Yazar: Hasan Aslan NURDOĞDU

  • 400 bin ton şeker ithal edeceğiz

    400 bin ton şeker ithal edeceğiz

    Türkiye şeker kurulu 400 bin ton şeker ithal etme kararı aldı. Şeker, şeker hastaları hariç özellikle çocukların ve gençlerin en çok tükettiği gıda maddesidir. Oysa ülkemiz şeker pancarı üretmeye elverişlidir. Bu ithal kararı da nereden çıktı? Sorusuna cevap ararken şu gerçekler ortaya çıkıyor.

    Önce şeker pancarı nerede ve ne zaman yetişir ona bir bakalım. Pancar, şeker elde edilebilmesi için ekiminden hasadına kadar en az 180 gün geçmesi gerekir. Bu süre içerisinde pancar, gündüzleri 27-30 derece, geceleri ise gündüz ısısının yarısı 13-15 derece, kuru ve nemsiz hava ister. Pancarın iyi polar tutması gündüz ile gece arasındaki sıcaklık farkına bağlıdır. Bu da, şeker pancarı için en ideal yer, İç Anadolu Bölgesi anlamına gelir.

    TV’de şekeri bilen de bilmeyen de çıkıp konuşuyor. Birisi de çıkıp, “kardeşim Erzurum’da, Kars’ta, Van Erciş’te şeker pancarı ekmek uygun mudur?” diye sormuyor. Bu bölgelerde tarımsal faaliyetler mayıs ayıyla başlar, ağustos ortasında biter. Pancara gereken 180 günlük tarım takvimi için buralar uygun değildir. 1980 sonrası iktidar olan ANAP Turgut Özal çayın, fındığın ve pancarın ekim alanlarını çoğaltarak iktidarda kalmak için popülist politikalar uyguladı. Tuttu, samsun Çarşamba’ya şeker fabrikası yaptı. İç Anadolu’da 2 kg olan pancar, çarşamba ovasında 5-6 kg oldu, ama İç Anadolu’da 2 kg pancardaki polar oranı, Çarşamba’da 5-6 kg olan pancarın polarından yüksekti. Bu plansız şeker fabrikalarını neden kurdunuz? Neden planlamayı iyi yapmadınız?

    Ülkemizde İç Anadolu, pancar için en uygun iklime sahiptir. Yalnız sulu tarıma geçilmesi gerekir. İlimizde 750 bin hektar tarım arazimiz vardır. Ama sulu tarım yapılan alan bu alanın %2’sini geçmez. Pancarı çoğaltmak, sulu araziyi çoğaltmaktan geçer. Bununla birlikte toprak özelliklerine göre kimyasal ve organik maddeleri uygun biçimde, yeterli oranda kullanmak gerekir. Bu ikisi başarıldığı zaman üretim katlanarak artacaktır.

    İç Anadolu çiftçisi bu iş iyi bilmektedir. Çözüm, İç Anadolu’da sulu alanları çoğaltmak, girdileri uygun fiyatla temin etmek, en önemlisi de elektrik ve mazotu ucuzlatmaktan geçer. İlimizde iki şeker fabrikası var. Biri Boğazlıyan’da Kayseri Pancar Üreticileri Kooperatifi’ne ait diğeri ise Sorgun’da devlete ait Sorgun Şeker Fabrikası. Sorgun şeker fabrikası 1 TL bedelle ilimizde pancar yetiştiren çiftçilere devredilmelidir.

    400 bin ton şeker ithali, şeker fiyatlarını yükseltecek bu da ABD menşeli mısır şurubu üreticilerine yarayacaktır. Mısır şurubu sağlıklı bir ürün değildir. Görünen o ki ağzımızın tadı kaçacak gibi.

    İnsan ihtiyaçlarını karşılayamayan, insanları perişan eden kolektivist sistem, üretemediğinden 1991 yılında çöktü. 1991 yılı, ‘üretmek nasıl olur?’ ile ilgili bir milattır.

    İnsanlar öncelikle ihtiyaç duydukları malları piyasada bulmak ister, kalitesi ve fiyatının uygun olup olmadığına bakar. Malı devamlı bulmak, uygun fiyat, pazarda arzın devamlılığı için çok önemlidir. Önemli olan tüm şeker fabrikaları bir konsültasyona tabi tutmak gerekir. Çünkü bu fabrikaların rehabilitasyona ihtiyacı vardır. Üretim miktarını artırmak, başta pancar ekim alanlarının çoğaltılmamışıyla, o da sulu tarımla mümkündür.

    Tüketici fabrikanın devlet mi özel sektör mü olduğuna bakmaz. Mal piyasada sürekli bulunuyor mu, kalitesi ve fiyatı uygun mu tüketici buna bakar. Devlet de mal ve hizmetlerin piyasada durumunu kontrol eder. Özel sektörün üretmediğini, devlet bizzat üreterek insan ihtiyaçlarını gidermelidir. Mülkiyetin şunda veya bunda bulunması önemli değildir, önemli olan devamlı ve kaliteli ürün, uygun fiyattır.

    Saygılarımla.

  • ‘Ne Mutlu Türk’üm’ diyene müjde; Zengezur koridoru açılıyor

    ‘Ne Mutlu Türk’üm’ diyene müjde; Zengezur koridoru açılıyor

    Konumuz, Türkiye, Nahcivan, Ermenistan ve Azerbaycan arasında bulunan ve bir asırdır “Ne mutlu Türk’üm” diyenlerin hasret köprüsü Zengezur koridoru. Coğrafi bilgiler vermeden konunun gerektiği kadar anlaşılmayacağı düşüncesiyle bu yazıya başlıyorum.

    Nahcivan: Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyettir. 5 bin 500 km2 yüzölçümü ve 425 bin kişilik nüfusuyla tarım ve hayvancılık bölgesidir. Iğdır ilimiz ile sınırdaştır. Azerbaycan ile arasında ise Ermenistan vardır. İnsan ihtiyaçları için ülkemizin üretimine bağlıdır.

    Ermenistan: 3 milyon nüfusu ve yaklaşık 30 bin km2 yüz ölçümü ve baş şehri Erivan’dır. Ülkenin 11 vilayeti bulunmaktadır. Ülke nüfusu 3 milyon olsa da bundan hariç, 1 milyon Gürcistan’da, 1 milyon Rusya’da, 5 milyon da Avrupa ve Amerika kıtasında yaşayan bir millettir. Bakır, çinko, altın, demir madenleri mevcuttur. Kaliteli üzüm üretimi yapıldığı için iyi kalite şarap ve kanyakta dünya markası olmuş firmaları vardır. Bunun dışında elmas işçiliği, taş işçiliği ve metal işçiliğinde hünerli bir millettir. Mavi yakalıların bol olduğu bir ülkedir. Gıda, sebze ve meyvede, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye bağlıdır.

    Azerbaycan: Kardeş ülke Azerbaycan, Hazar Denizi kıyısında, petrol, doğalgaz zengini bir ülkedir. 1871 yılında petrolün çıktığı, rafine edildiği Gürcistan’ın Batum limanından 1900 yıllardan beri petrol ve türevlerini ihraç eder. Azerbaycan’a ait SOCAR adlı devlet şirketi bir dünya devidir. Bu şirketin İzmir’de bir rafinerisi mevcuttur. Azeriler bahçıvan millettir, toprak işlemeyi tarımı iyi bilirler. Azerbaycan 10 milyon nüfusu, 86 bin 600 km2 yüz ölçümü ile enerji zengini bir ülkedir.

    Azerbaycan devlet başkanı Haydar Aliyev’in “Zengezur Koridorunun açılması konusunda Ermenistan ile anlaştık” açıklaması üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    Ülkemiz tarımda, un sanayinde, beyaz eşya, kahverengi ev eşyaları ve tekstilde büyük üreticidir. Bu sektörlerde yaptığımız üretimi, zengezur koridoru üzerinden Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, kuzey İran, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Moğolistan gibi ülkelerin pazarına demiryolu ve karayolu ile rahatça ulaştırabilir, Çin çıkışlı İpek Yolu’na bağlanabiliriz.

    İhtiyacımız olan enerjiyi Azerbaycan’dan temin etmek ve en az Türkiye nüfusu kadar olan bu Türk coğrafyasına ulaşmak zengezur koridoru ile mümkün olacaktır. Bu yol geçtiği her ülkede üretimi, zenginliği, refahı, kardeşliği getirecektir. Zengezur koridorunun açılmasını dört gözle bekliyorum.

    Mustafa Kemal Atatürk en büyük hayallerinden birini şu sözlerle ifade etmişti; “En büyük hayalim, Ankara’da basılan bir gazetenin, Türkiye’den Uygurlara kadar tüm Türkler tarafından okunup anlaşılmasıdır”. Bu hayalin gerçekleşmesi dileğiyle.

    Bu koridor açıldığında Yozgat’tan aracımla çıkıp Bakü’de hindi şiş, mersin balığı şiş havyarı, Ermeni orjinli çuhadara şarabı içmek arzusuyla.

    Saygılarımla.

  • Bunlar batacak demiştim.

    Sözde ev, araç temin eden bu şirketler Nisan ayı sonunda battı. Ama ne olduysa devlet, BDDK’nın kararıyla bunlara lisans vererek bu konuyu başka bir zemine taşıdı. lisans dedikleri kuru bir kagıt ve ev, araç almak için birikimlerini bu modern “Sülün Osman”lara kaptıran tasarrufçuya garanti olamaz. Lisansı şimdi vermek, “Bu sistem devam etsin, hele bu sorunu biraz öteliyelim” demektir. En acı tarafı bu naylon finans şirketlerinin iktidar tarafından kollanması akla şunu getiriyor, “Hırsız içerde. Yol verenler, iktidar, milletvekilleri ve hırsız bürokratlardır. Bu modern Sülün Osman’lara verilen BDDK lisanslarının kokusu yarınlarda çıkar. gerçeklerin günyüzüne çıkmak gibi bir huyu vardır. 01 Mart 2022’de yazdığım “Eminevim havlu attı” başlıklı aşağıya eklediğim yazıyı okumanız dilegiyle. Yozgatlı yurtsever bir aydın olarak bagırıyorum; Ben demiştim, yazmıştım.

    Eminevim adı altında ev, araba pazarlayan şirket 50 bin müşterisinin 765 milyon TL’sini iç ederek battı. Binlerce ev ve araba hayali kuran vatandaşımız mağdur oldu.
    Türkiye’nin hemen her ilinde “faizsiz ev, araç vereceğiz” iddiasına güvenip sisteme katılarak ev ve araba sahibi olmak isteyen küçük tasarruf sahibi vatandaşımız dolandırıldı.
    Sistem nasıl işliyor?
    Bu firmaların çalışma sistemi, kadınların altın günü gibi işliyor. Yani 60-100 kişilik gruplara ayrılan katılımcılar belli süreler içinde ev veya araba sahibi oluyor. Hatta son günlerde bu süre 6 aya kadar düşürüldü. Bununla birlikte, güzel mekânlar, çalışan genç güzel kızlar, yakışıklı delikanlılar figüran rol kesiyorlar. Vatandaş da bu gösterişe kanarak kıyıda köşedeki birikimini, emekli maaşını, ev ve araç almak için bu şirketlere yatırıyor.
    Sistem, başvuranları inek gibi sağıyor. Devlet nerede? Toplu Konut İdaresi (TOKİ) nerede? derseniz hiç yoklar. Devlet vatandaşının can ve mal güvenliğini korumak zorundadır, buna mecburdur. Ancak uygulamada devlet de bu mağduriyeti önleyemiyor.
    Bu tür bir yazıyı 8 ay kadar bir süre önce yazmıştım ama yayınlayamadım. Keşke o yazım yayınlanmış olsaydı “Ben 8 ay önce bu işin sonu kötü olur demiştim” derdim. Olmadı.
    Devlet ev, araç veren bu şirketleri denetim altına almalı, vatandaşın mağdur olmasına göz yummamalıdır. Bu tür şirketlerle ilgili devlet yöneticileri, mv ilan edilmelidir, devlet kurumunu kullanıp vatandaşları mağdur edenler ifşa edilmelidir.
    Burada asıl sorumluluk vatandaşa düşüyor. Hıyarım güzel diyene tuzu alıp koşanlara Allah akıl fikir versin. En garanti tasarruf yolu altın biriktirmektir.
    Eminevim’in Yozgat’ta şubesi yok. Kayseri şubesi Yozgat’ta mağdur olanların merkezi.
    Eminevim havlu attı. Aynı veya benzer sistemle çalışan şirketlere acil kayyumlar atanmalı, vatandaşın mağduriyeti önlenmelidir.
    Saygılarımla.

  • 6 ay önce uyarmıştım

    Bu kripto para işine çanak tutan kötü niyetli siyasetçiler, bürokratlar kim diye sorarak ve namuslu bir aydın olarak “Ben 6 ay önce demiştim!” diyerek bu yazımı okumanızı rica ederim.
    Bitcoin oynayacağına harbi kumar oyna
    Son zamanlarda adlarını bile söylemekte, yazmakta zorlandığım bazı sözde finans kurumları hem yazılı, hem görsel basında reklamlar vermekte. Bu işin sonu nerde biter diye düşündüğümde aklıma Kestelli’ler, Banker Bako’lar vs. Gelmekte. 1990’larda KOMBASSAN’lar, YİMPAŞ’lar vs. En son da Çiftlik Bank tosuncuğu aklıma geliyor. Hemen çok para kazanmak için elinde avcundakini bu organize hırsızlara kaptıranların aç gözlülüğün hazin sonlarını yaşıyor.
    Bankalar 1 TL faiz verirken 5 TL faiz alacağım diyen öngörüsüz cahiller, karlı olmayan hayali projelerde servetler, hayatlar kaybedenler oldu. Bu işin temel açmazı şunlardır; 1.yasal faiz 1 iken 5 verene neden inandın? Bu aç gözlülük, bu hırs nedir? 2. Dinimizi, Türklüğümüzü kullanarak bu tezgâhları KOMBASSAN, YİMPAŞ örneğinde olduğu gibi bu kuruluşlara siyaseten destek olan onları devlet içinde koruyan kollayan esas malı götüren siyaset, devlet adamları kimdir?
    Bunlar ortaya çıkartılmadan bu işler bitmez. Aha da burada yazıyorum. Bitcoin işi de KOMBASSAN, YİMPAŞ, Çiftlik Bank gibi patlayacaktır. Olan küçük tasarruf sahiplerine olacak. Çok insan parasıyla telef olacaktır. Malı devlet içinde olan bürokratlar ve hampacı siyasetçi götürecektir. Tasarruflarınızla, hayatınızla kumar oynamayın. Oynayacaksanız da harbi kumar oynayın. En azından harbi kumarda kazanma şansınız %50’dir.
    Saygılarımla.

  • Varlık vergisi nedir, bugün uygulanabilir mi?

    Tüm dünyada ekonomik, sosyal sıkıntıların zirve yaptığı ortamlarda, özellikle savaş durumlarında servetten de vergi almak devlet için şart olur. Şükrü Saraçoğlu başbakanlığında 11 Kasım 1942’de 4305 sayılı kanunla servet üzerine vergi konulmuştur. Bu ülkemizde varlık vergisi olarak anılır.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu duruma nasıl geldi?
    İkinci Dünya Savaşı 1939’da başlayıp 1945’e kadar tam 6 yıl sürmüştür. Paris’ten Moskova’ya Avrupa ve Asya savaş alanına dönmüştü. Almanlar 1939’da Yunanistan’ı işgal edip Bulgaristan sınırımıza dayandılar. Batıda Almanlar, doğuda SSCB (Rusya) Kars sınırındaydı. Ülkemizin her an bu iki ülke tarafından işgal edilme riski vardı. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile devlet, önceliği vatanı savunmasına verdi. 2 milyon genç köylü ülke savunması için asker yapıldı. Bu da tarım üretimini düşürdü. Savaş nedeniyle ara malları ithal edemeyen ülkede, çoğu mal karneye bağlandı. Asker harcamalarının kat kat artması sonucu Türkiye Cumhuriyeti Devleti yukarda tarihini verdiğim varlık vergisini çıkartmak zorunda kalmıştır. Sonuçta servetten vergi almak doğru bir iş değildir ama devlet, bekası için gerektiğinde her şeyi yapar.

    Gelelim günümüze;

    1950’de başlayan küçük ABD olma hayali ile konjonktür partilerinin günümüze kadar plansızca kaynak tüketerek uyguladıkları politikalar sonunda pandemi ve Ukrayna – Rusya savaşı, Suriye’deki, Irak’taki, Azerbaycan’daki savaşların ve göçlerin ülkemize büyük ekonomik sıkıntıları olmuştur. Tanımı, “çevreye ve kamuya zarar vermeden insan ihtiyaçlarını temin etmek” olan siyaset, maalesef imar rantı ile türedi zenginler yarattı. Savaş ortamında ithal ikameli sanayimizde üretilen her şey misli ile arttı. Toplum yiyemiyor, alamıyor, ısınamıyor. Toplumda sıkıntı had safhadadır. 1940’lardaki ekonomik sosyal hayat ortamında gerçekleşen varlık vergisi, ülkenin içinde bulunduğu durumda devleti, milleti vatanı rahatlatmıştır.

    Son bir rakam vererek yazımı bitirmek istiyorum;

    1939 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı’nda toplam 60 milyon insan öldü. Bunun 27 milyonu Rus vatandaşıydı. 1940 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin nüfusu 18 milyondu. Türkiye’nin savaşa girmesi halinde yaşanacak kayıp, Rusların kaybı göz önüne alarak alarak çıkarılabilir.
    İkinci Dünya Savaşı’na girmeyerek ülkemizin, milletimizin ve devletimizin bugünlere gelmesini sağlayan devlet adamı İsmet İnönü’ye şükranlarımı sunuyorum. Bizi babasız bırakmadı.

    Saygılarımla.

  • SERTLEŞEN SİYASET KAOS HABERCİSİ Mİ?

    20 yıllık AKP, Recep Tayyip Erdoğan iktidarı 20 yılın sonunda %150 – 200’i bulan enflasyonla ekonomiyi çok sıkıntılı duruma düşürdü. Günlük hayatını idame edemeyen kitleler enerji ve gıdadaki fiyat artışlarına yetişemiyor. Alamayan, yiyemeyen kitleler kızgın. Son yıllarda Recep Tayyip Erdoğan, dilinden düşürmediği ve 4 parmakla yaptığı Rabia işareti ile hamaseti pek seviyor. Vatan, millet, dil, din, devlet söylemleri ile kitleleri ayakta tutmaya çalışıyor. Oysaki insanlar hayata mideleri ile bağlıdır. Bu da kendine yeten devamlı bulunabilen ucuz enerji, kendine yeten metalürji, kendine yeten kimya – petrokimya, kendine yeten gıda güvenliği anlamına gelir. Devlet, milletin bu ihtiyaçlarını karşıladığı oranda başarılıdır. Sonuç olarak başta da yazdığım gibi maalesef 20 yıllık AKP – Recep Tayyip Erdoğan iktidarı başarısızdır.
    İktidar bu halde iken muhalefette durum, “Ben Dersimli Kemal’im” diyen başta olmak üzere 6 benzemezin TV’lerde yan yana görünmesi, halka umut vermemektedir. Bu 6 benzemez enerjide, metalürjide, kimya ve gıda güvenliğinde elle tutulur ne proje ne de işi bilen kadro oryaya koyamamaktadır. Kemal Kılıçdaroğlu devlet dairelerine, bakanlıklara yaptığı baskın konumundaki saldırıları ve en son elektriğinin kesilmesi ile ilgili orta oyunu halk katında hiç de kaale alınmamıştır. Halk Kılıçdaroğlu için “Gulağasma Dersimli Kemal’e” demektedir.
    İktidar işi götüremiyor, muhalefet ise TV’lerde tuluat oynuyor. Oysa ülkenin güneyinde, Irak’ta, Suriye’de ABD’nin iti olan PKK ile savaş her gün devam ediyor. En son içişleri bakanı Süleyman Soylu ile milletvekili Ümit Özdağ arasında yaşananlar var. Bu millete yapılan en büyük saygısızlıktır.
    Siyaset ciddi bir iştir. Edepli olmak da siyasetçinin ilk işidir. Kaosu isteyen kim? Muhalefet mi? İktidar mı?
    Kaostan medet umanlar mı var?
    Halk “Bu böyle gitmez” derken kimin geleceğini de gösteremiyor. ‘Karamsarlık, ekonomideki olumsuzluklar ile birlikte kaos, her gün daha da yaklaşıyor’ algısı toplumda hâkim oluyor.
    Bunu önlemenin yolu HDPKK harici milli birlik hükümetidir, çare budur. Yarınlar çok geç olabilir. ABD ülkemize saldırmak için kaos mu bekliyor?
    Saygılarımla.

  • TEKÂLİFİ MİLLİYE YASASI NEDİR? BU GÜN UYGULANABİLİR Mİ?

    TEKÂLİFİ MİLLİYE YASASI NEDİR? BU GÜN UYGULANABİLİR Mİ?

    10 emirden oluşan Tekâlifi Milliye Yasası 7 – 8 Ağustos 1921 günü yayınlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı, emperyalist İngiliz, Fransız ve İtalyanlarca işgale başlamıştı. Hele 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali ülkede kargaşa ve umutsuzluğa yol açtı.

    Bunu gören ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Atatürk, sırasıyla Havza, Amasya, Erzurum ve Sivas Kongreleri sonucu 23 Nisan 1920’de ilk TBMM’ni açarak ve Türk Milletini örgütleyerek emperyalizme karşı savaşa başladı. İngilizlerin araç, silah vererek 15 Mayıs 1919 günü İzmir’e çıkarttığı Yunan ordusu, Ankara – Polatlı önlerine kadar geldi. Bununla birlikte, yurdun çeşitli yerlerinde iç isyanların biri bitiyor diğerleri başlıyordu.

    Hele hele, TBMM 10 bin askeri zar zor bir araya getirip bir ordu kurabilmişken, Yunanla ilk karşılaşmada bu ordudan 4 bin 600 asker silahı ile birlikte firar etmişti. Mustafa Kemal Atatürk, TBMM tarafından başkomutan atanmak istendi. Paşa bu görevi, 2 isteğini TBMM kabul ederse kabul edeceğini beyan etti.

    Bu iki istekten birincisi asker kaçakları ve hainler için “İstiklal Mahkemeleri” kurulması, ikincisi ise Tekâlifi Milliye yasasıydı.

    Bu şartlar altında 1911 Balkan Harbi’nden 1921’lere kadar zor bir hayat yaşayan Türk Milletinden, nihai kurtuluş için son bir fedakârlık, imece talep edildi.

    2 öküzü olandan biri alındı.

    Her ev bir çift çorap ve iç çamaşırı vermeye mecbur edildi.

    Camilerin kurşunları sökülüp mermi yapıldı.

    Ordu için her şeye ihtiyaç vardı. Bedeli sonra ödenmek kaydı ile zorla alındı.

    Asker kaçakları ve hainler İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanırken, Tekalif-i Milliye yasası ile Yunanla ve iç isyanlarla mücadele eden ordunun maddi ihtiyaçlarını karşılandı.

    Evet, bu iki yasa Yunanı yenmemize, kurtuluşa ve Cumhuriyeti kurmamıza giden kurtuluş yolunu açmıştır.

    Okuyuculardan ricam şudur; o gün ülkemizde yaşadığımız olayları düşündüğünüzde bir tarafta savaş, hainlikler diz boyu, diğer tarafta ekonomik sıkıntılar kâbus gibi ve ABD ile sıcak savaşın an meselesi olduğu durumda. Kurtuluşu sağlayan bu iki yasa olmuştur.

    Hainler için İstiklal Mahkemeleri ve zor alımla toplumu rahatlatmak, “Bugün uygulanabilir mi?” sorusuna cevap olarak;

    Türk milleti, devletin, milletin, vatanın bekası için iki yasaya da bugün evet der. Yeter ki yöneticilerimiz yürekli olsunlar.

    Saygılarımla.

  • COGRAFYA KADERDİR, KADERİMİZ AVRASYADIR

    COGRAFYA KADERDİR, KADERİMİZ AVRASYADIR

    “Coğrafya kaderdir” şeklinde genel bir deyim vardır. Doğru bir tanımdır. Coğrafyamız Asya’dan Avrupa’ya bir at başı gibi uzanmakta. Asya, Avrupa ve Afrika’nın birleşme noktasında, önemli bir güzergâhta bulunmaktayız. Türkiye jeopolitik konumu gereği şanslı bir ülkedir. Bu şans iyi değerlendirilmelidir.

    784 bin km2 yüz ölçümü ve 85 milyon nüfusuyla tarım, hayvancılık ve sanayileşme azminde bir ülkeyiz. Etrafı 3 denizle çevrili coğrafyamıza baktığımız zaman doğuda İran, Azerbaycan, kuzeyde Rusya, güneyde Irak ve Suriye devletleri ile komşuyuz. Şimdi sırası ile bu komşularımızı irdeleyeceğim.

    İran 1 milyon 648 bin km2 yüz ölçümü ve 84 milyon nüfusuyla doğuda kadim dost kardeş ülke. Bu ülkeyi ekonomik olarak incelediğimizde petrol, doğalgaz zengini olduğunu görürüz. İhracatının büyük bölümü bu iki maddedir.

    Azerbaycan 87 bin km2 yüzölçümü ve 10 milyon nüfusuyla ülkemizin doğusundaki ikinci ülkedir. Azerbaycan Türk’tür. Bu ülkenin coğrafyasına baktığımız zaman burada da petrol ve doğalgazı görürüz. Tüm ihracatı bu iki üründür.

    Kuzeydeki komşumuz Rusya’ya baktığımız zaman 17 milyon 100 bin km2 yüz ölçümü ile Atlas Okyanusu’ndan, Pasifik’e, Kuzey Kutbu’ndan Karadeniz’e devasa bir coğrafya olduğunu görürüz. Rusya 144 milyon nüfusuyla çok büyük bir pazardır. Rusya, petrol, doğalgaz, kimyevi gübre, buğday, ayçiçeği, kereste, kömür ve demir ihraç eder. Rusya ekonomik olarak çok zengin bir ülkedir ve bizim kuzeydeki en önemli komşumuzdur.

    Güneydeki komşularımızı incelediğimizde Irak 439 bin km2 yüz ölçümü ve 40 milyon nüfusuyla petrol, doğalgaz, kükürt zengini bir ülkedir. 1 Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı toprağıydı.

    Güneydeki başka bir komşumuz ise Suriye. Petrolü, doğalgazı ve gübrenin hammaddesi fosfat yatakları bol bir ülkedir. Etrafımızdaki ülkelerde enerji bol olmasına rağmen emperyalist ABD, bu ülkelerin hepsine ambargo uygulayarak o ülkeler kadar ülkemizi de cezalandırmaktadır. Yapmamız gereken, bu ülkelerle takas ticaretine girmek suretiyle ucuz enerji alabiliriz.

    Bir gün Atlantikçi bir gün Avrasyalı olunmaz. ABD Türkiye’ye düşmandır bu değişmez. Dost Rusya’dır, İran’dır, Irak’tır, Azerbaycan’dır, Suriye’dir. Enerjimizi bu ülkelerden çok ucuza temin edebiliriz. Atatürk milliyetçisi, halkçı devrimciler iktidar olmadan bu işler düzelmez.

    Saygılarımla.

  • Durum tespiti: Suriyeli mültecileri anlamak

    Her iç karışıklıkta ülkesinde huzursuz olan insanlar yurt dışına gitmek ister. Burada önemli olan kişinin maddi durumuyla ilgilidir. Parası olan parasını alır yurt dışına çıkış yapar.
    Parası olan için yurtdışına çıkmak kolaydır. Kapılar ardına kadar açılır.
    Biraz parası olan veya elinde mesleği olan da sınırdaş ülkelere iltica eder. Buralarda çalışarak en azından açlık sınırının biraz üzerinde geçimini sürdürür.
    Ancak savaştan kaçarak sınırdaş ülkelere iltica ettiği halde parası da mesleği de olmayanlar dilenmek ve atık toplamakla hayatlarını idameye çalışmaktadırlar.
    “Suriye’den gelen 4 milyon” diye tarif edilen göçmenler, Suriye sınırına bitişik illere Urfa’yı, Gaziantep’i, Kilis’i, Hatay’ı, Adana’yı veya Mersin’i tercih etmelerinin sebebi, “ülkemizde durum normale dönerse hemen gideriz” düşüncesidir.
    ABD emperyalizmi önce Irak’ı ardından da Suriye’yi hedefine aldı. 2011 yılında Dera şehrinde başlayan kargaşa, millet olmayı başaramamış, aşiret hukukuyla yönetilen ve yaşayan kesimlerdeki halkı çözmüştür. Bu çözülme ABD’nin, İsrail’in ve Esad rejiminin yanlışlarıyla birleşerek bir iç savaşa dönüşmüştür.
    2011’den bugüne kadar ülkemize Suriye’den 4 milyon mülteci geldi. Bu fiili bir olay. Peki, bu mülteciler Suriye’de işler düzelirse dönerler mi? Yoksa ülkemizde kalıp vatandaşlık verilir mi?
    Gelenlerin çoğu genç ve bu insanlar tarımda, sanayide çalışmakta. Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarının çalışmak istemediği en pis, zor işlerde çalışmaktadırlar, Türk vatandaşı genellikle masa başı işler talep etmekte. Tarlada, sanayide, hayvancılıkta çalışmamaktadır. Bu saydığım işleri göçmen olarak gelen insanlar yapmakta. Çobanlıkta Afganlar, tuğla ocaklarında Suriyeliler çalışmakta. Her toplumda kavga olur. Önemli olan büyük çoğunluğun huzur içinde yaşamasıdır. Anadolu öteden beri göçmen olup gelen biçarelerin yurdu olmuştur. Hele de 600 yıl ümmet olarak Osmanlı’da yaşamış bir toplumuz. Münferit vakaları büyütmek emperyalizme hizmet eder. Önemli olan Suriye’nin normalleşmesidir. Bugün Suriye’nin üçte biri, ABD destekli Kürt organizasyonunun işgali altındadır. Türkiye’ye düşen görev, Suriye hükümeti ile anlaşarak Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaya yardımcı olmaktır.
    Bugün Afgan çoban, Suriyeli işçi olmasa ülkede üretim düşer. Zor işlerde, tozlu işlerde çalışacak adam bulamayız. Türkiye büyüktür, münferit vakaları anında halleder. Suriyeli göçmenlere sempati ile bakın. Onlar Türkiye düşmanı değildir, biçare insanlardır. Müslüman Türk’e vicdanlı olmak düşer. Önce insan. Saygılarla.

  • İlimizde sürekçilik

    İlimizde sürekçilik

    Avcılık ve toplayıcılık ile sabahtan akşama kadar karnını doyurmak için uğraşan insanlık, koyunun, ineğin ve atın evcilleştirilmesi ile yerleşik hayata geçti. Hele de öküzü evcilleştiren insan, bu sayede tarımı daha iyi yapmaya başladı. Öküzün atın ehlileştirmesi tekerleğin de icadını sağladı. Sabanı kullanmak, kağnının, tekerlekli araçların icadı insanlığı yerleşik hayata daha da bağladı.

    Konumuz hayvancılık özelliklede büyükbaş hayvan ticareti, yani sürekçilik. Sürekçilik; sürü halinde hayvan alıp satanları tanımlar. Bu işi yapana da sürekçi denir.

    İç Anadolu genellikle küçükbaş hayvan, özellikle keçi, koyun yetiştirmeye uygun coğrafi özellikler taşır. Büyükbaş hayvancılık daha ziyade kuzeydoğuda, Erzurum, Kars, Ağrı ve Ardahan illerimizde daha çok ve verimlidir. Bunun sebebi ise yaylaların bol olmasıdır. Bu yaylalar yaz ayları boyunca da yağmur alır ve kar düşene kadar otu yeşil kalır. Büyük baş hayvanların meralarda bol ot bulmasını sağlar.

    Osmanlı, Anadolu’dan aşar, öşür ve asker alırdı. Devlet olmak yasa koymayı, asker – vergi almayı ve para basmayı gerektirir. Asker ve vergi bir devletin olmazsa olmazıdır.

    1699’da imzalanan ve Osmanlıda gerileme döneminin başlangıcı sayılan Karlofça Barış Anlaşması ile Osmanlı Devleti’nin tuna boylarında artık bir hükmü kalmamıştı. Bu sebeple Osmanlı, Balkanlar’a özellikle de İç Anadolu’ya yöneldi.

    Başkent İstanbul’u beslemek çok önemliydi. Osmanlı’da buğday, pirinç ve mısır, tarih boyunca hep Ukrayna coğrafyasından temin edilmiştir. Balkanlar’ın, Kırım’ın kaybı ile Ukrayna’dan tahıl gelmez olmuştu.

    Bu dönemde 2. Abdülhamid, demiryoluna çok önem verdi. Başkentin gıda güvenliğini sağlamak için İzmit’e kadar olan demiryolunu, 31 Aralık 1892’de Ankara’ya kadar ulaştırdı. Bunun temel amacı tiftik ve küçükbaş hayvan merkezi olan Ankara’dan İstanbul’a et temin etmekti. Ankara’ya kadar uzanan demiryolu ikinci bir kol ile Eskişehir’den Konya’ya bağlanacak ve tahıl ambarı Konya’dan da İstanbul’a tahıl sevk edilecekti. Ancak demiryolunun İç Anadolu’ya ulaşması Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerine nasip oldu.

    1927’de demiryolu Yerköy’e ve Kayseri’ye geldi. Devamında Sivas, Erzincan ve 6 Eylül 1939’da kara tren Erzurum’a ulaştı. Demiryolu mal, insan ve hayvan naklini artırdı. Başta Erzurum ve Kars olmak üzere yörede büyükbaş hayvan ticaretini hızlandırdı.

    İlimizde de bu işle uğraşan müteşebbisler çıktı. Bu müteşebbislerden birisi olan dedem Osman Nurdoğdu’da demiryolunun önemini iyi bilen biri idi. 1908’de Ankara’dan İstanbul’a asker olmuş, 1911 – 13 arası Balkanlar’da asker olmuş, trenin faydasını görmüş, 1916 – 1917 Bağdat cephesine yine demiryolu ile gitmiş. 1939 yılında trenin Erzurum’a ulaşması ile sürekçilik yapmaya başlamıştır. Sürüler halinde alıp Yerköy’e getirdikleri hayvanları Delice Irmağı kenarında beslemişlerdir.

    Beslenen bu hayvanlardan yaşlılar, 3 – 4 aylık bakımın ardından İstanbul’a kesime gönderilir, genç olanlar ise bölge çiftçisine 4 harman veresiye satılırmış. Ben babamdan, büyüklerimizden sürekçilik hikâyeleri dinleyerek büyüdüm.

    Evet, ilimizde sürekçilik önemli bir işti. Bugün traktörün çıkmasıyla öküz tarım dışı kaldı. Ama hayvancılık hala önemli bir konudur. Bedava, ucuz yem olmadan bol ucuz et olmaz.

    Ailesi sürekçilik yapmış hemşerilerime, bugün büyükbaş hayvan yetiştiren, ticaretini yapan çiftçi kardeşlerime selamlar saygılar.

  • İlimizde hangi madenler var? Madencilik ile ilgili neler yapabiliriz?

    Dünyada gelişmiş ülkelere baktığımız, bu zenginlik nasıl yaratılmış diye sorguladığımızda baraj yaptıkları, buradan enerji ürettiklerini sulu tarımla gıda güvenliğini garantiye aldıklarını ve madenleri işleyerek metalürjide öne çıktıklarını görürüz.
    Rönesans ile bilimde yaşanan gelişmeler, kimyada da devrimlere neden olmuştur. Metalürji ve kimyadaki gelişme sayesinde insanlık daha iyi yaşama kavuşmuştur. Hele de petrolün 1900’lü yıllardan itibaren damıtılması (ayrıştırılması), insanlığı refah toplumu haline getirmiştir.
    İngiltere, Almanya, Fransa demir cevherini kok kömüründe eriterek, başta otomotiv sektörü olmak üzere makine sektörü ile bugünkü zenginliklerine ulaşmışlardır.
    Türklerin tarihi de Tanrı Dağı’ndaki demir cevherini eriterek Ergenekon’dan çıkış ile başlar. Yeni hayata geçişleri mitolojimizde mevcuttur. Bu gün ülkemizin metalürjide, kimyada ve petro kimyada bir atılım yapması şarttır. Onun için başta valilik, belediye, ticaret odası ve diğer sivil toplum kuruluşları ilimizde hangi madenler var? Nerede ne çıkarılıyor? Bu konuları masaya yatıracak bir çalıştay yapılması şarttır.

    Başta MTA (Maden Tetkik Arama) ve diğer madenci kamu kurumları olmak üzere, vilayet öncülüğünde bir çalıştay organize etmelerini arzu ediyorum.
    Metalürjisi, kimyası, petrokimyası ve kendine yeten tarımı olmayan ülkenin savunması zordur ve bağımlı ülkedir. Bu Türk’e yakışmıyor. Madenlerimizi biz işleyeceğiz. Zengin bir ülke olmak dileğiyle.
    Saygılarımla.

  • 20 yılın ardından 5 yıl daha istemek

    20 yılın ardından 5 yıl daha istemek

    Evet, şu an ülkemizi yönetmeye çalışan Recep Tayyip Erdoğan – AKP hükümetleri, 2023 seçimleri için 5 yıllık bir iktidar daha talep etmekte. 2002 yılında iktidara geldiklerinden bu güne her şeyi kat be kat artıran bu iktidar, halktan yeni avans istemekte. Halk bu avansı da verecek mi? 2023 seçimleri bunun göstergesi olacaktır.

    Recep Tayyip Erdoğan – AKP hükümetleri;

    20 yıl boyunca metalürjide, petrokimyada ve kimyada ülke ihtiyaçlarını temin edemedi. Her geçen gün daha da dışa bağlanan bir sanayimiz var.

    Kendi kendine yeten 7 ülkeden biri idik. Şimdi her ay temel gıda ürünlerinin yokluğunu yaşıyoruz.

    20 yıl yol, köprü, otoban yapanlar bu ülkeye Samsun ve Sivas Divriği’de demir çelik fabrikası yapamadı.

    Yaz aylarında kullanmadığımız ama paşa paşa 2,5 milyar dolar ödediğimiz Rus doğalgazından Samsun’a, İran doğalgazından Ağrı’ya amonyak tesisi neden yapılmadı? Amonyak, kimyevi gübrenin temel taşıdır. 20 yıldır gübrede %90 dışa bağımlılık neden bitirilmedi? Geçen yıla göre fiyatı %200-300 artan kimyevi gübre, niçin ülkemizde üretilmedi?

    Dünya ihtiyacının %50’si kadar kromu maden olarak ihraç ederken, kromdan boru, levha, tel neden üretemedik?

    20 yıl gibi uzun bir iktidar süresince Yeşilırmak’tan, Kızılırmak’tan, Fırat’tan, Göksu’dan, Sakarya’dan İç Anadolu’yu niçin sulayamadık? Bir gün saman, bir gün, buğday, bir gün ayçiçeği, soğan, patates eksiğini yazmaktan ben usandım.

    Evet, 20 yıllık Recep Tayyip Erdoğan – AKP hükümetleri ülkemizi yönetemiyorlar.

    Bugün başarısız geçen 20 yılı unutup yeni bir 5 yıl daha talep etmeye hakları yoktur.

    Her iktidarın halefi muhalefettir. Muhalefet demek “Ben iktidara gelirsem daha iyi yaparım” demektir. Oysa ülkemizdeki 6 benzemez muhalefetin birlikteliği TV’de ve basındadır. Görüntüye oynuyorlar. iktidar olmak proje ve kadro olayıdır. 6 benzemez partide iddia da, umut da yoktur. Savaşın hüküm sürdüğü coğrafyamızda kaybedecek günümüz yoktur.

    Çare HDPKK harici milli birlik hükümetidir. ABD saldırılarına karşı ülke savunması ve üretim için kafa yoran, tükettiklerini üretmek mecburiyetinde olacak milli bir takım şart olmuştur.

    20 sonrası 5 yıl daha verin düzeltelim demek kaosu davet etmektir. Kaosu önlemenin tek çaresi HDPKK harici milli birlik hükümetidir.

    Son tahlilde kendine yeten, metalürjisi, kimyası, petrokimyası ve kendi kendine yeten tarımı olmayanlar, hele de enerjide dışa bağımlı olan her hükümet gider. Ülke bu noktadadır.

    Çözüm milli birlik hükümetidir.

    Saygılarımla.

  • Bu haritanın anlattıkları

    Ülkemiz Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan, ön Asya’nın en önemli coğrafyasıdır. Asya, Avrupa ve Afrika’nın birleştiği bir coğrafyanın merkezidir, tüm medeniyetlerin başlangıcı Akdeniz havzasıdır, jeopolitik konum olarak da çok önemlidir.
    1. Dünya Savaşı’nın galip ülkeleri, savaş sonrası Sevr Anlaşması’nda ABD başkanı Wilson’u Sevr’in hakemliğine getirdiler. Wilson ABD Kongresi’nin ortak oturumunda savaş sonrasında yapılacak barış antlaşmasıyla ilgili görüşlerini 14 maddede topladı. Aslında Wilson Osmanlı’nın dağıtılması, Kuzeydoğuda Ermenistan, Güneydoğu’da da bir Kürdistan kurmayı 1920’lerden beri hayal etmiş, kurmak için hep uğraşı içinde olmuştur. 1915 Ermeni tehciri, Kurtuluş Savaşı’nda Fransız, İngiliz, Yunan ordularını 9 Eylül 1922’de denize dökmemizle Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş, Lozan’da da bu Türk Devleti’nin tapusu alınmıştır. Ama ABD, Lozan Barış Anlaşması’nı, özellikle güney sınırımızı kabullenememiştir.
    ABD 1920’lerden beri ülkemizle ilgilenmektedir. General Harbord’u Sivas’a gönderen ABD başkanı Wilson, 1920’lerde Kuvai Milliyecilerden, Mustafa Kemal Atatürk’ten hep hayır cevabını almıştır. 2. Dünya Savaşı’nda atom bombası kullanarak dünyaya gözdağı veren ABD, 1970’lerde dolarda altın garantisini kaldırarak 10 cent’e mal ettiği 100 dolarla tüm dünyaya hâkim olmaya çalışmıştır. ABD adeta kâğıttan kaplandır.
    Amerika’nın bu tarihi düşmanlığını bilmeyen Demokrat Parti ve Adnan Menderes, Türkiye’yi 1952 yılında NATO’ya katarak büyük bir hata yapmıştır. 70, 80 ve 90’lı yıllarda ABD kontrgerilla hareketleri ABD, NATO menşelidir,
    En son 15 Temmuz FETO kalkışması sonrası Baydın’ın Türkiye’de iktidar değiştirme arzusunun kökü ermeni iddiasıdır.
    1894’den 1923’e kadar 29 yıl süren Anadolu’yu Hristiyanlardan arındırma politikası iddiasıdır. ABD bu Ermeni iddiasını sahiplenmektedir. Yunanistan’a Türkiye sınırına 40 km uzaklıkta bin tank, Ege adalarında ABD üsleri, bize vermediği savaş uçaklarını vermiştir.
    Suriye’nin kuzeydoğusunda PKK’ya verdiği 60 bin tır dolusu bizde olmayan teknolojik silahlar ile 150 bin kişilik Kürt ordusu oluşturmuştur.
    Son tahlilde bu orduyu, tankları, uçakları Türkiye Cumhuriyeti’ne – Türk Milleti’ne karşı kullanacaktır.
    Doğu Akdeniz’deki gaz ve petrol yatakları ABD ve yandaşı Yunan, Kürt, Ermeni organizasyonu ile inşallah sıcak bir çatışmaya dönmez. Dönerse İstanbul’un Avrupa yakasını, özellikle Ayasofya’yı ele geçirmek Yunana verilmiş bir görevdir. ABD tank, uçak, helikopterler ve gemileriyle destek vererek ülkemizi işgali planlıyor.
    Olası 7 üstü bir depremde bu işgalin işaret fişeği olacaktır. Güneydoğu’da ise aşiret hukukuyla kan, kinle eğitilenler. Kürt görünümlü kripto Ermenilerin kontrolünde şu an Suriye’nin kuzeydoğusunda düzenli ordu aşamasındaki PKK’lılar sınırı geçip Fırat’a kadar güneydoğuyu koparmanın planı içerisindeler.
    Bu haritayı hiç aklınızdan çıkartmayın. Ama hesaplayamadıkları Türk’ün vatanı için neler yapacağıdır.
    Türk milleti ABD’ye güvenmiyor. En son yapılan bir araştırmada %91 ABD güvenmiyoruz diyor. Türk milleti düşmanın ABD olduğunu biliyor ve halkın %78’i ülkemizi savunuruz diyor. S400’lere karşı düşmanlığının sebebi S400 ülke savunmasını garanti ediyor, ABD Türk Milletine devletine düşmandır. Bunu millet iyi biliyor. Böyle bir ortamda önce içerdeki hainler temizlenir. Devletine sahip çıkmak Türk kadar Kürtün de vazifesidir. Bu resme iyi bakın ve hiç unutmayın.

    Saygılar.

  • Cumhurbaşkanından yemek tarifi

    Cumhurbaşkanından yemek tarifi

    Geçenlerde Recep Tayyip Erdoğan, Tokat havalimanı açılışında yemek tarifi verdi. Tarif şöyle; camız yoğurdu, Mekke hurması, yulaf ve kestane balı. Cumhurbaşkanı ayrıntılı bir şekilde bu yiyeceğin tarifini yaptı. Bir ara kendimi yemek programında zannettim. Bu tarifte kullanılan malzemeleri düşündüm.

    Camız yoğurdu; her yerde bulunur mu? Hayır. Bugün camız yoğurdu ülkemizde Samsun, Tokat ve Kırklareli’nde yöresel olarak bulunur. Pazarda istediğin an bulunan bir emtia değildir. İlimizde az da olsa bulunur. Sarıkaya kürkçüler köyünde 70 camızı olan bir amcamız var.

    İkinci madde hurma, hem de Mekke hurması olacak; Recep Tayyip Erdoğan burada da ince dini siyaset yapıyor. Oysa ülkemizde çoğunlukla İsrail’den ithal edilen hurmalar satılıyor.

    Yulaf ezmesi tamam, her yerde rahatlıkla bulunacak bir ürün. En sonda ise kestane balı veya acı bal olarak tarif edilen bir bal cinsi var ki, Artvin, Rize ve Kastamonu’da bulunur. Piyasada pek bulunmaz.

    Türkiye’nin değişik yörelerinden gelen bu ürünler lüks mağazalarda olabilir. İstanbul Esenyurt’ta, Ankara Mamak’ta, Kars Hanak’ta, Muş Varto’da Şırnak İdil’de, Yozgat’ın Kadışehri’nde bulunur mu?

    Evine 1 TL daha ucuz ekmek götürme derdindeki garibe bu tarifi vermek “Annen iyi mi?” demektir. Recep Tayyip Erdoğan boş hayaller yerine “Buğdayla koyun gerisi oyun” diyen Anadolu insanının et, yağ, ekmek, bakliyat, şeker, sebze, meyve ihtiyaçlarının karşılanması için kafa yorması gerekmektedir. Kullanım süresi kısa tarım bakanları ile bu işler olmaz. Garip bol et, ekmek yemesi için bir tarifiniz varsa onu söyleyin. Bulunduğunuz makamın hakkını verin. Millet boş laflardan bıktı.

    Gözümüz aydın şekere de %35 zam gelmiş, yeni şekere daha 7 ay var. Bu zammın devamı da var. Buğday piyasada 5-6 TL aralığında. TMO stoklarından 3,3 TL’ye buğday verdiği için ekmek fazla artmıyor. Ancak buğday hasadına 60 – 70 gün var. Bu arada buğdaya yeni zamlar gelebilir.

    İyi güzel şeyler yazmak istiyorum ama olmuyor. Hayat garibe sıkıntılarla dolu.

    Daha önceki yazımda bu tarifi deneyeceğim dediğim için beni haklı yere eleştiren M.Y. abimin eleştirisini hak ettim. Onun için ben koyun yoğurtlu pekmez yiyeceğim o tarifi yemeyeceğim. Saygılarımla.

     

  • Alamayan, yiyemeyen insana yemek tarifi vermek

    Alamayan, yiyemeyen insana yemek tarifi vermek

    Siyaset, insan yönetme sanatıdır. İnsanlar ise hayata mideleri ile bağlıdır. Barınma, üç öğün aş ve ahretlik eş bulmaktan oluşan 3 temel dürtüsü vardır.  İnsan doğası gereği hayat bu 3 eksen etrafında geçer. Bunların içinde en önemlisi 3 öğün aş ihtiyacıdır. İnsan doğar, yaşar ve ölür. Bu döngü 250 bin yıllık insanlık tarihi boyunca değişmemiştir. Evin, eşin olmasa da bir şekilde yaşanır ama 3 öğün aş hayatın olmazsa olmazıdır.

    İktidarlar vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Bu da enerjide, metalürjide, kimya – petro kimyada, en önemlisi tarım ve üretim konularında kendi kendine yetebilir olmalıdır. Hayat bu 4 temel üzerinde dönmektedir. Bunların hepsi önemlidir. Hayatın, siyasetin Rabia’sı bunlardır. Hele de tarım ürünlerinin yokluğu büyük sorundur.

    Son bir yıldır petrol, doğalgaz sorun. Buğday sorun, et sorun, yağ sorun, yumurta sorun, saman sorun vs. vs. gündelik yokluklar say say bitmiyor. Yakında da şekeri konuşacak gibiyiz.

    Enerjide, metalürjide, kimyada, petro kimyada dışa bağımlı tüm bunların üstüne kendine yeten tarımı olmayan ülkenin, 20 yıldır muktedir olamayan, yiyemeyen vatandaşına TV’den yemek tarifi vermeleri enteresandır.

    Camız yoğurtlu, Mekke hurmalı, kestane ballı, yulaflı gece diyeti vermeleri enteresandır.

    Ekmeği 1 TL ucuza almak için saatlerce sırada bekleyen, günde 10 – 15 ekmek tüketen garip guraba kesim, bu yemek tarifini çok iyi öğrendi ve ilk seçimlerde bu tarife yakışır tavır göstererek gerekli cevabı vereceklerdir.

    Devlet yönetmek zor iştir. Öncelik ise insan ihtiyaçlarını temin etmekten geçer. Tarih, coğrafya, sosyoloji ve ekonomi bilmeyen sözde siyasetçiler de yönetemedikleri zaman gaf üstüne gaf yapar.

    Aç insanlar önce fırına bakar, ekmek alamazsa da duvarı yıkar. Gidişat duvarın yıkılacağını gösteriyor. Gelecek olan ise kaostur. Kaosa meydan vermemek için acilen HDPKK harici yerli ve milli unsurlardan oluşacak milli birlik hükümeti şart olmuştur. Bu hükümetin öncelikli hedefi ülkeyi ABD’ye karşı savunmak ve üretim atılımlarıyla dışa bağımlılığı azaltmak olmalıdır.

    Bu arada tarif güzel deneyeceğim. Saygılarımla…

  • Ucuz ve bol et, ucuz yemle mümkündür

    Ucuz ve bol et, ucuz yemle mümkündür

    Soldaki görselde kesilen dişi ineklerden çıkan buzağılar yer alıyor.
    İşin başlangıcı bu.
    Damızlık dişi hayvanlar neden kesiliyor?
    Bu soru; pahalı yemle besicilik yapan damızlık yetiştiricilerinin, zarar etmesi üzerine damızlık inekleri kestirmesi olarak cevaplanabilir.
    Hamile inekler kesilirken buzağılar da telef oluyor. İnek besleyenler mecbur kaldıkları, pahalı yemle besicilik, süt veya damızlık hayvan yetiştirmelerinin mümkün olmadığını gördükleri için hamile hayvanlarını kestiriyorlar.
    Sağdaki görselde ise Et ve Süt Kurumu’nun yaptığı %48’lik zam yer alıyor.
    Bu görsel, kırmızı et üretme pahalılığının kanıtıdır. Bu kesimler önümüzdeki aylarda süt, peynir ve kırmızı etin daha da pahalı olacağının işaretidir.
    Bu sorunun çözümü noktasında acil yapılması gerekenler ise; meşelikleri hayvancılara tahsis etmek, sulu tarıma geçerek yonca, fiğ, arpa, buğday, mısır üretimini artırmak olarak düşünüyorum. Bunlar olmadan ucuz ve bol kırmızı et hayaldir.
    Çoluk çocuğun et yemesi arzusuyla bol etli günler diliyor, saygılar sunuyorum.

  • MEŞE + KEÇİ = GEÇİM – ANILAR

    MEŞE + KEÇİ = GEÇİM – ANILAR

    Eskiden tiftik ticareti nasıl yapılırdı onu anlatarak başlayayım. Tiftik tüccarı, tiftik işçiliğini bilir ve nereden alıp nereye satacağını daha iyi bilirdi.

    Tiftik tüccarı her şeyden önce güvenilir insan olacak, kuvvetli sermayesi olacak, tiftik üreticilerini tanıyacak, onlar şehre geldiklerinde (şehirde yeterli otel olmamasından dolayı) evinde misafir edecek, atına bakacak, doktora ihtiyacı varsa doktora götürecek, ölüsüne, düğününe gidecek. Hayvanlarının arpa ve samanını, kırkım zamanı kırklıkçıları temin edecek. Velhasıl kemal üreticinin emrinde olacak. Nisan’dan itibaren üreticinin yanına gidip tiftiği tartıp teslim alacak. Topladığı bu tiftikleri 120 – 130 kg’lık jüt çuvallara doldurup İstanbul’a sevk edecek. Tiftik ticareti zor iştir. Eleman, para ve işçilik ister.

    Yozgat’ın tiftikleri 1927’de trenin Yerköy’e gelmesi ile tiftiklerin İstanbul’a nakli daha kolaylaşmıştır.

    Çayıralan Üçevciler Köyü, meşelikler içinde 3 parça mahalleden oluşur. 1980 öncesi geçim çok kolaydı o köyde bir ananın söyledikleri hala kulağımda ayda bir bir tekeyi Sarıkaya pazarında satar 1 aylık yiyeceğimizi temin ederdik. Sonbaharda tekeleri satar altınlar, bilezikler alırdık. Anaçları hiç kesmez erkek ve yaşlı olanları sayardık. Düğün yapacağımız zaman kendi sürümüzden ve akrabalardan gelecek sene vermek üzere erkek tekeleri ödünç alır, kız oğlan everirdik. Geçim çok kolaydı köyde et hiç eksik olmazdı. Hatırlı misafirlerimize çebiş keserdik. Ama bugün it rezilliği yaşıyoruz.

    Çengelli tiftik. Ankara keçisi hakkında bilgi verdim. Şimdi, Şırnak, Siirt, Mardin’in dağlık yöresinde çengelli tiftik olur. Ankara keçisinde genel olarak renk beyaz iken yukarda saydığım illerin dağlık bölgelerinde rengi siyah, kahverengi, koyu sarı renklerde çengelli tiftik cinsi keçilerimiz mevcuttur. Ankara keçisinin fitilleri ince olurken çengelli keçilerin fitilleri kalın olduğu için çengelli diye bilinir. Siirt battaniyelerindeki renkli tiftikler o keçilere aittir. Beyazlar ise İç Anadolu malıdır. Kürtlerin şalşapik elbiseleri de tiftikten üretilirdi.

    Kışın kasaplarda kesilen tiftik keçilerinin derileri tuzlanır, kırkılır, ona da fitilleri kısa olduğu için deri malı denirdi. Tüyü kırkılan deriler ise kundura sanayinde kullanılırdı.

    Tiftik ticareti zor iştir. Köylünün yumurtasına para yetmez. Tiftik sezonunda İstanbul Boyner firmasından avans para gelir, babam hep iş bank ile çalışırdı. Pazartesi günü gelen havaleyi banka bize Pazartesi, Çarşamba, Cuma gününde ancak öderdi. Çarşamba günleri Yerköy’de İş Bank önünde alım yapardık. Kestiğimiz müstahsil makbuzunu bankada ödetirdik. Perşembe Sungurlu’ya, cumartesi Kırıkkale’ye yüklü paralarla tiftik almaya giderdik. Bugün de İç Anadolu’da özellikle Ankara’da tiftik keçisi üreten aslen Yozgatlı, Kırım köyü Killik mezrası asıllı 3 hemşerime ve tüm tiftik keçisi yetiştiren üreticilere selam olsun.  Bu tiftikleri Kütahya organize sanayi bölgesinde tesislerinde işleyip topsa yapan, hem iç piyasaya çalışan hem de ihracatçı Gülümser Yıldırım hanım efendiye şükranlarımı sunarım. Tiftik keçisi geçimdir.

    “Kırmızı işlikli oğlan”

    Babam Münip Nurdogdu, dedem Osman Nurdogdu’nun en son çocuğudur. Bu anıyı babamdan dinledim. Dedem alış veriş yaptığı, avans verdiği insanları zimmet defterine yazıyor her yılbaşında da bu defteri yeniliyordu. Defterin bir sayfasının “kırmızı işlikli oğlan” diye birine ayrıldığını gördüm. Ne ad, ne köy bilgisi hiçbir şey yok ve o zamanın parası ile bu adama ciddi bir avans olarak para vermiş. Ben bunu tespit ettikten sonra “Baba bu kırmızı işlikli oğlan kim?” diye zaman zaman sorsam da babam konuyu geçiştirirdi. Derken Mayıs ayı geldi. Mayıs ayında her hafta çarşamba günü willis pikabımız ile Yerköy’e gider avans verdiğiniz tiftik üreticilerin tiftiklerini teslim alırdık. Tren istasyonunun yanındaki bahçedeki kahvehane alım merkezimizdi. Öğle vakti bir at arabası 4 katır Çiçekdağı tarafından bulunduğumuz kahveye geldi. Babam beni yanına çağırdı. Hafifçe kulağımı kıvırarak “Senin kırmızı yelekli oğlan bu” dedi. Tiftik tüccarları tiftik üreticileri ile kanka olurlardı güven her şeyin başı idi.

    Numanlar olarak 5 noktada tiftik keçisi yetiştirdik. Merkeze bağlı Dagboymul köyü ortakçımız Çantacının Hacı. Dagboymul köyü meşelikler arasında bir köydür, Çorum Boğazkale ile sınırdaştır. Hitit topraklarıdır.

    Kahyaköy Hakkı Çavuş. Burada kömümüz vardı ve kar pek düşmezdi. Meşelik, keven dolu bir bölge ve önü Delice Irmağı’dır.  Yerköy – Süleymanlı Köyü ve İnandık Köyü. Bu iki köyün arkası meşelikle doludur. Aygar Dağları’nın kışı yumuşaktır, keçi yemsiz kışı geçirirdi. Son olarak Cihanpaşa ve Baltasallar köyleri. Bu köyler de bol meşelikli köylerdir.

    Yozgat’ın kuzeyindeki Kabaktepe dediğimiz bölge, özellikle Cehirlik bölgesi habitatı, bitkileri, ot dokusu ve havasının tiftik yetiştirmeye çok uygun olduğunu babam anlatırdı. “Doğudan kıl keçiyi getir 1 yıl burada yayılsın 1 yıl sonra tiftik keçisine döner. Bu da tecrübe ile sabittir.” Derdi. Yani bunları yaşamıştı. Yozgat’ın dağlarında tiftik keçisinin sevdiği hava ve ot örtüsü mevcuttur.

    1914’e kadar Yozgat Merkez’e bağlı Cihanpaşa köyünde tiftik kırkımı şenliklerle başlardı. Keçiler kesilir, rakılar içilir, Yerköy, Çiçekdağı tarafından gelen kırkıcılar bu köyde mevcut keçilerin kırkımını 40 günde zor bitirirlermiş. O zamanlarda bu köyde çok keçi varmış. Bugün var mı bilmiyorum. Ama Ankara’ya inşaat işçiliğine giden çok amelesi olduğunu biliyorum.

    Tiftik işçiliği titizlik isteyen bir işti. Tulup yapılır, istife çekilir, belli oranda nem verilir, 120 – 130 kg gelen jüt çuvallara basılırdı. Loş, hafif rutubetli zemin kat depolarda tiftik istife çekilirdi. Çuvallanır kamyona yüklenerek İstanbul’a sevk edilirdi.

    Dedem, amcalarım ve babam, 1920’li yıllardan 40’lı yıllara kadar, çevre köyleri atlarla gezip tiftikleri toplarmış. 1940’lardan itibaren atların yerini Willis pikabımız almış. 1954’den itibaren 5600 kg taşıyan desoto kamyonumuz mevcuttu. Bu kamyon tiftik yüklü olarak Bolu Dağı’nda devrildi. Şoförümüz Bekir ağa vefat etti. 1970 yıllarda babam Münip Nurdogdu şoför İsmet Candan’a ait Thames kamyonetle yıllarca tiftik toplayıp İstanbul’a sevk etti.

    Karabet Usta, Yozgat Akdağmadeni’ne bağlı Çat köyünden İstanbul’a yerleşmiş bir hemşerimizdi. Tiftik eksperiydi iyi bir insandı. Babam İstanbul’a gittiğinde muhakkak onunla birlik olurdu. Karabet Usta’yı, 1968’de babam beni de İstanbul’a götürdüğünde tanıdım. Kadıköy Şaşkın Bakkal semtinde tren yolu kenarında evi vardı. Evin bahçesinde koyunları, köpekleri vardı. “Tren sesi Yozgat’tan çıkıp, Ankara’dan İstanbul’a, yeni bir hayata başlamamın işareti. Koyunlar ve havlayan köpekleri dinlemesem uykum gelmez. Ben Yozgat Akdağ, Çat köylü bir çobanım.” derdi. Güzel insandı. Ruhu şad olsun ışıklar içinde uyusun.

    Saygılar.

  • Meşe + Keçi = Geçim – 3 

    Meşe + Keçi = Geçim – 3 

    Birinci ve ikinci yazımda keçi, meşelikleri ve keçinin beslenmesini bir tarih ekseninde ve ilgili coğrafyasında Ankara keçisini anlattım. Karaman ilinde prens çeşmesi diye bilinen mevkide eni 3 metre boyu 5 metre olan ve en az 5 bin yıllık kaya kabartması var.

    Bu kaya oymasında; bir kadın, başında meşe yapraklarından bir taç, bir elinde nohut ve makarnalık sert buğday başakları, öbür elinde ise bir salkım üzüm, ayaklarından dizine kadar gelen Ankara keçisi figürleri bulunuyor.

    Bu kaya oyması bize; meşenin Anadolu’nun en doğal ağaç dokusu olduğunu, yapraklarının pelitlerinin yem, odununun ise yakacak olduğunu anlatıyor. Nohut ve buğdayın bu toprakların en önemli tarım ürünü olduğunu anlatıyor. Üzümün bu coğrafyada her bölgede yetişeceğini anlatıyor. Keçinin ise giyecek, et ve süt olduğunu anlatıyor. 5 bin yıl önce bu coğrafyada yaşayanlar bunların kıymetini bilip resimleyerek tarihe not düşmüştür. Maalesef 1980 öncesi 2 Milliyetçi Cephe hükümetleri ve 12 Eylül’ün ABD’li cuntacıları bu yerli ve milli ürünü yok ettiler.

    Tarih, Bizans döneminde 11. Ve 12. Yüzyılda Anadolu tiftiklerinin toplanarak İtalya’nın Milano şehrine Venedik’e götürüldüğünü, burada ip yapılıp ince kumaşlar üretildiğini yazar. Amerika’nın keşfi ile gasp edilerek getirilen altın ve gümüş, Avrupa’ya Rönesans’ı getirmiş ve ilimdeki gelişmeler öncelikle en önemli insan ihtiyacı olan giyinme üzerine olmuştur. Hele de buharın tekstil ürünlerinde kullanılması ile İngiltere ve Fransa’da kumaş konusunda devrimler yaratmıştır. Özellikle tiftiğin yumuşaklığı, inceliği, kışın sıcak yazın serin tutması, tiftiğin önemini çok artırmıştır. O zamanlarda Anadolu’da tiftikten iplik, soft yapmak, Ankara merkezli bir iş kolu imiş. Ankara’da 10 bin soft tiftik ipi yapan işletme varmış. Tekstilde gelişen batı çağ atlarken, Osmanlı kumaş üretememiştir. O dönem denizlere hâkim İngiltere Anadolu’dan Ankara keçilerini götürerek Güney Afrika’da keşfettiği Anadolu iklimi hâkim coğrafyalarda yetiştirmiştir.

    Gelelim ilimize…

    1800’lü yıllarda tiftik işini yapanlar aynı zamanda kumaş da satarlarmış. O yıllarda maalesef ithalat ve ihracat hep Hristiyanların tekelindeymiş. İlimizde hem kumaş hem tiftik ticareti yapan Karalyanlar, Hancıyanlar, Vahan Atamyanlar firmaları kumaş ve tiftikte otoriteymişler.

    Merkezi Yozgat’ta olup, Samsun’da acentesi, İstanbul’da, Fransa Marsilya’da, İngiltere Bradford’da şubesi olan öyle bir firma var ki o dönem ilimizden topladığı tiftiği, katır ve develerle önce Samsun’a, oradan deniz yolu ile İstanbul, Fransa ve İngiltere’ye ulaştıran Yozgat merkezli ithalat ihracat şirketi.

    Masal gibi değil mi?

    3 beyazı (un, şeker ve bez) 3 siyahı (kömür, petrol, demir) olmayan Türkiye Cumhuriyeti bezi Sümerbanklarla halletti, özellikle Boyner firması ülkede kaliteli İngiliz kumaşlarını, giysileri üretmeyi başardı. Bugün Beymen markası tiftiğin yarattığı bir markadır.

    Bugün bile tiftikten ip, giysi, malzeme üretenlere selam olsun. Suni iplikler yerine tiftik, yünle, kendirle üretilen giysiler giymenizi tavsiye ederim.

    Osmanlı’nın son döneminde en büyük tiftik tüccarı Ankaralı Onannes Kasapyan adlı tiftik tüccarıdır. Fransa’ya, İngiltere’ye en çok tiftiği bu tüccar satarmış. Şu anki Çankaya Köşkü’nün bulunduğu alanda ilk bağ evinin sahibi olan tiftik tüccarıdır.

    Bugün hala tiftik işleyen Gülümser Yıldırım hanımefendiye şükranlarımı sunar ellerinden öperim. Saygılarımla.

  • MEŞE + KEÇİ = GEÇİM – 2

    MEŞE + KEÇİ = GEÇİM – 2

    Bugün, önceki yazımda yarım kalan keçi konusuna devam edeceğim.

    Anadolu coğrafyası üç tarafı denizle çevrili, kıyılarda ılık Akdeniz iklimi, içerilere doğru gidildiğinde karasal iklim özellikleri taşır. Bu sınırların koordinatları; batıda Afyonkarahisar doğuda Yozgat kuzeyde Kastamonu Ilgaz Dağları ve güneyde Karaman, Konya arasında kalan alandır. Karasal iklim özellikleri Ankara keçisinin de doğal yaşam alanıdır. Bu bölgede, Ilgaz Dağı, Elmadağ, Dinek Dağı, Çiçekdağı, Aygar Dağları, Deveci Dağı, Şeker Dağı, Hasan Dağı vb. bu dağlar Ankara keçisinin doğal ortamını oluşturur. Bu dağlarda 21 Mart itibariyle otlar yeşerir ve meşelikler sürgün verir.

    Haziran ortasından itibaren yani gün dönmeye başladığında, meşelikler gölge yaparak topraktaki otların erken kurumasını engeller. Öte yandan meşelikler yağlı pelit ve yaprakları ile keçinin çok sevdiği yemi bedava sağlar. Tam deyim ile “Dağda yayılır gölde içer”, bedava yemle hem en sağlıklı eti, hem de en sağlıklı sütü oluşturur.

    Keçi yetiştiricisi 21 Marttan, kasım sonuna kadar hiç yem vermeden hayvanını bedava meşelikler sayesinde besler. Kışın en soğuk zamanlarında keçiler 3 ay boyunca içerde yazdan hazırlanan arpa, samanla beslenir. Keçiye en fazla 3 ay yem verilir. Geriye kalan 9 bilemedin 10 ay keçi meşeliklerde bedava beslenir. Küçükbaş hayvanlar büyükbaş hayvanlara göre dağlık alanda daha çok beslenir. Büyükbaş hayvanlar genel olarak düz ve otlu alanları tercih eder.

    İlimizin adı da otu sütü bol yer anlamına gelen Youjgat’tan gelmektedir. Zamanla bu tanımlama Yozgat’a dönüşmüştür. Yozgat’ın kurucusu Çapanoğlu, Saray köyünde kışlığı olan kalabalık bir aile idi. Yazlıklarının Yozgat’ta olması iklimin, coğrafyanın mecburiyetidir. Çünkü ilimizde havaların ısınması 21 Martta başlar. Haziran ortasından itibaren yılın en sıcak günleri yaşanır. Bu dönemde otlar yakıcı güneşten korunma ihtiyacı duyar. Şehrimizin ve Çamlık’ın güneyindeki meşelikler, keçinin kolay yaşamasını sağlar.

    Tekrar hatırlatmak isterim ki, bu gün ülkemizde et üretiminin az, et fiyatlarının yüksek olması 1980 öncesi iktidara gelen 2 Milliyetçi Cephe hükümetinin, “Keçiler meşeliklere zarar veriyor” gerekçesiyle aldığı kararların neticesidir.

    Yıllarca tiftiğin peşinde koştum. Çarşamba günleri Yerköy’de, perşembe günleri Sungurlu’da, cuma günleri Keskin’de, cumartesi günleri Kırıkkale’de, pazar günleri ise Kırşehir Akçakent’te (eski adıyla Sıtma’da) babam, kardeşim Bekir ve ben yıllarca bölgenin tiftiğini toplar, mayıs, haziran, temmuz aylarında İstanbul’da satardık. İsmail, Hasan ve Fazıl Boyner biraderlere çok tiftik sattık.

    ANAP iktidarı döneminde keçilerin vahşice kesildiğini, ihraç edildiğini bizzat gördüm ve yaşadım. Turgut Özal ve Kenan Evren, bugün yaşanan et sıkıntısının baş aktörleridir.

    Dedem Osman, babam Münip, kardeşim ve ben 1984 yılına kadar tiftik ticareti yaptık. Ancak ticareti yapılacak tiftik ve keçi kalmayınca bakliyat işine girdik.

    Tiftik keçisi üretmiş ve bu dünyadan göçüp gitmiş herkese Allah rahmet eylesin diyorum.

    Et, protein deposudur. Protein beyin gelişimini sağlar. Ergenliğe kadar yeterli protein alamayan çocukların beyin gelişimi eksik kalır ve zekâ geriliği ortaya çıkar.

    Yeteri kadar et yiyemeyen, tahılla beslenen kişiler, hastalıklar karşısında savunmasız ve daha kısa ömürlü olur.

    Dünya gıda örgütü raporlarına göre insan beslenmesinin %20’sini et proteini kapsar. Et olmadan sağlıklı nesiller yetiştiremeyiz.

    Bugün halen keçi yetiştiren, akıllı ve namuslu tüm üreticilerimize saygılarımla.

  • Meşe + Keçi = Ucuz Et  – 1

    Meşe + Keçi = Ucuz Et  – 1

    Bugünkü yazımın başlığı kimya formülü gibi. Meşe + keçi = ucuz et. Biraz uzun bir yazı olacak 2 veya 3’e bölerek yazacağım.

    Konumuzun iki kahramanı var meşe ağacı, yani meşelikler ve keçi. İnsanlar, bir tarih ekseninde, sınırları belli coğrafyalarda sosyolojik halk katmanlarıyla ve bu coğrafyanın verdiği ekonomi ile yaşarlar. Bu tanımı biraz daha açarsak, bu tanım; coğrafi olarak nerelisin, memleketin neresi? Sosyolojik yönden konun, komşun kim? Kimlerle yaşar, kimlerle ticaret yaparsın? Ekonomik yönden ise, ne yer ne içersiniz, geçiminizi nasıl sağlarsınız? Sorularının cevabıdır.

     

    Numanlar, (Lomenler) tiftik keçisi yetiştiricisiydi. Yozgat’ta 6 noktada Ankara Keçisi yetiştirdik. Yozgat’ın tüm tiftiklerini toplar İstanbul’a satardık. Fotoğrafın ortasında yer alan babam Münip Nurdogdu, sağında Hafız Bekir Nurdogdu ve sol baştaki Murat Türkmen’dir. En az 75 – 80 yıllık bir fotoğraftır.

     

     

    İlimizde 5 bin 500 yıldır yerleşik tarım mevcut. Tiftik keçisi ise bu tarihten de önce İç Anadolu’da mevcuttu. Firigler döneminden kalma kaya oyma resimlerinde yer alan keçiler bunun kanıtıdır. Keçi, Afyonkarahisar’dan Yozgat’a, Karaman’dan Kastamonu’ya kadar Anadolu coğrafyasının doğal hayvanıdır. Bu hayvan her şeyi yemez. Temiz olmayan suyu kesinlikle içmez. Gece yaylıma gitmez ve yiyeceğine, içeceğine titiz bir hayvandır. Sütü anne sütüne yakın kalitededir.

    Uzun yıllar boyunca eti, sütü ve tiftiği ile İç Anadolu köylüsünün özellikle de dağ köylüsünün en önemli geçim kaynağı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu tarihlerde Anadolu’da 1 kişiye 5 keçi düşerdi. Bu durum 1980’lere kadar devam etti.

    Milliyetçi Cephe hükümetleri sırasında güya ormana zarar veriyor diye keçilerin meşeliklere girmesi engellenmeye başladı. 12 Eylül ABD cuntası sayesinde 1980 sonrası meşelikleri tamamen keçiye yasaklandı. Keçi üreticileri ellerindeki anaç keçilerin tamamını kesti. Ucuz et bedava yemle olurdu ve meşelikler bedava yem kaynağı durumundaydı. Ülkemizde bugün et sıkıntısı varsa, et üretimi az ve çok pahalıysa sebebi, keçiyi meşeliklerden men eden, adı sözde milliyetçi hükumetler ve ABD cundası lideri Kenan Evren’dir. Devamında ise Turgut Özal’ın liberal ekonomisi bugün etteki sorunun temelidir. Bugün ülkede 5 kişiye 1 küçükbaş hayvan düşüyor ve düzelmesi bu kafalarla zordur.

    Çayıralan’a bağlı Üç Evciler Köyü, meşelikler içinde 3 parça mahalleden oluşur. 20 yıl önce ziyaret ettiğimde köylü bir kadın; “Keçi geçimdi, meşeler bedava yemdi. Meşelikler yasaklandı. Keçi gitti geçim bitti oğlum. Kayseri’de işçi kocam gurbetçi oldu. Şimdi ben keçisiz meşeler içinde dul kadın hayatı yaşıyorum” demişti.

    Evet, meşelikleri küçükbaş hayvan üreticilerine tahsis ederek, çoban desteği sağlanır, yol, su getirilirse bedava yemle ucuz ve bol ete kavuşabiliriz.

    Osmanlı döneminde ilimizden İngiltere’ye tiftik ihraç edilirmiş. 9 günde Samsun’a, oradan da İngiltere’nin Bradford şehrine ihraç edilir, fiyatı altın ile ölçülürmüş. İngiliz kumaşı tiftik sayesinde ünlenmiştir. İngiliz kumaşını var eden tiftik olmuştur.

    1980’li yıllarda Yozgat’ta Kabak Tepe ardındaki 10 köyde 100 bin keçi vardı. Bugün kaç tane kaldı? Bilen söylesin.

    1980 öncesi keçileri meşeliklere yasaklayanlar, milliyetçilik maskesi ardında vatan hainliği yapmış ABD uşaklarıdır. Vatandaş bu doğruyu bilmeli. Bugün yaşanan et sıkıntısı ve pahalılığının temeli budur.

    Saygılarımla.

     

     

     

     

     

     

     

     

  • MEMLEKETİN DÜŞTÜĞÜ HALE BAK

    MEMLEKETİN DÜŞTÜĞÜ HALE BAK

    Siyaset, insan ihtiyaçlarını kamuya, çevreye zarar vermeden karşılamak, insanı iyi yaşatmak şeklinde tarif edilir. İnsanlar hayattan barınma, 3 öğün aş ve ahretlik eş ister. Bu 3 temel dürtü insanların hayatta yaptıkları tüm işleri kapsar. Hayat bu 3 dürtü etrafında gelişir.

    Son 6 ayda yaşanan sıkıntıları doğuran yanlışlar şu şekilde gelişti;

    Çiftçinin kara gün dostu olarak tabir edilen Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), hasat zamanı buğdayın kilosunu çiftçiden 2,25 TL’den aldı. Aynı buğday bugün Rusya ve Ukrayna’dan kilosu 6 – 7 TL’den ithal ediliyor.

    Hal yasası çıkmadığı için sebze, meyve üreticisinde 1 TL olan ürün, büyükşehirlerde 10 TL gibi fahiş fiyatla satılıyor. Salatalık 25, patlıcan 40 TL’yi gördü.

    Mazot, benzin zamları otomatiğe bağlandı, takibi mümkün değil.

    Kimyevi gübre fiyatları %300 arttı.

    Ekmek, sıvı yağ, bakliyat fiyatları uçuyor.

    Bütün şehir yasası ile kırsalda tarımsal üretim her geçen gün düşüyor. Köyden, üretimden koparak şehirlere yapılan göç engellenemiyor.

    Doğan her 5 buzağıdan birisi ölüyor.

    Tarımda 5 milyon istihdam var ama SGK kayıtlısı 530 bin kişi.

    Yani dert çok, yaz yaz bitmez. Cumhurbaşkanı 13 uçakla keyifte, saraylarda gün geçiriyor, şu anki en önemli işi Marmaris’te yapımı devam eden yazlık sarayı.  Orman yangınları yaşanan bölgelerde, sel afetlerinde vatandaşın başına çay atıyor. Doktorlara “Çekin gidin” diyor, “Biz bu işi Suriyeli doktorlarla da yaparız” diyor. Her gün bir pespayelik, laçkalık, liyakatsizlik devlette ve iktidar partisinde yaşanıyor. Kamuoyuna yansıyor, halk gündelik ihtiyaçlarını bile temin etmekten aciz durumda, kara kara düşünüyor. Çözüm bulamıyor. İktidar çözümsüz ve 20 yılın sonunda bitmiş durumda.

    Ya muhalefet?

    6 yamalı bohça misali ilkesiz, şuursuz, plansızca TV’de ama halk katında kabul görmüyor. Halk Yozgat tabiriyle “Gulaasma…” diyor.

    Türk vatandaşının bu rezilliklere tahammülü kalmamıştır. Peki, çözüm ne derseniz HDPKK harici tüm partilerin yerli, milli unsurlarından oluşacak, ABD’ye karşı ülke savunmasını sağlayacak ve tükettiklerimizi üreteceğimiz milli birlik hükümeti şart olmuştur. Vatan Partisi ve bilge lideri Doğu Perinçek olmadan olmaz. Ülkenin kurtuluşu budur. Saygılarımla.

  • Yağ

    Yağ

    Evet, bugünkü konumuz yağ.
    İnsanların yaşaması için en hayati temel gıdaların başında gelen yağ. Ayçiçeği, soya ve pamuk çekirdeğinden elde edilen sıvı yağ. Özellikle de Ayçiçek yağı.
    Ayçiçeği, kazık köklü bir bitkidir. En çok Trakya’da 3 il ve 30 ilçede yoğun ekimi yapılır.
    TÜİK’in açıkladığı son rapora göre 2017’de 640 bin ton, 2018’de 712 bin ton, 2019’da 1 milyon 136 bin ton, 2020’de 1 milyon 146 bin ton, 2021 yılında ise 739 bin ton ithal etmişiz. Yani bu ülkenin her yıl 1 milyon ton yağlık ayçiçeği ithalatı yapması gerekiyor.
    Devlet TMO ile buğdayda yaptığı işi yağlık ayçiçeğinde de yapmalıdır. Bu ürünün hasat edildiği Ekim – Kasım aylarında ülkenin ihtiyaç duyduğu bu maddeyi Ukrayna ve Rusya’dan bir seferde ithal edip ve yağ imalatçılarına vererek hem yağdaki fiyat artışlarını önler, hem de gıda güvenliğini sağlar. Ama ülkemizde 20 yıldır bunu yapacak bir devlet adamı yok.
    Sıvı yağların en önemlisi zeytinyağı ile ilgili de bir şeyler söylemek isterim. 283 milyon zeytin ağacı olan ülkemizde yılda 1,5 milyon ton zeytinyağı üretmekteyiz. 283 milyon olan ağaç sayısını 500 milyona çıkarmalıyız.
    Yeni yapılacak barajlarla sulu tarıma geçip yağda dışa bağımlılığımızı bitirmeliyiz.
    Temel gıda ürünlerinin piyasada denetlenmesi, fahiş fiyattan mal satanların ifşası şarttır. Şu anda sıvı yağda zincir marketlerde sıkıntı bulunuyor. Vatandaşlara da şunu söylemek isterim stok yapmayınız.
    Herkes itidalli davranmak zorundayız. Zor günleri beraber aşacağız.
    Yazımı yağ çekerek bitirmek isterim, yağınız bol ve ucuz olsun.
    Saygılarımla.

  • Rusya – Ukrayna savaşının gıda güvenliğimize vereceği riskler

    Rusya – Ukrayna savaşının gıda güvenliğimize vereceği riskler

    Ukrayna eski SSCB’nin en önemli ülkesidir. Ruslarla aynı soydan, Slav ırkından gelen bir millettir ve Ruslarla aynı kaderi yaşamıştır. 1. ve 2. Dünya savaşlarının fiili gerçekleştiği coğrafyadır.

    Gerek Ukrayna, gerekse Rusya ülkemize en yakın buğday üreticisi ülkelerdir.

    Ukrayna 604 bin km2 yüzölçümü ve tahıl, yağlık ayçiçeği, soya üretilen tarım arazilerinde yıllık yağış ortalaması metrekareye 600 kg yağmur düşen büyük bir coğrafyada yer alır. 44 milyon nüfusu ve kişi başına 870 dekar ekilebilir büyük parçalı tarım arazisi olan Ukrayna, yılda 30 milyon ton tahıl yetiştirir. Tahıl sonrasında yağlık ayçiçeği, soya üretimi yüksek bir ülkedir. Özellikle bol yaz yağmurları ile ay çekirdeği, soya ve çeltik üretimin orta Avrupa’da önemli bir merkezidir.

    Gelelim Rusya’ya. 17 bin 130 km2 yüz ölçümü 144 milyon nüfusu ile dünya buğday üretimibin%25 üretir. 50 milyon ton üretimiyle petrol, doğalgazdan sonra en çok sattığı ürün buğdaydır. Gerek Ukrayna gerekse Rusya’nın karşılaştırmalı rakamlar sonrası ülkemizin durumu şudur.

    Ülkemiz 784 bin km2 olmakla birlikte tahıl üretimimiz İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ağırlıklıdır. Ülkemizde 20 milyon buğday yetiştiririz o da yağmur yağışına bağlıdır. 2021 yılında yaşanan kuraklık buğday üretimimizi 10 milyon ton sınırında bırakmıştır.

    Ülkemizde tahıl üretimi kuru şartlarda yapılır ve “İki yağmurun açı üçüncü yağmurun tokuyuz” şeklinde tarif edilir. Tahıl ekilen illerimizde yılda metrekareye 350 kg yağış düşer. Bu da buğday üretiminizi olumsuz etkilemektedir.

    Buğdaya bağlı tüketim alışkanlığımız bulgur, makarna, ekmek, unlu ürün tüketme alışkanlığımız 3 öğünde ekmek tüketmemiz otomotiv, tekstilden sonra ülkemizin tahıl işleyip satan ABD’den sonra Akdeniz’de un ihracatçısı bir ekonomimizin varlığı buğdaya bağımlılığımızı artırmaktadır. Ukrayna’nın Rusya ile savaşı ülkemizin gıda güvenliğine büyük riskler yükleyecektir.

    Savaşlar silahla yapılır ama öncelik gıda depolarını ele geçirerek, tahrip ederek yapılır. Ukrayna – Rusya savaşında tahıl, ayçiçeği, soya, çeltik depoları ne durumda? Ülke olarak en önemli konu budur. İnşallah bu savaş kısa sürede biter.

    Ukrayna’dan buğday, mısır, yağlık ayçiçeği, soya, gübre ithal ederiz. Rusya’dan ise petrol, doğalgaz, buğday, gübre, mısır, kereste ithal ederiz 2 ülkede gıda güvenliğimiz için olmazsa olmazdır. Ukrayna’ya sebze, meyve ihraç ederiz. Bu ülkeler kaynaklı turizm de ülkemiz için önemlidir. Rusya’ya sebze, meyve, tekstil ürünleri ihraç ederiz. Yine aynı şekilde Rus turistler de ülkemizde ciddi döviz bırakır. Bu savaş uzarsa ülkemize çok zarar verecektir.

    Ukrayna Rusya savaşı şu an buğday piyasasına etki yaptı buğdayın tonu 200 TL artı.

    TMO’nun son alım bugday ton fiyatı 517 dolar –  7.406 TL. Yakında ekmek 10 TL olursa şaşırmayın.2022 buğday hasadına tam 100 gün var benden söylemesi.

    İki Slav kökenli tek milletin kavgası ABD’nin planıdır. “Kahrolsun ABD” diyerek yazımı bitiriyorum. Katil ABD, Asya ve Avrupa’dan defol git.

  • Eminevim havlu attı

    Eminevim havlu attı

    Eminevim adı altında ev, araba pazarlayan şirket 50 bin müşterisinin 765 milyon TL’sini iç ederek battı. Binlerce ev ve araba hayali kuran vatandaşımız mağdur oldu.

    Türkiye’nin hemen her ilinde “faizsiz ev, araç vereceğiz” iddiasına güvenip sisteme katılarak ev ve araba sahibi olmak isteyen küçük tasarruf sahibi vatandaşımız dolandırıldı.

    Sistem nasıl işliyor?

    Bu firmaların çalışma sistemi, kadınların altın günü gibi işliyor. Yani 60-100 kişilik gruplara ayrılan katılımcılar belli süreler içinde ev veya araba sahibi oluyor. Hatta son günlerde bu süre 6 aya kadar düşürüldü. Bununla birlikte, güzel mekânlar, çalışan genç güzel kızlar, yakışıklı delikanlılar figüran rol kesiyorlar. Vatandaş da bu gösterişe kanarak kıyıda köşedeki birikimini, emekli maaşını, ev ve araç almak için bu şirketlere yatırıyor.

    Sistem, başvuranları inek gibi sağıyor. Devlet nerede? Toplu Konut İdaresi (TOKİ) nerede? derseniz hiç yoklar. Devlet vatandaşının can ve mal güvenliğini korumak zorundadır, buna mecburdur. Ancak uygulamada devlet de bu mağduriyeti önleyemiyor.

    Bu tür bir yazıyı 8 ay kadar bir süre önce yazmıştım ama yayınlayamadım. Keşke o yazım yayınlanmış olsaydı “Ben 8 ay önce bu işin sonu kötü olur demiştim” derdim. Olmadı.

    Devlet ev, araç veren bu şirketleri denetim altına almalı, vatandaşın mağdur olmasına göz yummamalıdır. Bu tür şirketlerle ilgili devlet yöneticileri, mv ilan edilmelidir, devlet kurumunu kullanıp vatandaşları mağdur edenler ifşa edilmelidir.

    Burada asıl sorumluluk vatandaşa düşüyor. Hıyarım güzel diyene tuzu alıp koşanlara Allah akıl fikir versin. En garanti tasarruf yolu altın biriktirmektir.

    Eminevim’in Yozgat’ta şubesi yok. Kayseri şubesi Yozgat’ta mağdur olanların merkezi.

    Eminevim havlu attı. Aynı veya benzer sistemle çalışan şirketlere acil kayyumlar atanmalı, vatandaşın mağduriyeti önlenmelidir.

    Saygılarımla.