Yazar: Hasan Aslan NURDOĞDU

  • Bozok Üniversitesi ne yapar?

    İlimiz 5 bin 500 yıllık tarihiyle Hititler, Doğu Roma, Bizans, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü bir coğrafyadır. Tarım ve hayvancılık şehridir.

    İlimizde 1 Mart 2006’da Bozok Üniversite’si kuruldu. Şu anda var olan fakülteleri ile ilimize katkı vermektedir. Ben hayatı hep sorgulayan, Atatürk milliyetçisi halkçı devrimciyim. Ben her şeyi sorgularım. Bozok Üniversitesi’ni de daha iyiyi yapması için sorgulayacağım. Derdim daha iyi hizmet vermesidir. Eleştirilerimi bu çerçevede değerlendirmenizi rica ederim.

    1- Üniversitemiz kurulduğundan beri kaç kişi mezun etmiştir? Bu mezunların yüzde kaçı almış olduğu eğitimle ilgili iş bulmuştur. Bozok Üniversitesi’nden mezun olan gençlerin yüzde kaçı iş bulabilmiştir.

    2- İlimiz tarım ve hayvancılık şehridir. 14 bin 123 km2 arazisi, 65lt/sn. suyu mevcuttur. Ama bu arazinin ancak %2 si sulanır. Sulama, tarım ve hayvancılıkla ilgili üniversitemizin herhangi bir çalışması, projesi var mıdır? Üniversitemiz bünyesinde Yozgat’ta tarım, hayvancılık ve sulama ile ilgili neler yapılabilir?

    3- İlimizde ne yatırımlar yapılabilir?

    4- 1 milyon ton buğday üretir iz ama un olmaz. Bu yüzden 40 un fabrikası kapalı olan Yozgat’ta bu sorun nasıl biter? Kendi buğdayımızın ununu yiyemiyoruz.

    5- 65lt/sn. suyumuz var. Çekerek ve Delice ırmakları üzerine nerelere baraj yapabiliriz %2 olan sulu tarım paydasını nasıl artırırız?

    6- Uzunlu Barajı ile ilgili üniversitenin çözüm için projesi var mıdır?

    7- 700 bin nüfusumuz son 25 yılda 419 bine düşmüştür. İlimizden göçü nasıl önleriz.

    8- Yozgatlının bankalarda 6,3 milyar tasarrufu mevcuttur. Bu para üretime, istihdama nasıl dönüşür?

    9- İlimizde birçok maden var. Madencilik konusunda ilde neler yapılabilir? Bu konuda çalışmanız var mı?

    10- Ormanların çoğaltılması için bir projeniz var mıdır?

    11- İlimizle ilgili “Yozgat’ta nörek çalıştayı” yapmayı düşünüyor musunuz?

    Bu sorularım üniversite yöneticilerimizedir.

  • ABD emperyalizminin Türk ve Türkiye düşmanlığı

    Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 1776 yılında İngiliz emperyalizminden kurtulduktan ve ABD adı ile devlet olduktan sonra, 1830’lardan itibaren Protestan kiliseler kılıfıyla ülkemize gelmeye, kiliseler, okullar açma kılıfında ülkemize girdi. İstanbul, Adana, Tarsus, İzmir, Bitlis, Elazığ, Merzifon ve Kayseri’de okullar açtı. ABD için Anadolu’nun önemine baktığımız zaman karşımıza şunlar çıkar;

    1. Anadolu Hıristiyanlar için haç merkeziydi. Başta Ayasofya olmak üzere 7 kilisenin Anadolu’da bulunmasıydı.
    2. Anadolu’nun doğusunda Ermenilerin, Ege, İç Anadolu ve Akdeniz’de ise Hıristiyan Rumların çokluğu.

    Yunan kültürü batının ilham kaynağıdır. Bunun için Anadolu, İngilizler, Fransızlar ve ABD için hep önemli olmuştur. Anadolu’yu ata toprağı gibi sahiplendiler. Abdülmecit, Abdülaziz ve 2. Abdülhamit döneminde Fransızlara, Katolik kilise ve okul açma yetkisi verildi. İngiltere ve ABD’ye Protestan kiliseler, okulların açılmasında yukarıdaki 3 padişah çok büyük tavizler verdiler.

    Osmanlı’nın balkanları kaybı doğuda da Ermenilerin uyanışı 1877,1878, 93 harbi ile VİLAYET-İ SİTTE coğrafyasında Ermenilerle Kürtler arasında büyük çatışmalar çıktı. ABD buralara da müdahil oldu ve Birinci Dünya Savaşı’nda 9 cephede savaşan Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesiyle İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan tarafından işgal edildi. ABD bu işe müdahil olmamakla birlikte tüm olup biteni takip ediyordu. Birinci Dünya Savaşı sonuna doğru İngilizler ve Fransızlar çok yorgundu.  Savaş sonunda galip ülkeler, ABD’yi hakem olarak atadı. ABD Başkanı Wilson, 14 madde ile anılan bildirgesi ile Anadolu’da haritalar çizdi. Kuzey Doğu’da bir Ermenistan ve Güney Doğu’da bir Kürdistan devleti kurmak için harekete geçti. Zaten savaş galibi ülkeler de Sevr Anlaşması ile ABD’nin önünü açtılar. Başkan Wilson, General Harbord isimli birini uçak gemisiyle İstanbul’a gönderdi. Bu adam Sivas Kongresi sırasında Sivas’a geldi. Mustafa Kemal Atatürk’e “Sevr’e uy” dedi.  Atatürk ve arkadaşları bu generali uyutup geri gönderdiler. ABD, 1920’den beri Anadolu’da kurmak istediği Ermenistan ve Kürdistan fikrinden hiç vazgeçmedi.  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması sonrasında ABD her fırsatta bir boşluk aradı, fırsat kolladı.

    Stalin’in Türkiye Cumhuriyeti’nden Kars, Ardahan ve boğazlarda üs istemesi bizi Rus işgaline karşı ABD yörüngesine itti. 1952 yılında Demokrat Partili Adnan Menderes büyük tavizler verdi. İncirlik üssü ABD’ye verildi. Şu an geldiğimiz ABD-Türkiye çatışmasının temeli incirlik üssünün ABD’ye verilmesidir.

    1960, 1970 ve 1980 ihtilalleri hep ABD’nin eseridir. En son 15 Temmuz’u ABD yaptırdı. Bu gün de Suriye’nin doğusunda Ermenilerin kontrolünde eğitimsiz Kürtlerden oluşan bir ordu kurdu. Ağır silahlar, paletli araçlar verdi. Velhasıl kelam ABD bu orduyu üzerimize sürecek. Akdeniz’de sıcak savaştan kaçamayacağız. Düşmanla savaşta iç cephe çok önemlidir. “Ben Dersimli Kemalim” diyenin Yeni CHP’si ve İyi Partili Meral Akşener her an vatana millete hainlik yapabilirler. Milliyetçilere, yurtseverlere büyük sorumluluk düşmektedir. Saygılarımla.

    Son söz ABD düşmandır, ilişkimiz savaşla bitecektir. 1920’deki ABD ne ise 2021’deki ABD aynıdır. Bağımsız Türkiye idealinde can veren yiğitlerin ruhu şad olsun.

  • TRT’NİN REZİLLİKLERİ

    Aydın olmak biliyorum demektir. Her namuslu aydın başta doğduğu il, ülkesi ve dünyada olup bitenle ilgilenir. Ne oluyor’a bakar ve sorgular, sorgulanmayan hayat boşa geçmiş demektir. TRT devlet kurumudur. Radyosu, TV kanallarıyla 85 milyon T. C. vatandaşının ortak kamusal bir kurumudur. Bu kurumdan kamu yararı beklemek hakkımızdır. TRT’nin tüm geliri 85 milyondan elde edilir. TRT’nin bir sürü kanalı var. Ben hepsi için değil iki kanalda gördüğüm yanlışı yazmak istiyorum.
    TRT bir kanal var Afrika’da su bulur bunu çekip yayınlar, ikinci bir kanal da Reşat isimli sunucunun maceralarıyla ilgili yayınlar. Ne bu kepazelik? Çekimler için harcanan dövizler. Bu ülkede 35 bin 500 köy var. Hepsinin yeterli sağlıklı suyu var mı? 784 bin kilometrekare arazisi olan tarım, hayvancılık merkezinde 7 bölgede 81 ilde mağdur insan mı yok? Üreten insanların derdi mi yok? Ülke ve insanlarının derdi ile ilgilenmeyen TRT hırsızlık yapmak için bu programları yapıyor. Caminin içi dururken dışarıda macera aramak yanlıştır. Demek ki para çok. Anadolu’da bir laf var deve g..tü yağlamak için Arabistan’da ne işiniz var? Ülkenin derdi çok. Çaresiz köyler, biçare insanlar TRT’yi bekliyor. İçimde uhde olan bu konuyu Yozgatlı bir aydın olarak yazdığım için mutluyum. Bırakın deve g..tü yağlama işini. Ülkemize dönün yerli ve milli olun. Çapsızlığı, hırsızlığı bırakın Anadolu’ya dönün.

  • 2021 YILI TAHIL EKME SEZONU BİTERKEN

    2021 YILI TAHIL EKME SEZONU BİTERKEN

    Ülkemiz tarım memleketidir. Her yıl 20 milyon ton buğday gıda güvenliğimiz için şarttır. 85 milyon nüfusumuz için yeterli buğdayımızın olması çok önemlidir.

    Bu yıl yaşanan kuraklık hem buğday hem de arpa üretiminde büyük düşüşlere sebep oldu. Bu yılın sıkıntısı ekmek ve yem fiyatlarıyla insanlarımızın temel sıkıntısı olarak ülke gündemindedir. Devletin tahıl ve bakliyat ithalinden gümrüğü kaldırması doğru karardır. Ülkemizde gıda güvenliği riski hala vardır.

    2022 yılında Haziran’da tahılımız nasıl olur? Bunu da Kasım’dan başlayarak 2022 Mayısına kadar yağış durumu onu belirleyecek. İnşallah bu yıl bol, yağmurlu, karlı bir yıl geçirip milletçe rahatlarız.  Anadolu “İki yağmurun açı, üçüncü yağmurun tokudur.” Kuru şartlarda yapılan tarım “Allah ne verirse’dir. Dekara  en fazla 125 kg verim alınır. Sulu tarım ise dekar başına 500 kg’dır. Önceliğimiz İç Anadolu’da 30 vilayeti sulu tarıma kavuşturmak olmalıdır. Ya bu sene de kurak giderse ne yaparız? İnşallah yaradan mülküne sahip çıkıp bol rahmet verir.  Eylül, Ekim ayları tahıl ekmek zamanıdır. İlimizde %90 tahıl ekimi yapıldı. Geri kalan alanlar da Kasım ayı içerisinde ekilir. 2021 sezonu da bu şekilde biter.

    Çiftçi nasıl bir ekim yaptı derseniz. Kimyevi gübre üretiminde hammadde noktasında dışa bağımlı olmamızdan dolayı gübre fiyatları dolara bağlıdır. Sertifikalı tohumların çok pahalı olması, çiftçimizi naçar bırakmıştır. Çiftçi kimyevi gübresiz ve eline geçirdiği tohumlarla ekimini yaptı veya yapmak üzere. Çiftçi tohumu toprağa atarak vazifesini yaptı. Allah’tan bol rahmet talep etmektedir. İnşallah halkın yağmurla ilgi umudu yaradan tarafından karşılanır, yaradan rahmetini bol bol verir.

    Ülkemizin bu yıl ihtiyaç duyduğu tahıllar ülkemizi Haziran 2022 çıkarmaz. Daha çok buğday ve arpaya ihtiyacımız var. Ekmek ve yemlerdeki artış durmayacak. Bu yüzden ekmek israf etmeyiniz, ekmeğin kıymetini biliniz.

    Son söz;

    Kimyevi gübresiz ve kalitesiz tohumla yapılan tahıl ekimlerinden gelecek yılın hasadı da olumsuz etkilenecektir. Verim düşüklüğü bu günden görülmektedir. Son bir umutla tohumu toprağa atan çiftçimiz Yaradan’a güvenmektedir. İnşallah “Bu sene bol rahmet alırız” dileğiyle.

  • Dananın kuyruğu koparken

    Dananın kuyruğu koparken

    8 Ağustos 2021 tarihinde yine bu köşede bakliyat konusunda yazdığım yazımda ileri tarihlerde oluşacak durumu yazmış;
    “Bu yıl Nisan ayında TMO tahıl fiyatlarıyla bakliyat fiyatlarını da açıkladı. Yeşil mercimek ve nohut fiyatını 4,050 TL olarak belirledi. Ülkede yaşanan tarımsal kuraklık maalesef bakliyatı da vurdu. Ürün çok az. Bu da fiyatı yükseltti. Zaten fiyat, arzla talebin kesişme noktasıdır. Mal arzı çok, talep az olursa fiyat aşağılarda oluşur, eğer mal arzı az talep çok olursa fiyat yukarılara çıkar. Bakliyat ta da mal arzının azlığı fiyatları bugün itibariyle nohutta 6,5 – 7 bandında, yeşil mercimekte 7,5 – 8 TL bandında oluşmasına sebep olmuştur. Daha hasadın başındayız, sonbahara bu fiyatlar yeşil mercimekte 15 TL, nohutta 10 – 12 TL, fasulyede 20 – 25 TL bandında olacak gibi görünüyor.
    Tahılı üretici Rusya’dan temin etmek mümkün olabilir, ama bakliyatı temin edebileceğimiz tek ülke Kanada. Orası da kuraklıktan şikâyetçi. Ürün çok az. Fakirin yemeği nohut, fasulye ve yeşil mercimekte ki bu sorun hükümetçe halledilmelidir.
    Hükümete düşen bakliyat fiyatlarını revize ederek yeni fiyat açıklamalıdır, yoksa bu fiyatlarla tüm bakliyat stokçuların eline geçer. Sonbaharda ve kışın anormal fiyatlar piyasaya hâkim olur. Son tahlilde nihai tüketici zarar görür.
    Bir aydın, eski bakliyatçı olarak hükümeti uyarıyorum. Aydına düşen de testi kırılmadan uyarmaktır.” demiştim.
    O tarihten bugüne tam 70 gün geçti. Hükümet bakliyatla ilgili ciddi yatırımlarla ülkenin gıda güvenliğini garantiye almaya çalışıyor.
    Ama atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Bakliyat ürünleri stokçuların eline geçti.
    Devlet bundan sonra bakliyat fiyatlarına müdahale edemez. Daha sonbaharın başlangıcındayız. Bakliyat ürünleri ise genellikle kış aylarında tüketilir. Bu kış bakliyat fiyatları üşütecek.
    Kırmızı mercimek 20 TL, yeşil mercimek 20 TL, nohut 20-25 TL ve fasulye 40-50 TL fiyat bandında olacak gibi. Daha kötüsü bu ürünleri ithal edeceğimiz ülkeler de kuraklıktan etkilenmiş durumdalar. Bakliyat bulamama sıkıntısı ile karşı karşıya kalma tehlikesi büyük.
    Bir de buğdayla ilgili ön görünümü yazayım. Bu yılki kuraklık 8 – 10 milyon ton buğday açığı yarattı. Bu miktarda buğdayı ülke olarak inşallah yurt dışından hele de ABD dışından temin edip, 2022 Haziranına çıkarsak büyük başarı.
    Eğer ABD’nin karşısına “Buğdayımız yok” ile çıkarsak çok kötü. FETÖ ve PKK ile ülkemize zarar veremeyen ABD buğdayla ülkemizi diz çöktürebilir. Benden yazması. İnşallah ben yanlış düşünüyor olurum.
    Son söz; gıdanızın kıymetini bilin, israf etmeyin. Özellikle ekmek israfından kaçının.

  • Mobilya sektörünün sorunları ve ilimizde mobilya üretimi

    Mobilya sektörünün sorunları ve ilimizde mobilya üretimi

    Mobilya sektörü dendiği zaman akla metal parçalar, sunta, ahşap, aksesuarlar, sünger ve mobilya kumaşları gelir. En önemlisi de iyi işçilik mobilya sektörünün temelini oluşturur.

    Çekyat, koltuk takımlarında esas yaydır, demir aksamlar gereklidir. Yani metalürji üretimi şarttır. Çünkü mobilya sektörünü direk etkileyen temel ürünler metalürji ile üretilir. Mobilyada kullanılan sünger, sunta ve boya aksamının esas ham maddesi, tarımın da temel ürünü olan %46 üre gübresidir. Bu gübre ülkemizde İGSAŞ Gübre tarafından üretilmekteyse de, ülke ihtiyacını karşılayacak düzeyde değildir.

    %46 üre gübresi ülkemizde tarımdan çok sunta, sünger, boya sanayide kullanılmaktadır. Ve de dışa bağlı bir sektörüz. Tüm Türkiye’de tüketilen kuru gübrelerin başında da %46 üre gelmektedir. Esas sorun bu gübre üretimi için ciddi yatırımlara ihtiyaç duyulmasıdır. %46 üre gübresinin ana hammaddesi doğalgazdır.

    Ülkemiz Rusya’dan ve İran’dan doğalgaz almaktadır. Rusya’dan alınan gaz Samsun’dan, İran’dan alınan gaz ise Ağrı’dan yurda giriş yapar.  Ardından boru hatlarıyla tüm Türkiye’ye evlere, işyerlerine dağıtılmaktadır.

    Gaz akışı yaz kış kesilmeden devam eder. Yaz aylarında doğalgaz kullanımı azalsa bile bu 2 ülkeye yaz aylarında gaz kullanmadığımız halde ödeme yapmaktayız. Çünkü doğalgaz stoklama imkanımız yok. Ve bu durumda yılda 2,5 milyar dolar ödüyoruz. Bu para boşa gidiyor. Bu gazdan biri Samsun’da, diğeri Ağrı’da azot tesisi kurup, hem boşa giden gazdan amonyak hem de %46 üre üreterek hem mobilya, boya, sünger, sunta ve tarımın ihtiyacı olan %46 üreyi üretmek şart olmuştur. Mobilya sektörü ciddi şekilde sunta, sünger ve mobilya kumaşı sıkıntısı çekmekte. Bu da tüm ülkede olduğu gibi ilimizde de mobilya üretimini olumsuz etkilemekte. Küçük üreticiler bu olumsuzluklar içerisinde üretimden çekilmiş,  büyük üreticilerin, tekel olmuş firmaların satıcısı olmuşlardır. Hayatı idame ettiren metalürji ve kimyadır. Petro kimyada çok eksiğimiz var.

    Kanal İstanbul yerine Anadolu’ya su, milli oto’dan önce milli gübre olmalıdır. Tarım hayatın olmazsa olmazını üretmekse onu ancak metalürji, kimya yatırımlarıyla yapabiliriz. Kimya aynı zamanda mobilya demektir, sunta, mobilya kumaşı, sünger, boya demektir. Doğalgazdan amonyak, ondan da %46 üre üreten kimya tesislerinin biri Samsun’da diğerini Ağrı’da görmek dileğiyle.

    Sektörde çalışanlara, mobilyacılara selam olsun.

  • Tahıl, bakliyat stoklaması ve Yozgat’ta siloculuk

    Tahıl, bakliyat stoklaması ve Yozgat’ta siloculuk

    Ülkemiz tahıl ve bakliyat üretiminde önemli bir ülkedir. 20 milyon ton buğday, 8 milyon ton arpa ve 2 milyon tona yakın bakliyat üretimiyle ciddi stoklama ünitelerine silolara ihtiyaç duymaktadır. Özellikle 1950 sonrası TMO’nun silo çalışmaları ofis çiftçinin kara gün dostudur deyimini hak etmiştir. Özellikle son 20 yılda bu konuda ciddi yatırımların olması çiftçiye büyük kolaylık sağlamaktadır.  Hasadını yapan çiftçi ya hemen malını satmakta veya rehinli siloculuk yapan firmalara ürettiği ürünü emanete vererek ihtiyaç duyduğu finansmanı temin etmektedir. Oysa eskiden hasat bir dert, stoklamak daha büyük dertti. Bugün bu olay ortadan kalktı. Özellikle ova Yozgat diyeceğim Ankara, Sivas karayolunun altında kalan coğrafyamızda Boğazlıyan, Sarıkaya, Sorgun, Çandır bölgemizde ve Yerköy’de lisanslı depoculuk iyi noktadadır. İlimizde bu konuda yatırım yapan başta Kayseri Şeker A.Ş. ve bu konuda yatırım yapan özel sektör firmalarını kutlarım. Lisanslı depoculuğun tüm ilçelerimizde olması dileğiyle. Çiftçilerimizi, zahirecileri ve silocuları selamlıyorum.

  • MİLLİYETÇİLİK NEDİR?

    1789 Fransız İhtilali, burjuva ve halk katmanlarının aristokrat toprak ağalarına karşı eşitlik, özgürlük, kardeşlik şiarı ile ortaya çıktı ve dünyaya Milliyetçilik, Laiklik ve Cumhuriyetçilik olarak tanımlanan 3 kavramı kazandırdı.
    Bu yazımda Milliyetçilik nedir? Onu yazacağım.
    Milliyetçilik fikri 1789 yılında Fransa’da doğdu. Ekmek bulamayan halk katmanlarında geniş taban buldu. Özellikle çok dilli, dinli, mezhepli kozmopolit Balkan coğrafyasında milliyetçilik, kilisenin, papazların önderliğinde, ulus devletlere dönüştü. Milliyetçilik fikri, 1804 yılında Sırpları, 1820’de Yunanlıları 1911 – 13 Balkan Savaşı’na kadar tüm Balkan halklarını devletleştirdi.
    Milliyetçilik emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı milletin maddi ve manevi değerlerine sahip çıkmaktır. Çok dilli, çok dinli Osmanlı bakiyesi bir milletiz. Osmanlı’da 16 etnik millet vardı. Türkler de bunlardan biriydi. Milliyetçilik, toprak sevgisine, insan sevgisine dayanmadığı müddetçe gerçek değerini bulamaz. 12 Eylül öncesinde ABD’nin yeşil kuşak projesi çerçevesinde YEL ÖNÜ AKILLILAR bu değerlendirmeleri yapmaksızın kendi gibi düşünmeyenleri de komünist damgasıyla damgalayarak emperyalizme hizmet ettiler. Oysa milliyetçilik, yurt sevgisidir. Farklı düşünse de vatandaşını hemşerini hoşgörü ile karşılamak mecburiyetinde olan bir zihniyet olmasını gerektirir. Maalesef 12 Eylül öncesinde ülkemiz bir kardeş kavgası yaşadı.
    Osmanlı 1340’da çıktığı Rumeli coğrafyasından 1911 – 13 balkan savaşları ile atıldı. Tuna boylarından Meriç nehri kıyılarına çekildi. Osmanlının aydınları da milliyetçilik fikriyatına inandılar, partileştiler. İttihat ve Terakki Partisi, Türk aydınlanmasının temel partisidir.
    Bugün günümüzde milliyetçiliğin en güzel tarifini Ülkü Ocakları İstanbul eski Başkanı Avukat Levent Temiz yazmış ve aynen şu ifadeleri kullanmıştır;
    “Sizlere kısaca “Milliyetçiliğin” tanımını yapmak istiyorum. Milliyetçilik nedir?
    Öncelikle milliyetçilik toplumsal yansıtıcı tepkilerin çok ötesinde proaktif kültürel-ekonomik dinamiklere ve kodlara sahip bir ideolojidir ve her şeyden önce bir “aydınlar hareketidir”.
    Milliyetçilik; sömürünün, sefaletin, zulmün ve de her türlü zilletin karşısında kıyam edenlerin ideolojisidir.
    MİLLİYETÇİ; DEVRİMCİDİR, TOPLUMCUDUR. Egemen kapitalist sistem karşısında ezilen, sömürülen kitlelere hürriyet ve tam bağımsızlık vadeden bir fikir sistemidir.
    Kuru hamasetle kendisi ile çelişen neo-liberal ve emperyalist batı sömürgeciliğinin hegemonyasında olan bir milliyetçilik, milliyetçilik değildir. Emperyalist devletlerin rahminde doğan ve beslenen bir milliyetçilik Türk Milliyetçiliği olamaz. Böylesi bir milliyetçilik ancak emperyalizmin sömürü statükosunu korumaya amaç edinmiş işbirlikçi bir milliyetçilik olabilir.
    Özellikle emperyalist merkezler 2000’li yılların başlarında Türk Milliyetçiliğini bölüp parçalamak amacıyla bir FETÖ/CIA projesi olan bir oyunu devreye koydular. Bu oyun; kitlelerin düşüncelerinde bir kavram kargaşası yaratılarak özellikle soğuk savaş sonrası oluşan “vatansever yeni cepheyi” bölmekti. Gördüğümüz kadarıyla azda olsa başarılı oldular.
    Bu manada; “MİLLİYETÇİLİK eşittir ULUSALCILIK, ULUSALCILIK eşittir MİLLİYETÇİLİKTİR.”
    Hâlbuki her iki kavram da aynıdır. Biri “Türkçe” kökten diğeri “Arapça” kökten türemiştir.
    Değerli arkadaşlar; Türkiye’nin en az 40 yıllık yanılgısı “milliyetçilik” sözcüğünün “toplumculuktan” başka hiçbir anlama gelmeyişinin bir türlü anlaşılmak istenmeyişidir.
    Küresel emperyalizmle uzlaşan ve işbirliği içerisinde olan milliyetçilik anlayışı “Türk Milliyetçiliği değil, emperyalist ve Siyonist merkezlerin dayattığı hormonlu Yeşil Kuşak Milliyetçiliğidir.”
    Türk Toplumcu Milliyetçiliğinin öncü gücü İttihatçı Hareketi ve bu hareketin öncülerinden Yusuf Akçuralar, İsmail Gaspıralılar, Ziya Gökalpler, Bakü’lü Hüseyinzade Alibeyler ve GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRKLERDİR.
    Hormonlu, kurgulanmış, komünizmin antitezi olmuş milliyetçilikten; Özgün Türk Milliyetçiliğine yani milliyetçi düşüncenin asıl kodlarına ancak bu saydığımız öncü kadronun formüle ettiği düşünce sistemine yeniden sarılarak geri dönebiliriz.”
    Sayın Levent Temiz, Vatan Partisi’ne katılırken yazdığı bu metinde, Milliyetçiliğin tanımını çok güzel yapmıştır.
    Anadolu, Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Kafkaslardan, Balkanlardan yurt kaybederek Anadolu’da “Ne mutlu Türküm” diyen Atatürk Milliyetçisi, halkçı devrimcilere selam olsun.
    50 yıllık CHP’liydim bugün Vatan Partisi üyesiyim. Levent beyin açıklamasına candan katılıyor yayınladığı metne imzamı atıyorum.

  • DOLARIN HİKAYESİ

    Kâğıt para 7. yüzyılda Çin’de ortaya çıkmıştır. Sömürgeciliğin gelişmesiyle Avrupa, Amerika’dan çalınan altın ve gümüşlerle Rönesans’ı gerçekleştirmiştir. Kültürel gelişme, metalürji ve kimyada yeni icatları getirdi. Hayat daha da kolaylaştı ve ucuzladı. Denizlere hâkim olan İngiltere, kâğıt para sistemini altın temeline bağladı ve tüm dünyada geçerli parayı İngiliz sterlini olarak kabul ettirdi. Sterlinin arkasında altın vardı, bu da güven veriyordu.
    18. yüzyıldan itibaren ABD de bu yolu takip etti. İkinci Dünya Savaşı sonunda zaten teslim olacak Japonya’ya kasıtlı olarak iki atom bombası attı. Bu bombaları Japonya’ya atmasındaki sebep, tüm dünyaya vermek istediği “Bundan sonra dünyanın jandarması benim. Kim benim dediğimi yapmazsa yok ederim.” mesajıydı.
    ABD, 1971 yılına kadar sürdürdüğü “altına bağlı dolar sistemi”ni kaldırarak karşılığı olmayan dolar basma politikasını tüm dünyaya dayattı. Günümüzde 100 dolar 800 TL. Oysa 100 dolar 10 sente mal oluyor. 8 TL kâğıt, boya ve baskı masrafıdır.
    ABD 1971’den itibaren 10 sente bastığı dolarlarla her yıl 600 milyar dolarlık mal ve hizmeti bedavaya temin ediyor ve şu an dünyaya 25 trilyon dolar borcu var.
    Peki, doların arkasındaki güç ne?
    ABD 1970’li yıllarda uzaya çıkardığı uydularıyla tüm dünyayı gözetlemekte. ABD silah sanayinde çok gelişmiş. Petrolü ve tüm ticareti Amerikan bankaları üzerinden yaptırarak dünyayı kontrol etmekte. Buna karsı çıkana hemen savaş açıyor. Vietnam, Irak, Libya, Suriye ve Afganistan’ı emperyalist amaçlarla kana buladı. Bugün ABD’ye silahla karşı duracak ülkeler çıktı. Kuzey Kore, Çin, Rusya ve İran, ABD emperyalizmine dur diyebilecek ülkelerdir. En son Afganistan da “YANKEE GO HOME” demiştir. Artık ABD’nin dünya jandarmalığı bitmek üzeredir. İran, Irak, Suriye, Türkiye, Rusya ve Çin, ABD’yi Batı Asya’dan atacaktır ve doların hâkimiyeti bitecektir. Tüm dünyada eşkıyalık bitecektir. Mazlum Asya halkları Amerikan emperyalizmini bitirecektir. Tüm dünya hakkaniyet içerisinde mal ve hizmetlerin takasını sağlayacak para sistemini muhakkak kuracaklardır. Doların saltanatı bitecektir. Tüm dünya rahata kavuşacaktır.
    Güneş doğudan doğar ve adaleti, huzuru, üretimi temsil eder.
    Yozgat’ta döviz tevdiat hesaplarında dolar hesabı bulunan hemşerilerime önerim, dolardan çıkıp altına dönmeleridir.

  • Taliban 20 yıllık ABD emperyalizmini kovdu

    Taliban 20 yıllık ABD emperyalizmini kovdu

    Orta Asya’nın tam ortasında, Çin, Hindistan, Pakistan, İran ve diğer Orta Asya ülkeleri ile çevrili dağlar ve derin vadiler ülkesi Afganistan 38 milyon nüfusu 653 bin kilometrekare yüzölçümü ile dağlılar ülkesi.

    38 milyon nüfusun sosyolojik dağılımı ise şöyle; Peştu’nlar (Patanlar) %42, Tacikler %27, Özbekler %9, Hazarlar %9 ve nüfusun kalan kısmını diğer Afgan halkları oluşturur. 38 milyon nüfusun %90’ı Sünni geri kalanlar ise Şii mezhebindendir. Koyu şeriatçı bir İslam sosyal hayatın tüm kurumlarını, davranışlarını belirler. Bunda da Sovyet Rusya’nın 1979 işgali, devamında ABD’nin işgali toplumun muhafazakâr olmasında çok etkili olmuştur. Zaten tarım din toplumlarında ideoloji dindir bugünde bu ortaçağ zihniyeti Afganistan’da geçerlidir. Aşiret hukukunu yenememiştir. Çünkü üretim yoktur. Hele de metalürji, kimya üretimi hiç yoktur. Ülke ihtiyaç duyduğu çoğu tahıl ve pirinci ithal eder.

    Üretemedikleri için Suudi Arabistan, Pakistan, ABD ve diğer körfez ülkeleri bu ülkede çok etkilidir. Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Pakistan ve İran ile çevrilidir. Her sınırda yaşayan o ülke vatandaşları komşu ülkenin sosyolojisi ile paralellik taşır. Merkezi otorite bu sınırdaş vatandaşlarına biraz şüphe ile yaklaşır ve bu bölgelerde güvenliğe çok dikkat eder. 1920’lerde İngiliz emperyalizmini, 1970 Sovyet Rus emperyalizmini, son 20 yılda da ABD emperyalizmini kovan orta Asya’nın yiğit Müslüman halklarını alkışlıyorum. Bundan sonraki hayatları insan ihtiyaçlarını kamuya, çevreye zarar vermeden üretmek olmalıdır. İyi yaşamak tüm Afganların hakkıdır. Afganistan zengin ülkedir. Madenleri, suyu ve kendine yeten tarımıyla Orta Asya’nın zengin ülkesi olacaktır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kazan kazan politikaları Afganistan’a, Orta Asya’ya ve tüm Asya ülkelerine zenginlik, barış kardeşlik getirmesi dileğiyle. Saçı, sakalı beni ilgilendirmez. ABD emperyalizmini kovanlara selam olsun.

    1920’li yıllarda emperyalist İngiliz’e karşı ulusal kurtuluş mücadelesi veren Türkiye ve Afganistan’dan Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” şiarını bu ülkede başarılı kıldı. Türk Milleti’ni yarattı ve 100’üncü yılını kutlayacağımız cumhuriyeti kurdu. Afganlar bunu başaramadılar. Bir millet olamadılar ve hala aşiret hukukuyla yaşıyorlar.

    Son söz; cumhuriyetimize, Türkiye’ye ve Mustafa Kemal Atatürk’e saygılarımla.

  • İLİMİZDE NE ÜRETİYOR, DIŞARI NE SATIYORUZ?

    İLİMİZDE NE ÜRETİYOR, DIŞARI NE SATIYORUZ?

    İnsanlar tarih ekseninde, sınırları belli coğrafyaya ait, insan dokusu, sosyolojisi ve o coğrafyanın yarattığı ekonomi çerçevesinde yaşar. Bu tarifin Türkçesi şudur. Tarih atan kim, kimlerdensin, nerelisin, memleketin ilin, ilçen, köyün neresi? Sosyolojik komşun kim? Ekonomisi nasıl? Ne yer ne içersiniz? En önemlisi geçiminiz ne? Sorularıdır.

    Evet, ilimizin ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kuruludur. Tahıl, bakliyat ve şeker pancarı üretimi ilimizin ekonomik ana gelirini oluşturur.

    Sanayi ne var dersek;

    Bir çimento fabrikası.

    Biri devlete ait Sorgun Şeker, diğeri ise Kayseri Pancar Kooperatifi mülkiyetinde olan Boğazlıyan Şeker Fabrikası olmak üzere iki şeker fabrikası.

    Ana hammaddesi PP-PE ve kâğıt olan biri Akdağmadeni’nde da PP-PE çuval üreten fabrika, diğeri de hammaddesi kâğıt olan Kraft Torba Fabrikası. Yine özel sektöre ait tuğla ve briket üreten firmalarımız mevcut. Saray Organize Bölgesi’nde ise bir elin parmaklarını geçmeyecek, küçük ölçekli işletme mevcuttur.

    Orman ürünlerimiz ise Akdağmadeni ile Çayıralan ilçelerimizde yoğunlaşmıştır ve devlet kurumlarıdır. Bir de Yenifakılı ve Çandır ilçelerimizde traverten ocakları mevcuttur.

    Kaplıca yönünden Sarıkaya ve Sorgun ilçelerimiz iç turizme hizmet eder. Yabancı turistin gelme şansı yoktur.

    13 ilçemizde 40 un fabrikası kapalıdır. Sadece Çekerek ve Sorgun’da üretim yapan un fabrikaları açıktır.

    Tarımın temel sorunu ise yeterli suyumuzun olmamasıdır. Hele bu yıl şu güne kadar ancak pancara 3-4 su veren çiftçiler baraj yetkililerden aldıkları “Su bitti” ifadesi ile kara kara düşünüyorlar. Bu sene pancar verimi düşük olacak. O da şeker üretiminin düşmesine sebeptir.

    Velhasıl kelam, kuru tarımda tahılda, bakliyatta yaşanan sıkıntı sulu tarımda pancar ve yoncada da kendini gösterecektir.

    Bu yıl sıkıntılı bir yıl.

    İlimizin tarımda en önemli sorunu; çok buğday üretmemize rağmen unluk kalitede proteini yüksek buğday üretemememizdir. İlimizde 40 un fabrikasının kapalı olma sebebi budur.

    Şeker pancarında ise sorun polar düşüklüğü ve dekar başına verim düşüklüğüdür. İlimiz topraklarının tamamı PH değeri yüksek, çok kireçli, organik madde eksikliği neticesinde bilinçsiz gübre tüketimi ile yukardaki olumsuzluklar ortaya çıkmakta ve ilimiz çiftçisinde gelir kaybına sebep olmakta.

    Sonuç; tahıl, bakliyat ve pancar üretiminde kükürt katkılı, organik maddesi olan, çinko ihtiva eden, kompoze gübreler kullanmalıyız. Özellikle tahıl üretiminde tabanda 3*15 ZN kompoze, kullanılmalıdır. Üst gübrede ise %21 asgari amonyum sülfat kullanmaları uygun olur. Ama esas olay sulu tarıma geçmeliyiz. Kuru tarım “Allah ne verirse”dir. Dekara 100 – 150 kg sulu tarımda ise dekara 400 – 500 kg verim alınır.

    Pancarda ise polar düşüklüğünün başı organik madde eksikliği ve az sulamadır. 65 lt /sn suyu olan ilimizde yeni barajlar – göletler yapmak, daha yüksek gelir ve göçün önlenmesi için şarttır.

    İlimizin tüm ihtiyaçları şehir dışından geliyor. Bu da Yozgat’ın belini büküyor.

  • Küçük üretici de ‘infak’a muhtaç

    Küçük üretici de ‘infak’a muhtaç

    Geçtiğimiz hafta Cumhuriyet Alanı’nda, İnfak Derneği Yozgat Şubesi’nin etkinliğine tanık oldum.  Yozgat Belediyesi’nin siyasi tercihidir verebilir.

    Sözlükte ‘infak’ kelimesinin karşısında; “Müslümanların, yardıma ihtiyacı bulunan kimselere maddi anlamda yardımda bulunmasıdır.” yazıyor. Yani kelimenin özü yardım.

    Bu tanımdan sonra esas konumuza geleyim. İlimiz yüksek platoda olan tahıl, bakliyat ve küçükbaş hayvancılık ağırlıklı üretimi olan bir ildir. Sebze meyve üretimi ilimizde on binde 1 olan tarımsal bir konudur. Sebze, meyve yetiştirmeye pek önem vermeyiz ve coğrafyamızda mevcut karasal iklim özellikleri de sebze meyve üretmeye uygun değildir. Eylül ayı ortasından itibaren don riski mevcuttur. O nedenle sebze meyve üretimi ilimizde “yetti bitti” şeklinde tanımlanır. Evet, sebze meyve üretimimiz bu tanımlamadaki gibidir. İlimiz bin 300 m yüksekliktedir. Merkeze bağlı ve içinden Bişeközü Çayı’nın geçtiği Musabeyli Boğazı, Musabeyli, Topaç ve Dayılı köylerinde sebze, meyve üretimi yapan çiftçilerimiz mevcut. Küçük ölçekte üretimini yaptıkları salatalığı, domatesi, fasulyeyi veya erik, elma, armudu, büyük cami ve müze etrafında satarak gelir elde etmek istiyorlar. Haklılar. İlimizdeki bu küçük üreticileri eski Buğday Pazarı meydanında değerlendirmek şarttır.

    Sayın belediye başkanı; üreten bu insanlar ürettiklerini satmak istiyorlar. İnfak Derneği’ni Cumhuriyet Alanı’na taşırken, dededen – atadan köylü ve üreticilere de destek veriniz. Bu küçük üreticiler eski Buğday Pazarı’nı şenlendirir.

    AKP zihniyeti küçük üreticileri desteklemeyi pek sevmiyor. Küçük üretici olmadan büyük üretici olmaz. Sebze meyve üretip, köşe başlarında nafakasını arayan Yozgatlı hemşerilerime selam olsun.

    Belediye başkanı küçük üreticilere karşı ‘infak’ı göstermelidir.

     

  • 30 AĞUSTOS ZAFERİ’NİN ŞİFRELERİ

    30 AĞUSTOS ZAFERİ’NİN ŞİFRELERİ

    1. Osmanlı tarım ve din devletiydi. Savaşarak bir yeri zapt eder, orayı tımar yapar, o bölgeden yeniçeri alır, Hristiyanlardan cizye toplardı. Orta çağda durum buydu. Tarım din topluluklarında geçerli ideoloji dindi. Osmanlı için de İslam’dı. Osmanlı çok dinli, dilli bir tebaa idi. 16 asli unsur içerisinde Türkler vardı. İç Anadolu, Toroslar ve Ege dağlarında yaşayan, ağırlıkla hayvancılık yapan konargöçer toplumlardı.
    2. Osmanlı 1299’da kuruldu. 1683 Viyana Bozgunu ile çöküşe başladı. Avrupa ülkeleri Rönesans yaparak bilimde, sanatta ilerlediler. Metalürji ve kimyadaki atılımları sonucu, ordusuyla var olan Osmanlı’yı yendiler. İngilizler, Fransızlar ve Ruslar, Osmanlıyı kendi aralarında paylaştılar. Birinci Dünya Savaşı bir bakıma Osmanlı’yı paylaşma savaşıydı.
    3. Osmanlı Rumeli’de büyüyerek imparatorluk haline geldi. Rumeli’nin sosyolojisi çok karışıktır. Rumlar, Bulgarlar, Hırvatlar, Arnavutlar, Karadağlılar, Romenler, Makedonlar karışık vaziyette yaşamaktaydılar. Hristiyanlık dininin Katolik, Ortodoks ve Protestan mezheplerine tabi idiler. 1789 Fransız Devrimi, Balkan coğrafyasında hayat buldu ve devletleşti. Sırplar 1804’de, Yunanlılar 1820’de diğer balkan halkları da 1900 başına kadar devletleştiler. En son Müslüman Arnavutlar da Osmanlı’dan koptular. Osmanlı 600 yıl hükmettiği coğrafyadan 1911 – 1913 yılları arasında yaşanan Balkan savaşları sonucu tüm Balkanları kaybetti. Tuna boylarından Meriç Nehri’ne çekildi. Osmanlı’nın üst rütbe askerleri hep Balkan kökenlidir. Mustafa Kemal Atatürk de balkan kökenliydi.
    4. Selanik gibi çok kültürlü bir ilde doğan Mustafa Kemal Atatürk, Yunan’ı, Rum’u, Arnavut’u, Hırvat’ı velhasıl kelam tüm Balkan halklarını çok iyi öğrendi ve içinde yaşadı. Balkanlar’da çeteciliği öğrendi. 1804 Sırp İsyanıyla başlayıp 1918 1.Dünya Savaşı arifesine kadar süreçte Türklerle bir arada bulundu. Bilfiil savaşlarda, vatan savunmasında, Balkanlarda, Çanakkale’de, Bitlis ve Muş’un kurtuluşunda Türkleri çok iyi tanıdı ve sevdi. Vatan savunmasındaki duyarlılıklarını ve yurtseverliklerini tanıdı. Türkiye Cumhuriyeti boşuna konmuş bir ifade değildir. 1800’lerden 1922’ye kadar vatan için bedel ödeyen Türklere olan saygıyı ifade eder. Kafkaslar ve Balkanlardan gelen, vatan kaybetmiş Türk orjinalitesinde olmayan bu bölgenin insanları da “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesini severek kullanmışlardır. Bugün de hala öyledir. “Ne mutlu Türküm diyene” demek, Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla yurt kaybetmiş Kafkas ve balkan halklarının “Biz birlikte Türkiye Cumhuriyeti devletinde birlikte yaşayacağız” parolasıdır. Atatürk ve arkadaşları bu devleti yaratmıştır.

    Hem Libya’da, hem Suriye cephesinde Arapları tanıdı. 1915 sonrası Vilayeti Sitte coğrafyasında Ermenilerden, Asurilerden arındırılmış bu coğrafyada Kürt aşiretlerinin yaptığı talanları gördü. Askerde ve iç güvenlikte görevli Çerkezleri tanıdı. 1855’de Kırım ve Kafkasya’nın kaybı ile tüm Kafkas halklarını tanıdı. 1820’den itibaren yurt kaybeden tüm Balkan halklarını sahada ve savaşta tanıdı. İstanbul’dan sonra en kültürlü Osmanlı şehrinin Selanik olması fikri gelişimini tamamladı.

    1. Osmanlı, 1. Dünya Savaşında 9 cephede savaşa katıldı. En az 1 milyon asker sevk etti. Savaş sonrası 1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesi sonucu tüm ordu dağıtıldı. İç güvenlik için Erzurum’da, Amasya’da, Ankara’da ve Konya’da az bir asker bırakıldı. Kurtuluş Savaşı bir tek Mustafa Kemal Atatürk’ün sayesinde olan bir hadise değildir. Büyük bir kadro hareketidir. İttihat Terakki ruhuyla, hayatı cepheden cephede geçen, yurt kaybetmiş ailelerin asker çocuklarıydılar. 1. Dünya Savaşı sonrası işlerini de kaybettiler. Bu yurtsever insanlar, batıda Yunan, doğuda Ermeni, Karadeniz’de Pontus Rum çetelerine, içerde ise halife yanlısı eşkıyaya rağmen, yurdu kurtarmayı, devlet kurmayı başardılar.
    2. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı 1917’de Sovyet devrimiyle Rusların doğudan çekilmesidir. Lenin Atatürk’e hem para hem silah vermiştir. En önemlisi Ermeni tacizi, Sovyetlerin devreye girmesiyle bitmiştir. Doğu cephesi bu şekilde oluşmuştur. Kazım Karabekir’in varlığı Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar büyük güven vermiştir.

    Güney cephesinde Fransızlarla anlaşarak çekilme sağlanmıştır. Kapitülasyonlardan dolayı Fransızlara alacak garantisi verilmiştir. Hatay’dan çekilmişizdir.

    1. Mustafa Kemal Atatürk, batı cephesinde Yunanla değil, İngiliz imparatorluğu ile savaşmıştır. 200 bin Yunanlı, 2 milyon 500 bin Rum’un yaşadığı batı bölgesine onun için çıktı.
    2. Ruslardan temin edilen silah ve mühimmatın toplamı 300 bin tondu. İnebolu’ya gelen bu kargolar o dönem Anadolu’da Hititlerden miras kalan kağnılarla taşındı. Bu taşıma halk tarafından bedavaya yapılmadı. İnebolu’dan Ankara’ya bir kağnı seferi o zamanın parasıyla 50 TL ödemeyle yapıldı. Bu paralar da Ruslar, Afganistanlı ve Müslüman Hindistanlıların gönderdiği altınla ödendi.
    3. Tüm ihtiyaçları halktan toplanan ve yeniden oluşturulan ordu, Kars cephesinden getirilen Krupp topları, Fransa’nın bıraktığı silah, araç – gereç, Ruslardan gelen silah parası ve Mustafa Kemal Atatürk’ün çıkardığı iki yasa (Asker kaçakları ve hainleri istiklal mahkemelerinde yargılaması yasası ve Tekâlifi Milliye yasası) ve atlı süvariler geri çevirme vurup kaçma taktikleriyle, Yunan ordusunu bozguna uğratmışlardır. Bu uğurda emeği geçen başta İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Sakallı Nurettin Paşa, Fevzi Çakmak ve Ali Fuat Cebesoy gibi yüzlerce yiğit akıllı insan ve bu yurda emeği geçenlerin ruhları şad olsun. Onlar sayesinde varız.

    SONUÇ

    Yurt kaybetmiş Kafkas ve Balkan halklarının asker çocukları, Osmanlı’nın son kurmay askerleri, İttihat Terakki’nin Anadolu’daki aydınları ve askerlik nedeniyle işini kaybetmiş subaylar 30 Ağustos’u yaratmışlardır. 30 Ağustos, kurtuluşun ve kuruluşun başlangıcıdır.

  • “BEN DERSİMLİYİM” DEMENİN ÖZÜ 

    “BEN DERSİMLİYİM” DEMENİN ÖZÜ 

    Yozgat’ta Yeniufuk Gazetesi’nde iki aydan bu yana, haftada iki defa yazı yazıyorum. Bu yazılarımda ülkenin ve ilimizin ekonomik durumunu öne çıkartan yazılar yazmaya dikkat ediyorum. Arzum da bu yöndedir. Ama dedemin, babamın ve benim 50 yıl üyesi olduğum CHP’nin proje adamı “Ben Dersimliyim” diyen Kemal Kılıçdaroğlu ve Dersim’le ilgili bu konu hakkında fikrimi yazacağım.

    Dersim diye birilerinin hep öne çıkardığı ilimiz 62 plakalı Tunceli’dir. Adını Mustafa Kemal Atatürk koymuştur. Tunceli 7 bin 774 km2 yüz ölçümü, 83.000 toplam il nüfusu olan dağlık bir bölgedir. Tarım yapılacak fazla arazisi yoktur. Derin vadiler meşeli dağlarla dolu bir coğrafyadır. Tarım arazisi kıt, madeni, suyu bol bir ildir. Fırat’ın en önemli su havzaları bu bölgededir.

    “Eskiden bu coğrafyada geçim nasıldı”yı anlatacağım.

    Tüm doğuda olduğu gibi burada da aşiret hukuku geçerlidir. Bu hukuk nedir dediğimizde, bireyin hiç bir önemi yoktur. Bağlı olduğu aşiret ne derse onu yapan, biat kültürünün hâkim olduğu bir coğrafyadır.

    “Ben Dersimliyim” diyenlerin sonbaharda Erzincan ovasından fasulye ve üzüm, Elâzığ ovasından buğday, arpa, nohut çalar, Bayburt ve Gümüşhane tarafından guruplar halinde köylünün merada yayılan büyükbaş – küçükbaş hayvanlarını sürü halinde gasp ederlerdi. Karşı koyan çobanı, köylüyü katleder, bir kış buralardan çaldıklarıyla yer içerler, hayatlarını bu şekilde idame ettirirler, bunu da bağlı oldukları aşiretle birlikte yaparlardı. Aşiretin Türkçe anlamı “Çete” demektir.

    1937 Tunceli İsyanı, Cumhuriyete karşı bir isyandır. Devlet, bu isyan sonucunda başıbozukluğu düzeltmiştir.

    Tunceli’de ciddi gümüş, bakır, kurşun madenleri vardır. Osmanlı bu bölgedeki madenleri çıkartmak istediğinde bu eşkıya aşiretler madenlerde çalışan işçilerin evlerini yakar, maden çıkartılmasını engellerdi. Osmanlıda bölgenin tarihi hep eşkıyalık olmuştur. Devlet olmak; kaide ve kuralları hayata geçirmekle mümkündür. Aşiret hukuku buna karşı durur. Coğrafyanın dağlık ve ormanlık olması, devlet otoritesinin sağlanmasında büyük zorluk çıkartmaktadır. Bugün de aynı şartlar o bölgede hâkimdir.

    “Ben Dersimliyim” diyenlerin şeceresi budur.  Şimdi 2 tarihi olayı anlatacağım.

    1 Yozgat Çapanoğlu olayı:

    Çapanoğlu Yozgat’ın kurucu ailesidir. İlin kuruluşundan 13 Mart 1920 tarihine kadar sancak temsilcisi olmuş, Osmanlı’da üst görevler almış bir ailedir. 1920’de Atatürk Ankara’da ilk meclisi kurduğunda, ilimizden de temsilci istedi. İş burada koptu. İl müftüsü Müftü Hulusi Efendi, Ankara’ya giderek “Çapanoğlu isyan edip 10 bin atlı ile Ankara’yı basacak” der. Çapanoğlu’na ise “Atatürk Çerkez Ethem’i Yozgat’a gönderip sizi asacak” der.

    Gerek Akdağmadeni, gerekse Zile’de ki isyanlar sonucu, Çapanoğlu kendini destekleyen Çerkezler ve Aynacıoğlu Mehmet ile ilimizi zapt eder. Ankara hükümeti Yunanla Ege’de savaşırken bu işi düzeltmeye Çerkez Ethem’in başında olduğu Kuvayı Seyyare Kuvvetlerine vazife verir.

    Böylelikle Çerkez Ethem, Çapanoğlu hadisesini bitirmiştir. Bu olaylarda çok sayıda Yozgatlı asılmıştır. Ama bir taraftan da batıda Yunan işgali vardır. Bu ortamda gerçek, Yozgatlının bu hadiseye (Çapanoğlu İsyanına) destek vermediğidir. Ve Kurtuluş Savaşı’na hem asker hem de mal olarak candan destek vermiştir. Kurtuluş Savaşı’nda bin 500 kişi şehit veren bir ildir. Ulûl emre itaat etmeyi sever. Bugün de böyledir.

    İkinci olay ise Koçgiri İsyanıdır.

    6 Mart 1921 Koçgiri isyanı, Sivas’ın doğusu, Erzincan ve Tunceli’de, Seyit Rıza’nın da içinde bulunduğu bir isyandır. Yunanın Polatlı’ya kadar geldiği, top seslerinin Ankara’dan duyulduğu bir zamanda Seyit Rıza, “Dersim bölgesindeki Erzincan ve Sivas’ın doğu ilçeleri ile Malatya ve Tunceli’de Kürt devleti kurduk. Bizi tanıyın.” diye Atatürk’e telgraf çeker. Atatürk’te merkez ordu komutanı Sakallı Nurettin Paşa ve Topal Osman’ı göndererek isyanı bastırır. Kurtuluş Savaşı’na ne Tunceli’den, ne Elazığ’dan ne de Erzincan’dan bir Allah’ın kulu katılmaz. Tarihi gerçek budur. Aşiret hukuku, eşkıya hukukudur. Kan ve kin üzerine oturur. 1937 ve 1938’de yaşanan Tunceli İsyanları da Koçgiri İsyanı’nın devamıdır.

    Evet, iki ilin hikâyesini de anlattım. Mustafa Kemal Atatürk’ün iki vasiyeti vardır. Birincisi Türkiye Cumhuriyeti, ikincisi ise 6 ok ilkeleri, 1 Milliyetçilik, 2 Cumhuriyetçilik, 3 Laiklik, 4 Halkçılık, 5 Devletçilik, 6 Devrimciliktir.  Bugün bunlar yeni CHP’de hâlâ mevcut mudur?

    “Ben Dersimli Kemalim” diyen Hayk dönmesidir, projedir. Anadolu Alevileri bu oyunu anlayamadılar. “Ben Dersimli Kemalim” diyene verdikleri mezhepsel destek ile bilmeden emperyalizme hizmet ediyorlar.

    2010’dan bugüne hiç seçim kazanamayan “Ben Dersimliyim” diyen zat, CHP’yi HDPKK’ya monte etme operasyonudur. Birlikte yaşamın temel aktörü olan Anadolu Alevilerinin bu yanlıştan döneceğine, birlikte yaşama sahip çıkacaklarına güveniyorum. Mustafa Timisi’nin Birlik Partisi ve Haydar Veziroğlu’nun Barış Partisi’nin sonu ortada. 6 oka dönen bir CHP iktidar olur. Emanet HDPKK oylarıyla 5 ili almak başarı değildir.

    BUGÜN ÜLKEMİZ, ABD EMPERYALİZMİ İLE ADI KONMADIK BİR SAVAŞ HALİNDEDİR.

    Eşkıya Seyit Rıza ve “Ben Dersimliyim” diyen Kemal Kılıçdaroğlu aynı aşirettendir. Şeyh Hasanlı aşiretindendir. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlere aşağıda fotoğrafı da bulunan kitabı okumalarını tavsiye ediyorum.

    GERÇEKTEN ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ, HALKÇI VE DEVRİMCİ CHP’LİLERİ AYRI TUTARAK, İŞGAL ALTINDAKİ CHP’NİN EN ÜST YÖNETİCİSİNİN GERÇEKLERİNİ YAZDIM.

    Sonuç: “Ben Dersimliyim” demek, “Türkiye Cumhuriyeti’ne, Mustafa Kemal Atatürk e, Türk’e düşmanım, kinim, kanım var” demektir. Bunu da, “Atatürk milliyetçisiyim”, “Halkçı devrimciyim” diyen CHP’li kabul etmez.

    “Ben Dersimliyim” projesi CHP’nin baraj altında kalmasıyla biter.

  • KALKINMANIN VE ZENGİNLEŞMENİN ANA KURALLARI

    KALKINMANIN VE ZENGİNLEŞMENİN ANA KURALLARI

    Tüm dünyada kalkınmış ve zenginleşmiş ülkelerin ekonomik tarihlerini incelediğimizde;

    Metalürjiye yatırım yaptıklarını, kimya – petrokimyada çok geliştiklerini ve  tarımda özellikle barajlar yaparak, elektrik ürettiklerini ve sulu tarımda çok geliştiklerini görürüz.

    Buna örnek Almanya, İngiltere, ABD, Japonya ve Güney Kore’dir. Şimdi ise Çin ve Hindistan yukarda saydığım metalürji, kimya, elektrik üretimi ve tarımsal üretimlerindeki verim artışıyla zenginleşmekteler.

    Biz neden başaramadık?

    1923 – 1950 aydınlanma ve üretim seferberliği ile geçti. 3 beyazı; bezi, şekeri, unu, 3 siyahı; demiri, kömürü, petrolü üretmek Türkiye Cumhuriyeti’nin acil hedefleri oldu.

    Gelişmiş Avrupa ülkelerine baktığımız zaman özellikle Almanya, Fransa ve İngiltere, yukarda saydığım 3 maddeye uygun işler yaptığı içindir ki Almanya metalürjide, kimyada onlarca dünya markası yaratmıştır. Fransa ve İngiltere de aynı başarıları göstermiştir.

    Şimdi anlatacağım olay Türkiye ve Güney Kore örneğidir.

    1950’li yıllarda iç savaşla Güney Kore, Kuzey Kore’den ayrılarak ekonomik mücadeleye başladı. O tarihlerde Türkiye’de kişi başı milli gelir 400 dolar iken, Güney Kore’de 100 dolardı.

    Bir başka nokta Türkiye’nin 784.000 km2, Güney Kore’nin ise 100.000 km2 yüz ölçümü var. Yani topraklarının tamamı Türkiye’nin yaklaşık 8’de 1’i kadar.

    Öte yandan yeraltı zenginlikleri konusunda da şanslı değil. Ne kromu, ne bakırı, ne demiri, ne alüminyumu ne de çinkosu var. Ama dünya çapında Hyundai ve Kia başta olmak üzere en az 10 tane dünya markası olmuş metalürji ve kimya ürünü üreten marka oluşturmayı başarmış.

    Bizim dünya markası olmuş metalürji ve kimya tesislerimiz neden yok? Her üç ayda tarımsal bir ürünün yokluğunu tartışıyoruz.

    Evet, 1950’lerden başlayarak bugüne kadar kaynak tüketerek, devlet tarafından 100 yıldır desteklenen Koç’lar, 70 yıldır desteklenen Sabancı’lar dünya markası olmuş metalürji ve kimyada bir marka yaratamadılar. Suçlu, ülkemizi son 70 yıldır yöneten siyasi iktidarlardır. Devlet – özel sektör dayanışmasıyla yeraltı kaynaklarımızı değerlendirmeliyiz. Yerli, milli araçları, gübresi, ilacı ve kendini besleyen tarımı yaratmak milli bir görevdir. İyi siyaset ise, bunu hayata geçirmektir.

    Bugün Güney Kore’de milli gelir kişi başı 40.000 dolar, ülkemizde ise 8.000 dolar Türkiye’nin sekizde biri yüz ölçümü ve 40 milyon nüfus olmasına rağmen hammaddesi hiç yok, ama zenginleşmiş. Ülkemiz ise Güney Kore’nin 8 katı 84 milyon nüfus ve her türlü hammadde krom, bakır, alüminyum, çinko bol miktarda mevcut. Buna rağmen bu fakirliğin sebebi nedir?  Eğitime önem vermemek. Kaynakları çarçur edip çalmak. Bunu yaparken de Müslüman Türk maskesi takmak. Geriye baktığınızda bu memleketin 70 senesi boşa gitmiş.

  • ‘KÖHNE PANAYIR’DAN ‘TARIM FUARI’NA

    ‘KÖHNE PANAYIR’DAN ‘TARIM FUARI’NA

    İlimizde 26-29 Ağustos 2021 tarihleri arasında düzenlenen Tarım, Gıda ve Hayvancılık  fuarını gezdim. Fuarların, festivallerin amacı yapıldığı yerde, ilde veya ilçede üretilen ürünlerin tanıtılarak il dışına, yurt dışına satışını gerçekleştirmektir. Her standı dikkatlice kontrol ederek gezdim. Aklımdaki soru şuydu; “Yozgat’ta üretiliyor mu?” Bu soru benim için kilit sorudur.

    Fuarı gezerken, 1700’lü yıllarda Sivas iline bağlı bir sancak olarak kurulan Yozgat’ı, bizlerden daha önce yaşayanlar “Otu, sütü bol yer” anlamına gelen “Youjgat” diye adlandırmışlar. Evet, bu sözün kaynağı ise Ali Açıkgöz’ün belediye başkanlığı döneminde tarihçi Orhan Sakin’in yazdığı ilimizle ilgili kitabıdır. Şu anda bu kitap belediye basın bölümünde mevcuttur meraklısı araştırır.

    Evet, ilimiz tarım ve hayvancılık şehridir. Bugün de tahıl, pancar, bakliyat ve küçükbaş – büyükbaş hayvancılık şehrimizin gelir kaynağını oluşturur. İlimizin tarımsal üretimini 10 bin çiftçi ailesi yapar. 30 bin kişi çalışır ve 420 bin boğazı besler. Olay budur.

    Bu fuarın tarihi de dikkatimi çekti; 26 Ağustos’ta başlıyor 29 Ağustos’ta bitiyor. Demek ki ürettiğimiz bir şey yok. İlimizin tarihini bilen biri olarak, 45 gün süren köhne panayır aklıma geldi. Küçükbaş – büyükbaş hayvan ve bakliyat ile birlikte halı, kilimin satıldığı köhne panayır tam 45 gün sürerdi. Bağdat’tan, Şam’dan, Halep’ten alıcılar gelir, Yozgatlının ürettiklerini alıp gider ve altın bırakırdı. Bugün 10-15 tanesi ayakta kalan konaklardan 540 konak yapan Yozgatlı, ilimizi “Anadolu’nun en zengin ili” algısını 1800’lerden 1910’lara kadar taşımıştır.

    Bugün ilimiz tükettiklerini üretememektedir. Artı değer katarak dışarı sattıklarımız çok az. Üreterek zenginleşen ve hiç göçmeyen Yozgat idealiyle, fuarı gezerken ‘üretebildiklerimizi’ bulmaya bakın.

  • NAŞAT’IN GIYMETİNİ BİLEMEDİK

    NAŞAT’IN GIYMETİNİ BİLEMEDİK

    Konumuz büyük ozan Neşet Ertaş.

    Neşet Ertaş, Kırşehir, Çiçekdağı’na bağlı Kırtıllar Köyü doğumludur. Kırşehir doğumlu olmasına rağmen tüm çocukluğu ilimizde geçmiştir. Neşet Ertaş’ın asıl anası vefat edince, babası Muharrem Ertaş Yozgat Kırıksoku Köyü’nde kendi aşiretinden bir hanımla evlenerek ilimiz Kırıksoku Köyü’ne yerleşmiştir. Yozgat tüm köylerinde özellikle Salmanlı, Çiçekdağı mıntıkasında Neşet Ertaş, köy düğünlerde türkü söyledi. Halkın beğenisini kazandı. Derken tüm Türkiye’de adı duyuldu, marka bir sanatçı oldu. TRT’de yaptığı programlarla ününe ün kattı. 1 ve 2’nci Milliyetçi cepheli yıllarda mezhepsel baskılara dayanamadı, Almanya’ya yerleşti. Düğünlerde çaldı hayatını kazandı. Tüm kazandığını kendi aşiretinden gariplere harcadı ve servet sahibi olmayı düşünmedi. Vefat etmeden önce ülkemize döndü, millet onu bağrına bastı. Neşet Ertaş söylediği türküler ya anonim halk ezgileriydi ya da kendi yazdıklarını türküleştirirdi. Her türkünün bir hikâyesi olurdu. Neşet Ertaş bu eserleri yaşadıkça yazdı halka mal etti. Katkısı olamayan hiçbir eseri (anonimler hariç) seslendirmemiştir. Hep kendi hissettiklerini, yazdıklarını dillendirmiştir. Bugün de piyasadaki tüm sanatçılar, türkücüsü olsun popçusu olsun Neşet Ertaş’ın mirasını yiyorlar.

    Niye bu kadar halk tarafından sevildi derseniz; az eğitimli, geliri az yığınlar Neşet Ertaş’ın türkülerinde kendi yaşamlarını gördüler, sevip de alamadıkları sevgililerini yoklukla süren hayatlarını Neşet Ertaş’ın eserlerindeki sevgiyle birleştirdiler, çare aradılar. Çözemedikleri psikolojik, sosyal ve fakirliklerinin çözümünü Neşet Ertaş’ın türkülerinde buldular. İç Anadolu’da istiklal marşından sonra en çok Neşet Ertaş dinlenir, sahne aldığı her yerde millet kulak verirdi.

    Sivas’ın doğusunda da halk ozanları vardır. Siyasi duruşları keskindir ve her zaman siyaseti öne çıkarmışlardır.  Bu sebepten dolayı Neşet Ertaş kadar sevilmezler. Neşet Ertaş için öncelik insandır. İnsani değerleri daha çok öne çıkardığı için çok sevilir.

    Evet, ‘Naşat’ın’ gıymetini yaşarken bilmedik ama bu gün sahiplenebiliriz. Şehre Ankara’dan girişte bulunan parka onun adını (Garipler Parkı) verip, heykelini dikerek sahiplenebiliriz. Evet, Neşet Ertaş Kırşehirlidir ama tüm çocukluğu ve gençliği ilimizde geçmiştir. Tüm halk katmanlarının gönlüne girmiş güzel bir insandı.

    Ruhu şad olsun.

    ADI ÇIKMIŞ 9’A İNMEZ 8’E

    Siyaseti insanlar arasında düşmanlık olarak algılayan “yel önü akıllı siyasetçilerimiz” sayesinde maalesef, 9’a çıkan ilimizin adını 8’e indiremiyoruz. Bunu Neşet Ertaş’ı sahiplenerek başarabilirdik ama yapamadık, yapamıyoruz.

    İlimizin tanıtımını Neşet Ertaş kanalıyla yapabilirdik. İlimizle ilgili olumsuz algıyı, Neşet Ertaş’a sahip çıkarak yapabilirdik. Ama yapamadık. Ahmet Kaya’nın şarkılarında, “ÇOK SONRA DUYDUM Kİ YOZGAT’TA SÜRGÜNDE” algısını Neşet Ertaş’la yıkabilirdik.

  • Sorgun Şeker 1 TL bedelle Yozgat çiftçisine verilmelidir

    Sorgun Şeker 1 TL bedelle Yozgat çiftçisine verilmelidir

    Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda 3 beyaz, 3 siyah ürünlerin üretimi yoktu.

    3 Beyaz; bez, un ve şeker,  3 siyah ise; demir, kömür ve petroldü.

    Bu yazımda şekeri anlatacağım.

    Osmanlı’nın son dönemlerinde şeker Avusturya’dan gelir, 5 vagon şeker geldi diye çay, kahve tiryakileri bayram edermiş. Cumhuriyet ile temel gıda ürünlerini üretmek için çok emek verildi. Bu gün şeker, Türk şeker yapılanmasında ekimi, üretimi, satışı bu üst kurul tarafından yapılmaktadır.

    Bu üst kurulda;

    1. Devlete ait şeker fabrikaları
    2. Kooperatiflere ait şeker fabrikaları
    3. Özel şirketlere ait şeker fabrikaları mevcuttur.

    İlimizde mevcut Boğazlıyan Şeker, Kayseri Pancar Kooperatifi’ne aittir. Mülkiyet sahibi pancar üreticileridir. Sorgun Şeker Fabrikası ise devlete aittir. Yazımızın özü de bu fabrikanın Yozgatlı pancar üreticilerine 1 TL bedelle verilmesidir.

    Bu olur mu diyenleri duyuyorum.

    1990 yıllarda Tansu Çiller’in başbakan olduğu dönemde Karabük Demir Çelik 1 TL bedelle Karabüklüye verildi, fabrika hala çalışıyor. Karabük’ün kalbidir. Aynı uygulama Sorgun Şeker’e emsal teşkil edebilir. Son 70 yıldır hep sağ partileri destekleyen, en son 20 yıldır da mevcut iktidarı destekleyen Yozgatlı, devlete – iktidara hep sahip çıkmıştır. Bu fabrikanın 1 TL bedelle devletten alınması, milletvekilleri ve siyasilerin Yozgat’ı sevip sevmediğini gösterecektir. Evet devlet 1 TL bedelle Sorgun Şekeri Yozgatlıya vermelidir. Bu arada Yozgatlı esnaf, şoför, işçi ve pancar üreticisinin bu sorumluluğu kaldırmak için plan ve çalışması şarttır. İlimizin 4 milletvekili ve tüm belediye başkanları bu konuda tek yürek, tek yumruk olması dileğiyle.

  • Uzunlu Barajı kurudu

    Uzunlu Barajı kurudu

    Gelingüllü ve Çekerek Süreyya Bey Barajı’ndan sonra ilimizin en önemli barajı Boğazlıyan Uzunlu Barajı’dır.

    Uzunlu Barajı Çayıralan, Çandır ve Boğazlıyan yöresinden çıkan suları toplayan bir barajdır. 1978 yılında Bülent Ecevit’in başbakan olduğu yılda tamamlanarak su tutmaya başlandı. Açık sulama kanalları yapılırken bu barajın gövdesinde delikler olduğu, su tutamadığı belli oldu. Tam 43 yıldır bu baraj sağlama çıkmadı, su dolmadı ve pancar üreticilerine hiç bir faydası olmadı. Hele 20 yıldır iktidar olan AKP, maalesef bu sorunu çözemedi. Oysa bu, baraj su tutsa ve dolsa cazibe ile Boğazlıyan, Yenifakılı ve Şefaatli’nin pancar eken köylülerine çok faydalı olacaktı.

    Uzunlu Barajı için ne yapılmalı? Esas konu budur.

    Bölgemizin yeterli yağış almadığı bir gerçektir. Çözüm ne? Uzunlu Barajı’ndan taş çatlasa 20 km uzaklıkta Kızılırmak üzerine kurulu Kayseri Yamula Barajı’ndan bir boru ile Uzunlu Barajı doldurulabilir. Yılda 365 gün yağmur, kar sularını barajlarda toplayıp, 90 günlük sulama döneminde kullanmak şarttır. Cazibeyle sulama en ucuz yoldur. Bugün Boğazlıyan pancar üreticisi derin kuyulardan temin ettikleri suyla pancar suluyor. Ödedikleri mazot, elektrik bedeli çiftçiyi üzmektedir. 20 yıldır iktidar olan AKP’nin bu işi bitirmek vazifesidir. Uzunlu Barajı dolarsa o bölgede bulunan Fehimli, Akbenli Çiftliği, Baraklı Göletleri de doldurulur. Kış aylarında Karadeniz’e boşa akan Kızılırmak sularından faydalanmalıyız, “Su akar Türk bakar” deyişi ortadan kalkması dileğiyle.

  • Hedefi tarımsal üretimini arttırmak olan toprak reformu şarttır

    Hedefi tarımsal üretimini arttırmak olan toprak reformu şarttır

    Ülkemiz 7 coğrafi bölgeden oluşur her bölgenin farklı tarımsal ürün deseni vardır. Bu 7 bölgenin Güneydoğu haricinde toprak dağılımında denge mevcuttur. Fakirin 1 ölçü tarlası varsa zenginin en fazla 3 katı tarım arazisi mevcuttur.
    Ama Güneydoğu’da ise büyük bir adaletsizlik mevcuttur. 70.000 dekar arazisi olan ailelerin var olduğu yerlerde mezar yeri olmayan yığınlar var. Özellikle ş. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman ve Şırnak ta toprak dağılımında çok büyük adaletsizlik mevcuttur. Ve Güneydoğu’da devletin, toprak sahibi olmayanlara verebileceği 3 kaynak vardır.
    1. TİGEM arazileri.
    2. Mayınlı araziler.
    3. Hazineye ait Urfa, Diyarbakır, Mardin, Şırnak ve Adıyaman’da taşlı araziler.
    Bu 3 kanaldan temin edilecek tarım arazileri başta bölgenin topraksız insanlarına üretimi artırmak kaydı şartıyla verilmelidir. Devletin tarım yapmasına gerek yoktur. Devlet, aklıyla üretime teşvik etmelidir. Bölge insanı buğday, pamuk, sebze yetiştirmeyi, koyun, inek bakmayı devletten daha iyi ve en ucuz maliyetle yapabilir.
    Ve 40 yıldır ülkemizi meşgul eden PKK terörü kaybedecek hiç bir şeyleri olmayan, aşiret hukukuyla büyüyen insanlar, üretimde olmadıklarından devlete düşmanlıkla silaha sarılmakta. Bunu örgütleyen, 1920’den beri Sevr hakem liginin destekleri ile Doğu’da, Ermenistan ve Kürdistan kurmak isteyen ABD’nin askeri oluyorlar. Acil yapılması gereken Diyarbakır merkezli üretim kaydıyla, Güneydoğu’da devlet toprak reformu yapmak iradesini ortaya koyduğu an yukardaki 3 kaynaktan temin edilecek topraklarla ülkemiz rahatlar.
    Bugün Güneydoğu’da terör Hakkâri, Şırnak, Siirt ve Diyarbakır’ın dağlık bölgelerinde. Bu da toprak reformuyla biter
    Su kullananın, toprak işleyenindir. Slogandan çıkarıp hayata geçirmek dileğiyle.

  • BAKLİYAT FİYATLARI HÜKÜMETİ DİNLEMİYOR

    BAKLİYAT FİYATLARI HÜKÜMETİ DİNLEMİYOR

    Devlet, Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) aracılığıyla tahıl, bakliyat piyasasına müdahale ederek bu ürünleri mubayaa edip daha sonra piyasaya sürerek fiyatları dengede tutmaya çalışır. Sosyal devlete düşen de budur. Bu yıl Nisan ayında TMO tahıl fiyatlarıyla bakliyat fiyatlarını da açıkladı. Yeşil mercimek ve nohut fiyatını 4, 050 TL olarak belirledi. Ülkede yaşanan tarımsal kuraklık maalesef bakliyatı da vurdu. Ürün çok az. Bu da fiyatı yükseltti. Zaten fiyat, arzla talebin kesişme noktasıdır. Mal arzı çok, talep az olursa fiyat aşağılarda oluşur, eğer mal arzı az talep çok olursa fiyat yukarılara çıkar. Bakliyat ta da mal arzının azlığı fiyatları bugün itibariyle nohut ta 6,5 – 7 bandında, yeşil mercimekte 7,5 – 8 TL bandında oluşmasına sebep olmuştur. Daha hasadın başındayız, sonbahara bu fiyatlar yeşil mercimekte 15 TL, nohutta 10 – 12 TL, fasulyede 20 – 25 TL bandında olacak gibi görünüyor. Tahılı üretici Rusya’dan temin etmek mümkün olabilir, ama bakliyatı temin edebileceğimiz tek ülke Kanada. Orası da kuraklıktan şikâyetçi. Ürün çok az. Fakirin yemeği nohut, fasulye ve yeşil mercimekte ki bu sorun hükümetçe halledilmelidir.
    Hükümete düşen bakliyat fiyatlarını revize ederek yeni fiyat açıklamalıdır, yoksa bu fiyatlarla tüm bakliyat stokçuların eline geçer. Sonbaharda ve kışın anormal fiyatlar piyasaya hâkim olur. Son tahlilde nihai tüketici zarar görür. Bir aydın, eski bakliyatçı olarak hükümeti uyarıyorum. Aydına düşen de testi kırılmadan uyarmaktır.

  • Tütünün Hikâyesi

    Tütünün Hikâyesi

    Ben H. Aslan Nurdoğdu. Ticaret Lisesi çıkışlı lise ve devamında iktisat okumuş, işi gereği tüm ülkeyi, 81 vilayeti gezmiş bir insanım.

    Bu tanıtımı neden yaptım? Konu tütün olunca coğrafyayı ve tarımı bilmek lazım. Ticaret lisesinde mal bilgisi dersimiz vardı. 3 yıl bu derste tarım, insan, hayvan ve sanayinin ihtiyacı olan tüm toprak ürünlerinin hepsinin genelini tarif ederdi. Tütün de bir tarım ürünüdür ve tüm aile fertlerinin katkısıyla hep birlikte yapılır emek isteyen, yoğun bir iştir. Dünyada 2 tür tütün mevcuttur.

    1. Virginia tipi tütün.
    2. Şark tipi tütün.

    Virginia tipi tütün, ekvator kuşağı bölgesinde, çok nemli yağışlı tarım arazilerinde yetişir. Tütün yaprakları lahana yaprağı gibi olur. Bu tütün yaprakları kurutma sistemleri ile kurutulur çok büyük yapraklıdır ve tek başına içilmez. Muhakkak içine belli oranda şark tipi tütün katmak gerekir. Tek başına sigara olmaz.

    Şark tipi tütün ise ülkemizin her yerinde özelliklede Adıyaman, Malatya, Bitlis, Ege ve Samsun’da bol miktarda yetişir. 1877’de iflas eden Osmanlı’nın Düyun-u Umumiye’ye verdiği tütün, dış borç ödememizin ilk hamlesi olmuştur. Şark tipi tütün tek başına içilebilen tek tütündür. Bu gün Adıyaman merkezli tütün sorunun en büyük sebebi bir paket sigaranın fiyatıdır. Yerli markaların 15 TL, yabancı markaların 20 – 25 TL olduğu bir ortamda sarma sigara 5 – 7 TL arasındadır. Dar gelirli insanlar ucuz sigarayı haklı olarak tercih etmektedir. Olayın sebebi çok kar elde etmek isteyen dış kaynaklı firmalar ve devletin fazla gelir elde etme arzusudur. Bu baskı da yabancı şirketlerin devleti tazyiki neticesinde olmaktadır. Tütün üreticisine kolluk kuvveti ile saldırmak büyük yanlıştır. “20 – 25 TL’ye sigara mı olur? 10 TL indirin tüketici size döner, yoksa bu iş bitmez” Sigara içen biri olarak yerli tütünden sigara içerek Adıyamanlı üreticileri destekliyorum.

    Virginia tipi tütün ne kadar kurutma makinasında kalırsa kalsın alfa toksin yani zararlı küf taşır bu da kanserojen bir maddedir. Bizim yerli tütünler ise gölgede en az 5 ay açık havada kurur. O nedenle alfa toksin içermez, iyi kuruduğu için nem barındırmaz, kanserojen özelliği minimumdur.

    Son söz; Tütün devlet tekeline dönmelidir. Tütün üretmeyen Japonya bile tütünü devlet tekelinde tutmaktadır. JTİ (Japan Tobacco International​) markası Japon devletinin tütün şirketidir.

  • Yozgat’ta hayvancılık sorunları çözüm önerileri

    Yozgat’ta hayvancılık sorunları çözüm önerileri

    Türkmen atalarımız konar-göçer bir hayat sürer hep taze otun peşinde koşardı. Kışın karın düşmediği ılıman yerlerde kışı geçirir baharla birlikte 21 Mart tan sonrada yaylalara göçerek kasım ayına kadar yaylalarda taze otun peşinden giderlerdi. İlimizde yerleşik hayatın başlangıcı 5500 yıl öncesine gider ve bu ot bolluğu beraberinde sütün, peynirin, yağın bolluğunu getirmiştir. Buralarda yaşayan bizden önceki insanlar, ilimizi şu şekilde tarif etmişlerdir YOUJGAT. Yani otu, sütü bol yer. Zamanla Yozgat’a dönüşmüştür.

    İlimizin 1700’lü yıllarda Sivas’a bağlı sancak olmasını sağlayan da Bozok Yaylası’nda Türkmenlerin çokluğu ve küçükbaş hayvancılığının koyun, keçi sayısının çokluğu olmuştur. Osmanlı, “Bozok Yaylası’ndan hem asker hem de vergi alırız” düşüncesiyle 1730’dan sonra ilimizin sancak olmasına karar vermiştir.

    Evet, ilimizde hayvancılık çok önemliydi. Cumhuriyetin ilk yıllarında bir kişiye 5 küçükbaş düşerdi. Bu durum 80’li yıllara kadar geldi. Bugün ise her 4 kişiye bir küçükbaş hayvan düşüyor. Et protein demektir, beyni çalıştırır, sağlıklı bir yaşam etle mümkündür. Ama 80 öncesi ABD’nin sözde milliyetçi uygulamalarıyla emperyalizme bağlı çocuklar, keçiyi ormana sokmayarak keçilerin kesilmesine sebep oldular. Ormanlar keçiye yasaklandı. Meşe gitti, keçi bitti, geçim bitti. Evet, ucuz et bedava yemle olur. Bugün piyasada azlığının asıl sebebi budur. Ucuz yem olmadan ucuz, et çok olmaz.

    Yapılması gerekenler;

    Ormanlar hayvan yetiştiricilerine açılmalı ve tahsis edilmeli, yayla yolları yapılmalı, altyapı, su ve elektrik sağlanmalı, bu hayvanların yaylaya çıkış, yayladan inişte nakliye desteği sağlanmalı, çobanların SSK primlerini devlet ödemeli, olmaz ise asgari ücretin yarısı ek bir maaş devlet tarafından verilmelidir.

    Ucuz et bedava yemle mümkündür. Büyükbaş hayvancılık ülke coğrafyamızda ancak yaz yağmuru alan kuzey doğumuzda bulunan 5 ilimizde mümkündür. Bugün Yeni Zelanda ve Avustralya’da kişi başına 20 küçükbaş hayvan düşüyor. Ülkemizin hedefi 1 kişiye 10 koyun-keçi olmalı, meşelikler boş durmamalıdır.

    Et yiyen düşünür, doğruyu bulur. Acaba insanlarımıza reva görülen bu et kıtlığından siyasi fayda umanlar mı var? İnsanımız et, ekmek yiyip Allah’ına şükretmek istiyor.

    İlimiz bakkallarında sekiz ay camız kaymağı, altı ay koyun yoğurdu satıldığı milli park içinde yaşayan insanlarımız, daha iyi yaşamayı bol protein tüketmeyi hak ediyor.

  • Doğu Karadeniz’deki sellerin nedeni

    Doğu Karadeniz’deki sellerin nedeni

    Dünyanın her yerinde tabii afet olur. Ancak arada sırada olur. Oysa Doğu Karadeniz’de yaşanan afetler artık kalıcı hale gelmiştir.

    Sebep ne? Siyaset.

    Siyaset; kamuya, çevreye zarar vermeksizin insan ihtiyaçlarını yine insanların yaşadığı coğrafyadan temin etmek, geçimini sağlamaktır. Karadeniz’in tüm coğrafyasında denizden hemen başlayan dik dağları ile %70 meyilli bir arazisi vardır. Bir tek Samsun ilimiz hariçtir. Tüm Karadeniz’de fındık, Trabzon, Rize, Artvin’de ise yoğun bir çay tarımı mevcuttur. Tüm Karadeniz’de Artvin, Hopa dan İstanbul Şile’ye kadar tüm dağlık bölgelerde tarım yapılacak toprak derinliği 1 m.’yi geçmez. Altı göğ kayadır. Samsun hariç bu ilde Yeşilırmak ve Kızılırmak delta yaptığı için ovadır. Şimdi bu sellerin sebebini anlatacağım.

    Yıl 1984.

    80 ihtilaliyle ANAP, Turgut Özal askeri ABD darbesi tarafından başbakan atandı. “İki siyasi eğilimi birleştirdim” diye yola çıktı. Oysa Karadeniz’de az tarım arazisine karşılık bol miktarda orman vardı. Kimindi bu ormanlar? Devletin. Ve bu ormanlarda kestane, kayın, ıhlamur, çınar ağaçları bol miktarda bulunurdu. Bu ağaçlar yüksek boyu, iri geniş yaprakları ve yoğun kökleriyle toprağı tutardı. Yaz aylarında Karadeniz’de yağan yağmurların hızını keserek, derinliği 1 m’yi geçmeyen yüzey toprağının sigortası bu ağaçlardı. ANAP, ormanlardaki bu ağaçları kestirerek yandaşlarına çay ve fındık bahçeleri yaptırdı. Ormanı oy almak için yandaşa peşkeş çeken siyaset uyguladılar.

    Çay tohumdan büyüyen öbek halinde bir bitkidir boyu 1 m. geçmez. Fındık da taş çatlasa 2 m. yüksekliğinde çalımsı bir bitkidir, her sene budanarak fındık alınır. Bu iki ağaç türü yaz aylarında yağan bölgesel yaz yağmurlarının hızını kesemez.

    Özellikle, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu’da yaşanan afet konumlu sellerin sebebi siyasi kazanç için kamuya, çevreye zarar veren bu rezillikler ANAP’la başladı. Suçlusu da ANAP, Turgut Özal’dır. En son Rize Güneysu afetinde Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan bu gerçeği ifade etti.

    Son söz;

    Siyasetin amacının kamuya ve çevreye zarar vermeksizin insanı iyi yaşatmak olması dileğiyle.