Kategori: Köşe Yazıları

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyasını bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 10

    Kürtler Osmanlıda Şeyhlerle, Hamidiye ağalarıyla bölgeyi kontrol ediyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile otoritenin merkezde sağlanması Kürtler tarafından hiç hoş karşılanmadı. Şeyhlerin ve Hamidiye ağalarının torunları bu bölgede coğrafi denetim ve statü istiyor, otorite olmak istediler.
    Kürtlerin %90 Sünni Şafi, %10’u Alevidir. Alevi Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında birlikte yaşamaya Cumhuriyetin kuruluşundan beri evet demişlerdir.
    Şeyh Said İsyanı sonrası 1930 Ağrı İsyanı ve 1937-38 Dersim İsyanına kadar tüm uygulamalar yeni kurulmuş, devrimler yapmış bir devletin yapması gereken güvenlik işlemleridir. Aşırıya kaçıldığı doğrudur. Zaman olarak tüm dünyada da devletler güvenlikleri için aynı uygulamaları yapmış, yeri geldiğinde çok daha sert uygulamalar da yapılmıştır.
    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu güne kadar, Şeyhliği – Ağalığı bitirecek bir toprak reformu yapamaması en büyük hatasıdır. Özellikle toprak reformuna karşı çıkıp Demokrat Parti’yi kuran sağcı siyaset bu günleri yaratmıştır. Topraktaki adaletsizlik ve bilgisizlik üretimsizliği getirmiştir. Bunda bölge insanının değişime uzak ruh hali, göçer olması, aşiret hukuku ile yönetilmesi ve katı bir dindarlık sebep olmuştur. Şeyh Said İsyanından bu güne kadar PKK’nın taban bulduğu alan Elazığ, Diyarbakır, Bingöl, Muş arasındaki dağlık bölge olan Piran Bölgesi’dir.
    Dağlık Hakkâri – Şırnak bölgesi genel eylemleri yapmak için çok uygundur. Hakkâri ve Şırnak 1980’den 2012’ye kadar 32 yılda eğitim çalışması ile tam kazanılmış bölge hüviyetini almıştır. PKK ya en çok katılımın Hakkâri’de olması bundandır. Kandil ABD’nin denetiminde bir lojistik merkezidir. Oysa militanlar bölgenin insanıdır. “GÜNDÜZ KÜLAHLIDIR GECE SİLAHLIDIR.“ Tunceli’nin de dağlık ormanlık olması PKK’ya büyük destek sağlamaktadır. Tunceli halkının büyük bir çoğunluğu CHP’ye oy vermiş, birlikte yaşamaya inanmış insanlardır. Ve bu bölgede çok miktarda Avrupa’da işçilerinin olması PKK’ya en büyük desteği de veren bölgelerden biridir.
    Kürt milliyetçiliği, Şeyh Said’le başladı. ABD destekli 12Eylül uygulamaları ile Kürt milliyetçiliği tavan yaptı. B.k yedirmede, koy boşaltmada, devlet denetiminde terör hep PKK’ya yaradı. Kürtçe konuşmak, Kürtçe şarkı dinlemek ile başlayan talepler bu gün asıl hedeflerini ilan noktasına gelmiştir. Bu talepler;
    Kimlik talebidir, Anayasaya Kürt İfadesini konması talebidir, Kürtçe genel eğitim talebidir, belli bir coğrafyada egemenlik hakkı talebidir, statü talebidir. Bu taleplerin altı çizildiğinde ortaya çıkan, adı konmadık devlet kurma arzusudur.
    Kürtler tarih boyunca bir devlet bile kuramamışlardır. Sebebi de göçebe yaşamaları sonucu yerleşik bir düzende şehirleşememeleridir. Doğu ve Güneydoğuda “Burası atalarımızın yurdudur” diyebilecekleri bir şehir yoktur. Genellikle köylerde ve ufak ilçelerde Ermenilerle beraber yaşamışlardır. Tüm Doğu ve Güneydoğu şehirleri Ermeniler ve Süryaniler tarafından kurulmuştu.
    Bu bölgenin tarih boyunca hem batısında hem doğusunda güçlü devletlerin olması da Kürtlerin bir devlet kurmalarına fırsat vermemiştir. Aşiret davalarının hiç bitmemesi de etkili olmuştur. 1850’lerden başlayıp 1915’de Ermeni Tehciri ile boşaltılan tüm ilçeler kıza zamanda Kürt göçerler tarafından dolduruldu. Devlet arşivlerinde bu raporlar mevcuttur. 1950 sonrası tarımda traktör kullanımı ile tüm araziler ekilir hale geldi ve sulu tarımla birlikte bölgede zenginlik arttı. Bölgede büyük nüfus patlaması oldu dağlık alanlarda geçinemeyen insanlar ovalan doldurdu. GAP ile birlikte ovaların nüfusu daha da artacaktır.
    (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından) Sürecek.

  • Akgül ve Şahan’dan beklenti büyük

    Yozgat, uzun yıllardır siyaset arenasında her dönem önemli mevkilerde temsil edildi. Ancak son yapılan seçimden sonra yeni kabinede Yozgat’a ayrılan bir bakanlık olmaması hayal kırıklılığı yaratsa da en az bakanlıklar kadar etkili bir kurumun (TSKOMB)’un başında bulun AK Parti Yozgat Milletvekili Abdulkadir Akgül’ün olması ve Milletvekili Süleyman Şahan ile birlikte; samimi ve uyum içerisinde çalışması Yozgatlıların ileriye dönük umutlarını artırdı.

    AK Parti İktidarları döneminde Yozgat’In bakanlık nezdinde temsil edilmesi AK Parti Yozgat Milletvekili Abdulkadir Akgül’ün omuzlarına büyük bir sorumluluk yükledi.

    Geçmişteki siyasi kariyeri boyunca sergilediği başarılı performansı ile dikkat çeken Akgül’ün  ayrıca TESKOMB Genel Başkanlığı görevini yürütmesi ve özellikle Milletvekili  Süleyman Şahan’la olan samimi birlikteliği ve uyumu, Yozgatlılarda geleceğe dair büyük umutlar taşımasına neden oluyor. İki vekil, şehrin karşılaştığı sorunları ilgili bakanlıklara ileterek çözüm için ellerinden geleni yapıyor. Projeler konusunda ortak bir vizyonla hareket ediyorlar ve şehirlerinin kalkınması için birlikte çalışıyorlar.

    Bu işbirliği, Yozgat’ın önündeki engelleri aşması ve şehre yeni projeler kazandırması adına büyük bir güç kaynağı oluşturuyor. Eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye kadar pek çok alanda yapılan istişareler ve ortak kararlar, şehrin geleceği için umut verici bir tablo çiziyor.

    Milletvekili Abdulkadir Akgül ve Süleyman Şahan, şehirlerine olan sadakatleri ve kararlılıklarıyla Yozgat’ı daha aydınlık yarınlara taşıma konusundaki gayretleri önümüzdeki süreçte daha da belirgin bir hale gelecektir.

    Milletvekili Süleyman Şahan’ın genç ve işin mutfağından geliyor olması, halkla iç içe sürekli sahada bulunması da halkın takdirini topluyor. Yine İlçe ziyaretlerinde vatandaşlarla olan diyalogu ve kendisine iletilen sorunları yerinde çözüme kavuşturulması için girişimlerde bulunması beklentilere dair umutları da artırıyor. Evet, iki vekil’de Yozgat için bir kağıda iki imza atıyor, her konuda tam mutabakat içerisinde çalışmalarını sürdürüyor.

    Ülkede yaşanan ekonomik olumsuzluklar bir tarafa, Yozgat’ın da yatırım ve istihdam alanında ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. Burada da iş yine; Akgül, Şahan ve il yöneticilerine düşüyor. Tarım ve hayvancılık bakımından büyük bir öneme sahip Yozgat’ta üretimin artırılması ve tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi, sanayileşme adımlarının hızlı bir şekilde atılması başta göç olmak üzere bir çok sorunların da çözüme kavuşturulmasını sağlayacaktır.  Umarız, Milletvekili Abdulkadir Akgül ve Süleyman Şahan’ın ortak vizyonu ve çabaları, Yozgat’ımızı daha da ileriye taşınmasında önemli katkı sağlar.

     

     

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyasını bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 9

    Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayıp Amasya, Sivas, Erzurum kongreleri ile ve doğudaki Kürt beylerine yazdığı mektuplarla yaptığım araştırmalar ve okumalar sonucuna dayanarak şu gerçeği söylediği kanaatindeyim. “Gasp ettiğiniz Ermeni mallarını topraklarını kullanmak istiyorsanız beraber olmamız lazım. Yoksa İngilizler, Fransızlar ve ABD gelir bu toprakları sizden alır.” Bu ortak korku nedeniyle Sevr Antlaşması’ndaki Kürdistan’ı istemeyip “Türklerle beraber olalım” dediler.

    Bir de şu gerçek var; Emperyalist destekli Yunan işgali batıda gerçekleşiyordu. Oysa Kürtler doğuda yaşıyordu. Kurtuluş Savaşı’nın yükünün büyük kısmını batı ve İç Anadolu ahalisi çekmiştir. Yalnız Fransızlarla birlikte Çukurova’ya gelen Ermenilerin “Verin malımızı toprağımızı” talebi karşısında bu mallara ve toprağa el koyan Maraşlı, Antepli, Urfalı Kürtler ve Türkler yaşam kavgasında Anadolu’yu yurt yapmada güneyde beraber oldular. Maraş’ın Kahramanlığı, Antep’in Gaziliği, Urfa’nın Şanı, Türk’le Kürdün, Ermeni’ye karşı ortaklığıdır.

    Doğu cephesi kumandanı Kazım Karabekir’in dik duruşu, Kültlerin tam destek vermeleri ve 1917’de yaşanan Rus Bolşevik ihtilali doğuyu rahatlatmış, bu da batıda Yunana karşı galip gelmemizi sağlamıştır. Onu da Atatürk ve silah arkadaşları başarmıştır.

    Atatürk’ün 1916-17 yıllarında Ermeni tehciri sonrasında Diyarbakır Silvan’da komutan olması ve tüm bölgede görev yapması sebebi ile bu coğrafyayı ve Kürtleri çok iyi tahlil etmiştir.

    Bin yıllık bir süreçte Türkler ve Kürtler müşterek coğrafya, müşterek tarih ve müşterek din sonucu yaklaşık 5 milyon insan tahin pekmez olmuş yani kan kana karışmıştır. Tahinin rengi koyu sarı, pekmez koyu kırmızı – bordo biri tadı diğeri ise yağlı tatsızdır. Ancak karışınca ortaya ikisinde de bulunmayan yeni bir tat çıkar. Tahin pekmez olur. Bu karışımda tahinin tam karışmadığı yer yine koyu sandır. Pekmezin karışmadığı yer koyu kırmızıdır. Bu beraberlikte iki temel tat özelliklerini belirgin olarak gösterirler. Ama çoğunlukla karışmış olan genel durum ise yeni bir renk yeni bir tatla güzelliği ifade eder. Tahinle pekmez, karıştırmak kolay ama ayrıştırmak kimyasal işlem gerektirir. ABD bu işe soyunmak arzusundadır. 1920’lerden kalan hesabı bu coğrafyanın maddi değerlerine el koyarak Ermeni milletine karşı sorumluluk olarak kabul etmektedir. ABD, Yahudilerin ve Hristiyanların dini inancına saygılı olmuştur. Bu coğrafya önce Yahudi sonra, Hristiyan sonra, Müslüman oldu. Ve ilk Hristiyan millet Ermenilerdir. Bu tarihi gerçeği iyi bilmek gerekir.

    1913’de Lozan’da Kürtler “Ayrı bir devlet kurmak istiyoruz!” diye bir talepte bulunabilirdi. Neden yapmadılar? Sebebi Ermenilerden arındırılmış Vilayet-i Sitte’yi hazımla uğraşıyorlardı. Kurtuluş Savaşı cephe savaşı olarak İzmir’den başladı. Afyon-Polatlı önlerinde durduruldu ve İzmir’de bitti. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar Kürtleri ve Türkleri bir millet olarak “Türk Milleti” olarak gördüler.

    Ama 1980 sonrası ABD aklı Kürt ırkçılığını yaratmayı iyi başardı. Bu Kürt ulusal uyanışı şişeden çıktı. Irkçılık fikrinin girdiği toplumlarda 2 çözüm yolu vardır

    • Uzun süreli aydınlanma değişim, üretim, adil paylaşım sonucu kardeşliğin tesisi.
    • Ayrışma, kavga, kan.

    Şu anda ülkemizin insanlarının kafası karışık ama coğrafya bazen olaylara yön verir, sınır koyar işi baştan bitirir. %40’ı Fırat’ın doğusunda Murat’ın güneyinde yaşayan Kürt (15 vilayet) 7 Milyon, %60’ı Fırat’ın batısında 66 ilde Türklerle beraber yaşayan 7 milyon dolayında Kürt kardeşimiz; Şeyh Said İsyanı sonucu Musul’un İngilizlere bırakılması tesadüf müdür? Kürtler, katı dindar olması padişaha ve halifeye bağlı olması nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hiç hazmedemediler. Ümmet olarak yaşamaya devam eden Kürde eşit yurttaş olma şansı Cumhuriyetle mümkün oldu.  (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından) Sürecek.

  • BATININ BÜYÜSÜ

    Büyü kelime anlamı olarak etki altına alan ve istediğini yaptıran anlamında kullanılır. Başlıktan da anlaşılabileceği üzere Batı medeniyetinin tüm insanlığı bir büyü gibi etkisi altına almasından bahsedeceğiz. Nedir insanlığı etkisi altına alan Batı medeniyeti? İnsanlığı nasıl büyülüyor? Bu etki insanlığı saadete mi götürüyor yoksa insanlığı yoldan mı çıkarıyor? 300 yıldır insanlığa hakim olan Batı medeniyeti kendi geçmişinde gömülü olan değerlerini serbest piyasa ekonomisiyle harmanlanmış ve yeni kavramlar da eklemleyerek ilk önce kendi içerisinde hazmetmiştir. Daha sonra sömürgecilik, kolonilik, emperyalizm ile dünyanın diğer kısımlarına taşımış ve nihayetinde küreselleşen ve dijitalleşmenin artmasıyla tüm dünyayı etkisi altına alarak hakim bir kültür haline gelmiş. Dünyayı tek tipleştirmiştir. Diğer dünya halkları ilk önce bazı reaksiyonlar gösterse de fazla direnememişlerdir. Batının kullandığı süslü kavramlar; insan hakları, demokrasi, özgürlük, adalet, halkın egemenliği, adil bölüşüm gibi cazip kelimelerle tüm insanlığı büyüsü altına almıştır. Batının zenginlik, refah ve sosyal adaletini gören diğer toplumlar kendilerindeki fakirlik, baskı, adaletsizlikleri görerek Batının değerlerine hayran kalmaktan kendilerini alıkoyamamışlardır. Bu değerlere sahip olabilmek için, onlar gibi olmak için adeta yarışmışlardır. Hiçbir sorgulamaya tutmadan bu değerleri kendilerine uygulamaktan geri durmamışlardır. Bu karşılıklı etkileşim yüzyıllar boyunca sürerek günümüze kadar gelmiştir. Fakat gelinen noktaya bakıldığında kavramların ifade ettiği gibi insanlar pek de mutlu değillerdir. Peki insanlar bu büyüye nasıl kapıldılar? Görünenle hissedilen farklı mıydı acaba? Aslında Batı bu süslü lafları kullanırken çok şeyi ıskalıyordu. Ama kendini o kadar güzel bir şekilde pazarlıyordu ki: Bu cazibenin cezbinden kurtulmak zordu. Bireysellik, akıl, bilim, fen, kadın hakları, hayvan hakları, çevre bilinci, sinema, tiyatro gibi kavramlar aslında çok cazip değil mi? Bu cennetin dünyada yaşanması demekti. Oysa gelinen süreçte bunlar insanlığa bırak cenneti cehennemin kapılarını sonuna kadar aralamıştı. İnsanlar hiç olmadığı kadar mutsuz, yalnız ve ruhsal sıkıntı içindeler. Çünkü Batının geliştirdiği kavramlar suret olarak güzel görünse de hakikatte içi boş ve fıtrat dışıdır. Çünkü bireyselleşme deyip toplumdan kopararak yalnızlaştırmış ve bencilleştirmiştir. Bencilleşme yarışına giren insanlar adeta Habbes’in dediği gibi insan insanın kurdu oldu. Bencilleşen insanın refahı arttı ama mutluluğu azaldı. Tüketimi çılgınca artarak ihtiyacı çoğaldı. İhtiyacı çoğalan insan daha çok çalışıp daha çok emeği sömürüldü. Bencilleşip tüketim çılgınlığına giren insanlar birbirlerini yedi. Zayıf olanı aşağıladı ve ezdi, merhametini rafa kaldırdı. Toplumsallaşmanın önüne geçerek toplumsal adaleti tamamen bozdu. Toplumsal refah şöyle dursun insanla arasındaki refah farkında tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar mesafe oluştu. Özgürlük dedi sınırsız özgürlük vaadi insanları tabiatından uzaklaştırdı. İtaati, sevgiyi, saygıyı, hürmeti ortadan kaldırdı. Anneye, babaya, topluma, devlete karşı çatışmayı çoğalttı. Kültürleri ve nesilleri bozdu. Refahı ve lüksü o kadar kutsadı ki refahı ve lüksü elde etmek için her şeyi mübah saydı. Çılgın refahlaşma çevreyi katletti. Çevrede gerekli karşılığı vererek büyük bir çevre kriziyle yüzleşmek zorunda kaldı. Kadın hakları dedi ve kadın hakları, eşitliği altında kadını metalaştırıp kutsiyetini ayaklar altına aldı. Anneliğini ve şefkatini unutturdu onu yalnızlaştırıp mutsuz etti. Serbest piyasa diyerek acımasız bir rekabete sokarak güçlünün ayakta kalıp zayıfın yok olduğu bir dünya oluşturdu. Aklı kutsayarak kalbi ve vicdanı öldürdü. Bunlar uzayarak gidebilir. Sonuç itibariyle büyüsüne kapıldığımız Batı medeniyeti felaketimizle sonuçlandı. Çünkü Batı medeniyeti sadece nefsi, gücü, aklı kutsuyordu. Bu da insanın hoşuna gidiyordu. Tecrübe edilerek doğru olmadığı ortaya çıktı. Çünkü Batı duyguları ve ruhu dışlamıştı. Duygusuz bir akıl insanı şeytanlaştırdı. Kalpsiz bir beden insanı yozlaştırdı. Bireyselleştirerek bencilleştirdi. Toplumsal varlık olan insanı kalabalıklar içinde yalnızlaştırdı. Sonsuz yaşam hissini ıskalayarak dünyevi zevklerle insanı sapkınlaştırdı. Oysa insan sevgisi, şefkati, saygısı, paylaşımı ruhunu ve kalbini beslediği sürece insan kalabilmektedir. Sonsuzluk hissini inancıyla beslediği zaman gerçek insan kalabilirdi. Maalesef Batının büyüsü insanı büyüledi, büyü etkisini gösterdi. İnsanı maddi manevi hastalığa düçar etti. Şimdi ise biçare insanı tedavi edecek kendi fıtratına uygun, insani değerlerle barışık, ebedi yaşam hissini tedavi eden, yalnızlıktan ve bencillikten kurtarıp dünyanın tüm paydaşlarıyla birlikte huzurlu yaşamını temin edecek yeni bir büyüye ihtiyaç vardı.

  • BATININ BÜYÜSÜ

    Büyü kelime anlamı olarak etki altına alan ve istediğini yaptıran anlamında kullanılır. Başlıktan da anlaşılabileceği üzere Batı medeniyetinin tüm insanlığı bir büyü gibi etkisi altına almasından bahsedeceğiz. Nedir insanlığı etkisi altına alan Batı medeniyeti? İnsanlığı nasıl büyülüyor? Bu etki insanlığı saadete mi götürüyor yoksa insanlığı yoldan mı çıkarıyor? 300 yıldır insanlığa hakim olan Batı medeniyeti kendi geçmişinde gömülü olan değerlerini serbest piyasa ekonomisiyle harmanlanmış ve yeni kavramlar da eklemleyerek ilk önce kendi içerisinde hazmetmiştir. Daha sonra sömürgecilik, kolonilik, emperyalizm ile dünyanın diğer kısımlarına taşımış ve nihayetinde küreselleşen ve dijitalleşmenin artmasıyla tüm dünyayı etkisi altına alarak hakim bir kültür haline gelmiş. Dünyayı tek tipleştirmiştir. Diğer dünya halkları ilk önce bazı reaksiyonlar gösterse de fazla direnememişlerdir. Batının kullandığı süslü kavramlar; insan hakları, demokrasi, özgürlük, adalet, halkın egemenliği, adil bölüşüm gibi cazip kelimelerle tüm insanlığı büyüsü altına almıştır. Batının zenginlik, refah ve sosyal adaletini gören diğer toplumlar kendilerindeki fakirlik, baskı, adaletsizlikleri görerek Batının değerlerine hayran kalmaktan kendilerini alıkoyamamışlardır. Bu değerlere sahip olabilmek için, onlar gibi olmak için adeta yarışmışlardır. Hiçbir sorgulamaya tutmadan bu değerleri kendilerine uygulamaktan geri durmamışlardır. Bu karşılıklı etkileşim yüzyıllar boyunca sürerek günümüze kadar gelmiştir. Fakat gelinen noktaya bakıldığında kavramların ifade ettiği gibi insanlar pek de mutlu değillerdir. Peki insanlar bu büyüye nasıl kapıldılar? Görünenle hissedilen farklı mıydı acaba? Aslında Batı bu süslü lafları kullanırken çok şeyi ıskalıyordu. Ama kendini o kadar güzel bir şekilde pazarlıyordu ki: Bu cazibenin cezbinden kurtulmak zordu. Bireysellik, akıl, bilim, fen, kadın hakları, hayvan hakları, çevre bilinci, sinema, tiyatro gibi kavramlar aslında çok cazip değil mi? Bu cennetin dünyada yaşanması demekti. Oysa gelinen süreçte bunlar insanlığa bırak cenneti cehennemin kapılarını sonuna kadar aralamıştı. İnsanlar hiç olmadığı kadar mutsuz, yalnız ve ruhsal sıkıntı içindeler. Çünkü Batının geliştirdiği kavramlar suret olarak güzel görünse de hakikatte içi boş ve fıtrat dışıdır. Çünkü bireyselleşme deyip toplumdan kopararak yalnızlaştırmış ve bencilleştirmiştir. Bencilleşme yarışına giren insanlar adeta Habbes’in dediği gibi insan insanın kurdu oldu. Bencilleşen insanın refahı arttı ama mutluluğu azaldı. Tüketimi çılgınca artarak ihtiyacı çoğaldı. İhtiyacı çoğalan insan daha çok çalışıp daha çok emeği sömürüldü. Bencilleşip tüketim çılgınlığına giren insanlar birbirlerini yedi. Zayıf olanı aşağıladı ve ezdi, merhametini rafa kaldırdı. Toplumsallaşmanın önüne geçerek toplumsal adaleti tamamen bozdu. Toplumsal refah şöyle dursun insanla arasındaki refah farkında tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar mesafe oluştu. Özgürlük dedi sınırsız özgürlük vaadi insanları tabiatından uzaklaştırdı. İtaati, sevgiyi, saygıyı, hürmeti ortadan kaldırdı. Anneye, babaya, topluma, devlete karşı çatışmayı çoğalttı. Kültürleri ve nesilleri bozdu. Refahı ve lüksü o kadar kutsadı ki refahı ve lüksü elde etmek için her şeyi mübah saydı. Çılgın refahlaşma çevreyi katletti. Çevrede gerekli karşılığı vererek büyük bir çevre kriziyle yüzleşmek zorunda kaldı. Kadın hakları dedi ve kadın hakları, eşitliği altında kadını metalaştırıp kutsiyetini ayaklar altına aldı. Anneliğini ve şefkatini unutturdu onu yalnızlaştırıp mutsuz etti. Serbest piyasa diyerek acımasız bir rekabete sokarak güçlünün ayakta kalıp zayıfın yok olduğu bir dünya oluşturdu. Aklı kutsayarak kalbi ve vicdanı öldürdü. Bunlar uzayarak gidebilir. Sonuç itibariyle büyüsüne kapıldığımız Batı medeniyeti felaketimizle sonuçlandı. Çünkü Batı medeniyeti sadece nefsi, gücü, aklı kutsuyordu. Bu da insanın hoşuna gidiyordu. Tecrübe edilerek doğru olmadığı ortaya çıktı. Çünkü Batı duyguları ve ruhu dışlamıştı. Duygusuz bir akıl insanı şeytanlaştırdı. Kalpsiz bir beden insanı yozlaştırdı. Bireyselleştirerek bencilleştirdi. Toplumsal varlık olan insanı kalabalıklar içinde yalnızlaştırdı. Sonsuz yaşam hissini ıskalayarak dünyevi zevklerle insanı sapkınlaştırdı. Oysa insan sevgisi, şefkati, saygısı, paylaşımı ruhunu ve kalbini beslediği sürece insan kalabilmektedir. Sonsuzluk hissini inancıyla beslediği zaman gerçek insan kalabilirdi. Maalesef Batının büyüsü insanı büyüledi, büyü etkisini gösterdi. İnsanı maddi manevi hastalığa düçar etti. Şimdi ise biçare insanı tedavi edecek kendi fıtratına uygun, insani değerlerle barışık, ebedi yaşam hissini tedavi eden, yalnızlıktan ve bencillikten kurtarıp dünyanın tüm paydaşlarıyla birlikte huzurlu yaşamını temin edecek yeni bir büyüye ihtiyaç vardı.

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyasını bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 8

    Ermeniler 1877-78 (93 harbi) öncesi ve sonrası doğu da Müslüman unsurları özellikle Kürtlere karşı yoğun katliam uyguladılar. Ve bu iki millet arasına giren kan zaman içinde daha da derinleşti. Emeni ürettiği için zengin ve iyi bir hayat yaşaması, Kürt üretemediğinden dolayı kötü yaşaması Ermeni’ye karşı kindarlığını arttırdı.
    Doğuda Ermenilerin oluşturmak istediği Ermenistan coğrafyası Kürtlerin hoşuna gitmemiştir. Vilayet-i Sitte’nin4’de 3’ünü Ermenistan olarak ele geçirme arzuları silahlanma çalışmaları Kürt aydınlarının Ermenilere karşı Kürtleri kışkırtmaları ile başladı. Ermenistan olarak istenen haritanın tamamı Kürtlerinde yaşadığı coğrafya idi. Buna kanıt tüm doğu şehirlerinde Ermenilere ait taştan ve ağaçtan kalma eserler objeler hala hayattadır. Kürtlerin ise dünden bugüne kalmış bir objesi bile yoktur.Bitlis’te 600 yıllık ceviz ağaçları, Diyarbakır – Elazığ yöresinde 400-500 yıllık karadut ağaçları, Mardin-Derik’de 400-500 yıllık zeytin ağaçları, binalar ve kalelerErmenilerin eseridir. Ama Ermeniler Osmanlı coğrafyasında çoğunluk içerisinde yaşayan azınlık idiler. Çok az bir kısmı anarşi yaratmışlardı. Rusları İngilizleri ve Fransızları kurtarıcı olarak gördüler. Ve kendi sonlarını hazırladılar. Zaten Sünni Kürtler, kindarlıkla mala el koymak için Ermenilerin silaha sarılmasını dört gözle bekliyordu. Sahip olamadığı zenginliğe, çalışmadan el koymakKürtlerin yapısına çok uymaktaydı. Bu coğrafyada zor kullanmak, gasp etmek mubahtır. Kürt zor kullanmayı sever.
    Vilayet-i Sidde ile coğrafyanın Ermenilerin eline geçeceği korkusu düzenli orduya hiç katılmayan Kürtleri Osmanlı ordusuna katılmaya mecbur etti. Bunun temelinde de bu coğrafyada Ermeniler bir devlet kurar ise Kürtler perişan olabileceği yatıyordu.
    1870’lerden itibaren Doğuda ve Güney Doğuda Kürtler ve Ermeniler hep bu toprakların kendilerine ait olduğunu söylüyorlardı. Ermeniler butoprakların en eski halkı olduklarını ve eserlerinin şehirlerinin olduklarını söylüyorlardı. Kürtler de tam aksine hayır buralarda bizim yurdumuz diyorlardı. Özellikle İç Anadolu’da şu anda yaşayan Kürtlerin büyük bir bölümü 1870 ile 1920 yılları arasında hem Rus hem de Ermeni terörü sonucu, İç Anadolu’yu daha güvenli gördükleri ve Türkler olduğu için gelip yerleşmişlerdir. 1915 tehcir sonrası boşaltılan Anadolu’nun Ermeni yurtları bu göçebe Kürtler taralından doldurulmuştur. Bu da bir devlet politikasıdır.
    Türklerin ve Kültlerin ortak yanları: Müslüman ve çoğunlukla Sünni olmaları ile Anadolu’yu Hristiyanlardan beraberce temizlemeleri ve mallarına el koymaları ve bu işteki birliktelikleridir. Suça ortaklıklarıdır.
    Alevi Kürtler bu işe hiç dâhil olmamıştır. Arap aleviler de öyledir. Bu gün Hatay ili Samandağ ilçesi Vakıflı köyü diye tek bir Ermeni köyü kaldı ise oda alevi kültürünün ön yargısız insana verdiği değerdendir.
    Sevr antlaşmasında Ermenistan- Kürdistan devleti sınırlarının tespitinde ABD Başkanı Wilson hakem tayin edildi. Ermenistan sınırını şu şekilde tespit etmişti: Giresun’un doğusundan başlayıp Erzincan’ın 20 km batısına sonra Erzincan’ın, Tunceli, Bingöl dağlarını takip ederek Diyarbakır’ın Silvan – Lice günümüzde Batman’ın Sason ilçesi sıra dağları, Bitlis’in 20 km güneyinden devam edip İran sınırına ulaşmaktaydı. Wilson Trabzon, Rize, Artvin, Erzurum, Kars, Iğdır, Muş, Bitlis, Siirt, Van, Hakkâri, Ağrı, Erzincan, Bayburt ve Gümüşhane illerini Ermenilere veriyordu.Ve günümüzdeki Ermenistan’la birleştirip Karadeniz’e çıkışı olan bir Ermenistan devleti olarak planlıyorlardı. ABD 1920’lerde Wilson projesi ile güneydeki iller Silvan harici Diyarbakır, Urfa, Mardin, Şırnak Kürdistan olarak planlanmakta idi. Wilson’un bu tespitlerine Kürtler karşı çıktı. Zaten bölge 1915 tehciri ile Ermenilerden temizlenmişti. Uygulanması mümkün değildi. Zorbabeyler 20-30-50 Ermeni köyünü gasp etmiş el koydukları Ermeni genç kızlarla haremler oluşturmuş, tatlı bir hayat yaşıyorlardı. Emperyalistlerin İstanbul’u, İzmir’i işgale devam etmeleri Kürt coğrafyasında o zamanda iletişimin hiç olmamasından dolayı ilgi uyandırmamıştı. Ama Sivas ve Erzurum kongreleri ile Kürtler Kurtuluş savaşma destek vermişlerdir. Buda isyan etmeyerek olmuştur.(Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)Sürecek.

  • 100.Yılımızı coşkuyla kutladık

    Yurt genelinde olduğu gibi Yozgat’ımızda da Cumhuriyetimizin 100. Yılını coşkuyla kutladık. 29 Ekim coşkusu Şehrimizde gündüz ayrı gece ayrı etkinliklerle kutlandı.

    Cumhuriyet Meydanındaki kutlama etkinliğinde Vali Mehmet Ali Özkan’ın duygu yüklü konuşması ve ardından düzenlenen gösteriler, büyük beğeni topladı.

    Akşam saatlerinde Cumhuriyet Meydanı’nda toplanan vatandaşlar, ellerinde Türk bayrağı ve fenerlerle terminal kavşağına kadar marş söyleyerek yürüdü. Renkli görüntülere sahne olan yürüyüşe, 7’den 70’e çok sayıda vatandaş eşlik etti.

    Terminal kavşağında son bulanan yürüyüşte Yozgat Valisi Mehmet Ali Özkan, etkinlikte emeği geçenlere teşekkür ederek yürüyüşe katılan vatandaşların Cumhuriyet Bayramı’nı kutladı.

    Vali Özkan, burada yaptığı kısa ve duygu yüklü konuşmasında kalabalığın yüreklerine dokundu.  Özkan, “Büyük Türk Milletinin asil, öz evlatları Yozgatlılar, bu yürekler böyle vurdukça, bu gönüller böyle durdukça Albayrak ilelebete Cumhuriyet sonsuza kadar yürüyecek var olun.  Siz oldukça bu gönüllüler topu vurdukça Albayrak başımızda durdukça mazluma zalim eli değebilir mi. Var olun Sağ olun.  Cumhuriyetimizin 100. Yıldönümü olan bugünde başta; Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Şehit ve Gazilerimiz olmak üzere; gerek aklı, gerek ilmi, gerekse bedeni ile ülkemize hizmet etmiş bütün vatan erlerini selamlıyorum, Cumhuriyet Bayramımızı kutluyorum.” dedi.

    Vali Mehmet Ali Özkan, Belediye Başkanı Celal Köse, Cumhuriyet Başsavcısı Recep Sevgili, İl Jandarma Komutanı Kıdemli Albay Nejdet Özcan, İl Emniyet Müdürü Recep Tecimer, Bozok Üniversitesi Rektörü Prof. Dr Evren Yaşar, İl Milli Eğitim Müdürü İsmail Altınkaynak ve diğer kurum müdürleri, 7’den 70’e tüm Yozgatlılar bu coşkulu günde bir kez daha birlik ve beraberlik duygularıyla dolup taştı.

    Bu coşku, sosyal medyada da zirveye ulaştı. Büyük Önder Atatürk’ün ilham verici sözleri, Yozgat’ımızda da binlerce insanın kalbinde yankılanarak Cumhuriyet sevgisini yeniden alevlendirdi. Facebook, Twitter, Instagram ve diğer platformlarda paylaşılan fotoğraflar ve videolar,  Cumhuriyetimizin 100. yılını gurur ve mutlulukla kutlayan insanlar, ülkemizin birlik ve beraberlik içinde ne kadar güçlü olduğunu gösterdi.

    Daha sonra Cumhuriyetimizin 100’üncü yıl dönümü onuruna, Vali Mehmet Ali Özkan ve eşi Arzu Özkan Hanımefendi’nin ev sahipliğinde Valilik Salonunda Resepsiyon düzenlendi. Burada da Cumhuriyetimizin 100. Yıl pastası kesilerek birlik ve beraberlik mesajları verildi.

    Netice itibariyle, Cumhuriyetimizin 100. Yıldönümü, tüm yurt genelinde olduğu gibi Yozgat’ımızda da dolu dolu etkinliklerle kutlandı. Birlik ve beraberlik içinde Cumhuriyetimizi daha nice yıllar boyunca aynı coşku ve heyecanla kutlamak dileğiyle.

     

     

     

     

     

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyasını bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 7

    Apo ve arkadaşları tarafından 1977 yılında Ankara’nın Çubuk Barajı’nda başlayan hayal Kürt coğrafyasında fikren bazı bölgelerde de filen hükümdardır. Kendilerine göre bölgeyi Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik birimlerinden temizleme aşamasına getirmişlerdir.
    Osmanlı Devleti tazminat fermanından sonra yerel Kürt beylerini tasfiye ederek otoriteyi merkezileştirme siyasetine hız verince, özellikle kırsalda oluşan otorite boşluğunu Şeyhler doldurmaya başladı. Bunda Abdülhamit’in Osmanlıyı bir arada tutmak için İslamcılık siyasetine önem vermesi şeyhleri Doğu ve Güney Doğu’da siyasi otorite yapmıştır.
    Önceleri şehirlerdeki hayat Hristiyanların kontrolünde idi. Sanat ve ticaret onlarda idi. Hamidiye Alayları ve tehcirler sonucu boşalan alanlarda Kürtler şehirleştiler. Ermeni ustaların yanında çırak olanlar ustalaştı. Ermeni nüfus sıfırlandıktan sonra ticaret ve ekonomik alanlarCumhuriyetle birlikte Kürtlere geçti.
    Demokrasi hakkını bilip istemek kadar, haddini de bilmek ve yöneticilerden hesap sorma kültürüdür.Kürtlerin bir bölümü maalesef hak talep ederken, haddini de bilme gibi bir kültürü içselleştirmediler. Bir millete ırkçılık bulaştımı,aklı başınaya uzun vadeli eğitimle geliyor, zaman içinde bilinçleniyor ya da başka ırklarla savaşı sonucu kanla ıstırapla geliyor. Maalesef Kürt ırkçılığı, bindiği ABD emperyalizmi otobüsüne çok güveniyor.Ve o otobüs yapacağı ilk kazada eğitimsiz Kürt halkına ciddi zararlar verecek.
    1514’deÇaldıran Savaşı’ndan 1839 Tanzimat Fermanı’na kadar Doğu’yu Beyler idare etti. Taki 1839’dan sonra bölgede Hristiyanlarında yönetici seçilme hakkı kazandı. Daha önce Kürt Beyler tarafından toplanan Cizye vergisi kiliseler kanalı ile toplanaraksaraya ulaştırılıyordu. Bunlar yetmiyormuş gibi tarım ve hayvancılıktan alınan Aşar vergisini dedevlet toplamaya başladı. Hem cizyenin hem de aşar vergisinin devlet tarafından toplanması Kürt beylerini ekonomik yönden güçsüz bıraktı. Hele Hristiyan yöneticilerinde seçilmesi Hristiyanlara karşı terörü arttırdı. Ve yerel ölçekte Kürt-Ermeni çatışmaları bölgede haddinden fazla yoğunlaştı. Osmanlı bu arada hem Balkanları hem de Kafkaslarıkaybetmişti. “Vilayet-i Sitte’yi de kaybederiz” korkusuyla Hamidiye Alayları kuruldu. 1891’den 1908’e kadar 17 yılda Sünni Kürtler doğuda büyük katliamlar yaptılar. Ve de bunu devletin onayı ile yaptılar. Alevi-Kürt aşiretleri bu katliamlara hiç bulaşmamışlardır. 17 yıllık süre içinde gerçekleştirilen katliamlara rağmen bu coğrafyada Ermeni nüfusu gene çok ciddi rakamlardaydı. 1. Dünya Savaşı şartlarında 1915 tehciri ile doğunun tamamı Ermenilerden arındırıldı. Bu siyasette Abdülhamit ile başlayan temizlik hareketinin İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından da aynen uygulandığını görmekteyiz. Çünkü bu bir devlet politikasıydı.
    Urfa Viranşehirli Milli aşiretinden İbrahim Paşa, Urfa’dan Musul’a kadar Adıyaman’dan Rakka’ya kadar Diyarbakır’dan Cizre’ye kadar geniş bir alanda hem Ermenileri hem de Hamidiye Alayına avanta vermeyen Kürtleri özelliklede Ermenileri katletti.
    Fransız ihtilalibütün dünyayı etkiledi. Özellikle Balkanlardaki uluslaşma Osmanlıyı Balkanlardan kazıyıp attı. Bu milliyetçilik fikirleri Müslüman Arnavutlarda, Araplarda ve de Ermenilerde yoğun ilgi gördü.Bir tek Kürtler bu olayı algılayamadı. Bunun nedeni de Kültlerdeki şehirleşme oranı çok düşüktü, göçer olarak yaşıyorlardı. Aşiretçiliği bırakıp millet olmayı başaramadılar. Bunu yüz yıllık bir gecikme ile bugün yaşamaya çalışıyorlar. Çünkü Kürtler önce Müslüman sonra Kürt idiler. 1980’den sonra önce Kürt sonra Müslüman olduklarını fark ettiler. (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından) Sürecek.

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyasını bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 6

    Kürtler, Türklerden 200 yıl öncesinden Müslüman olmuşlardır. 639 yılında Ermeni şehri Diyarbakır, Araplar tarafından fethedilince Ermeniler fidye vererek dinlerini korudular. Zerdüşt olan Kürtlerse kılıç zoruyla Müslüman oldu. 1600 yıllık Mar Toma Kilisesi o günden bu tarafa Diyarbakır Ulu Cami olarak faaliyetini sürdürmektedir.
    Kültlerin mezhebi %90 Sünni – Şafi, %10 Alevidir. Türkiye’nin tek Alevi şehri Tunceli’dir. Osmanlı ile Şah İsmail arasında Çaldıran’da yapılan savaşta Kürtler Osmanlının yanında durmuştur. 1514 bu tarihten sonra Şam’ın Bağdat’ın Kahire’nin Mekke’nin idaresi 400 yıl Osmanlı’da kalmıştır.
    Osmanlı Kürdistan bölgesinin yönetimi Beylere (hürlere) bırakarak 2. Mahmut zamanına kadar bölgeyi Kürt Beyler yönetmiştir. Hristiyanlardan devlet adına vergi almak bu beylere hak tanınmıştı.
    Fransız devriminin Balkanlarda Kafkaslarda Ulus Devletler yaratması Doğu ve Güneydoğuda yaşayan Hıristiyanları da etkilemiş ilk ermeni isyanları 1870 (Sason İsyanı) iktidardaki Abdülhamit vilayeti sitte denilen 6 vilayette Hristiyanların %50 üzerinde olduğu bu coğrafyada Hamidiye alayları kurarak Kürtleri ve Arapları kullanmıştır. Özellikle Osmanlının Balkanlarda ve Kafkaslarda çok toprak kaybetmesi Ermenilere karşı ciddi şekilde şiddet uygulamasına yolaçmıştır.
    100 adet Hamidiye alayı Kurt aşiretlerce kurulmuş her aşirette bin adet atlı süvari ile teşkilatlanmıştır. Devlet silah ve maaş vermiş eğitmiş ve Ermenilere karşı bu alaylar kullanılmıştır. Bu alaylara da Şeyh Şamilin torunu bir paşa organize etmiştir. Bu Hamidiye alayları Ermeni halkı vergiyle talanla çok büyük baskı altında tutmuştur. Ve bu baskılar Ermeni halkında isyanlar çıkarmasına sebep olmuştur. Osmanlı devleti Sünni Kürtlere,“Bölgeyi Ermenilerden temizleyin, Ermenileri yok edin” talimatı vermiştir. Ve Sünni Kürtler bu işi seve seve, şevkle yapmışlardır. 1. Dünya Savaşı başlayıp doğuya Rusların gelmesi ile Ermeni halkı içinde örgütlenen Hınçak ve Taşnak Partileri de acaba bizde Balkan devletleri gibi devletleşebilir miyiz? düşüncesiyle, İngilizlerin, Fransızların, Rusların ve az da olsa ABD’nin desteği ile Osmanlı Ordusuna karşı saldırıda bulunmuşlardır. Osmanlı bunun üzerine 24 Nisan 1915’de Ermenileriçin tehcir kararını almıştır.
    Enver Paşanın hatası sonucu 90 bin askerin Allahuekber Dağları’nda soğuktan ölmesi olayının halk arasında infialini de önlemek için bu techir kararı alındı da diyebiliriz. Ve Çanakkale savaşı vardı.
    Vilayet-i Sitte diye anılan 6 vilayetten 1915 verilerine göre nüfus şöyledir.
    1.Sivas Vilayeti (Yozgat’ın doğusu ve güneyi Boğazlıyan-Akdağmadeni ilçeleri, Tokat, Amasya) Ermeni nüfusu %45-50.
    2.Erzurum Vilayeti(Kars, Ardahan, Iğdır, Erzincan, Bayburt, Gümüşhane) %50üzerindeErmeni.
    3.Van Vilayeti (Hakkâri, Ağrı dâhil) %60-70 Ermeni.
    4.Bitlis Vilayeti (Siirt-Batman) %70 üzerindeErmeni.
    5.Elazığ Vilayeti (Malatya, Tunceli, Adıyaman dâhil) %50üzerindeErmeni.
    6.Diyarbakır Vilayeti (Mardin, Urfa) %50 üzerinde Hristiyan nüfusu yaşamaktaydı.
    Hamidiye alayları 1870 den başlayarak 1915 kadar bölgede Sünni Kürtler katliamlar yapmışlardır. Hamidiye alaylarının en büyük çete başı Urfa Viranşehir ilçesinden İbrahim Paşa diye bir eşkıyadır.
    Kürt meselesinin asli bir kimlik, bir coğrafyada statü talep etmek ise, bu coğrafya anlattığımız Vilayet-i Sitte coğrafyasıdır. Bu coğrafyanın Ermenilerden temizlenmesi sonucu gasp edilen toprak sorunudur. Bu gaspıda Kürtler yapmıştır. Bugün BDP’de görev yapan insanların dedelerini araştırın hepsi de Hamidiye alaylarında görev almış insanlardır.
    Irkçılığı bu ülkeye Türkler öğretti. 1965 yılında MHP kurulmadan önce milliyetçi değil miydik?Milliyetçilik emperyalizme ve yerli iş birlikçilerine karşı milletini yurdunu korumaktır. Onun asıl adı da toprak sevgisidir. Yurtseverliktir. Değişik ırklardan da olsa o yurt parçasında o toprağı yurt edinmiş herkes milliyetçidir. Milliyetçiliği bir ırka bağlamak çok büyük yanlıştır.
    1965 -80 kadar tüm Türkiye’de ABD destekli Türk ırkçılığı güya komünizme karşı tepki gibi gösterildi. Bu ırkçılığı yanlış bulanlar sıkıntılar çekti. Özellikle demokratları, solcuları, Alevileri ve Atatürkçüleri düşman gösteren ABD patentli ırkçı düşünce maalesef 12 Eylül 1980’nin de yaratıcısıdır. Bu günkü MHP’ye lafım yok. Ama 1980 öncesi MHP safça komünizme karşı mücadele ediyoruz derken resmen ABD’nin maşası oldu.
    1980’den itibaren aynı faşist kafalar Doğu ve Güney Doğuda uyguladıkları ırkçılıkla ve şiddetle Kürt ırkçılığının yerleşmesini sağladılar. Ceza evlerinde gördükleri işkence sonucu eline silahı alan dağa çıktı. Bu taktik ABD’nin kontrgerilla taktiğiydi.(Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)Sürecek.

  • Önce kendimiz birliktelik sağlayalım

    Günümüzde, birlik ve beraberlik kavramları hayatın her alanında önem taşıyor. Bu değerler, başta ailede, iş dünyasında, siyasette, derneklerde ve toplumun genelinde sağlanması gerekir. Ancak insan doğasında var olan kıskançlık, çekememezlik ve haset gibi duygular yüzünden erozyona uğradı.

    Siyaset, insanlara ve topluma yardımcı olma sanatıdır. Bu alanda rekabet ve çekişmeler, sadece siyasetçilerin değil, toplumun genelini etkiliyor. Ülkemizdeki siyasi liderler arasındaki çekişmeler, halk arasında da toplumun geneline yansıyarak  zaman zaman olumsuz olaylarında yaşanmasına da sebep oluyor.

    Özellikle siyasetteki rekabet, teşkilatlarda kişisel hırsların ve çıkarların öne çıkmasına neden oluyor.

    Örneğin; AK Parti Yozgat İl Başkanlığı pozisyonu, son dönemde yaşanan karmaşık bir sürecin içinde bulunuyor ve bu süreçte, parti içi birliktelik sağlanamadığı için çekişmeler kamuoyunun dilinden hiç düşmüşüyor. 21 yıllık AK Parti iktidarında Yozgat’ta böyle bir belirsizliğin yaşandığını hatırlamıyorum. Burada önemli bir faktörü de gözden kaçırmamak gerekiyor. O da Yozgat ve ülke siyasetine damga vurmuş isim olan, AK Parti’de ve devlet yönetiminde önemli görevler alan Adalet Eski Bakanı ve şuan Şanlıurfa Milletvekili Bekir Bozdağ’dır.

    Bozdağ’ın Yozgat milletvekilliği döneminde şekillenen Yozgat teşkilatı, bürokrasisi hala ağırlığını koruyor. Öte yandan yeni vekiller TESKOMB Genel Başkanı Abdulkadir Akgül ve Süleyman Şaha’dan teşkilatın ve Yozgat halkının beklentisi çok büyük. Özellikle ağabeylik görevi Milletvekili Sayın Akgül’e, düşerken, Sayın Şahan’la, samimi ve uyum içerisinde hareket etmesi önümüzdeki günlerde siyaset adına yapılacak düzenlemelerin şekillenmesinde önemli rol oynayacaktır. Akgül’ün, ülkenin en büyük kuruluşlarından olan TESKOMB’taki yöneticilik kariyeri ve siyasi tecrübesi Yozgat adına önemli bir kazanç sağlayacaktır. Sayın Şahan’ın genç olması ve halkın nabzını yakından tutması Yozgat ve yozgatlılar adına umut verici olarak değerlendirilmektedir. Bu hafta yada önümüzdeki hafta içerisinde atanması beklenen AK Parti İl Başkanı’da Sayın Akgül ve Sayın Şahan’ın üzerinde hem fikir olduğu, birlikte uyum içerisinde çalışabileceğine inandıkları bir isim olacaktır.

    Sözün özü, yazımın başında ifade ettiğim gibi samimi ve kararlı bir birlikteliğin sağlanaması ile yapılacak ve yapılması planlanan bütün çalışmalar daha hızlı bir şekilde yol alacaktır. Atanacak olan il başkanı kendi egolarını ve kişisel çıkarlarını bir kenara bırakarak, teşkilatı ile uyum içerisinde ve toplumun genel çıkarlarını ön planda tutarak hareket etmesi hem kendi, hemde Yozgat’ımız açısından bir kazanım olacaktır.

     

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyasını bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 5

    SURİYE KÜRTLERİ

    Mezopotamya yerleşik düzene ilk geçilen ve bu coğrafya da tarımın ilk yapıldığı alandır. Dolayısıyla bir cazibe merkezi olmuştur. Bu cazibeyi de Fırat ve Dicle nehirleri yaratmıştır. Çünkü suyun olduğu yerde hayat vardır.

    Semavi dinlerin çıktığı Kudüs ve Akdeniz çukuru yerleşik düzene geçip şehirleşmenin olduğu bölgelerdir. Şehirdeki hayat kırsaldan her zaman daha rahattır daha güzeldir. Bu nedenle orta doğuda Şam gibi Bağdat gibi Halep gibi Beyrut gibi şehirler o dönemde göçer hayatı idam ettiren hem Kürtler için hem de Türkler için cazibe merkezi olmuştur. Zengin Hristiyan şehri Kudüs’ü almak için bir sürü savaşçı Kürt Türk bu bölgeye yerleşmiştir. Selahattin Eyyubi bunların önderlerindendir. Bugün Suriye’deki Kürtlerin en eskisi odur.

    KUZEY IRAK KÜRTLERİ

    Şu an Kuzey Irak da yaşayan bu insanlar Irak coğrafyasının hiçbir yerinde yoktur. Ülkenin kuzeyinde ve doğusunda yaşamaktadırlar. Yaklaşık 4,5 milyon nüfusları vardır. Uzun yıllar göçebe bir hayat yaşadıkları için tarım da tam yapamamaktadırlar. Tüm arzulan tüm Irak halkının olması gereken Kerkük – Musul petrollerini ele geçirmektir. ABD Irak’a girince Kürtler Musul’un Kerkük’ün nüfus, tapu binalarını belediye binalarını, yaktılar. Amaç, “Delil kalmasın şu anda biz yaşıyoruz buranın sahibi biziz” demek için. Kuzey Iraklı bir Kürt’ün, Basra’da Bağdat’ta yaşama şansı hiç yoktur.

    İRAN KÜRTLERİ

    İran Irak ve Türkiye’nin birleştiği dağlık alanlarda yaşamak da olup yaklaşık 4,2 milyon kadar nüfusları vardır 2.400.000 km2 toprağı olan İran’ın bir elin parmakları gibi coğrafyada bir arada yaşamaktadırlar. İran Kürdistan’ın dışında hiçbir Kürt’ün iş yapmaya veya yerleşmesine İran hükümeti müsaade etmemektedir.

    TÜRKİYE KÜRTLERİ

    Türkiye’de yaklaşık nüfusa oranla %20 Kürt yaşamaktadır. Bu oranın %40’ı Fırat’ın doğusunda %60’ı da batısında yaşamaktadır. Dünyada en Kürt yaşayan şehir, 3 milyon ile İstanbul’dur. Kürt nüfusunun yatırımlarının %80’i batıda %20’si ise doğudadır. Antalya, İstanbul, Ankara otellerin çoğu Kürtlerindir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yatırımcı bakanlıklarında en çok ihaleyi alan Kürtlerdir. Özellikle son 10 yıldır Tarım Bakanlığı’nın tüm işlerini ve özelleştirilen tüm tarım topraklarının Kurt kimlikli insanlarımız almaktadır.

    Türkiye’de yaşayan Kürtlerin 3/2’si Kürtçe konuşmayı bilmemektedir veya çok az konuşmaktadır. 1927 sayımında Kürt oranı %8.7, 1935 de %9.80 idi. Bugün ise nüfusun %20’sinin Kürt olduğu tahmin edilmektedir. Yoğun bir doğurganlık vardır. Daha önce bahsettiğimiz 4 parçadaki toplam Kürt nüfusu 30 milyonun üzerindedir. Ve bu coğrafyanın denize çıkışı yoktur. Basra Körfezi tarafında yoğun bir Sünni ve Şii Araplar yaşamaktadırlar. Doğusu ise Acemlerle çevrilidir. Ve bu coğrafyanın en güçlü ülkesi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Fırat’ın batısında İskenderun’a kadar olan uzaklık 350 km’dir ve bu alanda Kürt nüfus %15-20 arasında olup dağınık vaziyette Türklerle, Araplarla birlikte yaşamaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk’ün rızası olmadan Kürt’ün Akdeniz’e ulaşması mümkün değildir. Fırat Nehri doğal bir duvar olmaktadır.

    Avrupa da İngiltere’de Rusya’da yaklaşık 1 – 1,5 milyon Kürt diasporası vardır. Kürt ve Türk kendine ait bir alfabe oluşturamamıştır. Bu iki millette Arap ve Acem kültüründen etkilenmiştir. Türk’ün konuştuğu cümlelerin %50 si Arap ve Acemcedir. Kürt’ün konuştuğunun %60 Arapça ve Acemcedir. (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından) Sürecek.

     

     

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyasını bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 4

    Türklerin Anadolu’yu yurt yapmasından önce bu coğrafyada çok daha eskilerde bir Arap milleti vardır, Ermeniler vardır, Süryaniler vardır, Latinler, İbraniler vardır ve bunlar hem Ortadoğu’da hem de Akdeniz’de dünden bu güne elle tutulur gözle görülür eserler bırakmıştır.
    Ne Kürtlerin ne de Türklerin Anadolu’ya kültür açısından hiç bir katkısı olmamıştır. Çünkü hayvan arkasında gezen, göçebe yaşayan toplumlar kültür üretemezler.
    Kürt realitesine emek vermiş Kemal Burkay’ın şu tespiti önemlidir.
    “Bugünkü çağdaş ulusların hiç biri saf bir aşiretin, saf bir soyun ürünü değildir. Tarih boyunca aşiretler, soylar farklı halklarla karışmış kaynaşmış belli yurt üzerinde çağdaş uluslar doğmuştur. Bu durum Kürtler için de böyledir. 8 bin yıllık Anadolu tarihine baktığımızda da göçler, istilalar, dinler ve diller tarihi olduğunu görürüz. Anadolu bir harman yeridir.”
    4 parçaya ayrılmış Kürt coğrafyasının yaklaşık 500 bin km kare olduğu iddia edilmektedir. Bu coğrafya, Fırat’ın doğusundan Zap Nehri’ne, Murat Nehri’nin güneyinden Süleymaniye’ye ve Suriye’ye kadar olan coğrafyadır. Bu coğrafyanın Türkiye içinde kalan kısmında 30 milyon üzerinde Kürt mevcuttur.
    Türkiye’de Kürtlerin yoğun yaşadığı iller: Van, Muş, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa, Siirt, Şırnak ve Hakkâri’dir. Bu illerde %60 ila %90 oranında Kürt yaşamaktadır. Geri kalan illerimizde ise değişik oranlarla %5 ila %30 oranda tüm Türkiye’de Kürt kardeşimizle birlikte yaşamaktayız.
    Osmanlı döneminde Bitlis bir vilayetti. Siirt’te ona bağlı bir sancaktı. Sason da Siirt’te bağlı bir belde idi. 1870’li yıllarda zayıflayan Osmanlıya karşı Ermeni nüfusu çok yoğun olduğu Sason’da ilk Ermeni isyanı çıktı. Kürtlerle Ermeniler ciddi kayıplar verdi. Özellikle Ermeniler çok zaiyat verdi. O dönemin Osmanlı yöneticileri Sason’un Kürt halkının bir kısmının şimdi Suriye’nin kamışlı ilçesine sürdü. Gene tarihte 1925 Şeyh Said isyanı sonucu T.C den kaçan Kürt isyancılar tren hattının güneyine geçerek o dönem Fransız işgalindeki Suriye’ye yerleştiler. Bugün Suriye’de yaşayan Kürtlerin Ataları hep Doğudan Güney doğudan göçerek Suriye ye yerleşmiş insanlardır. Ve çoğunun kimlikleri bile yoktur. Türkiye sınırına paralel Türkmen Arap ve Ermenilerle birlikte yaşamak da olup kamışlı bölgesi en yoğun yaşadıkları bölge olup Nusaybin ilçesinin karşısıdır. Urfa Suruç ilçesinin karşısında da yoğun bir Kürt nüfus vardır. Suriye’de toplam 1,5 milyon Kürt vardır.(Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)Sürecek.

  • Yozgat’ın sorunları belli

    Yozgat’ın sorunları belli, yeniden keşfetmeye gerek yok tabi ki, ancak sorunların karşısında durarak ve bu sorunları doğru analiz ederek çözüme kavuşturmalıyız. Şehrimizde; tarım, hayvancılık, eğitim ve sağlık gibi temel sektörlerde önemli adımlar atılmalıdır. Ancak bu adımları atmada yerel yöneticiler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar olarak hep birlikte sorumluluk taşımalıyız.

    Son yıllarda Türkiye, ekonomik ve sosyal anlamda zorlu bir süreçten geçiyor. Artan enflasyon ve girdi maliyetlerindeki artış, özellikle dar gelirli vatandaşlarımız için büyük bir sıkıntı kaynağı haline geldi. Kış mevsimine girmek üzereyiz hal böyle olunca giderlerde yaz aylarına göre iki kat artacak ve bu durum ekonomik anlamda vatandaşımızı daha da zorlayacak.

    Yozgat, tarım ve hayvancılık için oldukça elverişli bir coğrafyaya sahip olmasına rağmen, bu sektördeki sanayileşme eksikliği şehrin büyümesini sınırlıyor. Özellikle kırsal bölgelerde, genç nüfusun neredeyse yok denecek kadar azalması dikkat çekiyor. Bu durumun pek çok nedeni bulunuyor. Geçmişte her köyde binlerce küçükbaş ve yüzlerce büyükbaş hayvan bulunurdu. Ancak, günümüzde bu hayvan sayıları düşmüş durumda ve çoban bulma konusunda Afganlılar göze çarpıyor. Çünkü köylerde genç nüfus kalmadı.

    Yozgat Ziraat Odası Başkanı Sayın İsmail Açıkgöz’ün konuyla ilgili tespitleri, bu sorunların vurgulanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Başkan Açıkgöz’de tarım ve hayvancılığın son yılardaki durumunu sürekli dile getirerek yetkililere uyarılarda bulunmayı ihmal etmiyor. Ancak ekonomik tablo, sadece tarım ve hayvancılıkla ilgili değil. Ekonomideki olumsuz gelişmeler, üretimi ve çiftçiyi de büyük ölçüde etkiliyor. Yüksek mazot ve gübre fiyatları, artan hayvan yemi maliyetleri besicileri zor durumda bırakıyor. Hal böyle olunca, çiftçi ve üreticilerde mecburen küçülmeyi veya hayvancılığı bırakmak zorunda kalıyor.

    Teşviklerin yetersiz olduğu maliyetlerin arttığı bu dönemde, çiftçiler ve üreticiler zor şartlarda üretim yapıyor.  Özellikle akaryakıt indirimlerinin yatlara sağlanması ve hala üretim yapan çiftçilere sağlanmaması sorgulanacak bir durumdur.

    Aynı şekilde eğitimde, sağlıkta da diğer alanlarda da benzer sorunlar yaşanıyor. Ülkemizde ilk açılan şehir hastanesi adeta 5 yıldızlı otel konforunda hizmet sunuyor. Fakat hastanede hekim sıkıntısının bir türlü çözüme kavuşamaması vatandaşların haklı tepkisine neden oluyor. Burada bir hakkı teslim etmek gerekirse oda başhekimin özverili ve gayretli çalışmasıdır. Elinden gelen bütün çabayı sarf ediyor ve kendisi zaman zaman poliklinik hizmeti de veriyor. Ama buna rağmen bir türlü hekim açığı sorunu giderilemiyor. Bu başhekimin sorunu değil, burada görev il sağlık müdürlüğüne, il yöneticilerine ve Yozgat milletvekillerine düşüyor.

    Bir diğer ve önemli sorunlardan birisi de Yozgat’ımızın eğitim kalitesinin istenilen seviyeye ulaşmaması. Eğitimde de maalesef Yozgat olarak istenilen başarıyı yakalayamadık. Modern okul binaları inşa edilse de, eğitim kalitesi hedeflenen noktaya ulaşamadı. Sınır komşumuz olan Kırşehir yıllardır ilk 10’nun içinde yer almasına rağmen biz ise yıllardır 66 plakası altında eğitim seviyemizi sürdürüyoruz. Bu konuda da ciddi atılımlar değerlendirmeler yapılmalıdır. İl Milli Eğitim Müdürü göreve yeni başladı. Umarım nerde ne gibi eksikliler var ve bu eksikliklerin giderilmesi adına önemli çalışmalar yapar. Daha pek çok alanlarda da benzer sıkıntılar var. Sorun belli, çözümde belli.  Ama uygulamada biran önce ciddi adımların atılması ve buna yönelik çalışmaların yapılması gerekir. Kalın sağlıcakla.!!!

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyası’nı bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 3

    Selçuklu hükümdarı Sultan Alparslan, Roma İmparatoru Romen Diyojen’i Malazgirt Savaşı’nda yendikten sonra Anadolu’nun Türkleşmesi hızlanmıştır. O zamana göre emperyalist olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun yenilmesinde Kürtler ve Ermenilerin, Alparslan’a ve Selçukluya ciddi katkıları olmuştur. Türkler de 1071’de kapıları açılan Anadolu’yagelip, boş olan yaylaklarda zamanla köyler oluşturarak tüm Anadolu’ya yerleşmişlerdir ancak Anadolu’da Türkler tarafından kurulan tek şehir Yozgat’tır.
    Türkler de göçebeydiler ve hayvancılıkla geçim sağlıyordu. Bu rapor Kürt raporu ama bununla birlikte Anadolu’nun en eski halklarından Ermenilerden söz etmemek olmaz.
    Ermeniler, tarih sürecinde Hazar, Karadeniz ve Akdeniz olmak üzere 3 deniz arasında yaşamışlardır. Milattan önceUrartular olarak medeniyet kurdukları, daha sonraları da şehir devletleri şeklinde hayatlarını ikame ettikleri tarihten bu güne gelen şehirlerle objelerle tespit edilmektedir. Van Kalesi, batıda Ankara Kalesi, Harput Kalesi (Elazığ),Palu Kalesi (Elazığ), Kozan Kalesi (Adana) ve Silifke Kalesi (Mersin) kalelerini inşa etmişlerdir.
    Kürt sorunu bir kimlik sorunu, dolayısıyla demokrasi sorunudur.İnsanların doğuştan kazandıkları etnik kimlikleri inkâr edilemez. Baskı altına alınamaz ve yasaklanamaz. Bir ülkenin vatandaşlar, farklı din mezhep ve dillerde olabilir. Ama bu ayrışma sebebi olmamalı, birlik, beraberlik, demokrasi içindeüretmek ve paylaşmak olmalıdır. Bu da eğitim ile vedemokratbir duruş gerektirir.
    Kürt milliyetçilerin nihai hedefleri 4 parçaya ayrılmış bir Kürt devletikurmaktır.Esas niyet budur.
    1970’li yıllarda Türk milliyetçileri “Türkiye büyüyecek Turan olacak” derken bir hayali anlatıyorlardı. Oysa bu hayalin hayata geçmesi coğrafi olarak mümkün değildi. Ama bu hayal birilerine 4 parçaya ayrılmış ve sınırdaş Kürt coğrafyasını birleştirmek arzusunu verdi. Bu tarihi gerçeği de görmemiz lazım.
    Türklere ırkçılığı öğreten güç, aslında Kürtleri eğitiyordu. Geldiğimiz nokta budur. Bunu ABD planladı. 1950’lerden bu güne sağcı siyasetlerin gevşekliği ve akılsızlığı sonucu bu günleregelindi. İstanbul’un fethinden sonra batıda fazla işkalmayınca Osmanlı yüzünü doğuya, Anadolu’ya döndü. Yavuz Sultan Selim Türk Osmanlıhükümdarı,karşısında ise SafeviDevleti’nin Türk olan hükümdarı Şah İsmail vardı. Şah İsmail Alevi, Yavuz Sultan Selim Sünni idi. Şah İsmail tüm Anadolu halkını yanına çekmeyi başarmış bilge bir şahsiyetti. Bu iki güç arasında göçer konumda Kürt aşiretleri vardı. Ve bu aşiretlerin hepsi Sünni Şafi idi, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail, Çaldıran Ovası’nda yaptığı savaşta Kürtler hem mezhepleri gereği ve hem de istikbali Yavuz Selim de gördüklerinden Osmanlı yanlısı oldular. Ve bu savaşta Şah İsmail yenildi. Anadolu tamamen Osmanlı’nın eline geçti. Savaş sırasında Kürtlerin organize eden sağlayan İdris-i Bitlisi, savaş sonrasında doğu ve güneydoğudaki Kürtlere derebeylik yapma hakkı kazandı.
    Tarih sahnesindeKürtlere ait ve bu kadar güne gelmiş hiçbir arkeolojik eserbulunmamıştır. Ancak Anadolu ve Ortadoğu’da yaşayan eski halklardan biri olduğu da doğrudur. Türkler de sonradan gelerek Anadolu’yu yurt yapmışlardır. Ama bu coğrafyada çok daha eskilerde bir Arap milleti vardır, Ermeniler vardır, Süryaniler vardır, Latinler, İbraniler vardır ve bunlar hem Ortadoğu’da hem de Akdeniz’de dünden bu güne elle tutulur gözle görülür eserler bırakmıştır. (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)Sürecek.

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyası’nı bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor – 2

    1789 Fransız İhtilalinin her ulusa bir devlet gereği 200 yıllık bir gecikme ile Kürtler ayrı bir devlet kurma arzusundalar. Bu tarihi gerçekliği görmemiz lazım.

    Her etnik topluluğun ayrı bir devlet Fikri de günümüz dünyasına uygun değildir. AB’nin insani normları ile Anadolu’nun ve Ortadoğu’nun tüm halkları gerçek bir demokraside üreterek eşit paylaşımla her türlü kimlik haklan da verilerek kardeşçe yaşamaları mümkündür. Ama sorun ABD emperyalizminin bölgeye yerleşme arzusu bugün Siyonist İsrail’in tarihsel hedefleri bu işe engeldir. Kürt coğrafyasını tarihte Kürtler tarif etmemiştir. Bunlara komşu diğer milletler Kürdistan tarifi yapmışlardır. Bu tarif de Batıda Fırat ın doğusu Murat Nehrinin aşağısı ve üstleri doğu da ise Zap nehri ve devamı olan Dağlık bölgeyi tarif edenler Kürtlerin komşusu olan acemler, Araplar ve bin yıldır bu coğrafyada olan Türkler yapmıştır. Ama bu tarif Ermeniler için de geçerlidir. Doğuda Ermeniler ve Kürtler hep bir arada yaşamıştır. Ermeniler yerleşik düzene geçmiş şehirleşmişlerdir. Kürtler ise hayvancılıkla uğraşırlar göçebedirler.

    Son yıllarda Büyük Kürdistan hayali ile adından sıkça Amed olarak baş şehir olacağı söylenen Diyarbakır’ın tarihini incelediğimiz de 3. yy. da Ermeni Kral 2. Dikran’ın kurduğu bir şehir olduğu ve şehri kuran insanın adına izafeten DİKRONAKERT olduğudur. Bu da dünyada Çin Seddi’nden sonra en uzun surlarla çevrili ikinci şehirdir. Şu an Diyarbakır’da halen ayakta olan Ulu Cami olarak bilinen ibadethanenin çok eski bir kilise olduğu  (ismi Mortama Kilisesi’dir.) bilinmektedir. Hz. İsa ve havarilerinin motifleri ile Hristiyan motiflerini görmek mümkündür. Bu türde kiliseleri, cami yapmak tüm Anadolu’da özellikle de Güneydoğu’da görmek mümkündür.

    Diyarbakır (Diyarbekir) şehrinin anlamı Kürtçede “Sur içindeki şehir” demektir. Diyar= Diyar – Memleket, Be = içinde, Kir = Sur

    Bu şehir içerisinde yaşayan bir insan kendini böyle tarif etmez. Bu tarif şehir dışında yaşayanların şehri tarifidir. Bu tespiti de 1987 yılında Belediye Başkanı Feridun Çelik’in katkısıyla çıkartılan kitabın yazan Sema Ocaklı yapmıştır. Kitabın başlığı budur. Gerek kilise-camilerdeki gerekse surlardaki taşlara işlenmiş yazı Ermeni alfabesidir. Doğu ve güneydoğunun tarihini incelediğimizde 1071 yılına kadar bölge doğu Roma İmparatorluğu Kontrolünde idi. 1071 yılında Selçuklu hükümdarı Alparslan, Roma İmparatoru Romen Diyojen’i Malazgirt Savaşında yendikten sonra Anadolu’nun Türkleşmesi hızlanmıştır. O zamana göre emperyalist olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun yenilmesinde Kürtlerin ve Ermenilerin, Selçukluya Alparslan’a ciddi katkıları olmuştur. Devam edecek

    (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)

     

     

  • Menfaat Çıkar İlişkileri

    Menfaat ve çıkar ilişkilerini günümüzde, hayatın her alanında dikkat çeken bir eğilimle gözlemliyoruz.
    Geçmişte insanlar, daha samimi ve açık bir şekilde kendilerini ifade ederken, bugünün dünyasında işler, beyazı siyaha, siyahı beyaza çevirme cesaretini göstererek yanlışları sıradanlaştırılıyor. Bu değişimin pek çok nedeni olsa da sonuç, insan ilişkilerinin erozyona uğradığının bir gerçeğidir.
    Eskiden bir esnaf, komşusuna çek-senet olmadan borç verirken, bugün selam vermekten bile çekinir hale geldik. Bu durumun arkasındaki nedenler çok çeşitli olabilir, ancak sonuçta insanlar arasındaki güven kaybı kendini hissettiriyor. Kimileri, işlerinin yürümesi veya kendi çıkarlarını korumak için dürüstlükten taviz vermeyi tercih ediyor.
    Bu değişim, toplumları, aileleri ve bireyleri büyük ölçüde etkiliyor. Belki de bu kadar karamsar olmamalıyız, ancak hayat ve koşullar, toplumu etkileyen önemli faktörlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
    Siyaset, kurumlar ve sivil toplum kuruluşları (STK’lar) açısından da benzer bir tablo görmek mümkün. Kamuya baktığımızda pozisyonlar torpil ile belirleniyor. İşin ilginç tarafı, bu durum yöneticilerin de aynı taktiği izlemesine yol açıyor. Kendi çıkarlarını öne çıkaranlar, STK’larda veya siyasi partilerde bir kimlik kazanarak hareket ediyorlar. Makamlara gelenler, sanki bu pozisyonları emekleriyle, yetenekleriyle kazanmış gibi davranırken, gerçekler çoğu zaman farklı olabiliyor.
    Kurum müdürleri, STK başkanları veya siyasi partilerin il başkanları, genellikle kendi yetki ve sınırları doğrultusunda hareket ederken bunu yönetim kurulu üyeleri de kendilerini yetki sahibi görerek işlerini yürütmeye çalışmakta o kuruma, o partiye ve o sendikaya zarar verdiğinin farkına varmasına rağmen işlerine böyle geldiği için hareket etmektedirler. Hal böyle olunca yanlışlarda eksilerde kurumların, STK’ların veya siyasi partilerin başındaki kişilerin hanesine yazılmaktadır. O yüzden yöneticiler, milletvekilleri özellikle; bu pozisyonlarda bulunan kişilerin seçiminde daha dikkatli ve adil olmalıdırlar.
    Eğer ki işinde kendini ispatlamış kamuoyunun takdirini kazanmış ise o insanlara hak ettiği değeri, makamı verelim. Onun o işte ki başarısını topluma faydasını gözeterek ona değer verelim. O falanca partisinin adamı diyerek hak ettiği makama gelmesi gerekirken, iftira ile onu oradan uzaklaştırıp hiç tecrübesi olmayan birisini de o makama getiriyorsak ne topluma ne Yozgat’a ne de ülkeye bir fayda sağlayamayız. Aksine bu tür düşünceler topluma da çevreye de şehre de zarar verir.
    Sözün özü; Menfaat çıkar ilişkilerinin yükselişi, toplumumuzda ciddi bir değişimi işaret ediyor. Ancak bu değişimlerin nedenlerini anlamak ve olumlu bir yönde değişim sağlamak mümkün. İnsanlar arasındaki güveni yeniden inşa etmek, liyakati teşvik etmek ve toplumsal değerleri hatırlamak, bu sorunların üstesinden gelmek için ciddi adımlar atılabilir. Unutmamalıyız ki, bir toplumun en büyük zenginliği dürüstlük ve güvendir.

  • Kürt Sorunu, PKK Terörü ve Vilayet-i Sitte Coğrafyası’nı bekleyen olası hazin son üzerine acı bir rapor

    Toplumlar bulundukları coğrafyada, bir tarih ekseninde ve o coğrafyanın ekonomisi ile yaşar. Bir sorunun çözülebilmesi için öncelikle iyi anlaşılması, doğru teşhis ile tedavi edilmesi gerekir.
    Çok dinli, çok mezhepli ve çok ırklı Osmanlı, tarım-din toplumundan sanayi toplumuna geçemediği, üretemediği için güçsüz kalmış ve neticede emperyalist devletlerce yok edildi. Türk Milleti’nin verdiği fedakâr ve onurlu mücadele sonunda Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Cumhuriyet, herkesi Türk olarak tanımlama arzusunda idi. Ama bu tanıma itirazlar oluştu ve itirazlar isyana dönüştü. İsyanların temeli, Osmanlıyı yıkan emperyalist ülkelerin bölgede kurulacak kukla bir Kürt devleti kurma arzusundadır. Buna sebep de coğrafyanın önemidir. Petrolü ve enerji tekelini elinde tutan emperyalistlerin bölge ile ilgili yeni harita çizme arzusu ve bu arzuyu bekleyen bir halkın olduğu kesindir.
    Bugün büyük bir organizasyon ile karşı karşıyayız.
    Olay çok vahim ve çetindir. Ve bu olayı Türk’ün – Kürt’ün emperyalizme karşı birlikteliği engelleyebilir. Aksi ise çok kötü sonuçlar doğuracaktır. Burada gençlere çok ciddi görevler düşmektedir, insanın gençliğinde haksızlıklara karşı mücadele etmesi hele yurdu ile ilgili direnmesi sonraki hayatını anlamlı kılar. Anlamlı bir hayat istiyorlar ise haksızlığa karşı çıksınlar. Yurtlarını samimiyetle savunsunlar. Mutluluk parada pulda değildir. Haksızlığa karşı başkaldırıdadır. Ve emperyalizme yiğitçe direnmededir. Gün o gündür. Gençlere tavsiyem budur.
    Tarihte Kürdistan denilen bölgenin hem doğusunda hem batısında hep güçlü devletlerin olduğu görülür. Doğuda her zaman Persler olmuştur. Batıda da Roma İmparatorluğu, ardından ise Osmanlı yer almıştır. Kürt toplumu da çatışma alanının ortasında kalmıştır bu sebeple tarihsel süreç içerisinde hiçbir zaman bir devlet olarak sahneye çıkamadıklarını görürüz. Bunun sebebi de hayvancılıkla uğraştıkları için göçebe olmalarıdır. Yerleşik düzene geçip tarım yapmadıklarını, zanaatla uğraşmadıklarını ve şehirleşemediklerini görmekteyiz.
    Kürt coğrafyasının dağlık ve ormanlık olması bu halkın en büyük avantajı olmuş, bu coğrafya Kürtleri hep korumuştur. Doğudan ve batıdan gelen akınların güçlü olması sonucu toplumun hep göçer olmasını sağlamış hayatta kalmak için hep hayvancılık yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Fırat’ın doğusundan Zap ırmağına kadar yukarı Mezopotamya denilen coğrafyada Kürtlerin kurduğu hiçbir şehir yoktur. Kürtler hep göçebe aşiretler halinde yaşamışlardır. Yerleşik düzene geçmeleri Hamidiye Alayları ve Ermeni tehcirinin yarattığı boşluk sayesinde boşaltılan Vilayet-i Sitte şehirlerine yerleşmeleri ile artmıştır.
    Devam edecek – (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)

  • ORDU NEDİR? – 2

    ASKER İYİ YER, GİYER, İYİ YERDE OTURUR, KIZIN EN GÜZELİNİ ALIR, HALKTANDA BİRAZ UZAKLAŞMIŞTIR bu da doğrudur. Ordunun içinde HIRSIZI, HAYİNİ, HALK DÜŞMANI varsa tespit et yargıla cezasını kes at gitsin ama sabah akşam orduyu düşman göstermenin ne alemi var. Düzmece senaryo ve iddialarla yiğit adamları bitireceğimizi mi sanıyorsunuz.
    1974 Kıbrıs savaşı TSK ve devleti uyandırdı. 38 yıl zarfında ulusalcı askerler çok ciddi işlere imza attılar. Özellikle savunma sanayinde devrimler yarattılar. HAVELSAN-ASELSAN-TAl ve diğer kuruluşlar savunmada dışa bağımlılığı hele de ABD’ye bağımlılığı kırdıkça ABD’nin orduya sızmış hainleri, bu yurtseverleri isim isim tespit etti. İsim listeleri 5 yıl önce verildi. Bugün cezaları kesildi.
    Jeopolitiğimiz güçlü orduyu şart koşmaktadır. Dünyanın en güçlü orduları ABD ve Rus orduları Vietnam’da, Afganistan’da gerilla savaşında teslim oldular. Oysa Türk Ordusu çok zor bir coğrafyada 30 yılda hiçbir orduya nasip olmayan başarılar kazandı. Ve ABD’nin hesaplarını bozdular.
    ABD bu coğrafya da gelip kalıcı olmak istiyor, yalnız emperyalist bir ülke yerli iş birlikçi ve ordusu olmadan gelip yerleşemez. Ordumuz ABD emperyalizme ANAP iktidarında Turgut Özal’a, Necip Torumtay’dan beri direnmektedir. ABD Bitlis Paşa’yı öldürdü, gemimizi batırdı, Uludere’de yanlış bilgi verip 34 vatandaşımızı öldürttü. Afyon’da patlatılan ve 25 askerin şehit olduğu cephanelik skandalı da ABD’nin işidir ve PKK’yı kullanarak bizi devamlı esir etmek ve son tahlilde bölgenin en güçlü ordusuna sahip İran’la savaştırmak istiyor. ABD köpeksiz köy arayışındadır.
    ABD, baba Bush’la Irak’ı yıllarca bombaladı ama işi bitiremedi. Çünkü tarihsel bir gerçek vardır. Bir yeri işgal edeceksen karadan girip karış karış sahiplenmek gerekmektedir. ABD’nin topu, uçağı, bilgisayar kontrollü güvenlik sistemleri var. Bunları kullanacak iyi eğitilmiş elemanları da var ama kara harekatını yapacak inanmış vatan uğruna ölmeyi iman etmiş kültürde askeri yok. Dünyanın her yerinden iş, aş isteyen iyi yaşam arzusuyla ABD’ye gidiyor. Pentagon “Gel oğlum sen yeşil kart mı istiyorsun emrin olur. Ama ABD devletinin senden bir isteği var önce 3 yıl ülke dışında ateş hattında ABD adına savaş ölmezsen gel sana yeşil kart helal olsun. ABD vatandaşı da yaparız seni.” diyor. Adam çikolata, bira, hamburger tüketmeye alışmış yemesi içmesi azalsa görev yapmıyor. Hele Afganistan, Irak gibi sıcak coğrafyalarda savaşmak zor iş. Giriyorlar öldürüyorlar ama kalıcı olamıyor, sonra da defolup gidiyorlar. ABD askerinde ruh yok. Türklerden niye iyi ordu çıkar? Çünkü Türkler ordu milletidir. Davulla zurnayla düğün yapar gibi Muhammed ocağına giderler. ABD ve yerli iş birlikçileri bu kültürü yok etmeyi başaramazlar. İşleri zor, rahat olun. Ordumuz var olduğu müddetçe problem yok. 30 yıldır ordumuz çok antrenmanlı. İş birlikçiler din tüccarlığıyla milleti kandırıyorlar oda bitecek. Güçlü ordu güçlü milletle vardır ve hep var olacaktır.
    ABD tam 5 yıl Irak ordusundan para ile tehdit ile şantaj ile generaller çaldı. 5 yıl sonrasında kara harekatı yapabildi. Bizim orduda para geçmedi onun için kara çalıyorlar. Milleti ordudan soğutmak istiyorlar. Bugün PKK terörüne karşı savaşan askerimizden ölen şehitlerimizin yarısı Kürt kardeşlerimiz olmasına rağmen Peygamber ocağı dimdik ayakta. Halkın büyük çoğunluğu oynanan komedyanın farkındadır ve inanmamaktadır. Ordu mensuplarıyla ilgili en son cezalarda çıkartılacak genel affı yumuşatma hareketleridir.
    Son söz;
    Ordunun tüm ihtiyaçlarını yerli üretimle karşılamalıyız. Bunun için tedbir alıp çareler üretmek ulusal bir görevdir. Türk ordusu ve Mustafa Kemal Atatürk, tam bağımsızlığı, herkesin yurttaş olduğu bir Cumhuriyet’i, modern bir demokrasi fikrini bu topluma aşılamıştır. Ordu milletin ta kendisidir.
    ABD’den ve NATO’dan uzaklaşmalı, İran’la hep dost kalmalıyız ve kesinlikle savaşmamalıyız.
    NOT: Afyon’daki patlama Susurluk’ta kontrgerillaya ait cephaneliği Afyon’a taşınması ile gerçekleştirildi. Susurluk’tan gelen patlayıcıların içine yerleştirilen bomba telefon sinyaliyle patlatıldı.(Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)

  • ORDU NEDİR? – 1

    İnsanların yeme içme barınma ve eş bulma duygusu kadar güvende olmak arzusuda çok önemlidir. Güvenlik yaşamın sigortasıdır. İnsanların birlikte bir coğrafyada bir devlet içerisinde bir arada yaşamasının sigortası ordudur. Millet içerisinde çıkan ordu hele jeopolitiğimizde ordunun önemi çok çok önemlidir. 8000 yıllık Anadolu tarihinde bu coğrafyada güçlü orduları olan milletlerle var olabilmişlerdir. 2000- 3000 yıl öncesinden medeniyet kurup da bu güne kadar gelemeyen milletlerin mezarlığıdır Anadolu doğudan batıya batıdan doğuya zenginlik güç arayan önce Anadolu coğrafyasına hâkim olmak zorunda kalmıştır.
    Tarım -din toplumları döneminde Anadolu çok el değiştirmiştir. Son 700 yıldır bu coğrafyada orduyu hep önde tutan Osmanlı imparatorluk kurmuş sanayileşemeyen bir toplumun ordusu da güdük kalacağından çökmüştür ama güçlü ordu – devlet kurma genleriyle dolu Anadolu insanı Türkiye Cumhuriyeti ile 90 yıldır var olmayı başardı. Bunu orduyla yaptı. 4000 yıl öncesinde bu güne kadar taş yazıtlar var ise ordu sayesinde olmuştur. Türklerin ilk devleti Göktürklerdir. Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti Osmanlı ile daha da büyük hedeflere açılmıştır. 3 hilalli bayrakla ALLAH -MUHAMMED – ALİ nidalarıyla Viyana önlerine ulaşan Yeni Çeriler TÜRK ALEVİ kültürüyle Osmanlı’yı büyüten güç olmuştur.
    Türkiye cumhuriyeti Osmanlı ordusunun dağıtılan en eski mensupları tarafından kurulmuştur. Halkıyla bütünleşen ordu emperyalizme dur demiştir.
    2. Dünya savaşında İ. İnönü 4 milyon ordu ile verdiği korku sayesinde Hitler Anadolu’ya girememiştir.
    Ordu, Osmanlı’nın kuruluşundan batışına kadar ülke ekonomisinde itici güç olmuştur. İlk Fabrikalar ordu ihtiyaçları için kurulmuştur. Tıp fakültesi, baytarlık, mühendislik okulları hep ordu içindir. Ordu toplum içerisinde en organize ve eğitimli kuruluştur ve buordu kurtuluşu gerçekleştirdiği gibi de KİMSESİZLERİN KİMSESİ CUMHURİYETİ de başarmıştır.
    Ordunun hataları olmamış mıdır? Evet çok çok hatası olmuştur. 1960 – 1970 -1980 ihtilallerini meşru saymak yanlıştır.
    (1960 ihtilalini tukaka etmek de yanlıştır. Sevabı da vardır günahı da vardır.)
    Yukardaki tarihlere baktığımızda çok partili sisteme geçtiğimiz ve ABD ile kanka olduğumuz 1950 sonrasıdır. Ne oldu da emperyalizme dur deyip Cumhuriyeti kuran ordu 1950 den sonra rotadan çıktı? Bölgeye yerleşmek ve kalıcı olmak isteyen ABD emperyalizmi, bu orduyu yörüngesinden çıkarmak için 60 yıldır uğraşıyor. Ve bazı mevziler kazandığı da doğrudur. Ama başaramadı ve başaramayacaktır. (Sürecek) (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)

  • YOZGAT’IN SOSYOEKONOMİK FOTOĞRAFI

    Tüm insanlar doğduğu yerde yaşamak, çalışmak ve orada ölmek isterler. Herkese çöplüğü saraydır. Bu tarihi gerçeklik içerisinde 2000’Ii yılarda 700 bin olan Yozgat’ın nüfusu, AKP hükümetleriyle birlikte 400 bine düştü.Milletvekili sayısı 6’dan 4’e niye indi dediğimizde karşımıza günlük hayatı kazanmanın çok zor olduğu gerçeği çıkıyor. Yozgat’tan 300 bin insan memleketini terk etmiş. Ekmek yok, aş yok, adam göçmüş yaşamak için baba yurdunu terk etmiş.Son on yılda 2 milletvekili, 300 bin nüfus kaybeden şehir Yozgat.Son 60 yılı sağcı siyasetlerin iktidar olduğu ülkemizde Yozgat’ında hep sağcı partilere oy verdiği ANAP’lı yıllarda Yozgat’tı “Arı” oldu. Türkeş’le MHP’li oldu, Erbakan Hoca’cı oldu derken, 10 yıldır Tayyipçi.Bu garip milleti kandırıp elinden dürümünü çalanlar bırakın insanlar doğduğu yerde Allah emri olsunlar. Niye bunlara fabrika açmıyorsunuz?İş aş kurmuyorsunuz?
    Bugün Yozgat’ın ekonomisi şu şekildedir:
    Yozgat’ta üretip satan 10 bin adet çiftçi ailesi vardır. Onlarında temel sorunutarım girdilerinin pahalı olması ve sulu tarım yapamamalarıdır. Pancar – buğday – nohut vebüyükbaş, küçükbaş hayvancılık, ekonomi bu şekildedir.Çimento ve birkaç tuğla fabrikasını saymazsak sanayi yoktur.
    Sulu tarım yapanlar elektrik ve gübrenin pahalı olmasından çok şikayetçidir. Buğdayda süneyi bitiremedik, kaliteli buğday üretememekteyiz. Köylü 3-4 ay tarlasında çalıştıktan sonra kışı geçirmek için il ve ilçelere göçüp kışı şehirde geçirir durumda. Köylü nasıl kalkınır, zenginlik nasıl yaratılır sorgulamadan her şeyi devletten beklemekteyiz. Özellikle pancar da işçi bulamazsanız ve şeker fabrikaları eski fiyatlardan pancar almaz ve kotaları düşürürse halimiz ne olur? Buna rağmen Yozgat mevduat zengini bir il. Yozgat gazetesi yazarı O. Hakan Kiracı’nın bu konuda tespiti çok doğrudur. Yozgat’tapara var. “Bu paraya güven vererek üretime nasıl sokarız?”ıseçilmiş vekillerimiz biraz düşünsünler. Üniversitelerimiz bu konuda iş adamlarını eğitsinler. Şu iş kollarında yatırım yapılırsa karlılık sağlanır,artı değer yaratılabilir. İstihdam sağlanır. Para kazanmanın yol haritası lazım.
    Biat etmeyi benimsemiş yaşam biçimi saymış Yozgat’a ve Yozgatlıma ne diyeyim. Allah edasını versin. Her seçimde şapka değişimiyle kurtuluş olmuyor. Kafayı değiştir aziz Yozgatlım kafayı.Önce değişim, sonra üretim.(Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)

  • TÜRKİYE’NİN EKONOMİK – SOSYOLOJİK SON FOTOĞRAFI

    Ülkemiz tüketim sarmalında gün bulup gün yemekte her an mali bir krize ve silahlı çatışma ortamına girecek jeopolitik de, ABD kontrolünde bağımlı bir ülkedir. Maalesef halkın %S0 si dincilerin uyutmasıyla olayları doğru tahlil edememekte. Daha kötü olur korkusuyla AKP ye sarılmakta bu sarılmayı destek diye algılayan AKP daha da despotlaşmaktadır. Esas sorun 1992 den beri sol iktidar alternatif yapamayan CHP’dir. Özellikle Deniz Baykal bu günlerin gerçek suçlusudur.
    Ülkemiz üretim ekonomisine geçmelidir. İthal ettiklerimizi üretip ihracata yönelmeliyiz.
    AVM açmak TOKİ’lerle binaları dikmek kurtuluş değildir. Çare metalürji – kimya – petrol kimya tesisleri yaratmak Tarım da kendine yetebilmektir. Enerjide bağımsız olmaktır.
    Irkçılık sevdasındaki destursuz Kürtler (BİRLİKTE YAŞAM ARZUSUNDAKİ KÜRT KARDEŞLERİMİ TENZİH EDERİM) ABD’den medet ummaktalar. Hayal, yanlış hesap içindeler. Devleti çapsızlar yönetmekte inşallahla maşallahla cami havlularında yönetmek istiyorlar. Beyler gidişat kötü ülkemiz ABD emperyalizmi kıskacındadır. Uyanık olalım. Konu Sağ- sol siyaset değildir. Çocuklarımıza bırakacağımız vatandır.
    BU VATAN CİDDİ TEHLİKE ALTINDADIR.
    (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)

  • ÇAMLIĞIN BAŞINDA BİR DUMAN TÜTERDİ!

    İnsan olup da memleketi ile ilgilenmeyen, aydın olup da memleketi ile ilgili herkesi ilgilendiren konularda duyarlı olmayan insan da olamaz, Yurtsever de, Milliyetçi de…
    Konumuz Yozgat çamlığı ile ilgilidir. 780.000 km2 toprağı olan ülkemizin orman dokusuna baktığımızda bu ormanların çok yağış alan Kuzey-Güney-Batı Bölgelerinde olduğu Doğuda da İç Anadolu’ya göre daha çok orman olduğunu görürüz. Kütahya’dan Sivas’a (Akdağ ormanlarına) kadar Kastamonu’nun ormanlık bölgelerinden Toros Dağlarına kadar bir alan içerisinde Doğu -Batı yönünde yaklaşık 600km Kuzey-Güney yönünde 500 km boyunca Anadolu’da orman hiç yok denecek durumdadır. Ama Yozgat Merkez’in çamlığı hariçtir. Bu ilin yansı milli park, çamlığı atalarımız özenle bugünlere taşımış korumuştur, Yozgat’ı Yozgat yapan değer çamlıktır.
    Meşe ve Karaçam ağaçları ile kaplı yüzlerce yıllık bu doğal ortam içerinde 1950 yıllarda insanların faydalanacağı bir tesis yapıldı. Lokanta ve üst katta da otel olarak hizmet veren Yozgat’ın yüz akı bir mekândı. Memleketimizin etinden, yoğurdundan mezeler yapılırdı. Rakı içilen güzel bir mekândı.
    Özel idare tarafından 60 yıldır kiraya vermek suretiyle halkımıza hizmet verdi. Kışı güzel yazı daha bir güzel bir mekândır Çamlık.
    Yozgatlı ilk televizyonu 70 yılların başında bu tesisten izledi.
    Abbas Sayar bu mekânda yıllarını geçirdi. Yılkı Atı’nı, Çello’yu bu mekânda yazdı.
    Ramazanda oruç tutup iftardan sahura kadar zaman geçiren eşrafkesimi bu mekânda vakit geçirirdi.
    Abbas Sayar: “Gündüz oruç gece kumar – Deli gönül Cennet umar.” ifadesini burada söyledi.
    Bu mekânda düğünler yapıldı, yemekler verildi. “Şoför abi yavaş Çamlığı dolaş.” sözünü halk üretti. Çamlık sevdasıyla yaptı.
    Yozgat’ın sürmelisi Çamlığın bu huzur veren havasında Sürmeli oldu. Türkiye ‘yemal oldu.
    Binlerce Yozgatlı ilk sevdalarım burada yaşadı. Hıdırellez’ide çamlık daha da güzelleşirdi ve o mekân bu sosyal olayların merkezinde idi.
    Ve sonunda akıllarında alkolü yok etme arzusunda olan AKP siyasi düşüncenin memurları, Valisi 60 yıllık Yozgatlının kalbindeki bu sosyal tesisi yıkıp attılar. Gerekçeleri de burada alkol içilmesi idi. Sayın Valim 16. Yüzyılda IV. Murat bile başaramadı bu olayı 21. asırda hiç olmaz. Çünkü Anadolu’nun mayası üzümdür, anasondur. Anadolu’nun Rum insanları da Rakıyı icat ettiklerinden beri içilir ve içilecektir engellenemez. Bu mekânın yıkılmasını Sayın Vali’nin istemesi memur anlayışı için de norma! Benim en çok ilgisizlikleri nedeniyle Yozgatlı hemşerilerimi Esnaf Kefalet Başkanı Uğur Bektaş’tı. Babanız Peynirci Abdurrahman bu mekânda çok halay çekti, düğünlere katıldı.
    Ticaret Odası Başkanı, Vakıf Ahmet’in oğlu otobüsçü babanız, amcanız, Oflunun Hacı ile sabahlara kadar burada içki içti kumar oynadı. Çamlık güzellik içinde misafirlerini ağırladı. İkinizde Yozgatlı esnafın oylan ile seçilmiş insanlarsınız. Böyle sosyal bir mekânın yıkılmasına neden engel olmadınız. Sizi oralara getiren esnafa sahip çıkmadınız. Durun Sayın Valim demediniz. İşin en acıklı yanı bence budur. Ve İl Genel Meclisinin üyelerine tek kelime söylemek istiyorum. YAZIK ETTİNİZ YOZGAT’A.
    Sayın Valim Çamlığa gösterdiğiniz hassasiyeti Tol çarşı ve Abide İş Hanına da gösteriniz. Eğitimi işi olmayan genç insanlar sabahtan akşama kadar bu mekânlardaesrar içiyor, rakı parası olmadığından bol bol bira içiyorlar kavga ediyorlar.
    Şehir merkezindeki bu mekânlar maalesef pislik kokuyor. İnsanlar girmeye korkuyor. Sayın Valim, 60 yıllık tarihi bir binayı yıkmada gösterdiğiniz hassasiyetiYozgatlının iş-aş bulmasında da göstermenizi bekleriz. Ama bunu yapamazsınız sonucunda bir memur olarak bir süre sonra Yozgat’ı terk edeceksiniz. On binlerce Yozgatlı tarafından hiç de iyi anılmayacaksınız. Yozgatlı rakısını mezesini alıp Çamlıkta evinde içmeye devam ediyor bence. Rakı denen şeyi kökten kurutun fabrikalarını kapatın doğru yol budur. YARIN ENDİŞESİ YAŞAYAN İNSANLAR BİRAZ OLSUN UNUTMAK İÇİN DAHA FAZLA ALKOLE SARILIYORLAR. Esas buna çare bulmak lazım. Çamlıktan ne insanlar geldi geçti. GürcülerinFayık testi kebabın en iyisini burada yaptı. Cıncık Mustafa Çamlığı Yozgatlının elit bir mekânı yapma anlamında ömür tüketti. Kel Osman, Tahir Aslan bu mekânda binlerce insana güzellikler sundu hizmet etti. En son Güzel insan Ahmet Taştekin yıllarca çamlığı ve Yozgat’ın güzel tatlarını tüm Türkiye’ye mal etti ve siz Yozgatlının gönül mekânını yıktınız. Anılarımızı yok ettiniz.(Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)

  • KÖYLÜLEŞEN YOZGAT ve TÜRKİYE

    Birinci dereceden kan bağıyla bağlı olanlar veya yakınlarıyla kırsalda bir arada, toprağa bağlı üretim biçimine köy-köylülük denir. İnsanlar yerleşik hayata geçiş döneminde ilk önce köyleri oluşturdular.

    Tarımla geçinen köylülüğün kaderi hava şartlarına yağmura güneşe bağlı kaldığı için her zaman kaderci bir toplum yapısının egemenliği söz konusudur, her şeyi Yüce Yaradan’a bağlamak işin kolaycılığıdır. Hiçbir zaman pozitif ilimleri rehber yaparak sorunları çalışarak çözme yoluna gitmez, gidemez çünkü en eğitimsiz halk katmanıdır.

    Hele de bedenen çalışmak en zor işlerden birisidir, kırsal da hem kendi ihtiyaçlarını temin etmek hem de ürettiklerinin fazlasını satarak diğer ihtiyaçlarını almak köylünün temel işidir. Yılda 20 gün çalışıp 345 gün tembel, tembel yatmaktır. T.C.’nin hedefi köylülüğü bitirmekti, Cumhuriyeti kuran önderlik 1940’lardan itibaren köy enstitüleri ile üreten özgür insanı yaratma arzusu maalesef 1950 DP iktidarı tarafından kesildi. Neydi bu köy enstitüleri, köylü çocuklarına kırsalda eğitimli üreten insan yapmak derdi üretmekti. Tarla nasıl işlenir, kesrete nasıl yapılır, duvar nasıl örülür, koyun nasıl beslenir, at nasıl tımar ediliri öğretirken birlik beraberlik içinde toplumsal bir dayanışma içerisinde özgür üreten insanları yaratmak olan bu eğitim modeli maalesef, sağcı iktidarların ve hayalci Marksistlerin kurbanı oldu, yazık oldu bu modele.

    Hele de Anadolu bozkırında tarım yapmak zor iştir çünkü Nisan-Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos kültür bitkisi için suyun ihtiyaç duyulduğu zamandır. Anadolu’da maalesef su yoktur. Su Anadolu’da kışın vardır, yazın su yoktur.

    Su olmayınca tarımsal üretimde yoktur. Bu nedenle köylü gündelik hayatını geçindirebilmek için her zaman yardıma ihtiyaç duyar. 1950 yıllara kadar her damlayan çeşmenin altına bir tas koyan sonbahara kadar bunu toplayan köylü her şeye rağmen et yer, yağ yer, pekmez yerdi. 1950 yıllardan itibaren eksik olan buğday üretimimiz Marşal yardımıyla Türkiye tarımına motorun girmesiyle Buğday çoğaldı ama et-bal-yağ kayboldu.

    Anadolu’nun temeli koyundur, keçidir, öküzdür.1950 yıllarla birlikte üretmeyi öğretmek yerine (D.P) popülizme halkı kandırmaya karşılıksız para basıp oy uğruna popülizm yapmayı iş sandı. Cumhuriyet kurulduğunda 40.000 olan köy sayımız ancak 35.500’e düştü ve tüm Türkiye köyleşti. Kentlerimiz köyleşti insan ilişkilerinde Kendilik bir arada yaşamanın edebini ruhunu tesis etmekti, yontulmamış kentte yontulur, edepleşirdi. Atalarımız ne güzel demiş “Oğlan babasından öğrenir çarşı gezmeyi, Kız anasından öğrenir ev gezmeyi” Kentte bir arada yaşama kültürü ötekinin hakkını hukukunu korumak kollamak medeni adam olmaktı.

    Ama ne oldu DP – AP, ANAP – AKP çizgisinde kaide kurala uymamak, iktidarda olanın hep yandaşı olmak bizim köy-ilçe-il anlayışı kaide kurallara uymamayı Türkiye genelinde yaygınlaştırıldı. Köylülük ötekinin hakkını gasp etmektir. Yoksa alın teri ile tarladan çalışıp üretmek askere gitmek şehirliyi beselemek kutsal bir vatandaşlıktır iyi ki varsınız köylü kardeşlerim.

    –  Esas köylülük kir pas içinde camide ön safta namaz kılmaktır. Emevi İslamı’nı, Anadolu insanına zorla öğretmektir köylülük.

    – Hakkı olmadığı halde ötekinin hakkına el uzatmak ve bu işe politikacıyı aracı etmektir

    – Türklük, imam, İslam, bayrak, ezan edebiyatı ile ülkeyi dışa bağımlı yapmaktır köylülük.

    – Liyakatsizliği, hırsızlığı, çapsızlığı, politikacılarca dezenfekte ettirerek kamu malına el koymak çalmaktır. Köylülük şehir planlarını değiştirerek kamu malını dişlemektir köylülük.

    – Yetiştirme yurtlarında, devletin sağlık kurullarından mazluma sahip çıkmamak, ihtiyacı olmadığı halde yeşil kart almaktır köylülük.

    – 3-5 kere hacca gitmektir köylülük, 3 caminin yeteceği mahalleye 10 cami kurmaktır, caminin altındaki dükkanları bir ömür boyu az kiraya işgal etmektir köylülük. Bu fakir ülkede ithal mal tüketmek fabrika yerine alışveriş merkezleri açmaktır köylülük. 50 yıldır şehirde yaşamasına rağmen kendini falanca köylü diye tanıtmayı, aynı köylülerin kahvesine gitmeyi aşamamaktır köylülük.

    – Seçimden önce gece-kondu yapmayı teşvik edip, seçim sonrası ev yıkmaktır köylülük. 2-3 m. Yola, parka, 1 -2 kat fazla ruhsata şehrin estetiğini katletmek plansız programsız yol, meydan açmaktır köylülük.

    Öncelik sıralamasını yapmadan temel alt yapıyı bitirmeden mavi kaldırım, yeşil park yapmak, bu işi tekrar tekrar yapmak, kışın kardan, sudan yazın tozdan şehri kurtaramamaktır köylülük.

    -İftar çadırı altında insanlara aş-iş vermeyip dilenci durumuna düşürmektir köylülük. Plansızlığı-çapsızlığı Türklük, Müslümanlık maskesi ile kapatıp 6 yıldır hiçbir şey yapmadan mart kedisi gibi bağırmaktır köylülük.

    – Dünya kadar kömürümüz varken %60 doğalgaza bağlanmaktır köylülük.

    – Petrolde, kimyevi gübrede dışa bağlı hale gelmek kendi öz kaynaklarını kullanmamaktır köylülük, akan sulara bakmaktır köylülük, zenginlik yaratamamaktır köylülük.

    – Buğday-pirinç-soya- ayçiçeği üretmemektir köylülük.

    – Tohum üretmemek insanlarımızın temel ihtiyaçlarını ülkenin bir yerinde çöpe dökerken öteki ucunda pahalıya yedirmektir.

    – Bu çapsız sağcı siyasetin karşısına kardeşliği tesis edemeyen ulusallığı, üreten paylaşan ekonomiyi ve bunları yapacak siyasi kadroları, UMUDU koyamayan ana muhalefettir köylülük.

    – Kardeşliği ulusallaşmayı tamamlayamayan cepheleşmenin mimarıdır köylülük.

    – Çalışanın halini, üretenin zor hayatını alın terini Tv. de göstermeyen, tüketme üzerine kurulu TV dizilerini her gün ekmek bulamayan insanlara sunmaktır köylülük.

    – Liseden sonra 2 yıl kurslarda sonra da 4 yıl üniversitede emekle parayla çocuk okutup kuru bir diplomayla becerisiz gençleri hayata süren eğitim politikamızdır köylülük.

    – Ülkemizin mermerlerini madenlerini dışarı ham olarak satıp, işlenmiş olarak kat kat fazlaya almaktır köylülük.

    – Ahlak dışı olmak, insanlık dışı olmaktır köylülüktür. Köylülük cahilliktir, öğrenmemeye değişime karşı durmaktır köylülük ve köylülüğü yaşatan yegane olayda maalesef sağcı zihniyettir. Üretmek aydınlanmayla özgür düşünen insanla olur. Kentleşen Türkiye’nin gerçek hedefi; yerinde, yurdunda üreten, paylaşan köylülüğü yaratmak ve bunu gerçekleştirmektir, asıl hedefimiz bu olmalıdır. Köylülük plansızlıktır, tembelliği Allah kelamıyla kapatmaktır köylülük.

    – Üretmeden tüketmenin hayata tutunmak için ruhunu şahsiyetini tüketmeye adamış insanın ruh halidir köylülük.  (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)

  • BUĞDAY HAYAT DEMEKTİR

    Ülkemizde 23.9 milyon hektar (ha) olan tarım arazisi için de 14.6 milyon ha. (Nadas alanı dâhil) ile en fazla ekilen yine 18 milyon ton üretimiyle de en fazla üretimi yapılan kültür bitkisidir.

    Ülkemizde en fazla buğday ekimi ve üretimi Orta Anadolu Bölgesi’nde yapılmaktadır. Buğday Anadolu için hayat demektir.

    Buğday toprak ve iklim istekleri bakımından fazla seçici bir bitki değildir. Hemen hemen her tür toprakta yetişebilmektedir. Bu bakından dünya geniş bir ekim alanına sahiptir. Buğday için en iyi topraklar derin profili, killi, tınlı -killi ve besin maddelerince zengin topraklarıdır. Ph bakımından nötr veya nötre yakın, drenajı ve havalanması uygun topraklarda iyi yetişir.

    Buğday ilk vegetatif devrelerinde (çimlenme ve kardeşlenme) 5-10 C sıcaklık, %60’ın üzerinde nispi nem ister. Bu dönemde yüksek sıcaklık ve fazla ışık istemez. Generatif devrelerin başlangıcında (sapa kalkma) 10-15 C sıcaklık %65 nispi nem iyi bir gelişme sağlar. Başaklanma öncesi bol ışık ister.

    Döllenme sonrası (tam başaklanma ) hava neminin düşük, sıcaklığında normal olması kaliteli ve bol ürün elde edilmesine imkân sağlar.

    Buğday kışa, 3-5 yapraklı, 1-2 kardeşli olarak girdiği zaman -35 C’ye kadar olan soğuklara bile dayanabilmektedir. Bu durum ekim tarihinin belirlenmesinde dikkate alınması gereken önemli bir husustur. Ekmeklik buğdaylar makarnalık buğdaylara göre kışa dayanıklıdırlar. Ekmeklik buğdaylar içinde de kışlık olan çeşitler kıştan zarar görmezken, yazlık karakterli çeşitler soğuk bölgelerde kışlık olarak edildiklerinde soğuklardan zarar görebilmektedirler.

    BUĞDAYLA İLGİLİ NOTLAR

    -Buğday ülkemizde özellikle kırsalda yaşayan insanımızın en önemli geçim kaynağı olmasının yanında beslenme açısından da önemli bir temel gıda maddesidir. “Buğday ile koyun, gerisi oyun” atasözü buğdayın önemini en iyi şekilde açıklamaktadır.

    -Buğday Anadolu’da en eski kültüre alınmış tarım bitkilerinden biridir. Diyarbakır ve Konya’da yapılan arkeolojik kazılarda buğdayın çok eski çağlarda un haline getirilerek kullanıldığı tespit edilmiştir.

    -Ekolojisi nedeniyle Anadolu’da çeşitli dönemler de kuraklıkların yaşanması nedeniyle Anadolu insanı buğdayının bir kısmını stoklarında bekletirler. Çünkü buğdayın olmaması demek “kıtlık” demektir.

    -Kıtlık dönemlerinde Anadolu insanı buğdayını kağıt para ile satmaz “Altın getir, kırmızı lira getir” derler.

    -Günümüzde en stratejik ürün sıralamasında petrolden sonra ikinci sırayı buğday alır. Bu nedenden dolayı buğday üretimini arttırmak Milli Politikamız olmalıdır. Bu da kurak tarım arazilerinin sulu tarıma açılması ile mümkündür. Ülkemizde her yıl 500 bin da. tarım arazisi sulu tarıma açılmalıdır.

    -Güney Doğu Anadolu Bölgesi makarnalık buğday üretimi açısından Allah’ın bize bahşettiği bir lütuftur.

    -Dünyaya un satan 2. ülkeyiz. Kuzey Irak’ın, Ermenistan’ın, Gürcistan’ın, Filistin’in ve Lübnan’ın ununu Türkiye’den gönderiyoruz.

    -Ekmeği bayat diye çöpe atanları lanetliyorum. Dünyadaki aç insanları gözlerinin önlerine getirsinler. Bu yüzden ülkemiz büyük kayıplar yaşamaktadır, küçük ebatlarda ekmek satışı teşvik edilmelidir.

    -Allah açlıkla kimseyi terbiye etmesin ve açları düşünen insanlardan etsin.  (Hasan Aslan Nurdoğdu – Makalelerle Yozgat kitabından)