırat Nehri’ni oluşturan Murat Nehri’nin Muş ovası mevkiinde tek köprü vardı. Osmanlı bu köprüyü tutarak yayladan ovaya inen aşiretlerden, 100 koyundan 2 erkek koç, bir de kuzuya denk gelen 40’da bir zekât miktarında vergi alırdı. Oysa vilayeti sitte coğrafyasında yerleşik düzene geçmiş şehirler, ilçeler ve köylerde esnaflık veya tarım yapan Hristiyan vatandaşlar, çok daha düzenli vergi veriyorlardı. Çünkü yerleşik düzende yaşıyorlardı, adresleri belliydi. Dolayısıyla Osmanlının sadık vatandaşıydılar, ayrıca Cizye vergisi veriyorlardı. Ancak Tanzimat ile birlikte Cizye toplama işinin kiliselere verilmesiyle, Cizye toplama hakkını kaybeden aşiret reisleri, Hristiyanlar’dan kendileri için ayrı bir vergi toplamaya devam ettiler. Bu da o coğrafyada genç nüfusun tarımdan koparak İstanbul’a ve Avrupa’ya göçlerini hızlandırdı. Bu göçler neticesinde sahipsiz kalan ve ekilemeyen tarım arazileri maalesef Kürt aşiretlerin yağmasına uğradı, gasp edildi.

    Osmanlının Kafkasları ve Balkanları Hristiyan-Slav milletler karşısında kaybetmesi acaba Anadolu’da “Acaba vilayeti sitte coğrafyasını da kaybeder miyiz?” endişesine sebep oldu. 2. Abdülhamit döneminde Şeyh Şamil’in torunu bir paşanın telkiniyle 1891 yılından itibaren bu coğrafyada Hamidiye Alayları oluşturuldu. Her alay bin atlı süvariden oluşurdu. Bu coğrafyada 100 aşiret reisine bağlı 100 bin kişilik bir atlı ordu gücü oluşturuldu ve bu güç vilayeti sitte coğrafyasında eşkıyalık ve talana daha da alıştı. Devletten silah alan, silahı seven ve büyük çoğunluğu Kürt, kalanı ise Arap olan bu topluluk, tüm vilayeti sitte coğrafyasında yasal olmayan gasplara sebep oldular.

    Bununla ilgili ilginç bir anekdot anlatayım; Ahmet Türk, Mardin ili Derik ilçesi Atlı köyünün toprak ağasıdır ve şu anda HDP’nin bir numaralı temsilcisidir. Ahmet Türk 2000’li yıllarda vilayeti sitte coğrafyasından Almanya’ya gitmiş, “Hristiyanlardan özür diliyoruz” kampanyası çerçevesinde bir toplantıya katılmıştır. Burada Serkis Hasparyan adlı bir Ermeni, Ahmet Türk’ün ardından mikrofona çıkar ve Ahmet Türk’e hitaben “Sayın Ahmet Türk, Hamidiye Alayları Mardin sorumlusu (Ahmet Türk’ün dedesi) Hüseyin Kanco’nun gasp ettiği 27 Hristiyan köyünü de verirseniz özrünüzü kabul ederiz” der.

    Ahmet Türk’ün aşiretine ait Atlı köyüne gittim ve Kasrı Kanco isimli yapıyı görme fırsatı buldum. Binanın ikinci katında yaklaşık 15 cm kalınlığında 140 cm genişliği ve 200 cm boyunda Karacadağ’a has bazalt taştan yapılma bir kilise kapısı ve tam ortasında haç işaretini gördüm.

    Hamidiye Alayları Antep’ten Ağrı’ya, Kars’tan Şırnak’a, Bitlis’ten Adıyaman’a Urfa’ya 1894-96 arasında sosyo – ekonomik hayatı felç etti. Bu terörden bıkan Hristiyan toplum bölgeyi terk etti ve bunlardan belli bir miktarı da Yozgat’a gelip yerleştiler.

    Bugün Yozgat’ta özellikle Yerköy, Sorgun, Çekerek, Akdağmadeni ilçelerinde Kürt kimlikli kardeşlerimiz de yaşamaktadır. Yaptığım araştırmalar neticesinde, aşiret hukukunun egemen olduğu vilayeti sitte coğrafyasından Müslüman Kürt kardeşlerimizin bile kaçmak zorunda kaldığını gördüm. Buradan kaçarak İç Anadolu’ya gelmelerindeki en büyük sebep, İç Anadolu’da bir arada hoşgörü içerisinde yaşama düşüncesidir. Çapanoğlu da bu hoşgörünün çok önemli bir örneği olmuştur.

    Çapanoğlu, Osmanlı, Balkanları ve Kafkasları kaybederken, çokça Müslüman göçmeni misafir etmiştir. Özellikle 1854-56 arasında Kırım’dan gelenlere, sonraki yıllarda Kafkaslardan gelen Çerkezlere ve Hristiyan Slavlar karşısında yurt kaybetmiş Balkanlardan gelen Müslümanlara da ev sahipliği yapmıştır. İlimizde Kırım Tatarı, Çerkez, Abhaz, Gürcüler de vardır. Bugün ilimizin en az kırk köyü Kafkaslardan gelmiş Müslüman kardeşlerimize aittir. Örnek olarak Çayözü, Boyalı, Poyrazlı, Bakırören, Kuşsaray (Yusuf Aslan’ın köyü) köyleri verilebilir. Çapanoğulları, Kafkaslardan ve Balkanlardan gelen yurt kaybetmiş bu göçmenlere çok iyi davranmış ve hamisi olmuştur. (Sürecek)

     

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 12

    Tanzimat Döneminde Yozgat

    Esas Yozgat’ın gelişmesinde en etkili olan olay 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856’da gelişen sosyo-ekonomik olaylardır.

    Osmanlı tarım-din devletiydi. Kuruluşundan itibaren her bölgenin güçlü ailelerine beylikler verip tımar sistemi uygulayarak askeri bir yönetim kurmuştu. Tüm toprakların sahibi Allah adına padişah, padişahın vermiş olduğu tımarlarla da hayatını idame ettiren vezirler ve bölgenin derebeyleriydi. 1514’de Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran’da Şah İsmail’i yenmesiyle birlikte doğu ve güneydoğu olduğu gibi Osmanlıya katıldı. Yavuz Sultan Selim, İdrisi Bitlisi kanalıyla bölgedeki tüm aşiretleri Osmanlıya bağladı.

    Vilayeti Sitte coğrafyasını da 28 derebeyi arasında paylaştırdı. Ama aşiret hukukuyla zor geçinen yöre halkı, bölgenin merkezi halinde bulunan Diyarbakır’ı dahi kendi aralarında paylaşamadı. Bu nedenle Diyarbakır beylerbeyliği görevi İstanbul’dan gönderilen Bıyıklı Hüseyin Paşa’yı vali olarak atadı.

    Vilayeti Sitte coğrafyası o dönemde şöyle şekillenmişti;

    1 Erzurum Vilayeti (günümüzde Bayburt, Gümüşhane, Erzincan, Kars, Ardahan bölgesi)

    1. Van Vilayeti (günümüzde Hakkari, Ağrı, Van bölgesi)
    2. Bitlis Vilayeti (günümüzde Siirt, Batman, Muş, Bitlis bölgesi)
    3. Sivas Vilayeti (günümüzde Sivas, Tokat, Amasya, Kayseri, (Yozgat kurulmadığı için) Ağdağmadeni, Boğazlıyan bölgesi)
    4. Diyarbakır Vilayeti (günümüzde Urfa, Mardin, Diyarbakır, Şırnak bölgesi)
    5. Elaziz Vilayeti (günümüzde Bingöl, Tunceli, Elazığ, Malatya ve Adıyaman bölgesi)

    Vilayeti Sitte olarak geçen bu 6 vilayette Hıristiyanlar ve Müslümanlar birlikte yaşamaktaydı. Hıristiyanlar genellikle Ermeniler, Diyarbakır bölgesinde Süryaniler, Müslüman kesimde ise yoğunlukla Kürtler, Kafkas göçmeni Çerkezler yer alıyordu.

    1789 Fransız İhtilali ile ortaya çıkan eşitlik, özgürlük, kardeşlik fikriyatı ve padişah, krallık, derebeyliği yerine laik, cumhuriyetçi parlamenter sistemler Osmanlıya da etki etmeye başlamıştı. Osmanlı da derebeyleri yerine ilgili vilayetleri merkezden atadığı valilerle idare etmeye başladı. Bu durum 3. Selim, 2. Mahmut ve sonrasında gelen Abdülaziz, Abdülmecit ve 2. Abdülhamit tarafından da kabul gördü. 2. Mahmut, Yozgatlı Çapanoğlu ile ilgili yayınladığı bir kanunnamede “Bir Eşirra kavim” demiştir.

    1839’dan sonra ilk anayasayla birlikte çoğu vilayetler yeniden organize edilmiştir. Kuruluşundan itibaren Sivas’a bağlı olan Yozgat, Ankara’ya bağlanmış, 1876’da da Ankara ilinin Yozgat ilçesi olarak bir Ayan Üyesi (şimdiki milletvekili) tarafından İstanbul Meclisi’nde temsil edilmiştir. 1908 yılında da yine Yozgatlı Hıristiyan bir vekilimiz mevcut idi. Bu iki vekil de önceki yazılarımızda bahsettiğimiz, Büyük Caminin de mimarı olan Nakkaş Simon’un sülalesinden gelmekteydi.

    Vilayeti Sitte coğrafyasında Hıristiyanlardan alınan cizye vergisinin miktarı vergiyi veren kişinin gelir durumuna göre kilise tarafından belirlenir ve toplanan vergiler bağlı oldukları derebeylerine verilirdi. Tanzimat ile birlikte bu durum değişti ve vergiyi toplayan kilise, direk olarak İstanbul’a göndermeye başladı. Bunun üzerine derebeyleri Vilayeti Sitte coğrafyasındaki Hıristiyanlardan çifte vergi talep etmeye başladı. Bu durumdan rahatsız olan ve başka çaresi kalmayan Hıristiyan kesim, derebeylikleri terk ederek Yozgat’a göç etti. Çünkü Çapanoğlu vergi istemiyordu. Erzurum, Erzincan, Kars ve Van yöresinden Yozgat’a gelen Hıristiyanlar ile Yozgat kısa sürede büyüdü. Çünkü Yozgat’a gelenler genellikle zengin kesimden sanatkar, esnaf ve nitelikli çiftçilerdi.

    Bir de Vilayeti Sitte coğrafyasında sözü geçen ve aşiret hukukuyla yaşayan derebeyleri, yeni evlenen Hıristiyanlardan ilk gece hakkı talep ediyordu ve vahşice uyguluyorlardı. Bu da göçü tetikleyen bir başka önemli bir unsur oldu. (Sürecek)

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 11

    DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 11

    YOUJGAT KELİMESİNİN BİLİMSEL AÇIKLAMASI

    Ülkemiz kuzey yarımkürede bulunmaktadır. Malum olduğu üzere kuzey yarımkürede yaz başlangıcı 21 Mart’tır. Güneş ışınlarının eğik olarak dünyaya temasında ilk önce kuzey cephedeki bölgeler güneşten faydalanır. Bu durumu Yozgat özelinde açıklarsak 21 Mart’ta güneş ilk Nohutlu Baba tepesini ısıtır. İlk otlar da nohutlu ve çevresinde yeşermeye başlar. Daha sonra geçen süre içerisinde güneşin daha da dünyaya dik düşmesi sonucu 6 Mayıs’ta Yozgat güneşi dik olarak almaya başlar. Bu esasında Yozgat’ın baharını temsil eder ve “EĞRİCE” olarak bilinen bahar bayramı oluşur.

    Yozgat’ın güneyinde bulunan meşelik ve çamlık ormanların bu ot örtüsü üzerine şu şekilde etkisi olur. Ağaçların gölgelemesiyle otlar daha uzun süre yeşil kalır. Oysa 21 Haziran’dan itibaren kuzey yarımkürede ot örtüsü kurumaya başlar. Bu sebeple bu yörede ilk yaşayanlar otu sütü bol yer anlamına gelen Youjgat adını koymuşlardır.

    Bugün de şehir merkezindeki bakkallarda 6 ay boyunca koyun yoğurdu, daha uzun sürelerde camız kaymağının satılması Youjgat kelimesini yani otu sütü bol yer olduğunun kanıtıdır. Yozgat’ın ismi ile ilgili “Yozuna yoz katılsın” veya “Yüz kat” gibi iddialar da mevcuttur.

    Özellikle Yozgat’ın şehirleşmesiyle birlikte, Yozgat’tan Avrupa’ya ihraç edilen tarımsal ve hayvansal ürünlere geldiğimizde;

    • Afyon sakızı: Morfin maddesinin hammaddesidir. Özellikle sağlık sektöründe, ameliyatlarda kullanılan en önemli maddedir. Afyon sakızı o zamanlar Yozgat’a bağlı olan Alaca Zile taraflarında, Çekerek ırmağı kenarlarında ve Aydıncık Kümbetovası’nda bol miktarda üretilmekteydi. O zamanlar özellikle Fransa kimyada çok gelişmişti. Afyon sakızından morfin üretmek Fransızlar için kolay işti.
    • Tiftik: Ankara keçisinin yünü olan ve moher olarak anılan, İngiliz kumaşına kimlik veren bu dokuma ürünü Yozgat ve çevresinde bol miktarda yetiştirilmekteydi. Özellikle şehrin kuzeyindeki köyler, Kabaktepe olarak biline bölge tiftik keçisinin yetiştirildiği ana bölge idi. Dedem “Sivas’ın kıl keçisini getir, 2 sene Kabaktepe’de yayılsın tiftik keçisi olur” dermiş. Yozgat’ın kuzeyindeki bitki örtüsü Ankara keçisinin yetişmesi için en uygun ortamı sağlamaktaydı. Yozgat tiftik üretim merkeziydi. Burada üretilen tiftik özellikle İngiltere’ye satılarak İngiliz kumaşının oluşumunu sağlamıştır. Önceleri katırlarla Samsun’a, buradan da deniz yolu ile İngiltere’ye satılırdı. Daha sonraki yıllarda Abdülhamit döneminde Ankara’ya kadar gelen demiryolu, tiftik ticaretinin tren ile yapılmasını sağlamıştır. Cumhuriyet döneminde 1927’de demiryolunun Yerköy’e kadar gelmesi, Yozgat’ı İstanbul ve İzmir’e bağlamıştır.
    • Mahlep: Kiraz ve vişnenin yabani atasıdır. Mahlep kimyada, gıdada ve doğal renginden dolayı tekstilde boya olarak kullanılan yabani bir meyvedir. Özellikle Çekerek ve Aydıncık çevresinde bol miktarda yetişir. Bugün Sarıkaya – Boğazlıyan arasında yol kenarlarında, mezarlık kenarlarında bol miktarda yetişir. Köylü bunları toplar tüccarlar bunları alarak Avrupa’ya ihraç ederdi.
    • Kitre: Anadolu, özellikle de Bozok Yaylası keven bitkisinin çok yoğun olduğu bir coğrafyadır. Bu bitkinin belli mevsimlerde bu bitkiden elde edilen kitre maddesi hem kimya sanayiinde hem de gıda sanayiinde Avrupa’da çok tutulan bir üründü.
    • Çöven: Özellikle helva yapımında ve kimyada kullanılan bu ürün genellikle Delice Irmağı kenarındaki yamaçlardan bahar aylarında toplanarak yurtdışına satılırdı.
    • Çivit Mazı: Meşenin bir meyvesidir. Yeşilken toplanan ve gölgede kurutularak elde edilen bu ürün kimyada ve tekstilde önemli bir maddedir. Yozgat’ın meşelik dağ köylerinde köylünün önemli bir gelir kaynağıydı.
    • Kilim Dokuması: Köylümüzün yün, tiftik ve keçi kılı kullanarak elde ettiği dokumalar da önemli bir gelir kaynağı idi. Bundan başka da aromatik başka ürünler de mevcuttu.
    • Yeşil mercimek, nohut ve fasulye de Yozgat’ın hem yurtiçine hem de yurtdışına sattığı ürünlerdi. Özellikle yeşil mercimeğin anavatanı Yozgat’tır.
    • Cehri: Baharla birlikte yüksek yerlerde yetişen dikenli, çiçekli bir bitkidir. Özellikle tababette ve gıda sanayiinde kullanılır. İlimizin de kuzeyinde Cehrilik olarak bilinen yerde yoğun şekilde yabani olarak yetişir.

    Bu ürünleri üretim bölgelerinden şehre taşımak, buradan da Samsun’a veya demiryolu için Ankara’ya nakil işini katerciler yapardı. Bugünkü TIR nakliyesi yapanlar. Bu ürünleri üreticiden toplayan tüccarlar, katerci esnafına teslim eder. Samsun’a götürmeleri için ücretini öderdi ve At, eşek, katır ve develerden oluşan katerler Samsun’a ulaştırırdı. Dedem Osman Ağa’nın babası, büyük dedemiz Yusuf da Yozgat’ın önemli bir katercisiydi. Her insan katercilik yapamazdı. Güvenilir, dürüst insan olacaksın, arkan sağlam olacak, bileğine sağlam olacaksın. Katerciler güvenilir insanlardan oluşurdu. Özellikle o dönemlerde kırsal eşkıyalarla doluydu. Dolayısıyla mal ve can güvenliği sağlamak her babayiğidin yapabileceği iş değildi.

    Bu ürünlerin alım satımı Yozgat’a çok ciddi bir para girişi sağlamıştır. Yozgatlı Hristiyanların yabancı dil bilmeleri, Fransa, İngiltere ve İstanbul’da akrabalarının olması Yozgat’a 18 ve 19. Yüzyılda bir üretim üssü yapmıştır. Tahıl var, bakliyat var, her türlü büyük ve küçükbaş hayvancılık var, aromatik bitkiler var. O zamanlar Köhne adında küçük bir köy olan bugünkü Sorgun’da, en az bir ay süren büyük bir pazar kuruluyordu. Köhne küçük bir köy olmasına rağmen Köhne Pazarı Osmanlı döneminde uluslararası bir pazardı. Şam, Halep, Musul gibi yörelerinden Arap alıcılar bu ürünleri almak için Yozgat’a geliyor para bırakıyordu. (Sürecek)

     

  • DÜNDEN BUGÜNE YOZGAT’IN HİKÂYESİ – 10

    Yozgat şehirleşirken gelir kaynakları nelerdi?
    Çapanoğlu, Sivas iline bağlı sancak beyi olarak Yozgat’ın kuzeyinde, doğusunda ve güneyinde yer alan diğer sancak beyleriyle toprak büyütme sevdası yüzünden, Adana’da Kozan Beyi ile, Kastamonu ve Samsun’da Canik Beyi ile kavgalı durumda olmuştur. Ancak Yozgat ekonomik olarak kendine yeten bir tarımı vardı. Hayvancılık bol, her evde sağılan süt inekleri vardı. Tahıl, nohut ve yeşil mercimek yetiştiriliyordu. Ayrıca Şefaatli ve Yerköy arasında Delice kenarındaki Karanlıkdere mevkiindeki bağlarda üzüm ve meyve çeşitleri bol miktarda üretiliyordu. Aynı şartlar Bişeközü kenarında yer alan ve Musabeyli Boğazı’ndan başlayıp, Musabeyli, Topaç ve Dayılı köylerinde sebze meyve yetiştirilirdi. Bir diğer önemli tarım arazisi ise Kümbetova’dır. Bugün Aydıncık ilçe sınırları içinde yer alır. Yozgat yayla – plato rakım 1300 metre, Yerköy 770 metre, Kümbetovası-Aydıncık ise 700 metredir ve yaz yağmurları da alır. En güzel örneği de Aydıncık güneyindeki Şebek Ormanları tipik Karadeniz ormanlarıdır.
    Yozgat’ın otu bol olması hayvancılığı, genç nüfusu ve iki çift öküz ile çift sürmesi sonucu tahılı kendine yeten ve dışarıya da satabildiği bir tarım ekonomisi vardı. Özellikle Delice ırmağının geçtiği Paşaköy, Kumkoyu, Saçlı, Saatli ve Armağan köylerinde binlerce dekar tahıl ekip, Delice kenarına kurulan değirmenlerde un yaparak İç Anadolu bölgesindeki askeri ihtiyaçları, Kayseri, Kırşehir ve Nevşehir yörelerinin un ihtiyacını da karşılaşmıştır. Balkanlardaki karışıklık sonucu gıda güvenliğinde sıkıntıya düşen Osmanlı’nın imdadına, buğdayı, nohudu, yeşil mercimeği ile Yozgat ve yöresi yetişmiştir.
    Yeşil mercimek dünya tarımına ilk defa Yozgat’ta yetiştirilerek dünyaya dağılmıştır. Yıllarca bakliyat işi yapmış biri olarak 80’li yıllarda yeşil mercimek çuvallarına vurulan damgada “Made in Turkey, in Yozgat” (Türk malıdır. Yozgat’ta yetişmiştir) yer alırdı.
    Yozgat, Türklerin Anadolu’da kurduğu tek şehirdir. 1730’lu yıllarda kurulmaya başlanmış, esas gelişimi ise 18 ve 19. yüzyılda Osmanlının Vilayet-i Sitte coğrafyasındaki kargaşalardan kaçan Hristiyanların Yozgat’ı bir cazibe merkezi olarak görmesinde ve Çapanoğlu’nun, Hristiyan ve Müslümanları bir arada yaşatma becerisinde büyük payı vardır. Yozgat’ı büyüten, Çapanoğlu’nun uzlaştırıcı, himaye edici ve üreteni koruyan devlet anlayışı ve ileri görüşlülüğü ilimizi büyüten en önemli unsurlar olmuştur. Bunun en güzel örneği de Çapanoğlu Büyük Camii’ni yaparak şehre damgasını vurmuştur.
    Yozgat, tarım ve hayvancılık şehriydi. Bu ürünlerin hem yurt içi hem de yurtdışına satılması ile çok ciddi bir gelire sahipti. Bu gelirler Afyon sakızı, tiftik, kitre, cehri, çivit mazı, çöven, halı, kilim, hububat ve tahıl ürünleri idi. Bu kalemler hem şehrin ihtiyacını giderir hem de dışarıya satılırdı. Afyon sakızı, tiftik, kitre, cehri, çivit mazı, çöven ve halı – kilim Yozgat’tan deve ve atlarla ile Samsun’a, buradan da deniz yoluyla Fransa’nın Marsilya ve İngiltere’nin Polatfort şehirlerine ihraç edilirmiş. Yozgat merkezli, Samsun’da acentesi, İstanbul’da, Marsilya ve Polatfort’da şubeleri olan Yozgatlı bir şirket tüm bu ürünleri alarak ihraç eder ve aynı yol ile Yozgat’ın ihtiyacı olan kumaş, sıtma ilacı olarak kullanılan kinin, nal, mıh ve diğer ihtiyaç duyulan metalürji ve kimya ürünlerini ithal edermiş. Ticaret işlerini Ermeni ve Rumlar yapmaktaydı.(Sürecek)