Yazar: Hasan Aslan NURDOĞDU

  • YUMURTA

    YUMURTA

    Evet, bu günkü konumuz yumurta. Kanatlı hayvanların ürünü olan tavuk yumurtasını yazacağım. Ülkemizde 35 bin 500 köy mevcuttur. Her köy evinde muhakkak 10 – 20 tavuk bulunur. Sabahları haşlanmış, evde yemek yokken sahanda tereyağı ile yenen yumurta, tüm toplumun tükettiği bir üründür. Protein deposudur. Doktorlar günde 2 yumurtanın sağlıklı olmak için şart olduğunu söyler. Hele çocukların beslenmesinde yumurta olmazsa olmazdır.

    Ülkemizde yumurta üretimi Bolu, Balıkesir, İzmir, Afyonkarahisar, Konya ve Çorum illerimizde bulunan gelişmiş sanayii tesislerinde üretiliyor. Tavuk beslenmesinde mısır ve soya fasulyesi olmak üzere iki ürün öne çıkar.

    Evet, yumurtanın bol ve ucuz olmasının 2 temel dayanağı mısır ve soyadır. Ancak ülkemizde bu iki ürünün üretimi yeterli değildir.

    TÜİK’in son açıkladığı benim de bu köşeden değerlendirdiğim raporda, 2021 yılında ithal ettiğimiz tarım ürünlerinde bu iki ürünün durumu şöyle idi; 2 milyon 107 bin ton mısır ithal ederek 618 milyon dolar ödemişiz. Soyada ise, 2 milyon 631 bin tona 1,5 milyar dolar ödemişiz.

    Bu rakamlar da gösteriyor ki yumurtada dışa bağımlıyız. Soya ve mısır olmadan yumurta olmaz. Bol ve ucuz yumurta mısır, soya üretimini artırmakla mümkündür. Ve bu iki ürün de sulu tarımla elde edilir. Gıda güvenliğinin temeli sulu tarımdır.

    Konu yumurta olunca, bu konuda halk arasında espri olarak anlatılan bir olayı anlatarak yazımı bitireyim.

    Paris’te düzenlenen yumurta konulu bir konferansta, bilim adamları, profesörler, üreticiler yumurta ile ilgili bildiriler sunmuş. Tavuklar dinlenmiş, yumurta dinlenmiş, en son söz verilen horoz ise “Ben yer içer tavuğa karşı olan sorumluluğumu yapar geçerim. Gerisi beni ilgilendirmez.” demiş.

    Evet, ülkenin yöneticileri de aynen horoz gibiler. Yiyor, içiyorlar ancak sorumluluklarını bilmiyorlar. Haa işe yaramayan horozu da keserler. Saygılarımla.

  • DAP 18.46 ÜRETİYORUZ

    DAP 18.46 ÜRETİYORUZ

    Kimyevi gübre konusunda ithal ettiğimiz kimyasalların miktarını ve karşılığında ödediğimiz bedelleri TÜİK son raporunda açıkladı.

    Bu rapora göre; 3 milyon 731 bin 166 ton azotlu gübre ithal edip, bunun için 1 milyon 362 bin dolar ödemişiz. 290 bin ton potaslı gübre ithal edip 92 milyon dolar ödemişiz. Azot, fosfor, potaslı diye tarif edilen ikili – üçlü kompoze (NP ve NPK) sınıfı gübrelerden ise 756 bin ton ithal edip 450 milyon dolar ödemişiz. En son 18.46 şeklinde tarif ve 18% azot, 46% fosfat şeklinde formüle edilen DAP gübrede ise ithalatımız 18 bin 528 ton ve bunun karşılığında ödenen 7 milyon 224 bin dolarla en az ithal edilen gübre cinsidir.

    18.46 DAP gübresinden geçmiş yıllarda 3-4 milyon ton ithalimiz varken 2021 yılında 18 bin 528 tona nasıl indi? Buna sebep olarak, Mardin Mazıdag’da yerli bir şirketin kurduğu DAP fabrikasının olduğunu görüyoruz.

    Milli gübre ekmek su kadar önemlidir. En çok ithalatın azotlu gübrede olduğu kesindir. Çözüm İran’dan, Rusya’dan alıp yazın kullanamadığımız ve depolayamadığımız doğalgazdan Samsun’da, Rus gazından Ağrı’da, İran gazından amonyak üreterek azotlu gübre eksiğimizi kapatabiliriz. Hele de yaz aylarında kullanmadığımız doğalgaz için ödediğimiz 2,5 milyar dolarımız boşa gitmez. Tarım hayatın olmazı ise kimyevi gübrelerde tarımın olmazsa olmazıdır. Hedefimiz kimyevi gübre üretmek olmalıdır. Üreteceğiz.

  • Gıdada KDV indirimi

    Gıda fiyatlarındaki fahiş artışlar ülkemizi, insanlarımızı ciddi manada sıkıntıya sokmaktadır.
    7 puanlık KDV indirimi çok az olmakla birlikte yüreklere su serpmiştir. Ama fiyatlara pek etkisi olacağını düşünmüyorum
    İnsan hayata midesi ile bağlıdır. Günde 3 öğün gıda tüketmesi gerekir. Hayatı idame ettirmek için en fazla tükettiklerimizi, un ve un ürünleri, yağ, şeker, kırmızı et, tavuk, balık, bakliyatlar, sebze – meyveler, şeker, bal, pekmez, süt ve süt ürünleri olarak sıralayabiliriz.
    Son KDV indirimi bu ürünlerin fiyatlarını etkileyecektir. Fiyat arzla talebin kesişmesidir. Arz çok, talep az olursa fiyat aşağılarda kalır. Talep çok, arz az olursa fiyat yukarılarda oluşur. Fiyat artışını belirleyen arzın çok olmasıdır.
    Bugün gıdada yaşanan sıkıntının temeli üretim azlığı yani, arzın az, talebin çok olmasıdır. %50 – %100 fiyat artışlarının temel sebebi geçenlerde açıklanan ve benim de yine bu köşeden detaylı şekilde ele aldığım 2021 TUİK raporunda net olarak görünmektedir.
    Hatırlarsak bu rapora göre yuvarlak rakamlarla 8 milyon ton buğday, 2 milyon ton mısır, 2,5 milyon ton soya, 1,2 milyon ton pamuk ithal ettiğimizi yazmıştım. Bunların dışında canlı hayvan da ithal ediyoruz. Bu saydığım tüm ürünleri de dövizle alırsak fiyat elbette yüksek olur. Çünkü üretimimiz tüketimimize yetmediği için ithalat, ithalatı da dolar karşılığı yapıyoruz.
    Bu olayın bir de aç gözlülük boyutu var. Devlet, milletin ortak iradesi demektir. Devletin diğer görevi piyasayı, denetlemesidir. Devlet, “Serbest piyasa düzenini bırakalım. İstedikleri fiyata satsınlar, zamma hep devam etsinler” diyemez. Halkın gıda güvenliği için fiyat denetimleri şarttır.
    Esnaflardan ricam, ülkemiz sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Sizlere de az karla halka hizmet düşmekte. Vicdanlı olun, helal kazanç peşinde olun. Yoksa devletin eli çok ağırdır. Ama esas konu mal arzını yükseltmek, çoğaltmaktır.
    Bir anı ile yazımı bitirmek istiyorum.
    İkinci Dünya Savaşı sırasında Yozgat’ta şeker ve sabunu 5 kuruş fazla fiyata sattığı için Hamalın Nuri olarak bilinen bir esnafı, devlet hem hapse atmış hem de para cezası kesmiştir.
    Son söz, sulu tarım olmadan tarım ve hayvansal ürünler ucuzlamaz. Satan 7 alan 10 olduğu müddetçe fiyatlar dizginlenemez. %7 KDV indirimi bu yaraya merhem olmaz / olamaz.
    Saygılarımla.

  • Kimyevi gübre ithali

    Kimyevi gübre ithali

    Bir önceki yazımda TÜİK’in açıkladığı iki rapordan bahsetmiş, ilkinde ithal ettiğimiz tarım ürünleri olan buğday, mısır, ayçiçeği, soya ve pamuğun insan hayatında ve ülkemiz ekonomisi için ne anlama geldiğini madde madde anlatmıştım. Bu yazımın konusu ise TÜİK’in açıkladığı ikinci rapor olan ithal ettiğimiz kimyevi gübreler listesidir.

    Tarım hayatın olmazsa olmazını üreten sektördür. Tarım insan, hayvan ve sanayinin ihtiyaç duyduğu emtiaların tamamını içerir ve tarım hayatın olmazsa olmazı ise kimyevi gübrelerde tarımın, sanayinin olmazsa olmazıdır.

    Kimyevi gübreler ikiye ayrılır.

    1- Azotlu gübreler, %46 üre, %26 can (Kalsiyum Amonyum Nitrat), %21 ASG (Amonyum Sülfat Gübresi).

    2- Kompoze (Potaslı gübreler) gübreler ise,  20-20 NP (kompoze), 18/46 DAP (Di Amonyum Fosfat), 15.15.15. NPK (üç on beş kompoze) gübrelerdir.

    Ülkemiz kimyevi gübre üretiminde kendi kendine yeterli değildir. 4 milyon 803 bin 775 ton ithalatla azotlu gübre, üretimin olmazsa olmazıdır. Doğalgaz ve amonyak bağımlılığı ile bu hayati emtiada da dışa bağımlıyız.

    Bu bağımlılıktan kurtulmak için neler yapılabilir? Bu sorunun cevabı ise;

    • Samsun’da Rus doğalgazından amonyak üretmek,
    • Ağrı’da İran doğalgazından amonyak üretmek,
    • Afyonkarahisar Dazkırı Acı Göl’deki potastan potaslı gübreler üretmek,
    • Şu an Mardin Mazıdag’da üretilmeye başlayan 18/46 DAP gübre üretimini artırmak şarttır.

    Kimyevi gübre üretici firmalarına arsa, üretim teşvikleri, ithalat kolaylıkları, vergi – harç istisnaları ile 3 yılda ülkemiz bu ithalatı bitirir. Bilakis ihracatını bile yapar. Bu iki temel konuda çözümü, akılcı, milliyetçi, halkçı, devrimciler ve üretme sevdalıları yapar. Kimyevi gübre üretmek vatan borcudur.

    Hele de yaz aylarında kullanmadığımız ve 2,5 milyar dolar ödediğimiz Rus, İran doğalgazından amonyak ondanda kimyevi gübre üretmemiz mecburiyettir.

  • Karnemiz kırıklarla dolu

    Karnemiz kırıklarla dolu

    TUİK geçtiğimiz hafta iki rapor yayınladı. Bu raporlardan ilkinde, 2021 yılında ithal ettiğimiz bitkisel ürünlerin tonajları, tutarları ve ton fiyatları, ikinci raporda ise fiziki gübre ithalat oranlarını ve bunun için harcanan döviz miktarlarını açıkladı.
    Her iki raporda da ülkemizin karnesi kırıklarla dolu.
    Bu yazımda 2021 yılında ithal ettiğimiz bitkisel ürünleri tek tek inceleyerek yazacağım.
    Fiziki gübre ithalat raporunu ise bir sonraki yazıma bırakıyorum.
    TÜİK’in açıkladığı ilk rapor ithal ettiğimiz tarım ürünleri olan buğday, mısır, ayçiçeği, soya ve pamuk ile ilgili. Bu tarım ürünlerinin insan hayatında ve ülkemiz ekonomisi için ne anlama geldiğini madde madde anlatacağım.
    BUĞDAY
    784 bin km2’lik ülkemizde, Karadeniz’de Samsun ili hariç, batıda ise Ege’den, başlayıp Ağrı Dağı’na kadar 81 vilayette 6 – 7 vilayet hariç tüm ülkede buğday yetişir. Atalarımız “Buğdayla koyun gerisi oyun” atasözü ile en temel gıda maddesinin buğday olduğunu vurgulamıştır.
    Buğday, un insan ihtiyaçlarının temelidir. Bu sektör çok önemlidir. 3 öğün beslenen insanın olmazsa olmaz temel gıdasıdır. Un, bulgur, makarna, bisküvi, ekmek sektörü ülkemiz için çok önemlidir. Yılda 20 milyon ton buğday üretiriz ama kalitesinden dolayı un olmaz. O nedenle proteini yüksek buğday ithal etmemiz şart olmuştur. Sulu tarıma geçmediğimiz takdirde de bu ithalat devam edecektir.
    İthal ettiğimiz 8 milyon 139 bin ton buğdaya 2 milyon 441 bin dolar ödemişiz.
    MISIR
    Ucuz beyaz etin olmazsa olmazı, kanatlı hayvanları beslemenin temel ürünü mısırdır. Mısır ancak sulu tarımla elde edilir. Su olmazsa mısır da olmaz. Mısır şurubu şekeri, çoğu gıda sektörünün ve yemlerin olmazsa olmazıdır. 2 milyon 107 bin ton mısıra 618 milyon dolar ödemişiz. Sulu tarımla bu engellenir.
    AYÇİÇEĞİ
    Tohumundan yemeklik yağ çıkarılan, posaları hayvan yemi olarak değerlendirilen önemli ve ülkemiz tüketiminin %70’i ithal edilen bir tarım ürünüdür. Özellikle yaz aylarında yağış alan bölgelerde yetişir. İdeal yetiştirme bölgesi Trakya’dır. Kuru şartlarda da yetiştirilir ama sulu tarımda olduğu kadar verim elde edilemez. Sulu tarıma geçerek, bu önemli tarım ürününü tükettiğimiz kadar üretmeliyiz. 739 bin ton ayçiçeğine 534 milyon dolar ödemişiz.
    SOYA FASULYESİ
    Sıvı yağ, yem sanayinin, özellikle kanatlı hayvanların beslenmesinde olmazsa olmaz bir tarım ürünüdür, protein yüklüdür. Soya, sıcak yaz mevsimi isteyen sulu tarım ürünüdür. Çukurova’da buğday sonrası ikinci ürün olarak ekilir. Özellikle Çukurova’yı mısır ve soya ekimine tahsis etmeliyiz. 2 milyon 631 bin tona 1 milyar 531 milyon dolar ödemişiz.
    PAMUK
    Yerleşik hayata geçen insanoğlu giyinmenin, örtünmenin yolunu pamuk ekimiyle buldu. Pamuk Akdeniz iklimi hakim bölgelerde Ege’nin belli yerlerinde, tüm Akdeniz’de ve Güneydoğu’nun ova kesimlerinde yetişir. Sanayide kullanılan önemli bir tarım ürünüdür. Lifleri iplik yapımında, yağlı tohumları yemeklik yag üretiminde, küspesi ise hayvan yemi olarak kullanılır. Sulu tarımla, yoğun emekle üretilen önemli bir tarım ürünüdür. Gaziantep, Adıyaman, Kahramanmaraş, Adana, Denizli, Bursa, İstanbul pamuk ipliği üzerine sektörlerle doludur. Konfeksiyon ihracatımızın temeli pamuktur. 1 milyon 193 bin ton pamuğa 2 milyon 415 bin dolar ödemişiz.
    Buraya kadar saydığım 5 kalemde toplam 14 bin 809 ton tarım ürününe, 7 milyar 539 milyon dolar ödemişiz.
    Bu 5 tarım ürününün ithalatını önlemek, sulu tarıma geçerek ve çiftçileri bu ürünleri ekmeye teşvik ederek üretmek tek çıkar yoldur.

  • İSTİLLAH SEVER İKTİDAR VE MUHALEFET

    İSTİLLAH SEVER İKTİDAR VE MUHALEFET

    İstillah, İç Anadolu’da hesapsız, kitapsız ve kazanmadan yapılan harcamaları yapanlara denir.

    Yönetici olanlar veya bir örgütün başında olup har vurup harman savuranlara ve kazancına bakmadan fazla harcayarak geleceğini riske atanları halk “Çok istillahlı” diye tarif eder.

    Önce iktidarı inceleyim.

    “Biz Osmanlı torunlarıyız” lafı karşımıza çıkıyor. Osmanlı 1453’te İstanbul’un fethi ile yükselme devrine girdi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u ele geçirdiğinde Anadolu’da 2 bin yıl hüküm süren Doğu Roma’dan kalma Topkapı Sarayı’nı imparatorluğun idari merkezi yaptı. Bizans’ın inşa ettiği saraya ekler yaparak da 1830’lara kadar geldi. Padişah Abdülmecit dışarıdan aldığı borçlarla 1853’de Dolmabahçe sarayını yaptırdı. Abdülmecit sonrası padişah olan Abdülaziz’de beylerbeyi, Çırağan saraylarını ermeni mimar Serkis Balyan’a yaptırdı. Abdülhamit denizden ve karadan saldırılara açık diye içerlerde yıldız tarafında güvenliği öne çıkaran yıldız sarayını yaptırdı. Osmanlı bu 3 padişah döneminde hep savaş halinde idi. artık balkanlardan asker alamıyor, Anadolu’nun Türklerinden asker alarak 1804’den 1922’ye kadar hep toprak kaybetti. Ama İstanbul’da saray yapmaktan hiç geri durmadı. Türk Milleti, Kurtuluş Savaşı’yla makûs talihini yendi. Çankaya Köşkü, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Çankaya sırtlarında bağ evi halinde tiftik tüccarı Ohannes Kasapyan’dan alınan ve Çankaya’da zaman içerisinde mütevazı bir saray olarak kaldı. Ancak Recep Tayyip Erdoğan’ın Beştepe Sarayı, Ahlât Sarayı, Marmaris yazlık sarayları ile “Osmanlı torunuyuz” iddiası devam etti.

    İlk 1878’de moratoryum (dış borçlarımızı ödeyememe) sürecine girdik. Liyakatsizlerin elinde çarçur olan devlet istillaha boğuldu. Bugün de ülkenin gerçek gündeminde ilk sırada moratoryum ardından, konsolidasyon yani iç borçların uzun vadede ödenmesi konuları vardır. Dövizdeki artış da istillahla ilgilidir. Milyon dolarlık makam arabaları, jipler, uçaklar, yatlar, vs…

    Gelelim muhalefete.

    48 bin TL’ye balık yiyen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, geceliği 100 bin TL olan otelde video çeken CHP Genel Başkanı. Ne iktidar ne de muhalefet tutumlu olmayı hiç sevmiyorlar. El öperek para dilendikleri İngiltere’de kraliçe 1703 yılında yapılan Buckingham Sarayı’nda ikamet ediyor. Devleti buradan idare ediyor. Balıkçının oğlu Recep Tayyip Erdoğan da, “Ben Dersimli Kemalim” diyen de aynısını yapıyor. İstillah seviyorlar ama istillah adamı bozar. Asgari ücretle ucuz ekmek kuyruğundaki yığınlar hınçlanıyor ve umudu göremiyor.

    Bugün seçmenin 3/1’inin kararsız olması ülkemizde büyük sürprizlere gebedir.

    Osmanlı 1853 – 1856 yılları arası Kırım’da İngiliz, Fransız parasıyla savaşırken İstanbul’da da borç parayla Dolmabahçe Sarayı yaptırılıyordu. “Osmanlı torunuyuz” diyenler biraz tarih okumalı.

  • Ekmek karnesinden ekmek kuyruğuna

    Ekmek karnesinden ekmek kuyruğuna

    Yazımın başlığından da anlaşılacağı gibi konumuz büyük bir kitlenin besin maddesi olan ekmek. Bu yazımda iki olayı zamanın ruhu içinde değerlendireceğim.

    İlk olay; 1939-1945 yılları arasında Avrasya’da ve Asya-Pasifik’te yaşanan, büyük yıkımlara ve ölümlere neden olan atom bombasının kullanmasıyla son bulan 2. Dünya Savaşı.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu savaş öncesi izlenen akıllı politikalarla savaşa girmedi ve ülkemiz bu ateşten kurtuldu. 2. Dünya Savaşı yıllarında ülkemiz nüfusu 27 milyondu. 1939’da başlayan harp kapımıza dayandı. Batıda Almanlar Yunanistan ve Bulgaristan’daydı. Doğuda Kars cephesinde SSCB yani Ruslar, Türkiye Cumhuriyeti’nin Almanya’dan yana savaşa katılması halinde ülkemizi işgal edebilirdi. Fiili durum iki ucu sorunlu bir ortamdı. Genç Türkiye Cumhuriyeti 1923’de emperyalizmi yenmiş, ekonomik var olma savaşı veriyordu. 1930’lara kadar yaşanan doğudaki isyanlar zaten ekonomisi tarıma bağlı ülkede 1 milyon genç köylüyü tarımdan çekip ülke güvenliği için asker olmasına neden oluştu. Bir milyon genç üreten insanın tarımdan çekilmesi ülkede buğday darlığı yarattı. 1940’lı yıllarda en mazbut binalar camiler ve kiliselerdi. Tahıl stoğu için yer bulamayan Türkiye Cumhuriyeti bu mekânları kullanmak mecburiyetinde kaldı. Özellikle cephede savaşan askerin gıda güvenliği her şeyin başında gelmekteydi. Karnı aç asker savaşmazdı. Dönemin hükumeti çözümü, ülkede sıkıntılı olan buğday üretimini şehirlerde ekmeği karneye bağlamakta buldu. Ancak bu durum sıkıntıyı tüm millete yansıttı.

    1. Dünya Savaşı döneminin verdiği sıkıntılar, 1950 sonrasından günümüze kadar konjonktür partilerince “Camilerimizi ahır, depo yaptılar”, “Yeşil ekine öşür biçtiler” şekilinde dillendirildi. Günümüzde bile tarihi bilmeyenler bu eleştirileri yapmaya devam ediyor.

    Savaş bittikten sonra bir gün seçim meydanında İsmet İnönü’ye muhaliflerin çocuklarının “Sen bizi aç bıraktın” diye bağırtılması üzerine İnönü çocuklara hitaben tarihe geçecek “Evet ben sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım” sözünü söylemiştir.

    1. Dünya Savaşı’nda toplam 60 milyon insan öldü. Bunun 30 milyonu Rus’tu. Ekmek karnesinin yaşandığı 1942-1943 yıllarında aynı zamanda kuraklık da yaşandı. Buğday üretecek çiftçiler cephede tarlalar boş ve kuraklı. Evet, her ekonomik, sosyal olayı zamanın ruhu içinde anlayıp algılarla değil olgularla tespit etmek gerekir.

    İkinci olay ise günümüzde özellikle büyükşehirlerde belediye ekmek satış noktalarında ucuz ekmek için sırada bekleyen dar gelirli insanlar.

    Belediye ekmek satış noktalarında ekmek bugün 1,5 TL, özel fırınlarda ise 3-4 TL.

    Günde 10 ekmek yiyen dar gelirli vatandaşlar ucuz olduğu için ekmek büfelerinin önünde kuyruktalar. “Etme bulma dünyası” konjönktür partilerini de vurdu. Bu ekmek kuyrukları toplumun hafızasından silinmez. Halk bunu yıllarca söyleyecektir.

    Peki, bu ekmek kuyruğunun sebebi nedir?

    Kurak iklimde yaşayan ve binlerce yıldır halk tarafından dillendirilen “İki yağmurun açı, üç yağmurun tokuyuz” atasözü maalesef 2021 yılında yaşandı. Yeterli yağış olmadığı için kuraklık yaşadık. Kuru tarım Allah ne verirse’dir. Sulu tarım ise garantili tarımdır. Son 20 yılık iktidar önceliği sulu tarıma vermemiştir. Eğer öncelik sırasını sulu tarıma verilseydi kuraklık daha hafif atlatılır, bu kuyruklar yaşanmazdı. TMO’nun fabrikalarına buğdayın tonunu  2 bin 750 TL’den satıyor. Oysa serbest piyasada buğdayın tonu 4 bin TL. Bu da kuyrukların gerçek sebebidir. İlimiz Yozgat’ta  750 bin hektar tarım arazimiz var. Bunun sadece %2’si sulanır. Bu oranı 30-40’lara çıkartmalıyız. Bu iki olayı değerlendirmeniz ve yorumlamanız dileğiyle.

    Son söz;

    1. Dünya Savaşı şartlarında, makinesiz, susuz tarımda ekmek karnesi kaçınılmaz sonuçtu. Bugün yaşanan ekmek kuyrukları ise basiretsizliğin, liyakatsizliğin ve her türlü imkan olduğu halde halen sulu tarıma geçmemekte ısrar edilmesinin sonucudur.
  • Doğalgazda durum ne?

    Fosil yakıtlar içinde insana, sanayiye çok faydalı çevreye zarar vermeyen doğalgaz son 20 – 25 yılda hayatımıza girdi. Halk ve sanayimiz bu temiz yakıttan çok memnun kaldı. Doğalgazda durumumuz nedir onu yazacağım.

    Ülkemiz yeterli enerjiye maalesef sahip değil. Var mı, yok mu? Sondaj yapılıyor mu? Bu ayrı bir konu. İnşallah vardır ve çıkartılarak ülkemizin önü açılır. “Karadeniz’den, Akdeniz’den ve ülke içinden temin edilecek doğalgaz ile petrol bu milletin makûs talihini yenecektir inşallah” diyerek doğalgaz konusuna girelim.

    Ülkemiz, Rusya’dan 30 milyar metreküp, Azerbaycan’dan 12 milyar metreküp,  İran’dan 10 milyar metreküp, sıvı olarak Cezayir ve başka ülkelerden doğalgaz temin etmektedir.

    Doğalgaz nerelerde ve ne zaman da kullanıyor dediğimizde şu karşımıza çıkıyor. Konutlarda ısınma, sanayide ve kimyevi gübre üretiminde kullanılıyor. Sanayi ve kimyevi gübre üretiminde 12 ay 365 gün kesintisiz kullanılmakta. Evlerde ise Kasım – Nisan ayları arasında yoğun kullanılmakta Mayıs – Kasım arası ise konutlarda doğalgaz kullanımı çok azdır.

    Yukarda verdiğim bilgiler sonucunda şu konular öne çıkıyor; mevcut boru hatları vasıtasıyla Rusya, Azerbaycan ve İran’dan toplam 52 milyar metreküp doğalgaz almaktayız. Doğalgaz anlaşmalarında al ve öde anlaşmaları işin en önemli maddesidir. Şimdi 52 milyar metreküp yıllık aldığımız doğalgazın ne kadarını stokluyoruz dediğimizde, 3 milyar metreküplük stoklama depolarımız mevcut. Stoklamayla ilgili büyük bir gaflet var. Şu günlerdeki doğalgaz kesintisini yaşayan meskenler ve sanayi ne kadar sıkıntılı, yaşayanlar bilir. Ülkemiz en az 30 – 35 milyar metreküp doğalgaz stoklaması yapmak zorundadır.

    Kanal İstanbul yerine doğalgaz stoklama seçimini okuyucular karar versin. Yaz aylarında kullanmadığımız ve stoklamadığımız için 2,5 milyar doları boşuna ödediğimiz bir gerçektir. İyi siyaset tarih coğrafya, sosyoloji ve ekonomi bilerek ve bedelsiz olarak yapılırsa iyi siyaseti hak eder.

    Zamanın ruhunu, gerçekliğini görmek anlayıp doğruyu bulmak gerekir.

    Son söz; Doğalgaz stoklamak, Kanal İstanbul yapmaktan daha önemlidir. Daha önemlisi de kendi kendine yeten enerjiye sahip olmamız şarttır. “Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde bulunmaz.” Saygılarımla.

  • “BURASI ESENYURT ABİİİ!”

    “BURASI ESENYURT ABİİİ!”

    Yazımın başlığından da anlaşılacağı gibi konu İstanbul’un Esenyurt ilçesi.

    İstanbul’un 39 ilçesi, 963 mahallesi mevcuttur. İstanbul’un resmi nüfusu 16 milyon olmakla birlikte fiili nüfusu 20 milyondur. Bu nüfus 5 bin 461 km2 içerisinde yaşamaktadır. İstanbul’da km2’ye 3 bin 663 kişi düşmektedir. Yozgat’ta, 14 bin 123km2 de ise 415 bin kişi yaşamaktadır. İlimizde km2’ye 29 kişi düşmektedir. Bu iki ilin mukayesesi siz okurlara aittir.

    Gelelim İstanbul’un Esenyurt ilçesine. Gün geçmiyor ki bu ilçede bir olay yaşanmasın. Burada yaşanan olaylar, tüm Türkiye’de “vay be” dedirten türden olaylar. Yazımın başlığı da, yine TV’de Esenyurt’la ilgili bir haber içerisinde bir Esenyurtlu vatandaşın ifadesidir.

    “Burası Esenyurt abiii!” cümlesi şu anlamda söyleniyor; “Kaide ve kurallara uymadan, devletin, toplumun reddettiği fiiller Esenyurt’ta normal karşılanmakta”.

    “Burası Esenyurt abiii!” cümlesini Esenyurt boyutunda biraz araştırdım, bu cümlenin hikâyesi nedir diye baktım.

    Taşı toprağı altın olan İstanbul’a, 12 Eylül 1980 ABD darbesinden sonra özellikle doğudan Kars, Erzurum, Ağrı’dan iş bulmak için çok sayıda eğitimsiz, sermayesiz, “Ben her şeyi yaparım abii” diyen köylü yığınlar göç etti. 1984’de ANAP, Turgut Özal’ın üretmeme, faizden, ranttan, haksız yoldan para kazanma yolunu açması özellikle 3194 sayılı imar kanunu ile imar yetkisini merkezden alıp yerel belediyelere vermesi ile rantın, hukuksuzluğun yolu açıldı.

    Daha önce belde olan Esenyurt 2008 yılında Kıraç Beldesi ile birleştirilerek Esenyurt ilçesi oldu. Şu an bu ilçenin toplam yüz ölçümü 43 km2, nüfusu ise 960 bin kişidir. Esenyurt’ta km2’ye 22 bin 326 kişi düşmektedir. İstanbul’un en kalabalık, en sorunlu ilçesidir. Her türlü gayri meşru işin merkezi bu ilçedir. İstanbul’da HDPKK’nın en militan unsurları buradadır. Esenyurt gayya kuyusudur, beyaz, siyah, sarı kadın ticaretinin baş şehridir. Esrar, morfin, kokain gibi uyuşturucu maddelerin dağıtım merkezidir. Orta Asya’dan, Balkanlardan, Kafkaslardan, Afrika’dan gelen kaçakların meskenidir. Sahte içki üretim merkezidir. Zor problemli bir ilçemizdir. 1989’dan 2004’e kadar belediye başkanı olan eski Dev-Solcu Gürbüz Çapan bu oluşumun başlıca sebebidir. Devlet bu ilçeyi zapturapt altına almalıdır.

    “Burası Esenyurt abiii!” lafına isyan ediyorum. Esenyurt eşkıya yurdudur. Düzeltilmelidir

  • MEMLEKET ÇOCUĞU GARİP YAŞAR

    MEMLEKET ÇOCUĞU GARİP YAŞAR

    Konumuz Yaşar Ünaloglu. İlimiz Yukarı Nohutlu Mahallesi Alacalıoğlu Camii yakınlarında oturan, otobüs şoförü Nuri Ünaloglu’nun oğludur. Evimiz müze karşısında olduğu için, Yaşar evden çıkıp çarşıya giderken her gün bizim evin önünden geçerdi. Sevimli, cana yakın zeki bir çocuktu. Babası da otobüs şoförü idi ve alkol seven bir hemşerimizdi.

    70’li, 80’li yıllarda ilimizde Tekel Bira Fabrikası mevcuttu. Bu fabrikadan Türkiye’nin her yerine bira sevk edilirdi. Yükü bira olan kamyon şoförleri, kasa kasa birayı taksi şoförü arkadaşlarına hediye ederlerdi. Yaşar garibim Saat Kulesi’nden Spor Salonu’na kadar taksi duraklarına takılırdı. Duraklarda müşteri bekleyen şoförler Yaşar’ı alkole alıştırdı. Sabah 10’dan akşam 5’e kadar 15 – 20 bira içirilen ve zom olan Yaşar’ın alkollü halinden, konuşmasından zevk alan şoförler maalesef Yaşar’ı linç ettiler. Linç girişimi Yaşar’a bol alkol verilerek yapıldı. Akşama doğru Alacalıoğlu Camii yakınındaki evine sarhoş vaziyette düşe kalka giden ve bu hayatı yıllarca yaşayan Yaşar sonunda alkolik oldu. Uzun yıllar Adana’da hastanede kaldı. Ölmeden önce GİMAT market sahibi Zafer Özışık, Yaşar’a hamilik yaparak onu tekrar Yozgat’a getirdi. Çok yardım etti. Allah razı olsun. Sonunda garip Yaşar vefat etti. Yaşar’ı tanıyan bilen tüm Yozgatlı üzüldü. Ruhu şad olsun. Onu için yazdığım dörtlükle yazımı bitirmek istiyorum.

    Çiçek açtı gül oldu.

    Mezar Yaşar’a yol oldu.

    Anası, bacısı Songül,

    Tüm Yozgatlı Yaşar’a kahroldu.

     

  • SİYASETİN, PARTİLERİN FİNANSMANI

    SİYASETİN, PARTİLERİN FİNANSMANI

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1923’de kuruldu. 1923’den 1950’ye ve 1950’den günümüze siyasi partilerin finansmanı nasıl oldu, olmakta.

    1923 yılında emperyalizme karşı kurtuluş sağlayan asker – sivil kadrolar, CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) adıyla işe başladılar. 1924 yılında Hakkâri’de Nesturî Ayaklanması başladı. 1925’de Şeyh Said Doğu’da tek kurşun atmadan Diyarbakır’a kadar bölgede hâkim oldu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti orduları, Nakşibendi tarikatı görünümlü ama özü ayrılıkçı Kürtçü hareketi 1925’de bitirdi. Ancak doğuda olaylar bitmedi. 1926-1930 yılları arasında Ağrı Dağı merkezli Kürt, Ermeni ayaklanmaları baş gösterdi. Devlet 1930’a kadar doğuda hep eşkıyalarla uğraştı. 1923’den 1930’a kadar devlet güvenliği tesis etmek için zaman ve para harcadı.

    Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan hasta, eğitimsiz, üretemeyen bir ekonomi devraldı. Un, şeker, bez (3 beyaz) ve kömür, demir, petrol (3 siyah) yoktu.

    İnsanlar hayata mideleri ile bağlıdır. Yeni cumhuriyet, insan ihtiyaçlarını temin için öncelikle ulaşıma tren yoluna önem verdi. 1927’de ilimize ilk tren Yerköy’den girdi. CHF daha sonra CHP adını alarak devletin kontrolünde bir siyasetle ülkeyi 1950’ye kadar yönetti. Her yönetim şeklinde suiistimaller, kayırmalar olur, olmuştur da. Bu suiistimaller 1923 – 1950 arasında da yaşanmıştır.

    1924 yılında dünyada 2 ekonomik siyasi anlayış dünyaya hâkim olmaya başladı.

    Birincisi liberal ekonomik anlayış; bırakınız yapsınlar, geçsinler temel felsefesi olan liberalizm tüm üretimi özel sektörün yapmasını isteyen siyasi anlayış, özel sektör karın olmadığı yerde olamazdı.

    İkincisi kolektivist üretim biçim, her şeyin devlet tarafından üretildiği üretim anlayışı; bu sistemde ise kişilerin bilgisi, yeteneklerinin hiç önemi yoktu.

    Ama Mustafa Kemal Atatürk 1924’de daha Lozan Anlaşması imzalanmadan İzmir İktisat Kongresinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karma ekonomi ile üretmesi gerektiğini ifade ederek ülke insanın sosyolojik gerçekliğinde hem kamu hem de özel sektör tarafından düzenlenmesini öngördü.

    Doğru olanın karma ekonomi olduğu, SSCB’nin üretemediği için 1991’de yıkılması, en son korona virüste devlet olmadan olmayacağı net gözüktü. Savunmada, alt yapıda, haberleşmede, eğitimde, sağlıkta, vs. vs. temel konularda kamu olmazsa olmazdır.

    Esas konumuz olan siyasetin finansmanına dönecek olursak, 1950 – 1960 yılları arasında Demokrat Parti (DP) illerde zengin kesimler oluşturarak il örgütlerinin masrafını zengin ettikleri bu kişilerden karşıladı. Bu şahıslar ya devletten ihale alıyordu ya da devlete mal satıyorlardı. Yani siyaseti devlet DP’lilerle el altından yapıyordu. 1963 – 1980 arası DP’nin illerde milyoner yaratma geleneğini sürdüren Adalet Partisi (AP) ilçelerde aynı yolla kendi zengin kesimini yarattı. 80 sonrası ANAP, DP ve AP’nin çizgisini aynen devam ettirdi. ANAP’ın 3194 sayılı imar yasası ile imar değişikliği yetkisini yerel yönetimlere bırakmasıyla hırsızlık, devlet maliyesi ile birlikte yaşadığımız çevreyi de katletmeye başladı. İstanbul’un bugünkü rezil hali, tüm kıyılardaki betonlaşma, hırsız siyasetin işidir.

    2002’den bugüne ise DP, AP, ANAP’ın çizgisinden sapmayan AKP, kendi siyasetinin finansmanını çevreye, kamuya, insana zarar vererek yapmaktadır.

    Mustafa Sarıgül – TDP, Muharrem İnce – Memleket Partisi, Ahmet Davutoğlu – Gelecek Partisi ve Ali Babacan – Deva Partisi siyaset finansmanını nasıl ve nereden yapıyor? Bu paralar nereden geliyor?

    5 yıldır içinde bulunduğum Vatan Partisi en şeffaf partidir. Tüm giderlerini üyeleri karşılar. Genel merkezin ihtiyaç duyduğu parayı da taban verir.

    Son söz;

    Tüm partilere devlet desteği kesilsin. Milletvekili maaşları asgari ücret üzerinden verilsin. Görelim yurtsever ve milliyetçi milletvekillerini.

    Siyaset; kamuya, çevreye, insana zarar vermeden yapılmalıdır, doğru siyaset böyle olur. Saygılarımla

  • Ahmet Kaya seven Yozgatlı Asenalar

    Ahmet Kaya seven Yozgatlı Asenalar

    Yazımın başlığından da anlaşılacağı gibi bu yazımda iki konuya temas etmek istiyorum.

    Ahmet Kaya; protest müziğin vefat etmiş ünlü şarkıcısı, Asena ise Türklüğü ırkçılık düzeyinde seven bayanları tarifte kullanılan tanım.

    Ahmet Kaya ile başlamak istiyorum.

    12 Eylül ABD cuntası ülkeye kâbus gibi çökmüş, milyonlarca insanın hayatı alt üst olmuş,  tutuklamalar, hapisler, yurt dışına kaçışlar gırla gidiyor. 80 sonrası yıllarda biraz yumuşayan hayat Ahmet Kaya ile tanışıyor onun protest müziği herkes tarafından kabul edilen şarkılar oluyor. Hele de gençlerin şarap, bira ziyafetlerine ucuz meze oluyor. Ahmet Kaya ezilen, horlanan, kesimlerce baş tacı ediliyor. Bugün de aynı şekilde sevilmekte.

    Halka mal olan sanatçılar toplumum her kesimince sevilebilir. Çünkü müzik evrenseldir, iyi bir müziği Kürt, Türk, sağcı, solcu herkes sevebilir ve dinler. Yozgatlı Asenalar bile severek dinleyebilir. Ama şarkıcı Ahmet Kaya’yı bu Asenalar iyi tanır mı? Soru budur.

    Ahmet Kaya’yı daha iyi tanıtmak isterim. Malatya doğumludur ama İstanbul’da büyümüştür. Kürt orjinli bir Türk vatandaşımızdır. Özellikle PKK’nın ülkemize saldırmaya başlaması, askere, polisimize düşmanlığın yanında doğuda PKK halka büyük baskılar yapmakta, Ahmet Kaya’ya işte burada görev düşmekteydi. Sempatizanlardan militan devşirip bu militanları dağa çıkartmanın psikolojik, ruhsal hazırlığını Ahmet Kaya üstlendi. Hem para kazandı hem de PKK’ya militan devşirdi. Bunu da o protest şarkılarıyla yaptı.

    Akıllarda kalan bir olay vardır. Bir müzik ödül töreninde Ahmet Kaya tepki geleceğini bilerek  “bir Kürtçe şarkı yaptım buna Kürtçe de klip çekeceğim” demiş ve beklediği tepkiyi görmüştür. Çünkü Ahmet Kaya’ya PKK tarafından verilen görev budur. Milletin arasını açmak Kürt, Türk ayrımını yaparak bir iç savaş çıkarmak. Ahmet Kaya bu işe sağlık durumunu bilerek evet dedi. Ahmet Kaya kanserdi ve az bir ömrü kalmıştı. Ölüm gün sayıyordu. O malum olay sonrası Fransa’ya iltica etti ve kısa zaman sonra öldü. PKK bu olayda mayın eşeği olarak Ahmet Kaya’yı buldu. Ahmet Kaya’da ölümü sonrası elde edeceği paralarla çocuklarına iyi miras bırakmayı başardı.

    İyi bir sanatçı her şeyden önce yurtsever olmalıdır. Emperyalizme hayır demelidir. Milleti her türlü farklılıklara rağmen halkı birleştirmek asıl görevi olmalıdır. Ama Ahmet Kaya çoğu parçalarında şöyle der “dağlara gel dağlara” ne var dağlarda? Askere, polise kurşun sık. Hele Yozgatlar ilgili şu şarkısı ilimizi de ilgilendirir; “çok sonra duydum ki Yozgat’ta sürgünde, suçu saz çalmakmış”. Öyle miymiş aslı? Şu asker öldüren PKK militanı, Yozgat cezaevine suç işlediği için gelmiştir. Yozgatlı Asenalar bu bilgileri öğrendikten sonra da Ahmet Kaya dinler mi acaba?

  • Kaos mu, yaratıcı yıkıcılık adıyla kaos mu? Tercih sizin

    Kaos mu, yaratıcı yıkıcılık adıyla kaos mu? Tercih sizin

    Parlamenter sistemde iktidar ve muhalefet olur. İktidarın görevi ülkeyi yönetmek muhalefetin görevi ise eleştirerek “ben daha iyi yaparım” iddiasında bulunmaktır. Siyaset; çevreye, kamuya, insana zarar vermeden insan ihtiyaçlarını karşılamak diye tarif edilir. İnsanlar hayattan barınma, yeme içme ve ahretlik eş ister. Sosyal hukuk devletinin görevi vatandaşlarının bu üç temel isteğini yerine getirmektir.  Devletin bunları yapabilmesi 4 temel konuda yeterli olmasına bağlıdır.

    1. Ülkede kendine yeten bir metalürji
    2. Kendine yeten kimya
    3. Kendine yeten tarım
    4. Kendine yeten enerji ya da ithal enerji

    Bu 4 maddenin eksikliği insanların günlük hayatını olumsuz etkiler. Yiyemeyen, içemeyen, ısınamayan insanların aldığı ücret tüketimini karşılayamaması durumunda huzursuzluk baş gösterir. Günlük ihtiyaçlarını karşılayamayan yığınlar, halk toplulukları birlikte sokaklara dökülerek kaos yaratabilir. Bugün ülkemiz tükettiklerimizi üretemeyen bir durumdadır. Başta da gazı, petrolü, ilacı, gübreyi, buğdayı, yemi, eti, pirinci, mısırı dövizle ithal ederek karşılamamız dövizin de artmasına neden olmaktadır.

    20 yıldır üretim yerine betona boğulmak, kaynakların çarçur edilmesi yaşanabilecek kaosun temel sebebidir. 20 yıldır ülkemiz iyi yönetilememiştir.

    Gelelim ABD patentli yaratıcı yıkıcılık deyimine. Bunun kısa adı kaos’tur. Parlamenter sistemlerde iktidar başarısız olduğu durumlarda iktidarın değişmesi doğal bir olaydır. Şu gün parlamentoda HDPKK olmadan millet ittifakının iktidar olma şansı yoktur. HDPKK ve FETÖ, ABD’nin piyonlarıdır. Bunların içinde bulunduğu bir hükümet modeli tam bir kaos anlamına gelir. Çare HDPKK harici milli birlik hükümetidir. Hükümetin ana programı ise ABD’ye karşı ülke savunması ve tükettiklerinizi üretmek olmalıdır.

    Osmanlı’mım ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında yaşanan büyük sosyolojik kırılmalar ABD ve batı tarafından hiç kabul edilmemiştir. ABD, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve Türk’e düşmandır. Bunu hiç unutmayınız bu millet, devlet kesinlikle kaosa izin vermez, vermemelidir.

    Saygılarımla.

  • Sahte alkol, içki ile vefat edenler

    Sahte alkol, içki ile vefat edenler

    Konumuz insanlık tarihi kadar eski önemli bir madde olan alkol.
    Kimine keyif veren, kimini çarpan içkilerin tamamında bulunan alkol dediğimiz maddenin kimyasal adı etanoldür. İki türlü alkol mevcuttur. Etil alkol; bitkisel özlü bir alkol türüdür. Tatlı tüm tarım ürünlerinden özelliklede üzüm, hurma, muz, hindistan cevizi, arpa, pirinç ve pancardan elde edilir. İkincisi metil alkol ise odun talaşından büyük kimya tesislerinde üretilen çözücü özelliği olan hırdavat türü bir madde. Boya ve yağ inceltmede, tüm sanayide inceltici, temizleyici bir ürün olarak kullanılır.
    Etil alkol renksiz, hoş kokulu yanıcı bir sıvıdır. Alkollü içeceklerde kullanılan tek alkol türüdür. Şu an ülkemizde etil alkol şeker pancarı melasından kimya tesislerinde üretilmektedir.
    Alkolün tarifinden sonra gelelim alkollü içki yapmasına. Alkollü içki yapmak çok zor, hassas bir iştir. Oranları iyi ayarlamak gerekir. Bu ayar tutturulamadığı zaman ölümler yaşanır. Yılbaşı öncesi 100’e yakın insanımızın vefatı çok üzücüdür. Kaçak içkileri ucuz fiyatından dolayı tercih eden alkol sever insanlarımız, ölümlerle karşılaşmaktadır. Burada devletin büyük zaafı mevcuttur. Ülkemizdeki içki üretimi önceden devlet tekelindeydi. Ama devletin üretimden çekilmesi içkide sağlıklı ürün zafiyetine neden oldu. Devlet içki üretiminden vazgeçti ama içkiden aldığı ÖTV özel tüketim vergisinden hiç vazgeçmedi. Üstelik vergilerin sürekli artırılması insanları kaçak içki üretimi ve tüketimine yöneltti. Bu durum ölümlerin temel nedenidir. Fiyatı artan içkiler yerine kaçak, alkol severlerimiz maalesef bu sağlıksız ürünlere yönelmekte ve ardından ölümler yaşanmaktadır.
    2021 yılında içkiden alınan vergi, 7 bakanlığın bütçesinden daha fazladır. Devlet bu yıl içki ve sigaradan 96 milyar vergi alacak. Alkollü içeceklerde ürün bedeli 1 TL ise ÖTV 3 TL olmakta ve bu ürünler tüketiciye 4 TL’den satılmaktadır. Alkolde ÖTV’nin bu denli artması neticesinde alkol severlerimiz ölmekte.
    Çözüm nedir?
    İçki üreticileri devlet tarafından daha titiz denetlenmelidir.
    Devlet her şeyden önce vatandaşının sağlığını korumalıdır. ÖTV uğruna ölümlerin sebebi devleti yönetenlerin cahilliğidir. ÖTV’nin içki bedelini geçmemesi içkinin ucuzlamasını sağlar. Alkollü içkilerin ucuzlaması ise ölümleri azaltır. Spor yapmak ve dengeli beslenme kaydıyla 2 kadeh içmek iyidir. Afiyet olsun.

  • İstiklal Mahkemeleri ve Tekâlifi Milliye Kanunu

    İstiklal Mahkemeleri ve Tekâlifi Milliye Kanunu kurtuluşu, cumhuriyeti getirdi.
    Bu yazımda bu iki yasayı ve 2021 yılında ülkemizde yaşananları anlatacağım. 1920’li yıllarda yaşananlar, 2021’de de aynen yaşanmakta, sebepse cahillik, plansızlık, siyasetten menfaat devşirme uğruna ülkeye, millete zarar vermek.
    Ortak payda aynı 1920’de de 2020’de de aynı ruh hali, aynı zihniyet. Rahmetli İsmet İnönü bunu çok güzel özetlemiştir. Haini, aptalı çok bir milletiz. Çünkü eğitimsiziz. Yurtsever, bilinçli bir millet olmayı maalesef Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılında da öğrenemedik. İyi yurttaş, insan olmayı başaramadık. Gelelim 1920 Anadolu’suna;
    1. Dünya Savaşı’nda kaybeden Osmanlı, emperyalist İngilizler, Fransızlar ve bunların kontrolündeki Yunan işgali altındaydı. Anadolu’nun güneyinde Fransızlar, Ege’de ise Yunan işgali başladı. Ankara’da TBMM’yi kuran Atatürk batı cephe komutanlığını İsmet İnönü’ye vererek ilk düzenli orduyu oluşturdu. Bu milli ordu 10 bin kişiden oluşuyordu. Yunan ile ilk savaşta çok miktarda eğitimli subaylar, liselerden özellikle İstanbul lisesinden gelen çok sayıda yurtsever genç şehit oldu. Bunun birinci sebebi 10 bin askerin 4 bin 600’ü silahıyla cepheden firar etti. Bu sayı ordunun %46’sına denk geliyordu ve sonucu çok vahim oldu.
    İkincisi ise tekâlifi milliye vergisidir. Yunan’a karşı savunma yapmaya çalışan ordunun yeme, içme, barınma, giysi ihtiyacı had sahadaydı. Silah, yiyecek, araç, giysi yok. Böylesi bir ortamda Yunan’ın Polatlı’ya geldiğinde TBMM Atatürk’ten ordunun başına geçmesini istedi. Mustafa Kemal Atatürk de “Ben ordu başkanlığını 2 yasa ile kabul ederim” dedi. Asker kaçaklarına, vatana ihanet suçundan idam ve askerin savaşması için ihtiyaç duyduğu malları halktan bedeli sonra ödenmek üzere zorla alınmasıydı.
    Bugün de 1950’lerden bugüne kadar geçen 70 yılda plansızca kaynak tüketen harami yaşam son bulmalıdır. 1920 yılında ne yaşandıysa bugün de aynısı yaşanmaktadır.
    Siyasetin amacının çevreye, kamuya zarar vermeden insan ihtiyaçlarını karşılamak olması gerekirken siyaseti kamuya, çevreye zarar vererek çalan bir siyasi anlayış devam edemez. Siyasetin görevi, bilim gerçekliğinde, çalışarak, çok çalışarak millete hizmet olmalıdır. Kurtuluş var merak etmeyin. Kurtuluş için Atatürk milliyetçisi, halkçı devrimciyim diyen, Allah korkusu olan yurtseverler vardır, kurtuluş mümkündür.
    Bugün siyaseti 2 tip insan yapıyor. Un’un peşinde koşanlar, liyakatsizler ve ün’ün peşinde koşanlar; “Önce vatanım, Türk Milleti” diyenler. Maalesef algılarla hareket etmeyi tercih edenler doğruyu bulamıyorlar.

    Bugünkü devlet, 1920’li yıllardaki “Devlet Ciddiyeti”ne muhtaç durumdadır.  Saygılarımla.

  • Yaşamanın zor olduğu iller

    İnsanlar bir tarih ekseninde, bildikleri coğrafyada ve o coğrafyada yaşayan sosyolojik halk katmanları ile yaşarlar. Bu tarifimi şöyle kısaltabiliriz; Atan kim? Kimlerdensin? Memleketin neresi? Kimlerle hemşerisin? Komşuların kim? Ne yer, ne içersin? Geçimin ne? Sorularının cevaplarıdır.

    Medeniyetin gelişimi insanların yerleşik hayata geçmesiyle başlamıştır, köyler beraberinde ilçeleri ve illeri getirmiştir. İnsanlar doğdukları yere sadakatle, sevgi ile bağlıdır. Toprak sevgisi, yurt sevgisi bambaşka bir duygu halidir. Doğduğun şehir, ilçe, köy kutsaldır. İnsanlar sosyal varlıklardır, 3 temel dürtü ile hayata, yaşama bağlanır. Barınma, yeme – içme ve üreme, neslini devam ettirme arzusu ile yaşarlar.

    Bu insani temel dürtüler ancak gelir sahibi olmakla temin edilir. Ev almak, günde 3 öğün yemek, içmek, ahretlik bir eş bulmak ancak bir iş sahibi olmak la mümkündür. O da iyi bir eğitim sonucu nitelikli, üreten insan olmaktan geçiyor. Bunun yolu da iyi bir eğitim almakla mümkündür. Onu da devlet yapmak zorundadır. İyi bir sosyal devlet, insanlarını iyi eğiterek geleceğini de garantiye alır. Devlet yasa çıkaran, asker, vergi alan kurumlar manzumesidir. Sınırları belli coğrafyada insanlar üzerinde hükümranlık hakkı olan organizasyondur. Önemli olan devletin sosyal devlet olması, vatandaşına şefkatle, merhametle yaklaşmasıdır.

    Ama bu ülkede plansızlık, başıbozukluk maalesef 1950’den itibaren bu güne kadar süregelmiştir. Ülkemizi yöneten konjonktür partileri bize plan değil pilav lazım diyen basiretsiz siyasetler sonucu 1950’lerde kırsal nüfus %80 şehirler%20 iken şimdi kırsal%15 şehirler %85 oranıyla ülkemiz boşalan bir Anadolu gençlerin olmadığı virane köyler tıka basa dolu büyük şehirler haline getirildi.

    İstanbul 5000 km2, nüfusu 20 milyon, Yozgat 14 bin 123 km2 nüfusu 415 bin. 20 milyon insan dışkısı Marmara Denizi’ni doldurmuştur. B.k dememek için Müsilaj diyorlar. Aldığı asgari ücreti ulaşım, sigara, telefona veren, yarı aç yaşayan gençlere acıyorum. İstanbul ömür törpüsü olmuş bir ildir. Son 70 yılda İstanbul’u bu hale getirenleri, betona, ranta teslim edenleri lanetliyorum.

    Osmanlı’da 1876 ya kadar İstanbul’da 2 esir pazarı vardı. Birincisi Üsküdar’da Kafkaslardan getirilen Çerkez, Gürcü kölelerin satıldığı bir pazar. İkincisi Aksaray’da Mısır ve Sudan dan getirilen erkek, kadın kölelerin satıldığı pazar. Bugünse Balkanlar’dan, Kafkaslardan ve Afrika’dan gelen işsizler ve asgari ücretle esir hayatı yaşayan genç insanlar ile tüm İstanbul esir pazarı olmuş durumdadır.

    Saygılarımla.

  • Bitcoin oynayacağına harbi kumar oyna

    Son zamanlarda adlarını bile söylemekte, yazmakta zorlandığım bazı sözde finans kurumları hem yazılı, hem görsel basında reklamlar vermekte. Bu işin sonu nerde biter diye düşündüğümde aklıma Kestelli’ler, Banker Bako’lar vs. Gelmekte. 1990’larda KOMBASSAN’lar, YİMPAŞ’lar vs. En son da Çiftlik Bank tosuncuğu aklıma geliyor. Hemen çok para kazanmak için elinde avcundakini bu organize hırsızlara kaptıranların aç gözlülüğün hazin sonlarını yaşıyor.

    Bankalar 1 TL faiz verirken 5 TL faiz alacağım diyen öngörüsüz cahiller, karlı olmayan hayali projelerde servetler, hayatlar kaybedenler oldu. Bu işin temel açmazı şunlardır; 1.yasal faiz 1 iken 5 verene neden inandın? Bu aç gözlülük, bu hırs nedir? 2. Dinimizi, Türklüğümüzü kullanarak bu tezgâhları KOMBASSAN, YİMPAŞ örneğinde olduğu gibi bu kuruluşlara siyaseten destek olan onları devlet içinde koruyan kollayan esas malı götüren siyaset, devlet adamları kimdir?

    Bunlar ortaya çıkartılmadan bu işler bitmez. Aha da burada yazıyorum. Bitcoin işi de KOMBASSAN, YİMPAŞ, Çiftlik Bank gibi patlayacaktır. Olan küçük tasarruf sahiplerine olacak. Çok insan parasıyla telef olacaktır. Malı devlet içinde olan bürokratlar ve hampacı siyasetçi götürecektir.  Tasarruflarınızla, hayatınızla kumar oynamayın. Oynayacaksanız da harbi kumar oynayın. En azından harbi kumarda kazanma şansınız %50’dir.

  • LİSANSLI DEPOCULUK VE STOKÇULUK

    LİSANSLI DEPOCULUK VE STOKÇULUK

    Ülkemizde tahıl üretimi bir çift öküzle yapılırdı. 1930 – 1940 ve 1950’li yıllarda ekilecek çok arazi mevcuttu. Ekmek için 2 öküze bir de sabanı sürecek genç insana ihtiyaç vardı. 20 dekar araziyi ekmek büyük işti. 2. Dünya Savaşına katılmamamıza rağmen bir milyon saban kullanan insanı ülke savunmasına alıp 4 – 5 yıl asker yapmak, tahıl üretimimizi çok düşürdü. Ekmeğin karne ile verilmesi CHP’yi iktidardan etti. DP iktidara geldiğin de baraj yapmaya, sulu tarıma önem verdi. Özellikle büyük şehirlerin buğday ihtiyacı için tren yolları boyunca TMO toprak mahsulleri siloları kuruldu. İlimiz sınırları içinde Yerköy, Şefaatli ve Yenifakılı’da büyük silolar kuruldu. Doğru bir işti devlet büyük şehirlerde yaşayanların gıda güvenliğini garantiye aldı. Ofis çiftçinin kara gün dostudur deyimini hak etti. Gelelim bugüne

    Ülkemizde 20 milyon ton buğday, 8 milyon ton arpa, 1 milyon ton çeltik, 1 milyon ton bakliyat üretilir. Bu yılki kuraklıkla bu sayılar yarı yarıya azaldı. 30 – 35 milyon ton stoklanacak tahıl, bakliyat ürünümüzün olması devleti lisanslı depoculuğa yöneltti. Devlet bu işi yapacaklara teşvik de verdi. Şu an ülkemizde çok miktarda lisanslı depocu firmalar çoğaldı.

    Hasatla tahılını, bakliyatını, çeltiğini üreten çiftçiler lisanslı depolara mallarını emanete koydu. Malları karşılığında lisanslı depoculara teslim ettikleri makbuz karşılığında bankalardan kredi kullanabiliyorlar. Hasat zamanı ucuz olan mallar hasattan 3 – 4 ay sonra fiyatları çok artmakta, sistem bu iyi niyetle devletin desteği bu ama böyle işliyor mu? Hayır.

    Kuraklık nedeniyle tahıl ve bakliyat üretiminin 1/2 oranında azalmış olması, mesleği zahirecilik, bakliyatçılık olmayan art niyetli sermayedarlar kara para sahipleri bu yıl bol miktarda tahıl, bakliyat stokladılar. 2,5 TL’den alınan buğday bugün 6 TL. 6 TL’den alınan yeşil mercimek, nohut 10 TL’de. İlerde fiyatlar daha çok artacak. Çünkü kıtlıkta tarım ürünlerinin fiyatı sabit tutulamaz. Devlet şu an bir çıkmazdadır. Stokçuya müsaade edip fiyatların artmasına göz mü yumacak? Yoksa milletin gıda güvenliğini sağlamak için bu stoklara el mi koyacak? Önümüzdeki günlerde bunu göreceğiz.  Devlet olmanın birinci görevi yurttaşının güvenliğini, öncelikle de gıda güvenliğini garantiye almaktır. Ekmek karnesiyle iktidarı bırakmak zorunda kalan CHP ortada. Tahıl, bakliyat stoklayarak AKP ve Erdoğan’ı bitirecekler mi? Yaşayıp göreceğiz. Hiç bir şey iktidarı değiştirmese de tencereler iktidarı değiştirir.

    Devlet ciddiyet ister, cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir, milletin gıda güvenliği için devlet el koymalıdır, yapanları teşhir etmelidir. Devlet 85 milyonun iradesidir, affı olmaz. Saygılarımla.

  • “Biliyorsun da niçin öğretmiyorsun?”

    “Biliyorsun da niçin öğretmiyorsun?”

    “Biliyorsun da niçin öğretmiyorsun?” (anlatmıyorsun) bir Sümer atasözü. Konumuz Sümerler. Peki kimdir bu Sümerler? M.Ö. 4000 – 2000 yılları arasında Irak’ın kuzeyinde, Dicle ve Fırat nehirleri arasında yaşamış avcı toplayıcılıktan yerleşik hayata geçen, tarımı, hayvancılığı geliştiren ve birlikte yaşamanın şartı olan kaide ve kurallara uymak için öncelikle de yazıyı icat eden bir kavimdir. Kamışları balçıkla sıvayarak ilk evleri icat eden Ön Asya halklarıdır. Yaşadıkları Fırat ve Dicle nehirleri etrafında 12 tane şehir kurarak Akdeniz Çanağına, Anadolu’ya iyi örnek olmuş öncü millettir. Hele yazıyı icatları insanlığın önünü açmıştır, insanlık bugün yaşadığı medeniyeti Sümerlere borçludur.

    M.Ö. 3400 yıllarda yazıyı buldular, bu çivi yazısı tam 3000 yıl Ön Asya’da kullanıldı. Avrupalılar yazının icadını gelişme ve Rönesans’ın temeli kabul ederler. Sümer atasözü ne diyor “Biliyorsun da niçin anlatmıyorsun?” Bu atasözü ben biliyorum diyene de aydınım diyene de büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Ben de Yozgatlı bir aydın olarak ilimle ilgili bildiklerimi tek tek anlatarak 6000 yıllık Sümer atasözüne uygun davranıp yazacağım.

    1 – İlimizin tarihinde Hititler, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklusu ve Osmanlı hükümran olmuştur. 100 yıldır da Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır. Binlerce yıl da var olacağız. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarına minnettarız.

    2 – İlimizde 5bin 500 yıldır yerleşik hayat vardır. İlimizin adı da otu sütü bol yer anlamına gelen Youjgat’tan gelmektedir. Özellikle küçükbaş hayvan keçi, koyun ilimizin temel ekonomisi olmuştur.

    3 – İlimizin Sivas iline bağlı bir ilçe olarak sancak alması 1730’lu yıllara denk gelir. İkinci Viyana hezimeti sonucu Avrupa’da tutunamayan Osmanlı, vergi ve asker almak için Ankara ile Sivas arasında kalan ilimizin sancak yetkisini Çapanoğlu ailesine vererek ilimizin kurulmasını sağlamıştır. Osmanlı çok dinli, dilli ve çok mezhepli milletlerden oluşuyordu. Yerleşik düzene geçip üreten, asker olan Osmanlıya vergi verenler, Osmanlı’da hep muteber olmuştur. Tuna boylarından vergi alamayan, asker alamayan Osmanlı, 1699 Karlofça Antlaşması ile gözünü Anadolu’ya dikmiştir. Özellikle İç Anadolu, Osmanlının tüm askerini temin etmiştir. 1800 den 1922’ye kadar askerlik yapan İç Anadolu insanı olmuştur. Çapanoğlu isyanına destek vermeyen Yozgatlı, Kurtuluş Savaşı’na 3500 askerle destek vermiş 351 tane şehidi olan bir ildir.

    4 – İlimizin 14 bin 123 km2 yüzölçümü, 750 bin hektar tarım arazisi ve saniyede 65 litre suyumuz mevcuttur. Ama sulu tarım oranımız toplam tarım potansiyelimizin %2’sidir. Yeterli suyumuz var, Delice ve Çekerek ırmakları üzerine yeni barajlar yapmalıyız. Kurtuluş sulu tarımdadır. 1 milyon ton buğday üretiriz ama buğdayımızdan un olmaz, yemlik konumundadır. İlimizde bulunan 35 un fabrikası bu yüzden kapalıdır. İlimizin tarımda en büyük sorunları, proteini yüksek buğday ve poları yüksek pancar yetiştirememektir. İki sorunda sulu tarım yapmamakla ilgilidir.

    5 – İlimizin adı bile otu sütü bol yer anlamında Youjgat’tan tan gelmektedir dedim. Küçükbaş hayvan yetiştirmeye müsait meşelikleriniz, bu işi yapanlara tahsis edilmeli, yolu, elektriği, suyu devlet tarafından yapılmalıdır. Ucuz ve bol et bol bedava yemle mümkündür. 1980’e kadar 1 kişiye 4 küçükbaş hayvan düşerken bugün 5 kişiye 1 küçükbaş hayvan düşmektedir. Bedava yem meşeliklerimizdir, üreticilere tahsisi şarttır.

    6 – 1950’lerden itibaren hep konjonktür partilerine oy veren Yozgat’ın nüfusu, 1980’den günümüze 700 bin den 415 bine düşerek 81 vilayette en çok göç veren il olmuştur.

    7 – İlimizde 1.7 milyar TL, 4,6 milyar dolar cinsinde döviz tevdiat hesaplarında mevduat mevcuttur. Devlet ilimizde yapılacak yatırımlara devlet garantisi verip göçü durdurarak ilin üretime geçmesini sağlayabilir.

    8 – 1950’lerden başlayarak güzel dinimiz İslam’ı, Türklüğü kullanan konjonktür partileri ile kurtuluş yoktur. Üretmeden yapamayız, muhakkak üreterek zenginleşeceğiz, göçü bitireceğiz.

    Sümerlilere ait bir atasözü ile yazımı bitireyim. “Borç para almak sevişmek gibidir. Alırken yerken güzeldir. Ödemesi ise bir kadının doğum yapması gibidir zordur”. Bugün ülkemizde yaşanan dolar artışları bu Sümer atasözüne çok uygundur. Çare, ithal ettiklerimizi üretmek ten geçiyor. Saygılarımla

     

  • Asabiyim, hırçınım, dokunma bana yakarım!

    Asabiyim, hırçınım, dokunma bana yakarım!

    Bu yazı başlığı şu gün ülkemizde yaşanan, TV ve gazetelere yansıyan günlük hayatımızı sosyo-pisikolojik, sosyo-ekonomik durumumuzu anlatıyor sanırım.

    İnsanlar sosyal varlıklardır düşünen, gülen ve konuşan tek canlıdır ve insanların barınma – ev, üç öğün yeme ve ahretlik bir eş bulma – üreme arzusu olmak üzere üç temel dürtüsü vardır. Bu 3 dürtü insanların hayatta yaptıkları tüm işleri kapsar. Hayat bu 3 dürtü etrafında gelişir. Odak noktası bunlardır. İnsanların bunları yapması için bir işi – mesleği olması lazımdır. Maalesef eğitimsiz, iş bulmakta zorluk çeken insanlar, hayatın ta kendisi olan barınma, aş ve eş bulamamasının temeli işinin olmamasıdır.

    Düzenli olarak bir gelirinin olmaması insanları psikolojik olarak sorunlu yapmakta, yiyemeyen, içemeyen, iyi giyinip iyi yaşaması mümkün olmayan kesim ülkemizin toplumsal en büyük yarasıdır. Her gün duyduğumuz izlediğimiz insanlık dışı kadın cinayetleri, anasını, babasını kesenler, ufacık bir trafik sorununu silahla çözenler, uyuşturucu satanlar – kullananlar ve bu organizasyonun çetelerinin İstanbul sokaklarındaki Harlem’lik çatışmaları, 15 milyonluk İstanbul’da 5 milyon göçmen çalan, vuran, kesenin bol olduğu bir Türkiye.

    Kafkaslardan, Balkanlar’dan suç işlemek için gelen organize ekipleri de işin içine katınca başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye sosyal, psikolojik büyük bir çöküntü içinde. Hele de İstanbul Esenyurt tam bir Harlem olmuş vaziyette.

    İlimizde Çapanoğlu Büyük Camii’nde namaz kılarken katledilen ve haraç vermediği için lokantasında katledilen esnaf kardeşimiz ile ilgili iki olayı daha yazacağım. Bu olaylar şehrimizin hafızasındadır. Hele hele ilimizde bol miktarda uyuşturucu yakalanması hüsrana neden olmuş ve kötü şeylerin olacağının kanıtıdır. İlimiz – ülkemiz travma geçirmektedir. İnsanlar geçinemediği için çok sorunludur. Devlet olarak millet olarak gençlerimizi sahiplenmeliyiz. Hastalıklı bir toplum olmak Müslüman Türk milletine yakışmıyor. Saygılarımla.

  • HİÇ BİR ŞEY DEĞİŞTİRMESE DE, TENCERE İKTİDARI DEGİŞTİRİR

    HİÇ BİR ŞEY DEĞİŞTİRMESE DE, TENCERE İKTİDARI DEGİŞTİRİR

    İnsanlar hayata mideleri ile bağlıdır ve günde 3 öğün beslenmek zorundadır. Sabah kahvaltı ile başlayan yeme arzusu öğle ve akşam yemekleri ile devam eder. Evet, insanlar hayata mideleri ile bağlıdır. Nedir bunlar dediğimiz zaman tahıllar, bakliyat ürünleri, et, sebze ve meyvedir. Bunların başında un, şeker, et, bakliyat, yağlar, sebze ve meyveler gelir.

    Bu ülkede asgari ücret ile geçinen çok büyük kitleler mevcuttur. Ana tüketim mallarında arz eksikliği sonucu ve bu ürünlerin çoğu da üretemediğimiz için dövizle aldığımız şu ürünlerden oluşuyor.

    Kuru tarıma bağlı tahılda 10 milyon ton eksiğimiz var. 2 ay önce 170 TL olan 50 kg un bugün 350 TL olmuş yarın ne olacağı meçhul. 2 ay önce 70 TL olan yağ bugün 200 TL’ye dayanmış. Yarın nerde duracak bilinmiyor. Şeker ortada, tüp, gaz, benzin, mazot hiç sorma. Otomatiğe bağlı başı çuvala. Et 100 TL’ye demir attı. Bu arada yem pahalılığı sonucu kesime gönderilen dişi inekler kısa vadede süt, peynir, yağ fiyatlarını da uçuracaktır.

    Ülkemiz 2. Dünya Savaşı’na İsmet İnönü’nün veraseti, iyi yönetimi ile savaşa girmedi. Oysa 2. Dünya Savaşı’nda 60 milyon insan öldü. Ülkemizde bir insanın burnu kanamadı ama ne oldu bir milyon genç tarım işçisini 1 milyon sabanı üretimden çektik. Ülke savunması için fazladan 1 milyon askeri ülke savunmasına verdik. Özellikle ekmeğin karne ile satılması sonucu CHP iktidardan düştü. Demokrat Parti iktidar oldu. 2. Dünya Savaşı’nda dünyayı parmağında oynatan CHP iktidarı ekmek karnesine yenildi. 27 yıllık iktidarı bırakmak zorunda kaldı. Evet, hiçbir şey yıkmasa da tencere iktidarı değiştirebilir. Esas soru şudur vatanın bütünlüğü ne olur? Bunu düşünmek gerek. Hele de Yunanistan’a gelen bin tank Suriye’nin doğusunda ABD’nin oluşturduğu 150 bin kişilik Kürt ordusu. Evet, hayatın devamı için gıda önemli. Peki, vatan ne olur onu da düşünelim. Son sözüm de önce vatandır, önce gıda güvenliğidir. Öncelik Orta Anadolu’yu sulu tarıma açmaktır. Kanal İstanbul olmaz, olamaz. Saygılarımla.

  • Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak

    Atasözlerini, kısa kısa halk deyişlerini çok severim ve kullanırım. Sayfalar dolusu anlatımları tek cümlede daha anlaşılır hale getirirler.
    İnsan ihtiyaçlarını kamuya, çevreye zarar vermeksizin karşılayan kuruma siyaset, bu işi yapana da siyasetçi denir. İyi bir siyasetçinin görevi çok çalışarak ve mevcut imkânları iyi planlayarak halka hizmettir. İyi ve yararlı bir siyasetin yolu ise tarih, coğrafya, sosyoloji ve ekonomi bilmekten geçer. Bu 4 temeli bilmeyen doğru tercihler yapamaz, siyaseten önderlik edemez. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan” olur.
    Türkiye Cumhuriyeti ile Sudan Devleti arasında yapılan ve kamuoyu tarafından bilinmeyen bir anlaşma. Sudan’da tarım yapmak için Türkiye Cumhuriyeti devleti bu konuda çok döviz kaybetti. İnsanlarımız bilir hesapsız, plansız işin sonu zarardır ve hatayı yapan bireysel olarak bedelini öder. Ya basiretsizce devlet yönetenlerin zararını kim öder? Tabi ki halk, millet, vatan, milyonlar öder.
    AKP – Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz yıllarda Sudanlı diktatör Ömer El Beşir’le yaptığı anlaşmada, Sudan’da tarım yapmak için 99 yıllığına büyük bir alan kiralamıştı. Bugün geldiğimiz noktada Sudan’da gerçekleşen darbe ile başa yeni gelen generaller, ikili tarım anlaşmalarının tamamını iptal etmiş ve yıllardır verdiğimiz paralar boşa gitmiştir.
    Evet, Türkiye, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuştur”. Bu fakir milletin hesabı belli olmayan dövizleri uçtu gitti.
    Ben şunu sormak istiyorum;
    Bu ülkede ekilmeyen binlerce hektar tarım arazisi varken Sudan’da para ve itibar kaybetmenin ne âlemi vardı?
    Niçin bu yanlışı yaptınız ey AKP – Recep Tayyip Erdoğan?
    Tarihi, coğrafyayı, sosyolojiyi ve ekonomiyi bilmeyenler hesapsız plansız ülke kaynaklarını tüketiyorlar. Yazık bu millete, vatana. Önemli olan 785 bin km2’de insanımızı beslemektir. Bu ülke akılla 250 milyonu da besler. Deve g.tü yağlamayı bırakın. Anadolu’da sulu tarıma, milli gübre konusuna kafa yorun.

  • Şekerde yaşanan kargaşa, kaostan kim kazanıyor?

    Şekerde yaşanan kargaşa, kaostan kim kazanıyor?

    Konumuz şeker.

    Türkiye Şeker A.Ş.’nin şekere yaptığı %25-37 arası zamla ağzımızın tadı kaçtı.

    Ama bu kaçınılmaz bir durumdu. Pancara, elektriğe, mazota yapılan zamlar şekere zam yapılacağının habercisiydi. Sonunda zam geldi ve şeker fabrikaları batmaktan şimdilik kurtuldu.

    Şeker zammının 3 ay geciktirilmesi kime yaradı?

    Genetiği değiştirilmiş mısır şurubu üreticisi ABD firmalarına yaradı. Sonuçta pancar üreticileri yerli milli çiftçilerimiz büyük zarar görecektir. Öte yandan namuslu bilim adamları, genetiği değiştirilmiş mısır şurubunun kanserojen olduğunu söylemektedirler. İçeceklerde, bisküvide, pastada, çikolata, gofrette kullanılıyor. İnsanlarımıza ve özellikle çocuklarımıza sağlıksız ürünler yedirerek zehirliyoruz. Mısır şurubu zararlıdır. Bu ürün kullanılarak üretilen tüm içecek ve gıda ürünlerini tüketmeyiniz. Şeker fiyatlarını çok bulanlar şekeri bir paket sigara fiyatı ile kıyaslasınlar.

    Pancardan üretilen şeker tüketmek arzusuyla saygılar sunuyorum.

  • SİYASETİN SON DURUMU, NEREYE GİDİYORUZ?

    SİYASETİN SON DURUMU, NEREYE GİDİYORUZ?

    Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP 20 yılına giderken ülkemizin, milletimizin hali ne? Recep Tayyip Erdoğan, AKP ne olur?

    “Ben Desimliyim” diyerek Yeni CHP’nin başına geçen Kemal Kılıçdaroglu, İyi Partili Meral Akşener’in 1800’lü yıllarda isyan ettikleri için Diyarbakır’dan Selanik’e sürgün edilen atalarını yâd eden youtube mahkeme kararı ile kaldırılması. Eski Sur Belediye Başkanı Cemal Toptancı’nın açıklamaları. Evet, 20 yıldır Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP ülkeyi yönetmekte zorlanıyor. MHP’nin Devlet Bahçeli’nin yurtsever tavrı da AKP’nin iktidarını devam da artık fayda etmiyor. İktidar çaresizlik içinde. Buna kuraklığı ve pandemi ortamını da kattığımız zaman, hayat dar gelirli için çok zor olmaktadır. Hele ABD’nin düşman tavrı ekonomimizi kötü etkilemektedir. Bu kış zor geçecek görünüyor.

    Ya muhalefet ne durumda?

    Dersimli Kemal’in yeni CHP’si, Meral Akşener’in İyi Parti’si, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrat Parti vs. 6 parti hangi programda bir araya gelecek? Ekonomi bir günde düzelir mi? Pandemi muhalefete gelince bitecek mi? Kuraklık bitecek mi? Fiyatlar ucuzlayacak mı? 85 milyonu yönetmek zor. Hele de gıda güvenliğini garantilemeden iktidar olmak zor. Bugün ülkenin zor şartlarında ne iktidar ne de muhalefet ülkeyi yönetemez.

    AKP’de, “Adanmış AKP”liler ve “Dadanmış AKP”liler olmak üzere iki tür seçmen var.

    Muhalefete gelince Dersimli Kemal ve Diyarbakır asıllı Meral mi? Buradan kargaşa çıkar parçalanma çıkar. ABD’nin ülkemizi silahla çevirdiği şu ortamda ülkemizin çıkışı için, ABD ye karşı ülke savunmasını planlamak ve ülkede üretimi artırmak gerekir. Başta da ithal ettiklerimiz emtiaları üretmek olan bir program şart olmuştur. Milli birlik hükümeti şart olmuştur. HDPKK hariç ve tüm yerli millilerin birlikteliği bu gün şart olmuştur. Bu ikinci Kurtuluş Savaşıdır. Kazanmak zorundayız.

    Son tezkerede HDPKK ile hayır diyeceksin Yozgat’ta kandili yakacaksın, dürüst ol. Haa birde yeşil mercimek de koku olmaz, onu öğren. Mis kokulu mercimeği nerden çıkarttın?

    ABD’ye güvenip iktidar olmak isteyenler Afganistan’ı incelesinler. Dolar saltanatı bitiyor. Baydın tayfası bu ülkede iktidarı belirleyemez. Yaşasın üreten bağımsız Türkiye. Yaşasın vatan.

    Milli birlik hükümeti şart olmuştur.  Ülkede toplumsal çatışmayı ancak HDPKK harici milli birlik hükümeti engeller.